sizi sevmeli miyim?

Bana bir tane geçerli sebep sunun. Kelimeleri ard arda getirip mesela. O kadar alışmışsınız ki tembelliğe geliştik diye övündüğümüz yerde iki sembole sığınıyorsunuz. Bir cümleyi okuyabilir misiniz, ya da bir satırı? Görmek daha kolay değil mi görüp sadece bir kap çıkana kadar dokunmak.? Dokunmanın günah olduğu yerde bu kendinizi daha iyi hissettiriyor değil mi? Geçici hazzınızı bu şekilde yaşıyorsunuz. Art arda getirdiğiniz iki kelime ise sadece öfkenizi saçıyor. Kelimeler küfür etmekten başka işe yaramıyor değil mi? Güzellikleri bırakalı çok oldu. Nasıl sevmeliyim sizi? Sevmek değiştirmişken kendini. Yo siz değiştirmişken kendinizi.

Bahar?

Bahar geldi mi? Arada yüzünü gösteren sıcaklara aldanırsak evet. Ama soğuk olacaksa adam gibi soğuk, sıcak olacaksa adam gibi sıcak olsun. Bu nedir? Gerçi serzenişte bulunmak ne kadar doğru ne eklersek onu biçiyoruz. Hal böyle olunca bende de bir dengesizlik. Hep erteliyorum, sonra geç kaldığım için hayıflanıyorum. Nasıl bir tekrarsa bu hayatımda atamadığım…

Hep bir ihmal hep bir erteleme…

ihmal

bir süredir ihmal ettim buraları. hastalık o bu derken yazı sayısı da düşmüş. sadece blogtaki yazı sayısı da değil öykü sayısı da düştü. yaklaşık üç saattir bilgisayar başında oturmuş, yeni şeylere başlıyor bırakıyorum. bir yerde kitlenip kalıyor. derken birde bakmışım burada kendimi bulmuşum. biraz dert dökme gibi olacak bu ama kısa zamanım kaldı ve bu işleri rayına oturtmam lazım.

insan hastalanınca şöyle bir gözden geçiriyor yaptıklarını. bol bol da neden yaşadığını sorguluyor. bu konuda pek emin değilim işte. fikri olan varsa beni yeşillendirebilir. yani şimdi bu dünyada ne yapmak için varız. mesela teknoloji değişti diye mi bu kadar hastalık var ya da bu kadar çok ölme korkusu? bilemiyorum. az bi teklemede hemen tonlarca para döküyoruz daha fazla yaşamak için. oysa en basit gripten kaç kişi ölmüştür zamanında. yani şimdi bizim hayatımız değerli de onların ki değil miydi? ilgin tabi.

ölür giresin o başka. he bir de ölüm ölen için midir, ardında kalanlar için mi diye bir sorunsal var. bilmiyorum ya. artık neyse. biraz daha buralara atmam lazım kendimi. bir süredir kitapta yazmamışım. oysa güzel kitaplar var tanıtacak. ama benim yazmam lazım. bu beynim nasıl çalışacaksa çalışsa da artık devam etsem. yok aslında çalışmıyor desem de yalan söylemiş olurum. bir şeyler çıkıyor ortaya ama beğenmiyorum bir türlü.

of. of.

