Bi… çıkarma seansı

Dün gecenin etkisi üzerimizden kalkmamış,  sabaha kadar türlü kıvranışlara gebe kalarak günü doğurmuş,anlamsız bir çabayla öğlen olmasına rağmen yataktan çıkmak istemiyordum. Diğer çocuklardan da ses yoktu. Muhtemelen onlar da benimle aynı fikirdeydiler. Ancak bize sünger hakkında, mantıklı,  mantıksız bir açıklama yapabilecek varsa o da Mehmet’ti. Bu gece kesinlikle onunla bu konuyu konuşmalıydık. Bir kaç saat önce diğer çocukları toplamalı ve Mehmet ile bu konuyu konuşmalıydık. Mehmet’in koşmayacağından değil, baskı yaparsak daha ayrıntılı konuşacağını düşündüğümden çocuklarla konuşmayı düşünmüştüm. 

Bu kararın üzerine yataktan kalktım. Evde kimse yoktu. Muhtemelen herkes dışarıdaydı. Tuvalet sonra mutfağa girdim ve kendime hızlıca yarım ekmek arası domates peynir yaptım ve kitap okumaya başladım. Kafamı dağıtmalıydım. Nihayet hava kararmaya başladığında, Ömer ‘dışarıdayım’ diye mesaj gönderdi. 
Dışarıya çıktığımda Salih’te Ömer’in yanındaydı. Selamlaştık. Bir süre birşey konuşmadık. Aslında konulacak konu belliydi ama birimiz, bir diğerimizin konuyu açmasını bekliyorduk. Nihayet Salih sessizliği bozdu. 

‘Dün gece bir rüya gördüm. Şu eski evin içine girmiştik orada bir kız vardı Mehmet ile tartışıyorlardı. Siyah saçlı. Yada bana öyle geldi ortam karanlıktı. Kız Mehmetten kaçmaya çalıştıkça Mehmet üsteliyor ve onu bırakmıyordu. Mehmet çekiştirirken, kız yalvarır gözlerle kurtarın beni diye sayıklıyordu. İçim parçalandı ağlamaklı hissettim bir süre kendimi. Ke-kendime gelemedim hatta.’

Salih’in anlattıkları kısmen aklımda bazı şeylerin canlanmasına sebep oldu.  Sanki bu olan biteni bende görmüştüm. Dün gece gerçekti, yoksa o da rüya mıydı?  Ev, kız,  Mehmet ile tartışması hepsi aklımdaydı ama kızın yardım çığlıklarını hayal meyal hatırlıyordum. Belkide Salih’in anlattıklarından etkilenmiştim. 

Ömer, Salih’in konuşmasını kesti yada bana öyle geldi bitirmişti Salih konuşmasını… Ömer’in sesinde çözemediğim bir duygu vardı. Sakindi ama ağzından çıkan kelimeler heyecanını yansıtıyordu. 

‘Ben de gördüm aynı rüyayı.’ dedi. Ve her ikisinin gözü de bana döndü. Yapacağım yorumu bekliyorlardı. 

‘Durun bir dakika. Dün gece yaşadıklarımızı hatırlıyorsunuz değil mi? Bunları zaten yaşadık rüya değildi. Yalnız ben kızın yardım isteğini duymadım.’

İkiside sorgular gözlerle bana baktılar. 

‘Ne oldu ki gece? ‘ dedi Ömer.

‘Gece hani burada oturuyorduk. Sonra Mehmet eski eve gitti bizde peşinden, Senin anlattığın gibi. Bu rüya değildi. Gerçekti. ‘

‘Nasıl olur’dedi Salih, ‘rüyamda gördüm ben’ .

“İkiniz de aynı şeyi gördüğünüzü söylüyorsunuz ben de gördüm diyorum. Üç kişinin aynı rüyayı gördüğü nerde görülmüş?’

