Cingöz Recai

Blogu takip eden Peyami Safa hayranlığımı bilir. Onun Server Bedi adında yazmış olduğu Cingöz Recai kitaplarınında blogda sıralandığını da. Filmi çekiliyor ve sinemada olduğunu duyunca hemen gideyim dedim. Bu arada filmin yönetmeni de Onur Ünlüymüş. Aslında ben Onur Ünlü’den ikinci bir Selman Bulut macerası bekliyordum ama Cingöz Recai de candır. Bu arada kadroda Kenan İmirzalıoğlunu gördüm. Bu zamana kadar kendisinin Ne filmini ne dizisini izledim. Nerede yaşıyorum değil mi? Ona eşlik eden de dizinin birinde sürekli bağırıp çağıran Almanya’dan ithal oyuncumuz var. Adı neydi ki? Neyse filmi bekliyorum. Bu kez çok önceden yazdım bu ön yazıyı (40 dk önce). Bakalım karşıma ne çıkacak. Bir tık yüksek beklentim.

Arada görüşmek üzere.

Filmin yarısı oldu. Söylemem gerek adını okuduğum ancak şu an yine hatırlamadığım kişiyi yine bir başka kişi ile karıştırdım. Gerçi bağırma konusunu tutturdum gibi. Gerçi her dizide bağırıyorlar tutmaması imkansız. Bir de ithal tuttu. Hadi transfer diyelim.

Aslında film benim bu yazıma uygun gidiyor. Oldukça eğlenceli. Zaten Onur Ünlü’den bu beklenirdi. Aslında bir tık daha olabilir miydi düşünmeden edemedim ama bence film yerine dizi olsa fevkaladenin de fevkinde olurdu.

Filmin kadrosu çok iyi. Haliyle Oyunculuklar da iyi. Kitaplardaki belli başlı karakterler filmde mevcut. Arsen Lüpen bile var düşünün yani. Bunun yanı sıra filmin renklerini ve mekanlarını çok beğendim. Aynı şekilde çekim tekniği de oldukça iyi. Bakalım devamı nasıl gelecek.

Filmden çıktım ve eve geliş süresince söyle bir filmin akışını gözden geçirdim. Şimdi ben bir Cingöz hayranı olarak Cingöz’ün tarihçesini bildiğim için tabii ki önceden de Ayhan Işık’ın Cingöz rolünü bildiğim için bir nebze olsun o filmden bu devam filmi niteliğindeki bir film olduğunu anlayabiliyorum. Ancak Cingöz’ü tanımayanlar karakteri bilmeyenler için film tam anlamıyla bir muamma. Karakterlere hiç değinilmemiş. Hiç bir karakterin derinliği yok. Eski filmde ve kitaplarda aksiyondan çok Cingöz’ün zekasından bahsediliyor ama bu filmde bunu tam olarak alamıyorsunuz. Bununla birlikte, Mehmet Rıza karakteri de arada kalıyor.

Bunun haricinde senaryo sona doğru beklediğim gibi gitmedi. Yine bir oyun içinde oyun vakası var her zaman olduğu gibi, ama çok sığdı. Biraz milliyetçilik, biraz Fransız polisiyesi tarzı işi kotarmaya çalışmışlar. Film içindeki reklamlarda iyiydi yani Daha iyi bir senaryo çıkabilirdi ortaya. Yada kitabın bir tanesi günümüze uyarlanabilirdi.

Yinede film akıcıydı. Polis kostümleri, arabaları reklam kokuyordu ama oturmuştu. Geçmiş ve şu anki, kostüm ve malzemeler fena gözükmedi gözüme. Yine de daha iyi bir film çıkabilirdi karşımıza. Şu adını hatırlamadığım oyuncuyu da hatırladım şimdi. Yok ya aslında kim diye baktım. Bence oyuncular içerisinde en çok göze batandı. Ben oturtturamadım bir türlü. Yazının ortalarında da dedim ya aslında bir sinema filminden daha çok bir dizi olsa daha iyi olurdu. Film olarak daha iyi şeylerin ortaya çıkması lazım.

