B-Gore 3: Bir ailenin yaşam savaşı – Skinned Alive

ÜstKültür Yazısı

Evet, artık yavaş yavaş yaptığımız ısınma hareketlerinden sonra biraz dozu artıralım diyorum. Tabii sürekli evlerdeyiz hareket alanımız kısıtlı hal böyle olunca da ister istemez vücudumuz genişliyor salınıyor. Bakınız şişmanlıyoruz demiyorum. Şişmanlamak bizim kelime dağarcığımızda arka taraflara attığımız, retromuzdan uzak tuttuğumuz bir kelime. Yalnız şu da bir gerçek ki, biz ne kadar uzak tutarsak tutalım bu kelime bir kalıba girmiş, deriye, ete bürünmüş şeklen yakamızı bırakmıyor. Kedimden biliyorum ya hu! Geçen sene bu zamanlar neydim, şimdi neyim?

Tabii yavaş yavaş yaza adım attığımız şu dönemlerde azimle rejime başlarsak güneş tepeye tam demir attığı dönemlerde ne kadar fit bir vücuda sahip olacağımızı siz düşünün. Gerçi fit mi zayıf mı onu bilemedim. Fit için sanıyorum spor da yapmak gerekiyor. Sporu sadece izleyebilen ben yapmak konusundan ne kadar uzağım. Evet siz de benim gibi spor yapmaktan acizseniz ve “aman kendimi ne yoracağım” kafasındaysanız, kilo verdikten sonra sarkan derileriniz için size mükemmel aile müessesi önereceğim. Crawldaddy Ve Çocukları Deri İmalat Ticaret Kozmetik Turizm Sanayii Ltd. Şti. Bu mutaassıp aile işinin mütehassısı ve ekabiridir.

Eh öyleyse ben de onların küçük tanıtım filmini tanıtmaya başlayayım.

Skinned Alive

Malum filmin başında yönetmenliğini ve senaristliğini yapan Jon Killough var. Kendisi de filmde küçük bir rol almış. İyi de olmuş. Sanıyorum adam eksikti o sebepten kadroya dahil oldu ama bunlar böyle Ohio’lu bir arkadaş gurubu kendi aralarında böyle filmler çekiyorlar. Filmi izlerken şok üzerine şok yaşadım. O kadar b-movie izledim bunun gibisini görmedim. Bu film b-movie’nin karesi, yok olmadı, kare kökü adeta. Çok acayip bir şekilde film beni ters köşeye yatırdı. İzlerken surat ifadelerimi bir film yapsam inanamazsınız.

Şimdi ufak bir stüdyo tanıtımından sonra film açılıyor. Kuş sesleri, yeşillikler, ağaçlar diyorsunuz ki herhalde meditasyon videosu açtım ben yanlışlıkla ama durun öyle değil. Sonra bekliyorsunuz, bekliyorsunuz görüntü birden göle geçiyor. Burada bir kere bekliyorsunuz. Bu “bekliyorsunuz”ları hecelerseniz yavaş yavaş anlatmak istediğimi hissetmenize yardımcı olacaktır.

Okumaya devam et“B-Gore 3: Bir ailenin yaşam savaşı – Skinned Alive”

B-Gore 2: Zencefili Kurabiyenin En Leziz Hali – The Gingerdead Man

Üst Kültür Yazısı


Yeni yıl beklediğimiz gibi gelmedi. Sadece olumsuzluklardan bahsetmiyorum. Ne kar ne yağmur ne çamur? Hiçbir şey yok. Vakti zamanında karı keyif için beklerken şimdi suyumuz az kaldığı için zorunluluktan istiyoruz. Vay be nereden nereye? Bu arada suyu sev ayıyı öp.  