Bir süre sessiz kaldık. Gerçeği anlamanın yolu geceyi beklemekti. Bir kaç kez Mehmet’ti aradık ama ne telefonuna cevap verdi ne de evdeydi. Annesi sabah çıktığını söyledi sadece… 

Bi … çıkarma senası

İyice birbirimize sokulmuş, sokak lambalarının göz gözü göremeyecek kadar aydınlattığı dar arada yürüyorduk. İçimizde hevesle hızlı adımlar atan tek Mehmet vardı. Biz de yediremediğmiz erkekliğimizle sakın adımlarla ilerliyorduk. Aranın ortasına gelmiştik. Aslında koşarak bir kaç adımda geçeceğimiz bu ara şimdi ucu uçağı görülmeyen bir yol olmuştu bize. Birbirimize sokulmuş ilerlerken, hepimiz, onlarca göz üzerimize dikilmiş, izleniyormuşuz hissine kapıldık. Bir an için kalbimin sıkışmasıyla hayatımın gözlerimin önünden geçtiğini hatırlıyorum. Daha üniversitede ilk senemdi tadını çıkarıp sevgili bile yapamamıştım. En önemlisi daha gençtim. Hepimiz gençtik. 

Evsizlerin bile tercih etmediği, haylaz çocukların camlarını kırmak için taş bile atmadığı, uğursuz olduğunu düşündüğümüz, orada hep varolan ama hiç bir cümlemize geçmeyen, sanki yokmuş gibi olan evin kapısını açarak içeri girdi Mehmet. Bir refleksten çok çekiliyormuşuz gibi, kapı gıcırtıyla kapanmadan kanadın arasından süzüldük. Karanlığa alışan gözlerimiz, içeride parlayan loş ışığı ve evin içerisindeki, hiçte bizim işçiliğimize benzemeyen oturma takımını görünce karanlıktan irileşmiş gözbebeklerimiz daha da irileşti. Biz etrafı incelerken iki siluet birbiri ile hararetli bir şekilde konuşuyordu. Siluetlerden biri Mehmet’ti ama diğerini tanımıyorduk ancak görebildiğimiz kadarıyla şeklinden kadın olduğu anlaşılıyordu. 

Bir süre öylece durduk ve konuşmalarının bitmesini bekledik. Nihayet konuşma bittiğinde Mehmet sinirli bir şekilde yanımıza geldi ve ‘hadi’ dedi. Söz dinleyen iyi çocuklar gibi onun ardından çıktık. Hiç birşey sormuyor, sadece yürüyorduk. Bu kez bir kaç adımda aradan çıkarak, sokağa eski yerimize vardık. Konuşma ihtiyacı duymadan direkt evlere dağıldık. Hatta uyuduk… 

Bi . çıkarma seansı 

Üniversitede falan okuyorduk. Her birimiz farklı şehirlere dağılmış, uzun bir aradan sonra yaz tatili ile birlikte tekrar memleketimize dönmüştük. Ekip toplanır toplanmaz klasik sokak lambası altı muhabbetlerimize başlamıştık. Önce üniversitedeki sınıf, sınıftaki kızlar derken gece bir hayli ilerlemişti. Birkaç kez annelerimiz pencereden, balkondan sarkarak eve girmemiz için çağrıda bulunmuştu ama, yarım ağız ‘geliyoruz’ demelerimizden sonra ateşli muhabbetimizi bir daha kesmek istememişlerdi. Aslında önümüzde koskoca iki ay vardı konuşacak ama hevesle koca sekiz ayı bir gecede bitirmek istiyorduk. Üniversite hayatı, dersler,  şehir yine kızlar derken saat gece yarısını geçmişti. Gecenin en sessizi ise o sene bir yere yerleşememiş olan Mehmetti. Mahallenin habercisi olarak bir o kalmıştı aramızda. Gerçi bir kaç ay kendisine ulaşamamıştık ama zaten yeni hayatımıza sağlamaya çalıştığımız uyum zamanın nasıl geçtiğini hissettirmemişti bize. 

Serinlemeye başlamış hava, beyaz ama kirden sararmaya başlamış sokak lambasının etrafında dönen sinekler, gecenin sessizliğini kırmaya yetmiyordu. Zaman zaman bizde bu sessizliğe kulak kabartarak uzaktan gelebilecek sesleri dinlemeye çalışıyorduk. Bizden başka hiç bir ses yoktu. Küçük bir yerde yaşıyorsanız bir saatten sonra sessizliğin çökmesi çok olası birşey. Biz de bu sessizliğe aldırmıyorduk.

