Lanet olsun! 

Ne yazacağımı bilmiyorum, ya da nasıl yazacağımı. Yazmak için bahaneler üretiyorum. Yeni yazım cihazları alıp, karşılarına geçip en fazla üç gün süren maceralar yaşıyorum. Bir ayran gönüllülük anlam veremediğim. Oysa yüz atmış karakterden toplasam kendimi, üç satırda hayatımı yazarım. Ve ne acı ki hayatım üçün üstüne çıkmaz. Kıramadığım bir kalıp içinde,  kıyamadığım laf gelmelerin doğrultusunda yaşıyorum. Biraz arabeskleşip kader utansın nidalarıyla. 

Koca bi saçmalık… 

Aslında ben bir şeyler yazıyorum. Yazdıklarımın sonu gelmeyip bilmeyince yayınlamayıp bir köşeye koyuyorum. Ya da koyduğumu sanıyorum. Çünkü ne zaman yazdığımı düşündüğüm şeyin devamını getirmek için arasam bulamıyorum. 

Çok büyük çelişkiler denizinde boğulmak üzereyim. Yakında bani kurtaracak iki ada var lakin ikisine de yaklaşamıyorum. Birisi tün bunları rüyalarda olma gerçeği, diğeri ise, hiç birinin yazılmamış olması gerçeği. Her iki ada da hayatımı idame ettirebilir ancak sürekli bir yanımı ıssız bırakır ve beni mutsuzluğa iter. 

Mutsuzluk demişken, mutluluk sürekli özlemlere ulaşmaktan iftihar duymakmış, o zaman mutsuzluk iftihar durmamak mı oluyor? Şimdi biraz düşünce biraz mantıklı gibi, lakin kimsenin benle iftihar duymadığını düşünürsek bu o kimsenin benden ötürü mutlu olamama anlamına geliyor. 

Şimdi aslında muhtemel bir psikolog karşısında kuracağım cümleler bunlar ve türevleri olacak. Bakıyorum da sanki aslında benim asıl derdim, Bu kelimelerin kavram karmaşaları. Hayır ifade edemiyor bir çoğu yoksa, çocukluğumda ne olduğunun şu an içinde bulunduğum durumla ne alakası var? Bu tam anlamıyla bir neden bir sonucu doğurmalı tezini ispatlamak adına kurulmuş bir düzenek. Çocukluğum benim kontrolüm altında değil, peki neden başkasının nedenleri benim sonuçlarım oluyor?  Sen insanları toplu yaşamaya sevk et, yüzde atmış salak olsun, onların nedenlerini sonra sen sonuç olarak yaşa. 

Şimdi aslında bir başka konu da bu blog ne kadar daha açık kalır. Bana kalırsa sanki benimle birlikte ölür. Ama hiç akla yatkın geliyor mu seksen (Allah söyletti) yaşında biri blog yazsın. Lan zaten kim okuyor ki?  Okusak zaten adam olurduk. Sözüm tabiki meclisten dışarı, ben kendimi okutup adam çıkartacak kıvamda olduğumu düşünmüyorum, hoş gerçi kendimle kıvaç duyup (bu bir nevi mutluluk içerir,  bir zamanların TDK’sına göre, (TDK’da kısaltma oyunu yaptım anlayana:) t ile d arasına a koyun) mutluluğun anlamı kıvanç kelimesi ile tarif edilmiş) piyasadaki ünlü mecmualarda yada onların destekçisi yazarlardan daha iyi yazdığımı düşünsem de, (kıçım nasıl bir havada,  boşlukta kalmış, klozet?) haddim değil elbet Aziz Nesin’in çoğunlukla itham ettiği insanlara bir şey öğretmeye çalışmak. Gerçi onlar her şeyin iyisini bilir. 

Gençken dilim sivriydi. Sonra bu sivriyi kendime çevirmek için baya bir uğraştım. Döndü dönmesine de, iyi mi oldu kötü mü oldu bilemedim, zaten saf bizde kötü bir anlama gelirken, sırtın sene iyi mi oldu kötü mü ben anlayamam. 

Değinmek istediğim konular var. Mesela ben neden bu kadar gündemden kopuğum? Futboldan, arabalardan, dolardan, dövizden, yurodan, müzikten… Daha da çirkinkeşip bu listenin devamını getirirdim ama bir edebiyatçı, adı üstünde edepli olmalı. Alakası yok tabi ama ben bu anlamdan yürürüm: Ne kadar boş, gereksiz, yapmacık, sözler bunlar. Ben bu boş ve yapmacık sözlerimle kelimenin tam olarak hakkını verirken, bir nevi edebiyat yaptığımın farkındayım. Oh, Bunun sonu nereye gidecek. Şimdi nerde kalmıştık. Evet gündem, gündemi neden yazmıyorum ben?  Hım, neden?  Sanırım her yer gündem olduğu için. Yani şurda iki üç aydın toplanmışız, iyi olduğunu bildiğimiz karanlık taraftayız hepimiz, toptan mı kaptıralım kutuyu? Ah ah,  rahmetli babaannemin bir lafı var, “şöyle karnımı yarsam neler çıkar ordan, Hep içime atıyom hep”. Aynen bence de öyle, tüm sebep son zamanda serilen vücuduma bu. Bi kardan karnımı muhtemelen tığ gibi olurum, Yada oldururlar. Sesiz harflere nokta mı koysaydım? 