En sevdiğim kısımlardan biride filmin sonuydu. Bitti diye değil. Papağanın adı Peyamiydi ve Cingöz, Mehmet Rıza’ya “O hepimizin Peyamisi” dedi. Sevdim bunu. Evet, daha iyi olabilirdi, eğlenceliydi, kadro iyiydi ve hatırına izlenir.

Yönetmen: Onur Ünlü

Kurtlar kuzulara göz sürerken Kaf dağından öte, yedi tepeli şehrin en yüksek tepesi ardında, daracık sokaklarına sıkışmış, trafiğin bile hissedilemediği, çocukların park halindeki iki araç arasını kale olarak kullandığı, çoğu kez evlerin pencerelerinde dedikoduların döndüğü, sokak gidişinde sevgililerin laf söz olmasın diye ayrıldığı, Çıkmaz Sokağındaki, iki katlı sokağın son ahşap binasının, ikinci katının merdivenlerinin çıkardığı sesler eşliğinde telaşlı adımlarla kapıya doğru koşturmakta olan Elçin, kapının ardında kendini beklemekte olan mutlu haberin hayaliyle, sönmemeye çalışan alevin bıraktığı kızıl saçlarını savurarak, herkesin “hasta mısın kızım?” demesine sebep beyaz teninin terlemesine aldırmadan, tek sorunu sigara olan ciğerlerine sıkıştırdığı nefesi de vererek tek hamleyle kapının kolunu indirdi. Şiddetle sarsılan kapı, önce dışa doğru açılmaya çalışırken, kilidin dili kapıyı salmamak için ona daha sıkı sarıldı. Hareketlerinin seriliği gerçek hayata bile hızlı gelen Elçin, ancak ikinci hamlesinde kilidi yuvasından çıkarıp kapıyı açabildi. Seksen yılı aşkın yerinde duran ahşap kapı homurdanarak açıldı. Homurdanmasının asıl nedeni yıllardır kendisi ile ilgilenilmemesiydi. Bir pazar sabahıydı, aile için belki de tamamıyla bu ev için hiçte mutlu olmayan bir günün sabahı.

Mother! 

Darren Aronofsky’nin son filmini bekliyordum. Bu aralar pek kim ne yapmış takip etmediğimden filmden geç haberim oldu. Geçem hafta yorgunluktan izleyemedim şimdiye fırsat oldu. Hiç yorum da okumadım, sadece fragman. Bakalım ne ile karşılaşacağımı.

Bir de Allah rızası için şu Karaca reklamlarını yayınlamayın sinemada. Berbat ya!

Arada görüşürüz…

Arada ne yazsam bilemedim. Hikaye ilginç gidiyor. Nasıl bağlanacak merak ediyorum. Tam anlamıyla anlam verilen olaylar kurgusu yok. Ancak imgeler oldukça iyi. Hem görsellik, hem çekim tekniği alıştığımız gibi. Dikkatimi çeken bir hususta sürekli müzikle bağdaştırdığımız Aronofsky filminde müzik olmaması. Ben filmin baş rolüne Jennifer Lawrence’ı pek yakıştıramadım.

Film bitti. Filmin ikinci bölümü tam anlamıyla bir kaostu. İlk bölüm ne kadar sakinse ikinci bölüm o kadar karışık ve hareketliydi. Filmden çıktığımda sevdim mi sevmedim mi diye düşündüm. Zaten film herkesin seveceği türden değil. Bir çok kişiye hitap etmiyor. Eve dönerken yol boyuncada düşündüm. eve girdiğimde ise elime bilgisayarı alıp tuvalete geçip yazmaya başladım. Ne kadar yazarım bilmiyorum.

Jennifer Lawrence’dan bahsediyordum. Filmin ikinci yarısında da fikrim değişmedi. Daha iyi bir karakter seçilebilirmiş film için. Sert surat ifadesinde yada seksi kadın rollerinde olabilir ama bu film ona çok gelmiş bence. Neyse olan olmuş artık.