Duruş planımızı şöyle açıklayabilirim. Ben kaldırıma oturmuş ellerimi arkama doğru yere koymuş onlara yaslanıyordum. Hemen yanımda Salih oturuyordu. Dizlerini kırmış elleriyle onları sıkıca sarmalamıştı. Sağ yanımda ise elektrik direğinin basamağına ise Ömer oturmuştu. Mehmet ise gece boyunca oturmamış, tam karşımızda ayakta bize bakıyordu. 

Gece iyice ilerlemişti. Vücudumuza ağırlık çökmüş, artık kendimizi yavaş yavaş salmaya başlamıştık. Israrla evlere dağılmıyorduk. Birden bire bir kararının arkamızdan hızlıca geçtiğini, üstüne üstlük geçerken de elime bastığını hissettim. Çöken ağırlığın da verdiği rehavetle kafamı karanlığın geçtiği yöne doğru çevirdim. Kedi olabilir diye düşündüm. Ancak kafamı çevirdiğimde karşılaştığım şey kedi değil bir ondan da büyük koca bir gemeydi. Birden bire kaybettiğim algılarım yerine gelmiş, koca kıçını sallayarak köşeyi dönen yaratık beni bizi kendimizde getirmişti. “Hassiktir, fareymiş ya lan, elimin üzerinden geçti.” Afaki içime dolan andanalin ile farenin peşinden. Diğerleri de benim peşimden geldi. Köşeyi döndüğümüzde karanlık araya doğru bakarken, bir karartı gördük. Hiç bir anlam veremedik tabi karartıya. Muhtemelen, bir kaç metre ötedeki kendimizi bildiniz bileli duran eski ahşap evin ışık kırılmalarıydı bu. Şu hayatta herşeyin mantıklı bir açıklaması var sonuçta. Bu fikri benimsediğinizde nazı şeyler daha eğlenceli oluyor. Küçükken ne hikayeler uydurur kendi kendimizi korkuturduk bu evden. Diğerleri ama şimdi bu ev hiçbir hissiyat uyandırmıyor bende. 

Biz tam geri dönecekken Mehmet öne atıldı. İşte orada dedi. Hepimiz tekrar karanlığa baktık. Hiç birşey göremiyorduk ama, oraya doğru yürüyen Mehmet’i takip etmeden durmadık. Bu gece boyu Mehmet’in ettiği onuncu kelimeydi nerdeyse. Toprak yerler taşlı araya girdiğimizde karanlık sanki biraz daha çökmüştü. Ayaklarımızın altınaki taşlar adımlarımızı sağlam atmanızı engelliyor, dengemizi zaman zaman şaşırtıyordu. Serin bir rüzgar vücutlarımız arasında dolandı. Tüylerim diken diken olmuştu eminim ki diğerleri de aynı şeyleri hissediyordu benimle. Derin soluk alışları bunu kanıtlıyordu sanki. Vücuduma bir titreme, bir ürperti geldi. Birden bire tüm kıllarımın harekerlendiğini hissettim. Sanki bir tüy mıknatısı hepsini çekiyordu. Bir ara ağzımdan her nefes alış verişimde çıkan duman gördüm. Muhtemelen bu bir halisünasyondu, belki tüm gece gördüklerimiz gibi… Bu hava da ağızdan çıkan buhar… İnanılır gibi değil… 

Kargalar yüksek uçar,  tilkiler leş saklar… 

Son cenazenin üzerinden saatler geçmemişti ki tek derdi hikayeler anlatmakta olan Koca Başkan, alnının ortasındaki tek gözünü uzun soluklu sıktı, anlında belirleşen kırışıklıklar, üç harfi tam anlamıyla ortaya çıkarmıştı. Gözkapağı ardına sıkılmış göz, İki tarafından damlalar akıttı. “Biz” dedi titrek sesiyle, o esnada iki eliyle deri pardesüsünü geriye attı. Uzun çelimsiz vücudunun en geniş parçası olan göğsü dışarıya fırladı. Ciğerlerine doluşturduğu derin nefesi son zerresine kadar bırakarak bağırdı. “Bunlara pabuç bırakır mıyız? ” Onu dinleyen kalabalıktan ne olduğu anlaşılmayan bir gürültü yükseldi. Gökyüzünde tamda kalabalığın üzerinde dolanan beyaz bir karga çığlık attı. Ruhları öbür tarafa taşıyan bu hayvanlar o kadar çok ruh taşımıştı ki son zamanlarda artık her biri gün ışığı gibi parlaktı. Roller değişilmişti, artık barışı taşıyan güvercinler, gece siyahıydı, müsubetsiz lanet hayvanın tekiydier. 