Çok taze bir haberde Türkiye’deki tek ayı barınağındaki ayıların kış uykusuna yatmadığını okudum. Günde 400 kilograma yakın et tüketiyormuş hayvancıklar. E onlara harcanan su? Neyse ki sanırım ben bu durumu telafi ediyorum. Üzerimdeki sürekli uyuşukluk ve uyku hali… Of…

Konu buraya nasıl geldi bilmiyorum ben tam yeni yıl yeni umutlar, pasta, kek, çörekten bahsedecekken içimdeki hangi dürtü bu konuya çekti beni anlamadım. Ama sosyal mesajımızı da vermiş olduk. 

Eski zamanlarda -1800’leden bahsetmiyorum tabii- benim küçüklüğümde, yılbaşı dönemleri kar yağar her sabah o engin beyazlığa uyanmaktan keyif alırdım. Sonra kendimi o beyazlığın içine atar yuvarlanır eve döner bir de dayak yerdim. İlki hasta olacağım diye ikincisi ise atladığım yerde göremediğim çıkıntılar sebebi ile bir yerlerimi kanattığım daha çok kıyafetlere zarar verdiğim için. Sonuç kaçınılmaz tabii. Bu burumda ise yapılacak tek şey, evde oturup Noel filmleri izlemek.

Tabii bunların da türlü türlüsü var ama hepsinin içinde olan tek şey Zencefilli Kurabiye Adam. Kurabiyeyi adama benzetme fikri nerde ve ne zaman çıktı acaba? Benim asıl aklımdaki asıl soru ise, “biz yiyeceklerimizi neden hayvan şekline sokuyoruz”. Mesela jelibonlar? Niye ayıcıklı? Sübliminal olarak bilinç altımıza işliyor bu durum ileride ayı yemeye mi hazırlanıyoruz? 

Hım, o zaman peki ya adam? O zaman aç kalırsak adam da yeriz. Şimdi bilinç altıma kodlamış oldum bunu. Ama durun bu duruma, bu gidişata dur diyecek biri var!  

Ginderdead Man. Süper kahraman ismi gibi değil mi? Tüm hayvan şekilli yiyeceklerin koruyucusu, kurtarıcısı!  

The Gingerdead Man 

Tabii olay yukarıda bahsettiğim gibi bu kadar toz beyaz değil. Zencefilli kurabiyenin hamuru bile bu kadar beyaz değil. Burada toz pembe mi demeliydim? Zencefilli kurabiyenin hamuruna yakın olur muydu?

The Gingerdead Man ilk kez 2005 yılında karşımıza çıkıyor ki ben bu filmin üzerinde duracağım. Bir efsanenin doğuşu her zaman önemlidir. Akabinde Gingerdead Man 2: Passion of the Crust (2008) ve Gingerdead Man 3: Saturday Night Cleaver (2011) farklı yönetmeler tarafından çekilmiş. Anlaşılan bu efsanenin bitmesine kimsenin gönlü elvermemiş. Sonra ilk filmin yönetmeni Charles Band Gingerdead Man vs Evil Bong adlı bir film yapmış. Ah, Evil Bong’u tanımalısınız favkaladenin de fevkinde bir karakter.

Okumaya devam et“B-Gore 2: Zencefili Kurabiyenin En Leziz Hali – The Gingerdead Man”

Gore-B 1: Braindead

Üst Kültür Yazısı

Geçen senenin bilmem kaçıncı haftası, artık içinde bulunduğumuz günü devirmiş ertesi günün saatlerinden çalmaya başlamışız. Kafalarsa “zombi” kıvamında. Masada kimyasal nitelikli hiçbir ürün kalmamış, önümüzdeki tabakta anlık durumumuza uygun iç organlar, bir yandan usulca kemiriyoruz. Neden varlar hala hiçbir fikrim yok. Öyle iç organ dediysem ciğer, et falan… Belki biraz dalak ya da içine artık bizim bilmediğimiz başka ne kattılarsa.

“Ya” dedim önümdeki tabaktaki ciğerle oynayarak, “ben bu gore sinemasına bayılıyorum, bir de B-movilere.”

Uzaktan bir ses “Gore ne ya?” dedi. Ses çatallıydı sanki, yoksa tekti.

