Natsuo Kirino – Tanrıça Günlüğü 

Kadınların hakkı her zaman mı yendi?  Ta eski zamanlarda Tanrı olduklarında bile? Natsuo Kirino, “Tanrıça Günlüğü”nde kadın ve erkeğin büyük ayrımı Tanrılar üzerinden başarılı bir şekilde anlatmış. 

Kitapta anlatılan hikayeyi akışı hakkında önemli bilgi vermeden nasıl ifade edebilirim emin değilim. Her bölümünde bir olayın olduğu ve olay örtüsünün sürekli birbirini tamamladığı bir kitap Tanrı Günlüğü. 

Kahinler ailesinin iki kızı olan Namima ve Kamiku’nun hikayesi bu. Güzeller güzeli Namima altı yaşına geldiğinde kahin kalacak denir. Bir ying biri yang olan bu kardeşlerden Kamiku’nun kaderine ise Karanlıklar Diyarı’nın bekçiliğini yapmaktadır.

Har ikisi yollarını farklı yöne doğru çizerken, Namima lanetlenmiş bir ailenin çocuğuna aşık olur. O yasak aşkın mutluluğuyla çocuğunu eline aldığında bitik bir ihanete uğrar. Karanlıklar Diyarı’na gittiğinde ise intikam için geri döner. 

Keyifle okuyabilecek bir kitap Tanrıça Günlüğü. 

Kitap Arkası

Ölen her zaman kadın olur. Natsuo Kirino bize kadın ile erkek arasındaki ayrımın, insanlarla tanrılar arasındaki ayrımdan daha büyük olduğunu maharetle gösteriyor. Kadınların her gün verdikleri, görünüşe göre yaratılıştan beri var olan savaşların doğurduğu öfke ve tutkuyla dolu, gerilimli ve zamansız bir öykü onunki. -The Guardian- 1951’de Japonya’da doğan yazar Natsuo Kirino Çıkış adlı romanıyla dünyaca tanındı. Bu romanla Japonya Suç Yazarları Ödülü’nü aldı; romanın İngilizce çevirisiyle Edgar Ödülü finalisti oldu. Yazarın Türkçeye çevrilen Grotesk dahil birçok romanı yayımlanmıştır. Gözyaşı şeklindeki gizemli bir adada, saygıdeğer kâhinler ailesinin iki kızı vardır. Kamiku müthiş güzelliğiyle herkesi kendine hayran bırakır. Küçük kız kardeş Namima ise ablasının gölgesinde yaşamayı öğrenir. 6 yaşına geldiğinde Kamiku’nun sonraki kâhin olacağı ilan edilir. Namima kâhinin kız kardeşi olarak Karanlıklar Diyarı’nda hizmet etmek zorundadır; ölenlerin ruhunun diğer tarafa geçmesine rehberlik etmekle görevlidir. Kız kardeşlerin hayatı iki zıt yöne doğru ilerlerken, Namima yasak bir aşk yaşamaya başlayarak kaderine karşı çıkar. Ancak Namima büyük bir ihanete uğrayacak, yaşayanların dünyasıyla ölülerin dünyası arasında gidip gelerek intikam peşinde koşacaktır. Kirino bu karanlık masalda Japon yaratılış mitini, İzanami ve İzanaki’nin hikâyesini yeniden kurguluyor. Tanrıça Günlüğü, cinayet, cinsellik, tanrılar ve intikam üzerine kışkırtıcı ve fantastik bir destan…

(Tanıtım Bülteninden)

Çeviri: Aycan Başoğlu
Sayfa Sayısı : 232
Yayın Evi: Doğan Kitap

Yukio Mişima – Denizini Yitiren Denizci 

Gogo no eiko

Şiddet nedir?  Sadece bir olgu mudur? Bir insanın bedenine ne zaman yerleşir? Bir çocuk şiddet eylemine ne zaman başlar? Mişima farklı bir açıdan şiddetin vücudumuzda varolmasına değiniyor. 

Noburu dul bir annenin oğludur. Tüm merakı kentinin limanlarına yaklaşan gemilerdir. Bir gün annesi onu alır ve bir geminin ziyaretine gider. Noburu geminin kaptanın hayran olmuş ve onu bir kahraman olarak görmektedir. Bunu arkadaşlarıyla da bol bol paylaşır. 