Film aslında Darren Aonofski’nin ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu ortaya koyuyor. Anlatım bakımından oldukça başarılıydı. Filmin ikinci yarısından itibaren, ilk bölümde dahil olan bitenlere anlam veriyor imgeleri daha iyi oturtuyorsunuz. Gerçi şu soruyu sormadım da değil, biraz daha sindirilebilir miydi ikinci bölüm?

Konuya dönersek. Aslına film bir tanrı eleştirisi. Yönetmen bu eleştiriyi yazar üzerinden yaparken yaratmak ve yaratamamak eleştirilerini yapmış. Bir yerde tanrının insanlara, onların sevgisine olan ihtiyacına değinmiş. Film dört dinide kapsayan efsane/hikayelerin her birine de değinmiş. Adem ile Havva, Habil İle Kabil, yasak elma, cennetten kovulma, din savaşları vs… Bunların aynı sıra insanların dünyayı ne hale getirdiği, bunların kıyamete etkileri, kıyametin dini efsane ve hikayelerle birleşmesi… Darren Aronofsky kendi bakış açısıyla bunları çok iyi anlatmış.

Kendi bakış açısı diyorum, çünkü inanan her insan, inancına göre filmi değerlendireceği için filmi eksik ve abartı görebilir. Ancak odaklanmak gereken nokta, Yönetmenin düz bir bakış açısıya olayları nasıl yorumladığı.

kısacası film tüm dünya hayatının bir özeti olarak çıkıyor karşımıza ve yönetmen bunu çok cesurca dile getirmiş. İlk dönemlerinde de aynı cesaret kendisinde mevcuttu ama bu kadar ünlendikten sonra çok etliye sütlüye karışmaz diye düşünüyordum kendisini.

Filmin derin analizine girmeyeceğim. Zaten yapanlar vardır. Muhtemelen yazı ile işim bitince bende gidip o yorumları okuyacağım. Filmi bir kez daha izlemek şart. Aslında siz de izleyebilirsiniz. Son dönemin abuk filmlerinden sonra iyi geldi.

Yönetmen – Senarist:  Darren Aronofsky

Not: Sanırım Jennifer’i beğenmeyen bir ben varım 🙂

Rüyalar: 1. Bölüm

henüz bir isim veremedim

Yürüyorduk. Yürüdükçe adımlarımızın sıklığı artıyor, rüzgarın dirayet gösterdiği bedenimize işleyen soğukla birlikte, ayaklarımız yere daha da sağlam basıyordu. Vücudumuzu delen soğuk, Tanburi’de üç yüz lira ödediğimiz rakıdan eser bırakmamıştı. İki adım ötemde salınarak yürüyen Mehmet’in homurtuları şiddetli hava akımına kapılarak, kulağıma düşüyor ancak anlam verebileceğim kelimelere mahal vermiyordu.

Mehmet ince uzun bir oğlandı. Rüzgarın şiddeti ile bazen tökezliyor, düştü düşecek derken dengesini topluyor adımlarına kararlı bir şekilde devam ediyordu. Ben ise zaman zaman eğer rüzgardan uçarsa onu nasıl tutabileceğimi düşünüyordum. Belki beline bir ip bağlamalıydım, rüzgardan havalanan iki numara büyük paltosuyla ipini koparmış bir uçurtma gökyüzünde salınmasına böylece mani olurdum.

Tamburi’den çıktığımızda nereye gideceğimiz konusunu konuşmamıştık. Zaten akşam saatlerinde Tamburi’ye gideceğimiz de hiç hesapta yoktu. Tamda arabalar kaplumbağalara dönmüşken tek istediğimiz kendimizi bir yere atmaktı. Ahmet ile ne zaman bir araya gelsek bir planın parçası olamıyorduk. Mum nerede sönerse derler ya, ondan işte.

