Yine kayboldum

Kelimeler üzerinden değil. Gerçek bir kayboluş bu. Mesela vergiler arasında yada yükselen döviz. Ama hissettiğim aslında sürekli insanlığımın değer kaybedişi. Bu kimin umurunda ki?

Hep güzel kelimeler etmeye çalışırken kendimize, bir çırpıda sikip attığımız diğer hayatlar. Doğarken mi öğrendik iki yüzlü olmayı? Yoksa iyi olmayı öğütleyen büyük yüce mi öğretti? Üzerine yazılan kitaplar sadece sermayenin parası üzerine miydi?

Kötüyüm değil mi? Herkes gibi düşünmüyorum ve senin gibi yaşamıyorum hayatı. Ağzımda bir küfür, dilimde anasonun mayhoş tadı. Hiçte ‘resmedilmiş gibiler’ gibi değilim. Ve sadece benim resmin yok caddelerin ücra köşelerinde. Ama ben kötüyüm! Lanet bir çıkmazın son gediğiyim kıyamete uzanan. Şimdi kandırdıklarımız, kanarken aldırdıklarımız hepsi.

Kendinize bakın, ne kadar tiksinç değil mi?

sizi sevmeli miyim?

Bana bir tane geçerli sebep sunun. Kelimeleri ard arda getirip mesela. O kadar alışmışsınız ki tembelliğe geliştik diye övündüğümüz yerde iki sembole sığınıyorsunuz. Bir cümleyi okuyabilir misiniz, ya da bir satırı? Görmek daha kolay değil mi görüp sadece bir kap çıkana kadar dokunmak.? Dokunmanın günah olduğu yerde bu kendinizi daha iyi hissettiriyor değil mi? Geçici hazzınızı bu şekilde yaşıyorsunuz. Art arda getirdiğiniz iki kelime ise sadece öfkenizi saçıyor. Kelimeler küfür etmekten başka işe yaramıyor değil mi? Güzellikleri bırakalı çok oldu. Nasıl sevmeliyim sizi? Sevmek değiştirmişken kendini. Yo siz değiştirmişken kendinizi.

Bahar?

Bahar geldi mi? Arada yüzünü gösteren sıcaklara aldanırsak evet. Ama soğuk olacaksa adam gibi soğuk, sıcak olacaksa adam gibi sıcak olsun. Bu nedir? Gerçi serzenişte bulunmak ne kadar doğru ne eklersek onu biçiyoruz. Hal böyle olunca bende de bir dengesizlik. Hep erteliyorum, sonra geç kaldığım için hayıflanıyorum. Nasıl bir tekrarsa bu hayatımda atamadığım…

Hep bir ihmal hep bir erteleme…

ihmal

bir süredir ihmal ettim buraları. hastalık o bu derken yazı sayısı da düşmüş. sadece blogtaki yazı sayısı da değil öykü sayısı da düştü. yaklaşık üç saattir bilgisayar başında oturmuş, yeni şeylere başlıyor bırakıyorum. bir yerde kitlenip kalıyor. derken birde bakmışım burada kendimi bulmuşum. biraz dert dökme gibi olacak bu ama kısa zamanım kaldı ve bu işleri rayına oturtmam lazım.

insan hastalanınca şöyle bir gözden geçiriyor yaptıklarını. bol bol da neden yaşadığını sorguluyor. bu konuda pek emin değilim işte. fikri olan varsa beni yeşillendirebilir. yani şimdi bu dünyada ne yapmak için varız. mesela teknoloji değişti diye mi bu kadar hastalık var ya da bu kadar çok ölme korkusu? bilemiyorum. az bi teklemede hemen tonlarca para döküyoruz daha fazla yaşamak için. oysa en basit gripten kaç kişi ölmüştür zamanında. yani şimdi bizim hayatımız değerli de onların ki değil miydi? ilgin tabi.

ölür giresin o başka. he bir de ölüm ölen için midir, ardında kalanlar için mi diye bir sorunsal var. bilmiyorum ya. artık neyse. biraz daha buralara atmam lazım kendimi. bir süredir kitapta yazmamışım. oysa güzel kitaplar var tanıtacak. ama benim yazmam lazım. bu beynim nasıl çalışacaksa çalışsa da artık devam etsem. yok aslında çalışmıyor desem de yalan söylemiş olurum. bir şeyler çıkıyor ortaya ama beğenmiyorum bir türlü.

of. of.