Bu sırada annesi ve kaptan arasında bir ilişki başlar. Birbiri ile iyi anlaşan ikili sonunda evlenmeye karar verir. Bir süre sonra ‘baba’ sıfatına bürünen denizci Noburu hakkında da kararlar almaya başlar. Noburu ise artık sıradan bir baba fiigürüne bürünen denizliye karşı eski duygulardan yoksun hale gelmiştir. Noburu arkadaşlarıyla birlikte kurduğu çeteyle kendi fikirlerine göre ‘yanlış’ olanlara cezalarını verirken, özelliğini yitirmiş eski kahramana da bir ceza verirler. 

Mişima etkili bir anlatımla bize şiddeti bize ilmek ilmek anlatmış. Mişima Japon edebiyatının en etkili yazarlarından. Tavsiye ederim.

Kitap Arkası

Marguerite Yourcenar’ın “İnce, bıçak ağzı gibi dondurucu bir kusursuzlukta” diye tanımladığı Denizi Yitiren Denizci, dehşeti şiirsel bir anlatımla bütünleştiren, benzersiz bir kitaptır. “Kusursuz arınma, ancak yaşamı kanla yazılmış bir şiir dizesine dönüştürerek mümkündür,” diyen Mişima bu kitapla görüşünü örneklemiş olur. Mişima’nın en etkileyici eserlerinden biri olan kitap, soğukkanlı şiddeti ustalıkla anlatırken hiç kuşkusuz yazarın çocukluğunda bilinçaltını etkilemiş baskıları da yansıtır.

Roman, dul bir kadın, on üç yaşındaki oğlu Noboru ve kadının ikinci eşi olan denizcinin öyküsünü anlatır. Yaşıtlarıyla bir çete kuran Noboru, ilk tanıştığında denizler fatihi bir kahraman olarak gördüğü denizcinin, annesiyle evlenerek sıradan birine dönüşmesinin şokunu atlatamaz.   

Rakuyo’nun varlığıyla bütünleşmiş olan bu adam, geminin ayrılmaz parçası olan bu adam, kendini o güzel bütünden koparmış, kendi isteğiyle düşlerinden gemileri ve denizi silip atmıştı.

Noboru, tatil boyunca Ryuji’nin yanından ayrılmamış ve denizle ilgili hikâyeler dinleyerek, ötekilerin hiç bilemeyecekleri denizcilik bilgileri edinmişti. Ama onun istediği, bu bilgiler değil, günün birinde denizcinin hikâyeyi yarıda keserek, yeniden denize dönerken ardında bırakacağı mavi su damlalarıydı. 

Deniz, gemiler ve okyanus seferlerinin hayali ancak bu mavi damlalarda var oluyordu.

Orjinal Adı: Gogo no eiko
Çevirmen: Seçkin Selvi
Sayfa Sayısı: 160
Yayın evi: Can Yayınları

Philippe Djian – Betty Blue 

Daha çok Jean-Jacques Beineix’in 37°2 Le Matin adlı film uyarlamasıyla anılan filminin romanı aslında Betty Blue. Yani Google’da küçük bir arama yaptığınızda kitaptan çok filme rastlarsınız. 86 yılında çekilen film nerdeyse birebir film ile örtüşür. Betty Blue aslında bir aşk hikayesidir. Ancak sürekli görüp okuduğumuz gibi masum bir aşk hikayesi değildir. 

Hikaye bir adamın hayatına giren Betty adında bir kızdan sonra, adamın tüm hayatının boka sarmasını anlatır. Evet gerçekten de bunu tamamlayacak tek şey “boka sarma” değimidir. Kitapta karakterler o kadar birbirine ters ki bu tersin aşkı anlatılmış kitapta. 

Ana karakterimiz yani kitabı anlatan kendi başına, günübirlik yaşayan hayattan bir beklentisi de olmayan biridir. Günün birinde çok güzel bir kız olan Betty hayatına girer. O nu güzel kızın nasıl hayatında olduğunu sorgularken kızdaki tuhaflığı sezer. Anlatıcı da tuhaftır. Ondan uzaklaşmak yerine daha da kapılır. Hatta Betty ile birlikte kitabını basmayan editörü basacak kadar. Sonrasını siz düşünün. 