Kuleli sokağına girmiştik. Bu sokağı bilmiyordum. Sadece sokağa girerken tabelada adını okumuştum. Tabela muhtemelen kırmızı renkliydi. “Kuleli Sk. 1-17” yazısı beyaz renkle yazılmıştı. Parlaktı. 67 model Chevrolet Impala’nin geçebileceği ama beş adamın yan yana geçemeyeceği bir sokaktı Kuleli Sokak. Sokak boyunca aynı boyda apartmanlar eşlik ediyordu bize. Apartman altındaki dükkanlar çoktan kapanmıştı. Bazı kepenklerin üzerinde sprey boya ile “Simeranya” yazıyordu. Bu kelime bir yerden tanıdık geliyordu ama, soğuktan çalışmakta zorluk çeken beynim, ısınıp laçkalaşıncaya kadayla bir tepki vermeyecekti biliyordum. Mehmet’e sormak geçti aklımdan ama ben etrafa bakınırken o aramızdaki iki adımlık mesafeyi yedi adıma çıkartmış sokağın sonuna yaklaşmıştı. Bir an için durdu. Sola baktı, yüzüne düşen soluk ışığa doğru. Kansız suratı, yüzüne çarpan florasan lambanın ruhsuz ışığıyla aydınlandığında, tekinsiz bir insanla takıldığım hissini uyandırdı bende. Lakin Mehmet’i yıllardır tanıyordum ve o benim tek dostum diyebilirdim.

Kontrol etmek için bana döndüğünde aramızda üç adım kalmıştı. Suratının yarısı karanlıkta kalmış görülmekte zorlanırken, diğer yarısı, loş ışıkta parlıyordu. Karanlıkta kalan gözü parlarken, aydınlıkta kalan gözü ise kömür gibi karanlıktı. sanki gözünün akı yoktu. Eliyle bana gel işareti yaptı ve yer altına inan merdivenlerden inerken çabucak gözden kayboldu. O anda sokağın sessizliğini hissettim. O korku veren sessizliğini ve sokak içindeki yalnızlığımı.
Yalnızlığın kendine özgü korkuları vardır. Bunların başında da öldüğünüz zaman çürüyene kadar bulunamayacağınız korkusu gelir. Diğer korkulara bir kulp bulursunuz ama bu yaşayabileceğiniz en iğrenç şeydir. Sonuçta ölmüşsünüzdür ama bir yerde yakın çevrenizde ilerletmekte olan bir ününüz vardır. Şahsen ben mahalle teyzelerinin diline vah vah çürümüş olarak düşmek istemem.

Merdivenin başına geldiğimde Mehmet çoktan içeriye girmişti. Tek kanatlı gri kapının etrafından soluk sarı bir ışık hüzmesi yayılıyordu. Uzun dik merdivenler klostrofobik bir ortamla karşı karşıya kalmama sebep olmuştu. Bir çamaşır makinasının zor geçeceği merdivenlere adım attım. Başın dönmüş, nefesim kesilmiş, yerin dibine doğru inen merdivenler uzadıkça uzamıştı. İki elimle iki yanıma asılmış tırabzanları tuttum. Adımlarımı düşercesine atarken, elime soğuk metalin kıvrımları takılıyordu. Her adımda, aşağıya indikçe metalin soğuğunu daha fazla hissediyordum. Rüzgar kesilmişti ama sanki soğuk giderek artıyordu. Nihayet içeriden gelen kırık ışık yer yer yüzümü aydınlatmaya başlamıştı. Sağ elimi tırabzandan çekerek kapıya yüklendim. Kapıyla parmak uçlarım temas eder etmez, elimi çektim. Metal kapı hiç hareket etmemişti ama parmak uçlarım donmuştu adete. Refleksle parmak uçlarıma baktık. Karanlıkta seçebileceğim beyazlık karşıladı beni ve hala acımaya devam ediyordu. Sanki bir parçamı kapının üzerinde bırakmıştım. Dirseğimle kapıya yükledim. kapının kanadı ileriye gitti ve hızla kendimi içeriye attım. Kolumu kapıdan çekerken, montumun kurtulma sessini duymuştum.
Bir kaç adım attım. Bir kaç adım ilerimde yoğun bir duman tabakası görünüyordu. Duman göğüs seviyeme kadar inmişti. Bir kaç adım sonra da erişeceğim yerde gözüme ilişen değişken renkler neon renkler vardı. İşin garibi içeriden ses gelmiyor, ışık ve dumandan başka hiç bir şey gözükmüyordu.