“Hani şöyle kafa, kol, bacak uçar hala olay devam eder ya” dedim. “Süper eğlenceli.”

O an bir sessizlik oldu. Kaç kişi bu sessizliğe katıldı bilmiyorum. Tüm mekan mı? O an tüm gözler ‘iğrenti’ ifadesi ile bana baktı.

İğrenti ifadesi nasıl mı olur? Çene gerilir, onunla birlikte tüm yüz, gözlerin çevresindeki deriler o gerginlikle botoksa kafa tutarken, pinpon topu gibi ortaya çıkan gözler görme sinirlerinin yardımıyla gerginlikten nasibini alır ve geriye çekilir. Eminim ki bir yerlerde görmüş yada yaşamışsınızdır. İşte hepsi aynı anda bana böyle baktı.

Altında kalır mıyım, ‘hele Japon gore, fevkaladenin de fevkinde’ diye ekledim. Ah kimleri hatırladım şimdi. Bir de elinde testereyle.

“E, o zaman yaz” dediler. Ben tam geyiğin ortasındayım. “Etmeyin, eylemeyin gençler ‘gore’ bu, “Sezercik” filmlerine benzemez emin misiniz?” dediysem de, nasılsa iki güne unutulur diye üstelemedim. “Unutulmuş mu” şu an belli olmuştur sanırım.

Velhasıl kelam ilk elin günahı olmaz deyip –bu sefere mahsus- nitelikli filmler seçtim. Hadi bakalım bunlara da kulp bulun. Bakın aklın yolu birmiş, bir olmasa bu adamlar böyle filmler çekmezdi değil mi? Başta söylemem lazım yazı ağır spoiler içerir.

Dead Alive – Braindead (Yaşayan Ölü) Peter Jackson

Ha, ha! Şimdi bu ismi okuyunca şaşırdınız değil mi? Tabi alışmışsınız Peter, “Yüzüklerin Efendisi” yapsın, “King Kong” yapsın, “Cennetimden Bakarken” yapsın. Peter oğlum yap güzel bir film haydi izleyelim… Ama işin aslı o değil. Peter, Peter olmadan önce bu türe başını koymuş. Hatta filmde uzuvları kopanlardan birinin o olma ihtimali yüksek. Ne büyük özgürlüktür bu, parçaları dünyaya nam salmış. E tabi zamanla bakmış bu işte pek para yok nereden yürürüm deyip şimdiki abuk sabuk filmleri çekmeye başlamış. Bu filmi de öyle es geçmeyin hat’rı sayılır puanlar toplamıştır çevresine.

Tüm olay bizim Kafatası Adasında da sonradan ortaya çıkan Sumatra Sıçan Maymununun başının altından çıkıyor. Şu köşede meymenetsiz suratını görebilirsiniz. Rivayet odur ki bu tür, hastalıklı bir sıçanın, maymuna tecavüzü sonrası dünyaya gelmiştir. Oldukça zehirli bir hayvandır. Zehrinin bir kez tadına bakan ise, suya atılmış bir sosis gibi şişen zombiye dönüşür.
Şimdi her işin başını tanıdıysak hikayenin kalanına geçebiliriz. Zaten bu meymenetsizin kafasını kıymetli eli öpülesi bir annemiz eziyor. Allah razı olsun kendisinden.

Okumaya devam et“Gore-B 1: Braindead”

Rukiye Epli Dede – Suskun – Resim Sergisi

Eskiden bu tarz başlıkları blogda bulmak çok normaldi ama sanıyorum şimdi garipsemişsinizdir. Biraz geç kalsam da size bir sergiden bahsetmek istiyorum. Suskun bir kadın portreleri sergisi. Susan, susturulan herkese bilhassa kadınlara adanmış. Ben çok teknik olarak resimden pek anlamasam da her bir tuvaldeki ayrıntılar kendini belli ediyor. Kuzenim diye demiyorum Rukiye iyi bir ressam (: . Bir çok kişisel sergisi oldu. ancak bu İstanbul’daki ilk sergisi. Gidin gezin görün derim. Instagram hesabı da aşağıda.

https://www.instagram.com/rukiyeeplidedeart/

Tanıdığımızı bilmediğimiz adam: Taner Yücel

Üst Kültür için sevgili Taner ile yaptığımız söyleşi. Dün akşam itibari ile Taner Yücel’in Altın Koza Film Festivali‘nde En İyi Müzik Ödülü‘nü aldı. Bu vesile ile kendisini tekrar tebrik ediyorum.