Betty Blue bir aşk hikayesi ama bildiğiniz gibi bir aşk hikayesi değil. Kitap sizi hem rahatsız edecek,  hem de kendini sevdirecek. Kesinlikle okuyun derim tam bir klasik. Eğer filmi izlemek isterseniz baştan söyleyeyim. Biraz +18.

Kitap Arkası

Hemen belirtelim: Elinizdeki roman “yırtıcı” bir aşkı anlatıyor. “Aşk”ı, mutluluk ve evlilik beklentileriyle yaşamak isteyenlere göre bir kitap değil; hiç değil!.. Sakin bir hayattan yana olan-lar, pembe rüyalarının yıkılmasından korkanlar, okumasınlar…
Eleştirmenlerce bir mit, içtenlikle ve cesurca kaleme alınmış bir roman olarak nitelendirilen Betty Blue, barlarda çalışan bir kadınla bir musluk tamircisinin, yani sıradan insanların, yani anti-kahramanların aşklarını yaşamak ve kaderlerini değiştirmek için verdikleri mücadeleyi anlatır. Kadın, çağdaş dünyanın sahteliklerine ve alçaklıklarına karşı öfkesini dizgin-lemeyen biridir. Hayata karşı çırılçıplaktır, korunmasızdır; hiçbir hesabı yoktur. Erkek, yalnızlık ve nesnelerin anlamsızlığı konusunda deneyimli, isyanını gerçekleştiremediği için kendini için için yiyen bir kuşağa mensuptur. Minyatür bir hayat kurmak için dünyanın ıssız bir köşesine gider. Bir kitap yazar ve unutur. Akşamları bira içerek güneşin batışını sey-retmeye razı olur. Bir gün kadın öfkesiyle, dişiliğiyle, sahici-liğiyle gelir. Erkeğin öfkesinin de giderek ateşlendiği cehen-nemin ayrıntılarına doğru uzanan bir yolculuğa beraberce çıkarlar… Farklılıklarına aldırmayanlarla, başlarını eğdirmek isteyenlerle kavga etmekten çekinmezler. Giderek bir bok çukuruna dönüşen dünyaya teslim olmazlar. Yaralanırlar. Yaralarlar.

Romanın bir yerinde erkek ‘öyle der: “Hayatta birtakım he-defler saptamak, kendini zincire vurmaktır.” “Mutluluk’un var olmadığını, Cennet’in var olmadığını, kazanılacak ya da kaybedilecek hiçbir şey olmadığını ve hiçbir şeyin özünün değiştirilemeyeceğini” anlamak gerekir. “Ve bundan sonra insana sadece ümitsizliğin kaldığına” inanmak bir kere daha yanılmaktır. “Çünkü ümitsizlik de bir yanılsamadır.”

Kaderine razı olmayanların, öfkesini kontrol etmek istemeyen-lerin, yüreğinde ateş yananların romanı… Yeraltı edebiyatının en “yırtıcı” örneklerinden biri…

“Philippe Djian’ın dünyasını iyi ‘okuyan’ kitabın çevirmeni Ayşen Ekmekçi’nin kusursuz çevirisi de gerçekten kitaba çok ayrı bir tat katmakta. Ayrıntı Yayınları’na ise edeceğim tek söz var: Helal olsun! Bettty Blue filmini izlemiş kişilere gelince… Bu kitap ile film arasında sadece hayat değil, dünya ve ruh farkı var.”
-Binyıl Kitap Eki-
Çevirmen: Ayşen İplikçi
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
Sayfa Sayısı : 368

Nihat Sırdar – Otuz Beş’i Beklerken

Otuz Beş’i Beklerken

Neredeyse buraya altı aydır kitap tanıtımı yazmıyormuşum. Okumadığımdan değil sadece zaman yönetmek ile ilgili sıkıntımdan dolayı. Bu sıralar yazmak ve okumakla çok fazla haşırneşir olmama rağmen şuraya girip yazamıyorum. Zaten buranın formatını da ufak tefek değiştireceğim. Önceden bir bilgi vereyim dedim. Neyse kendi gevezeliğimi bitireyim de Hikat Sırdar’ın 35’i Beklerken kitabına bir giriş yapayım.