İyice üşümüştüm. Hatta bu koridor dışarıdan bile soğuktu. Mehmet ortalıkta gözükmüyordu. Beni beklemediği için kızmıştım ona, bu yer bana çok tekin bir yer gibi gelmemişti. Yinede hızlı bir çıkışa hazır olmalıydım. Yapmadığımız şey değildi. Bir çok bardan pavyondan bu şekilde kaçmıştık. Koridorun sonunda geldiğimde hala ne bir ses duyuyor ne de bir şey görüyordum. Sanki mekan kapanmıştı. Acaba ben sokaktaki binalara bakarken Mehmet başka bir yere mi girmişti. Olamaz, Mehmet’in buraya girdiğinden eminim. Zaten etrafta girebilecek başka bir yerde yoktu. Artık koridoru bitirmiş, temkini bir adım atmıştım içeriye doğru. Birden adımımı attığım ayağımın ısındığını hissettim. Bedenim bir dondurucuda, sağ ayağım ise bir fırındaydı adeta. İkinci adımımı attım. Vücudumun tamamı görünmeyen bir sınırdan geçmişti sanki. Birden yüzümün vücudumun alevler içinde yandığını hissettim. Yanmayla birlikte yoğun duman ciğerlerime doldu ve kulaklarım gürültüden çınlamaya başladı. Bir kaç saniye sonra içerisine alışmıştım. Hemen üstümdeki montu çıkardım. Yoksa eriyecektim. Bu esnada gözlerim ise Mehmet’i aramaya başladı.

Mehmet barda sarışın beyaz elbiseli bir kadın ile sohbet ediyordu. Hangi ara sohbete başladı inanamıyorum. Kadını elbisesinin pileli eteği taburenin üzerinden sarkıyordu. Sırtının tamamen görünmesini engelleyen elbisenin iki şeridi belinin altından elbisenin eteklerini tutmuştu. Saçları kısa ve dalgalıydı. Sanki kırklı yıllardan gibiydi.

Mehmet’e doğru yaklaştım. Beni gördü ama pek oralı olmadı. Bende onun rahatını bozmadım. aramızda ikimizin de dillendirmediği bir anlaşma vardır. Bir kız ile konuşuyorsak birbirimizi pek rahatsız etmeyiz. Sanırım bu tüm erkekler arasında olan gizli bir anlaşma. Bara oturduğumda, bir yerden tanıdığım hissine kapıldığım barmen önümde dikildi. Merhaba diyerek önüme küçük bir shot bardağında neon mavisi bir içecek koydu. Belki de ben içeceği o an ortama mavi hakim olduğu için öyle algıladım.
“Ben henüz bir şey sipariş etmedim” dedim.
Gülümsedi. “İlk içecek müesseseden bazı şeyleri garantilemek için” dedi. O esnada arkasında yazılı tabelayı gösterdi. Tabelada “BURADA OLAN BURADA KALIR” yazıyordu. İç anlamında el hareketi yaptı.