Sosyal medya sıkıntılarından bahsetmem gerekir mi? Hoş aslında herkesin derdi aynı. Ben de aynı dertlerden mizdaribim. Şimdi bi kaç tip var sosyal medya kullanıcısı, Biri eli sürekli beğen ve paylaş butonu üzerinde (ben okuyup, izleyip, baktıklarını düşünmüyorum), diğeri ise sadece milleti gözlemek, dedikodu endeksini düşürmemek için, takipte. Bu tür paylaşmaz, yazmaz, sadece görür, bakar. Ben aradaki statüde arada bakan arada paylaşanlardanım. Zaten burası da bi sosyal medya. En azından dedeme varıncaya kadar arkadaş değiliz burada kimseyle. Şimdi birde ikili sarılmalar var. Türkiye’de düşünce katidir. Çelik bile yanında daha esnek kalır. Herkesin de bir düşüncesi olduğunu hesaba katarsak, aslında bir Türk ile fikir dalaşına girmek, sonuçsuz laf kalabalığından öteye gitmez. Şimdi bu kati doğrulara gelirsek, aslında bunun için az biraz ‘memalanmak’ yeterlidir. Gülücük. Şimdi hal böyleyken, bir şeyleri diretmenin anlamı yok. Yanlız bu kadar kati olurken bu kadar kaypak nasıl olunur anlamıyorum. Gerçi bakınız. DB.

Aslında sitenin bir mysql DB’sinin yedeğini almalıyım. Arada kopmalar falan oluyor, bir şey olsa on yıllık emek çöp. Geç körpe bir delikanlıydım. Piskevitlerimi kim yedi? 

Şimdi bir yandan da yazıya nasıl bir başlık atsam diye düşünüyorum. Zaten yazdıklarım uHn uzadıya,  hakkım ikinci cümleden sonraya bakmıyor, yazılanlar koca bir saçmalık, Hiç bir anlam ifade etmiyor,  o zaman yazının başlığı koca bi saçmalık olsun. Zaten şarkısı da var. Yazı güzel olmasa da şarkı güzel. 

Büyük zombi istilası

Kar mutluluğu da ardına katmış, gülümsemenin insan bünyesindeki dozajını yükselirken, sessizce, iki katlı yetmiş senelik binanın çatısına konuyordu. En saf hali gök yüzüne en yakın haliydi. Yer yüzüne düştükçe,  Ya yok oluyor ya da kirleniyordu. Bazen de kirletiliyordu. Tıpkı insanlar gibi. Yer yüzünün kendini örtmek, değiştirmek,  yok etmek istiyenlere en büyük tepkisiydi belki de bu. 

Sessizce düşen kar, insanoğlunun akıl almaz müdahaleleriyle yok olurken, bir kısım insanoğlu da bu senenin ilk karını yiyerek yok etme yoluna girmişti. Nitekim ağızlarında eriyen küçük su birikintisi dilleri üzerindeki tüm tat alma bölgelerini işgal ederek büyük bir hissizliğe sebep olmuştu dillerinde. Hissettikleri sadece boğazlarından akan acıydı. Ardından metalleşen ağızları. 

Bir kaç gün içinde insanlar ölmeye başlamıştı. Polisler beklenmedik yerlerde uzuvları birbirinden ayrılmış ceset parçaları bulmaya başlamıştı. Olay yeri inceleme ekipleri artık bu ceset toplama işini yap boza çevirmiş karton oyunlara para vermekten kurtulmuştu. Televizyolar yayın yasağı sebebi ile ne olup ne bittiği haber vermiyor,  duyulan tek şey ülkenin kekeme başbakanım “he he he her şey ko ko kontrolümüz altında açıklaması oluyordu. Ülkenin cumhurbaşkanı ise “bizi yıldıramazlar deyip”, diğer ülkeleri hedef gösteriyordu. Hiç bir örgütün üslenmediği bu olaya hükümet yanlısı taraflar iktidarın sevmediği kişileri hedef gösteriyor ve bunların cezalandırılması gerektiğini söylüyordu. Kaos ortamı henüz gelmemiş olsa da çok yakındaydı. 