Nihat Sırdar’ı severim. Hatta son dönemde dinlediğim tek radyocu diyebilirim. Gerçi Türkiye’de radyo dinleme alışkanlığı iyice arabada yolculuk yaparken yerine getirilen bir görev oldu. Ben de bilhassa sabahlarıı arda sırada Nİhat Sırdar’ı dinlerim. Haber yorumları, görüşü oldukça hoşuma gider.

Kitabının çıktığını duyduğumda gidip aldım. Kitabın ismine herkes gibi ben de aldanarak oyuz beş yaşı bekliyormuş gibi kanıya kapılarak okumaya başladım. Tabi bu otuz beş sandığım gibi otuz beş yaş değil, Kocamustafa Paşa – Taksim hattının numarası olan 35 C’imiş. Neyse dedim ve okumaya başladım. Kitap Nihat Sırdar’ın çeşitli mecralarda yayınlanmış köşe yazılarnın toparlanamasıymış. Hal böyle olunca kısa öyküler niteliğindeki kitabı yavaç yavaş ara vere vere yürümeye başladım. Tabi kitap köşe yazıları ve anı niteliğinde olunca çok fazla edebi bir eser beklemiyorsunuz. Bununla beraber eskilerlerde yalananlara dair sevimli hatıralar kaplıyor etrafınızı.

Ben okumanızı tavsiye ederim, yer yer tebessüm ettiren, yer yer gülümseten bir kitap Otuz Beş’i Beklerken.

Kitap Arkası

Türkiye’de “radyo” denilince ilk akla gelen isimlerden biridir Nihat Sırdar…

Yıllardır en çok dinlenen ve en çok sevilen programlar onun eseridir.

Nihat Sırdar’ın radyoda yaptığı ilk programı dinleyemedim ama ilk kitabının heyecanına tanık oluyorum. Eminim ki, o ilk programı dinleyenler, geleceğin başarılı bir radyocusuna kulak verdiklerinin farkındaydılar. Sırdar’ın ilk kitabını okuyanlar da, yazın dünyası için aynı düşünceye sahip olacaklar.

Elinizde tuttuğunuz “Bir Nihat Sırdar Kitabı”…

Ve 35 numaralı otobüs, içine sizi de almak için kapılarını açıyor…
-Sunay Akın-

Nihat Sırdar ilk kitabı Otuz Beş’i Beklerken’le hayatı ıskalamayan bir dille İstanbul’un o eski sokak aralarında dolaşıyor, dükkân önlerinde top koşturup misket oynayan çocuklarla zamanın uçuculuğuna keskin bir parantez açıyor. Söyleyecek bir sözümüzün her zaman olduğunu hissederek yapıyor bunu.

Artık Kocamustafapaşa 35 C Taksim tabelalı otobüse atlayıp Nihat Sırdar’la zamanda bir yolculuğa çıkma vaktidir. Yitip giden zamanda ülkece neleri geride bırakıp nereye doğru yol alıyoruz bir de onun hikâyelerinden dinleyin…
(Tanıtım Bülteninden)

Sayfa Sayısı: 152
Baskı Yılı: 2016
Yayınevi: İnkılap Kitabevi

Durum böyleyken 

Aslında bu yazıyı çok fazla uzatmayacağım. Bir nevi 6 dakika çalışması olarak düşünebilirsiniz. Bilirsiniz ki çalışmada asıl olan her türlü saçmalamanın içeriye düşüp, düzgünlük ve edebilik kaygısı olmadan aklından geçenleri yazmak. Son dönemlerde sürekli film yazışım diğer işleri aksattığım anlamına gelmesin. Biraz tarz değiştireceğim ilerleyen zamanlarda. Onun temelini atmaya çalışıyorum. Tabi bu arada yazım ve okuma işleri de devam ediyor. Azizim zaman yetmiyor bazen. Hem oku,  Hem yazmaya çabala,  hem çalış… Bu çalışmak ne boktan ve gereksiz bir şey değil mi? Şöyle bir Tanrı vergisi de yok ki,  bende diyeyim kariyerimde yakışıklılığımın hiç faydası olmadı diye. Görsellik bu kadar kolayken bana bir nebze olsun bahşedilen neşen yazma? Hem de Türkiye’de. Lanet olsun dostum. Neyse az sürem kaldı. İsyankar ergen tipleri burada bitsin.