Bir tilki sürüsü kalabalıktan birkaç kilometre uzakta buldukları toprak alanda tepiniyor, kendilerini kamufle edecek bir duman bulutu oluşturuyorlardı etraflarında. Eskiden tilkiler iyiydi, kurnazdılar, şimdi ise düşünceleri gibi görünüşleri de değişmiş, kaldırdıkları toz bulutuyla gizlemeye çalışıyorlardı. Süreden ayrılan olmuştu elbet ancak onlar bir birliktelik sağlayamadıklarından evrim geçirerek, birer kertenkeleye dönüşmüştü. 

Nerden bakarsanız bakın sağ tarafını gördüğünüz insanların kurtarıcısı ise büyük bir orkestra eşliğinde, ellerini yumruk yapmış, ikisi de havada, orkestradan bağımsız bir şekilde dans etmeye çalışıyordu. 

Bazı insanoğulları henüz evrimin tamamlanmamıştı. İnkar ettikleri şeyler, teknoloji ile onlara gelirken, büyük bir dirayet ile içlerindeki otları yolmaya devam ediyorlardı. Bir çok insan vardı aslında tanrılara özenmiş… 

Türkan Şorayı’ın yeşil küpelerinden yola çıkıp, benden adam olmaza tümüne. varım…

Bu bir kendini aşağılama terapisi. Zekrinin nasıl olduğunu bilmediğim ama damarlarımda gezinen bir hastalığın terapisi bu. Adını bilmediğim Türkan Şoray filmine denk geldiğimde hissettiğim o yeşil, kocaman belkide hiç bir özelliği olmayan küpelere sahip olma isteği içimdeki. Çalıntıya varan bir tutku bu. Belkide kendimi özleştirdiğim evimin hırsızıyla içimdeki etkileşim. O an orada bir boyut karmaşası yaşansa ve film sandığımız gerçek şeylerin dünyasından o küpeleri alsam tarifi eminim ki mikrofon karşısında saçmalayan vatandaşlarımdan öteye geçemem. Lakin içimdeki sahip olma arzusu, bırakın iki kelimeyi bir araya getirme kabiliyetinde olamayı, ne olursa olsun onu sahiplenme güdüsüyle dolu. Bir şarkının en şehvetli nakaratındaki gibi, mesela “benim de şu cihandan gidişim, memleket sevdasından, hey canım hey…”. Lakin kavramların karmaşasını ortaya atan kim ise, ellerinden öpüp önünde saygıyla eğiliyorum. Ve bu kavram karmaşasının yaşayıp, kaos içerisinde yapmak istediklerimi endekslediklerimde, kervan yolda düzülür değimine uygun olarak, her aşamada darbelerimi alıyorum. O’lum lan biz çok mu filmle büyüdük. Toz pembe algısı bizde neden farklı? Algıda seçiciliğe değinmiyorum bile ama sanki o toz pembeye odaklı bir hayat yaratmışız kendimize. Tabi buna etkisi olan dış mihrakları saymıyorum bile ama içerisi fokurdayan kazan sanki. Tutarsızlığıma en büyük sebep bu sanki. Gerçi benden bir şey olmazken suçlayacak şey mi yok sanki? “Gönlümle baş başa düşündüm demin” ne kadar boktan bir halde olduğumu anlattım. Kelimelerim daha ilk dakikaların mazisine karıştığında, aklıma getiremediğim onlarca sitem, arzu, istek. Hangisine cevap vermem gerektiği konusunda tereddütteyim. Birilerine cevap vermeliyim biliyorum. Her cevapsız kalan soru karşısında biraz daha kendimi bilinmezliğe atacağım ve… ve kelimelerle flörtüm hep olmak istediklerime gelecek. Gelmesi yetmiyormuş gibi, üzerime çökecek…