Cemil Show’un soundtrack albümünün yayınlanmasıyla birlikte, uzun süredir görüşemediğim tanıdığımız melodilerin bestecisi ve albümün mimarı Taner Yücel ile dün, bugün ve gelecek hakkında bir söyleşi yaptık.

Fotoğraf: Zeynep Özkanca

Keyifle okumanız dileğiyle…

Resül: Biz seninle uzun zamandır görüşmüyoruz. 2006 yılından beri sanıyorum. O yıllarda sen Neon’da çalıyordun. Neon’dan sonra ne oldu?

Taner: (Güler) Neon’dan sonra ne oldu?

Resül: Aslında bir çok şey oldu ben biraz takip ettim ama… Soruyu toparlayamadım. (Güler) Aslında şöyle bir durum var bence herkes seni biliyor ama sen olduğunu bilmiyor.

Taner: (Güler)

Resül: Ben de böyle bir aydınlanma yaşamıştım zamanında. Sonraki süreci anlatıp bir aydınlatırsan sevinirim…

Taner: Tabii ki. Neon’dan hemen sonra zaten uzun süreli bir askerliğim var. Sonrasında da müzik prodüksiyon işlerine girişme ve daha fazla müziğe yoğunlaşma sürecim başlıyor. 2011 civarlarında.

O dönemlerde neler yapıyorum! Ha Za Vu Zu isimli bir performans ve sanat kolaborasyonunun bir parçası oluyorum, hem görsel hem duygusal performanslar yapıyoruz o ekip ile birlikte. Bir performans grubu olarak dünyanın birçok ülkesini gezdik. Daha sonra farklı durumlardan ve sebeplerden dolayı ben ayrıldım. Daha sonra ne yaptım?..(Düşünür) Ya, bir sürü projede yer aldım. Aynı zamanda bunlar olurken aslında. Hep bir proje oldu bitti, sonra bir proje başladı gibi bir süreç olmadı açıkçası. Yani birçok şey aynı anda gidiyordu. Bir yandan da Türk dizileri, sinema ve reklam müzikleri yapmaya başladım o yıllarda.

Resül: Senin prodüktörlüğünü bir süre daha ağır bastı sanki.

Taner: Evet, evet. Açıkçası o da biraz Jakuzi’den sonra fark edildi. Yani daha görünür oldu prodüktör tarafım. Jakuzi’nin herhalde hayatımdaki tek katkısı o olmuş olabilir açıkçası.

Resül: Peki şey nasıl oldu? Ben senin daha önce yaptığın müzikleri biliyorum. Soundcloud’a yüklediklerini. Daha çok arabesk ve metal karışımı şeylerdi. Ben seviyorum ve hala dinliyorum. Orada yaptığın tarzdan buraya bu enstrümantal tarza geçmek nasıl oldu? Gerçi o kayıtlarda da hep vardı bu tını.

Taner: Açıkçası bir şeyden bir şeye geçiş yaptığımı düşünmüyorum. Çünkü ben en başında müzik dinleyicisiyim aslında. Bu şey gibi değil yanlış anlama lütfen ben sadece oturulan mobilya yaparım diyen bir tasarımcı değilim de genel olarak tasarımcıyım diyebilirim kendime. Eğer görsel sanatlarla bunu anlatabilirsem onu da yapabilirim.

Resül: Peki dizi film müzikleri nasıl oldu? Reklam, film müzikleri falan?