Bir pazar akşamı, gökyüzünün soğukluğu kırılmış, insanlar bir nebze olsun dudakları arasından çıkan buharı düşünmüyorken ülkenin büyük bir kısmını etkileyen bir elektrik kesintisi oldu. Diğer kısma ise zaten henüz elektrik gitmemişti. İnsanlar mumla aradıkları mumu sade etmek için,  merket ve bakkallara ekin etmişti. Elektrik gelecek gibi durmadığından, hiç kimse bataryalı aydınlatma cihazlarından almayı tercih etmiyordu. Benzin istasyonları önünde uzun kuyrukları olmuş, çöken GSM şebekesi sebebiyle sadece nakit para kabul ediyorlardı. Bir kaç benzin istasyonu hırsızlar tarafından talan edilmiş ne var ki daha geçici zenginliklerini tadamadan başka hırsızlar tarafından soyulmuşlardı. Bu durum öyle bir döngü yaratmıştı ki henüz beşinci hırsız para elinde istasyonun mini market bozma kapısından dışarıya çıkamamıştı. 

İnsanlar karanlığın ve soğuğun etkisiyle jeneratör ile beslenen AVM’lere akın etmiş, koca bina içinde amaçsızca dolanan yüzlerce insana sebebiyet vermişti. AVM yönetimler bu kalabalık karşısında,  jenaratördeki yakıtı daha verimli kullanmak amacıyla ısıtma sistemlerini kapatmış, Bu görevi insanlara bırakmıştı. Saat sekize doğru, şahin en büyük ve en kalabalık AVM’lerinden birinin doğu kanadında çığlıklar yükselmeye başladı. Üç zombi,  Kadın, Erkek,  çoluk koçum demeden insanlara saldırıyor,  her birinden birer parça alıp bırakıyordu. Sanki her biri bir yemek programının jürisi gibiydi. Tadlarına bakıyor ve diğerlerini tadmaya devam ediyorlardı. Tek fark durup yorum yapmamalarıydı. Bir kaç kişi önlerine çıkmış,  onlara karşı koymuştu ama aldıkları cevap uzuvlarının kopması ya da dişlenmek olmuştu. 

Zombilerden birinin karşısına takkeli, sakallı, otuzbeş yaşlarında bir adam çıktı. 

“Bu yaptığınız günah, haram… Allah’ın izniyle kökünüzü kazıyacaz inşallah” dedi. Kendini Resident Evil oyununda sanan bu amcanın son kelimesinin ağzından çıkmasıyla kolunun sol omzundan ayrılması arasında üç saniye vardı. Cam havliyle bağırıyordu. “Sizi amına koyduğumun orospu çocukları. Siki… ” son cümlesi ise bitmemişti. 

Nihayetinde yirmiyedi dakika gibi kısa bir süre içerisinde insanlarla dolu bu AVM artık zombilerle dolmuştu. 

Yeni yıl yazısı 

​Sıçarken nasıl oturmam gerektiğini anlatan bir reklam üstüne, nasıl bir yeni yıl temennisi yazılır diye düşündüğümde, aslında boktan geçen 2016’nın ardından reklama da aldanarak biraz pozisyon değiştirip 2017’ye geçmeliyiz kanısına vardım. Gerçi toplum olarak sıçmaya meyilli bir milletiz, sıvamakta da üstümüze yok. Nitekim gün geçtikçe bokunu çıkarmaya da devam ediyoruz. Hangi deterjan firması firması sponsor olur bilmem ama, birilerinin çığlıklarla kaçması gerektiğini düşünüyorum ortalığı temizlemek adına. 

Bu kadar boktan bir satırın ardından sadece gelen gideni aratmasın diyorum. Sanırım bu bizim için en iyi dilek olur. 

Bu arada büyük günah işledim.

Başlangıç 

​Mum ışığının titrekliği altında dans eden gölgelere katılıyorum. İçimde soğuğun sarhoşluğu, kifayetsiz kelimelerin oluşturduğu melodiler eşliğinde sağa sola savruluyorum. Eminim aramızda olan tek bağ bu. Amaçsızlık hissi, kısa süreli vurdumduymazlık… 

Bir başlangıç yaparız diye düşünüyorum. Mesela artık eski defterleri kanalizasyona gömer,  yenilerine bembeyaz yağan karı doldurup yeni bir başlangıç yaparız. Gerçi ona da güven olmuyor ya, lapa lapa yağıp sevindirdikten sonra aniden çekip gidiyor. Ne farkı kaldı?

Yeni bir başlangıç… Umutların üç kuruşluk cips paketinden çıktığı, fakirleşmeye birer ikişer o umutlar eşliğinde başladığımız. Olsun diyorum.  Olduramadığımıza inat ve her şey biraz daha boka sarıyor. Kader mi bu kadercilik mı? Kader sadece kötüyü getirirken kapılara, bu kadar ona bağlanmanın amacı sadece başkalarının hatalarını sırtlanmak, onlara göz yummak mı? 

Hayatta bir şey gerçek ki o da soru işaretleri. Bu yüzden de az kullanılıyor belki. 

Yeniden başlıyoruz ya şimdi,  öyle sanıyoruz, hani tarih tekerrürden ibaretti, sanki başlamıyoruz.