Bardaktaki şeyin ne olduğunu merak ediyordum etmesine ama içimde de bir kuşku vardı. Bardaktakinin ne olduğunu sormak istedim ama uzun saçlı barmen gözlerini bana dikmiş içmemi bekliyordu. İçkinin rengi de beni hemen iç diyordu sanki. bardağı elime aldım ve ağzıma yaklaştırdım. Herhangi bir kokusu yoktu. Birden ağzıma orada bekletmeden de boğazımdan aşağıya saldım garip mavi sıvıyı. Boğazımdan geçerken bir yanma hissettim, sonra bu yanmanın olduğu gibi mideme oturduğunu. Bir an midemi de delecek ve olduğu gibi bacaklarımın arasından aşağı akacakmış gibi hissettim. Başım döndü ve kendimi garantiye almak için bara tutundum. Sanki birden ellerim büyümüş, bütün bar masasını kaplamıştı ellerim. Parmaklarım arasındaki bardakta sanki akide çekeri boyutunu almıştı. Başım gövdemin üzerinde durmuyor, boynum iplik gibi sağa sola yalpalıyordu. İrileşen göz bebeklerim görüşümü iyice bulandırmıştı.
Bu ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Bana sadece bir kaç saniye gibi geldi. Sonra eski halime geri döndüm. Saate baktığımda 01:53’ü gösteriyordu. Biraz ınstagram’da dolanmak için telefonumu çıkardım ama telefon çekmiyordu. Wi-Fi’yi kontrol ettiğimde ise hiç bir sinyal bulamadım. Barmen şimdi ne içersin diye seslendi. “Bira” dedim. Önüme kocaman bir bardak koydu. Bir yudum aldıktan sonra Mehmet’e baktım. Ben sanki orada değildim ve o da kızla konuşmaya devam ediyordu. Bulunduğum açıdan kızın yüzünü göremiyordum. Taburede mekanı görmek için geriye döndüm. Oldukça kalabalık ve neredeyse ucu gözükmeyen bir mekandı.

Biram bitmişti. Soğuğunda etkisiyle sıkışmış sidik torbam kendini bırakmaya hazırlanmıştı. Etrafa bakındım ama tuvalet tabelası göremedim. barmene döndüm ve sordum. Yedi masa ileriye gitmemi ve solda göreceğimi söyledi. Yürümeye başladım. Bilincim yerindeydi ama zaman zaman ayaklarım beynime itaat etmiyor, sekiyordu. İçeriye girdikçe insanları ve mekanı daha iyi görebiliyordum. Sanki bir kostüm partisinin içine düşmüştük. Kadınlar ve erkekler her birinin üzerinde farklı farklı kıyafetler vardı. Tuvalete vardığımda kocaman dört sıra pisuvarlardan boş olana geçtim. Yanımda ellilerin saç şeklini ve kıyafetini andıran biri işiyordu. Dudağının köşesine aşırı derecede duman salan sigarayı yerleştirmiş, sallanıyordu. Ona baktığımı görünce bana döndü. Ben de kafamı önüme çevirdim. Sanki bu adamı bir yerden tanıyordum. Tuhaftır ki sanki buradaki herkesi bir yerden tanıyordum. Muhtemelen bu alkolün verdiği kankalık modu değildi. Bir yerlerde görmüştüm onları.

“İşemek gibisi yok” dedi. “Sanki böyle başka bir boyuta geçiyorsun. Bırakamadığım şeylerden biri de bu.”

Kaygı 

Sanırım öldüm ve üzerinden günler geçti, yoksa içimde peydahlanan kaygı kurtçuklarını nasıl açıklanabilir? Elim ayağım tutmaz bir biçimde. Standart görevlerin üstesinden gelmekte bir sorun yok ama her bir beyin kıvrımımı ele geçirmiş bu kurtçuklar zamanın çoğunu kaygı salmakla geçiriyor. Sanırım bütün memleket aynı halde. Yani bu iyi diyemiyorum. Her yer çürümüş kurtlanmış sanki. Bir diğer adımımın nereye düşeceğini hesaplamaktan yoruldum artık. Önümde erişilmesi zor görünen şeyler. Şeyler diyorum içinde me yok ki? Şu an düşündüğün mesela. Bir bunalımın kıvrımında, kemirilen etlerimin bıraktığı koku ile başbaşayım. Ne yazık…