Beyaz

“Kar yağıyor” diye bağırdı içi içine sığmayan bir hevesle. “İlk karda söylenen yalan kaile alınmazmış.” Kim söylemişti bunu? Hangi kültürde vardı. Bir yalan söylenecekse bu 1 Nisan’da olmalıydı. Oysa 29 Kasım. Herhangi bir ayın biri bile değil. Pencerenin içinden nasıl geçtiğini bilmiyorum. Lapa lapa yağan karın altında dans etmeye başlamıştı bile. Üzerinde uzun saçlarının altında kalan, yer yer beyazlaşmaya başlamış kırmızı mantosu. Elinde bir eldiven. Muhtemelen benimkiler. Elleri açık, kendi etrafında dönerken bir şeyler mırıldanıyor. Dudak hareketlerini görebiliyorum. Birkaç harf sanırım anlayabildiğim. “S.e.n.i…” Nasıl tamamlamalıyım bunu bilmiyorum. Bir insan “seni” derse bunu nasıl tamamlarsınız? “Senin” olsa… Oysa “seni”. Sonuna koymak istemediğim kelimeler… Düşüncelerin ardına saklanıp uyuyor muyum? Nerdeyse kaplamış yeryüzünü. Sadece senin arsızlığın üzerinde bu beyaz örtünün. Yanına gitmek istiyorum. Saflığı bozmak istemiyorum da. Her yerim karanlık. Ürkek adımlarla dışarı çıktı. İncitmek istemezcesine parmaklarının uçlarında. Bu ben olmalıyım. Etrafı kirletmemek için takındığım bir alışkanlık bu. Hala etrafında dönerken nasıl oldu bilmiyorum ama kara gözlerine denk geldim. O karanlık içine çeken. Bir başka yerdeydim sanki. Büyük bir boşlukta, derin bir sessizlikte. Yalnızdım. O kimsenin olmadığı odaya kapattığım değil, sadece hissettiğim. Hissetmek, yalnız olmaktan daha zormuş. Gözlerimi kapadım. Bu kez yalnızlıktan kurtulmak için. İnsan tek başınayken yalnızlığı hissetmiyor. Etrafında birileri varken başlıyor yalınlık. “Ne kadar kaçabileceksin?” “Bilmiyorum.” “Beynindeki koca karanlıkla yaşayan benim oysa.” “Senin gerçeklikle yüzleşmek gibi bir durumun yok.” “Hava çok soğuk hadi içeri girelim.” “Ben üşümüyorum.” Parmaklarımı birbirine sürmek bile kâfi derecede ısıtmıyordu ellerimi. O kendi etrafında pervane olurken, ben ise bir yıldız kümesinin içinde esir düşmüştüm sanki. “Bunu onun için yapamayacak mısın?” Etrafımda uçuşan birbirinden farklı desenler. İçlerine karışıp yok olmak istiyorum bazen. “Buna da şükür.” “Evet yağması bir mucize.” “İkinci bir mucize olmayacak biliyorsun değil mi?” Bir an için zaman durdu sanıyorum. Ama karşımda o hala dönüyordu. “Güneş neden kendi etrafında dönemeye mecbur?” “Bilmiyorum bir astrolog değilim nihayetinde?” Oysa bir güneş gibi dönüyordu etrafında. Ben ise biraz daha dursam “Ölüm Öpücüğü”ne ikinci bir model olacağım sanırım. “Hadi içeri girelim.” Sesim sanki ulaşmıyor. Beyaz şeffaf bir perde aramızda. Biraz elimle sarsmaya çalışıyorum ama nafile. Bir duvar benim tarafımdan açılmayacağını düşündüğüm. Üstünde kocaman bir yazı. “AMEL”. Acaba insanlar kötü şeyler yazmak için mi keşfetti alfabeyi? Beyaz pamuğun ardında görünmüyor adeta. Gözlerimi kapatıyorum, kahverengi karanlığı örterken üzerine. “Parmakların donmuş, burnun. Hadi içeri.” “Hissetmiyorum, biraz daha kalalım lütfen.” Gözlerindeki karanlık yayılıyor içimdeki yok oluşla bir olup. Korkuyorum. Gözlerimi kapatacağımı düşünüp. “Bir, iki, üç…”