Taner: Reklam işlerine ufak tefek kendi başıma başlamıştım. Ben çizgi film bölümü okumuştum ve buradan bağlantılı olarak grafiker ve görsel sanatlardan bir sürü arkadaşım bu tarz şirketlerde çalışıyorlardı. Onlardan gelen reklam işleri üzerine onlara ufak tefek işlerde çok küçük meblağlarla başladım. Daha sonra ortaklı işlerim oldu. İki-üç kişi birlikte müzikler yapmaya başladık. O arkadaşlarımın oyuncu arkadaşları vardı. Onlar sayesinde işler birazcık büyüdü değişti. Biraz tanınır olmaya başlayınca veya bilinir olmaya başlayınca belli bir güven ilişkisi oluşuyor. Bununla birlikte de duyulmaya ve işte sunumlarının yeri ve boyutu değişmeye başlıyor.

Resül: İlk yaptın film müziğini hatırlıyor musun? Filmi ya da?

Taner: Ticari olarak mı diyorsun?

Resül: Aslında şuraya gelmeye çalışıyorum. Başlarken de dile getirdim. Herkesin duyduğu ama kimsenin sen olduğunu bilmediği… Aslında herkes şarkıyı biliyordur ama sen olduğunu bilmiyordur… Bunun gibi bir şey ama soramadım herhalde. (Güler)

Taner: “Ben de Özledim” dizisinin bağlamalı bir bestesi vardır “Dağılma” diye. O Dağılma’nın birkaç kez birilerinin telefon melodisi olarak karşıma çıkıyor olması beni bir garip hissettirmişti. Ya böyle otobüste, minibüste cep telefonu melodisi olarak çalıyor yanımda. (Güler) Bestemin cep telefonu melodisi olması garip hissettirmişti.

Resül: Onunla ilgili benim de bir hikayem vardı. Hatta yazmıştım sana. Bende çok seviyorum Dağılma’yı. Yani bence şu ana kadar yapılmış en iyi dizi müziklerinden birisi, o verdiği duygu ve hissettirdikleri bağlamında.

Taner: Estağfurullah, teşekkürler…

Resül: Şimdi ben dinliyorum bunu ama böyle deliler gibi. Bir yandan da melodiler tanıdık geliyor. Öyle bir yakınlık hissedersin, bir yerden tınıyı yakalarsın ya. En son tesadüf olarak bir yerde müziği senin yaptığını gördüm. Bir aydınlanma yaşadım. O yüzden tınılar bana tanıdık geliyormuş. Tabi o ara bir de Tophane’de tek kişilik aşk tek kişilik oda’yı efsane dinliyorum.

Taner: Evet, Dağılma’nın kimyasına çok yakın bir kimyası var zaten onun.

Resül: Aslında senin dizi ve film müziği yaptığını da ben orada öğrendim. Bir çok guruba prodüktörlük yaptın, arada yaptığın işleri dinliyorum biliyorum ama bunu ilk kez orada öğrendim. Açıkçası bence iyi de olmuş. Olması gereken olmuş aslında.

Taner: Ya şey çok güzel çünkü görsel bir sanatla duygusal bir şeyin birleşebileceği tek yer sinema bir yandan. Hani dizi açıkçası çok daha ticari bir şey o yüzden çok zevk alarak yaptığımızı söyleyemem. Besteleme aşaması eğlenceli. Tabii ki ekibe, yönetmene ve prodüksiyon anlayışına bağlı bunlar ama bazen çok istediğin gibi olmayabiliyor dizi. Açıkçası Türkiye’de dizilerin yüzde doksan beşi herhalde istediğimiz gibi olmuyordur.

Okumaya devam et“Tanıdığımızı bilmediğimiz adam: Taner Yücel”

İlk imza gününe davetlisiniz

Hazır sosyal etkinlikler de başlamışken küçük bir imza gününe ne dersiniz?

Sevgili Ferhat Uludere ile İstanbul Yell Coffee’deyiz. Küçük söyleşilerimiz de olabilir.

Bekleriz…

Back to Top