Aynı kapının önündeyim. Kırmızı bir yazı aramıza şerit çekmiş. “İYATH”. Duvarda nereye gidersem gideyim bakışlarından kaçamadığım bir kadın. İşaret parmağı yüz hizasında. Birden çıkıp üzerime atlayacakmış gibi. Sessizim. Susuyorum. Uzaktan duymaya çalıştığım bip sesleri. Kesik, kesik. Şeridin ardında. Geçemediğim o yasaklı bölgede. Bir süre sonra uzun. Ayaklarım titriyor. Olduğum yere yığılıyorum. Aşil tendonum ağırlığına dayanamıyor düşüncelerimin. Birkaç topuk sesi ilişiyor kulağıma. Şimdi tam vakti, kendimi hazırlıyorum. Duvardaki kadın. Parmağı dudaklarının üzerinde hala. Elini bana uzatıyor. Güveniyorum. Elini tutuyorum. Sanki yeni bir jeton atılmış gibiyim. Kalkıyorum. Benimle birlikte gri, soğuk, plastik koltuğa geliyor. Çevre dostu değil sanırım. Bir merasimdeymişçesine elimi bırakmadan. Uzun bip. “Bu mesafeden duyabileceğini mi sanıyorsun?” Duymuyorum sanırım. Hissediyorum. Ama bunu açıklayamıyorum. “Keşke kırmızı olsa.” diyorum oysa her yer bembeyaz. Hem de iyi olmayacak kadar. “Tüm koridorlar böyle mi?” Yüzüme bakıyor. “Beyaz olmasa, siyahta olmazdı değil mi?” diyor. Cevabından emin inatla soruyor. Beynindeki karanlık. Sanırım nüksediyor. Düşmeden yakalayabilseydim keşke. Gürültülü de olsa yanıp sönen kırmızıya ne kadar muhtacım şimdi… Bu beyaz beni kahrediyor. Her şey olabilir, öfkenin, hidayetin, masumiyetin her tonu. Yeter ki beyaz olmasın… Gülümsüyor. Sadece dudakları hareket etmiş. Gözleri ise aynı boşluğa bakış ifadesi. “Sakince otur. İnsanlar iki şey için yaratılmıştır. Doğmak ve ölmek için. Fazlasını beklemek biraz saçmalık.” “Bunlar başlangıç ve son. Ya aradakiler, yaşananlar?” “Şu dünyadan kaç kişi geldi geçti. Kaç kişinin yaşantısını hatırlıyorsun. Herkes gibi, kimse hatırlanmayacak.” “O zaman neden?” “Bu senin keşfetmen gereken bir şey.”

Yüzüme sirenin sıcak kırmızılığı vuruyor. Yerdeki beyazlıklar bozulmuş. Bir hikâye yarım kalmış gibi. Soğuk bir rüzgâr yüzüme nerden geldiğini kestiremediğim. Kırmızının sıcaklığını savuran. Ama o hala üzerimde. Burnundan sızan kırmızılığı silerken kucağımdan alıyor yatan bedeni. Seni… Kelimeler donmuş. Tarif edemiyorum. “Beyin” diyorum usulca gürültülü sirenin ardından duyduklarından habersiz. “Tümö…” Kırmızı çarpıyor yüzüme. Her yer beyaz. Kötülük bu kadar beyaz olmamalı. Bir kırmızılık çarpıyor yüzüme, eğiliyor nefesini hissediyorum. “Lahmacun olmalı.” “Karnım da açıktı. Sanki bu kokuyu almadan önce daha iyiydi.” “Maalesef kaybettik.” Hiçbir koridor bu kadar aydınlık olamamalı. Yerden kaldırmıştım, hızlıca. Ağrıdı, bir ölüm ağırlığı vardı sanki üzerinde. Gözleri kapanmıştı içinde kaybolmamı istemezmişçesine. Derin bir karanlık beyninde… İçinde kaybolduğumu bilmezmişçesine… Birazdan yanıma gelecek kımızı şeridin adından. “ANE” ve birlikte düşeceğiz.