Beyaz

“Kar yağıyor” diye bağırdı içi içine sığmayan bir hevesle. “İlk karda söylenen yalan kaile alınmazmış.” Kim söylemişti bunu? Hangi kültürde vardı. Bir yalan söylenecekse bu 1 Nisan’da olmalıydı. Oysa 29 Kasım. Herhangi bir ayın biri bile değil. Pencerenin içinden nasıl geçtiğini bilmiyorum. Lapa lapa yağan karın altında dans etmeye başlamıştı bile. Üzerinde uzun saçlarının altında kalan, yer yer beyazlaşmaya başlamış kırmızı mantosu. Elinde bir eldiven. Muhtemelen benimkiler. Elleri açık, kendi etrafında dönerken bir şeyler mırıldanıyor. Dudak hareketlerini görebiliyorum. Birkaç harf sanırım anlayabildiğim. “S.e.n.i…” Nasıl tamamlamalıyım bunu bilmiyorum. Bir insan “seni” derse bunu nasıl tamamlarsınız? “Senin” olsa… Oysa “seni”. Sonuna koymak istemediğim kelimeler… Düşüncelerin ardına saklanıp uyuyor muyum? Nerdeyse kaplamış yeryüzünü. Sadece senin arsızlığın üzerinde bu beyaz örtünün. Yanına gitmek istiyorum. Saflığı bozmak istemiyorum da. Her yerim karanlık. Ürkek adımlarla dışarı çıktı. İncitmek istemezcesine parmaklarının uçlarında. Bu ben olmalıyım. Etrafı kirletmemek için takındığım bir alışkanlık bu. Hala etrafında dönerken nasıl oldu bilmiyorum ama kara gözlerine denk geldim. O karanlık içine çeken. Bir başka yerdeydim sanki. Büyük bir boşlukta, derin bir sessizlikte. Yalnızdım. O kimsenin olmadığı odaya kapattığım değil, sadece hissettiğim. Hissetmek, yalnız olmaktan daha zormuş. Gözlerimi kapadım. Bu kez yalnızlıktan kurtulmak için. İnsan tek başınayken yalnızlığı hissetmiyor. Etrafında birileri varken başlıyor yalınlık. “Ne kadar kaçabileceksin?” “Bilmiyorum.” “Beynindeki koca karanlıkla yaşayan benim oysa.” “Senin gerçeklikle yüzleşmek gibi bir durumun yok.” “Hava çok soğuk hadi içeri girelim.” “Ben üşümüyorum.” Parmaklarımı birbirine sürmek bile kâfi derecede ısıtmıyordu ellerimi. O kendi etrafında pervane olurken, ben ise bir yıldız kümesinin içinde esir düşmüştüm sanki. “Bunu onun için yapamayacak mısın?” Etrafımda uçuşan birbirinden farklı desenler. İçlerine karışıp yok olmak istiyorum bazen. “Buna da şükür.” “Evet yağması bir mucize.” “İkinci bir mucize olmayacak biliyorsun değil mi?” Bir an için zaman durdu sanıyorum. Ama karşımda o hala dönüyordu. “Güneş neden kendi etrafında dönemeye mecbur?” “Bilmiyorum bir astrolog değilim nihayetinde?” Oysa bir güneş gibi dönüyordu etrafında. Ben ise biraz daha dursam “Ölüm Öpücüğü”ne ikinci bir model olacağım sanırım. “Hadi içeri girelim.” Sesim sanki ulaşmıyor. Beyaz şeffaf bir perde aramızda. Biraz elimle sarsmaya çalışıyorum ama nafile. Bir duvar benim tarafımdan açılmayacağını düşündüğüm. Üstünde kocaman bir yazı. “AMEL”. Acaba insanlar kötü şeyler yazmak için mi keşfetti alfabeyi? Beyaz pamuğun ardında görünmüyor adeta. Gözlerimi kapatıyorum, kahverengi karanlığı örterken üzerine. “Parmakların donmuş, burnun. Hadi içeri.” “Hissetmiyorum, biraz daha kalalım lütfen.” Gözlerindeki karanlık yayılıyor içimdeki yok oluşla bir olup. Korkuyorum. Gözlerimi kapatacağımı düşünüp. “Bir, iki, üç…”

Aynı kapının önündeyim. Kırmızı bir yazı aramıza şerit çekmiş. “İYATH”. Duvarda nereye gidersem gideyim bakışlarından kaçamadığım bir kadın. İşaret parmağı yüz hizasında. Birden çıkıp üzerime atlayacakmış gibi. Sessizim. Susuyorum. Uzaktan duymaya çalıştığım bip sesleri. Kesik, kesik. Şeridin ardında. Geçemediğim o yasaklı bölgede. Bir süre sonra uzun. Ayaklarım titriyor. Olduğum yere yığılıyorum. Aşil tendonum ağırlığına dayanamıyor düşüncelerimin. Birkaç topuk sesi ilişiyor kulağıma. Şimdi tam vakti, kendimi hazırlıyorum. Duvardaki kadın. Parmağı dudaklarının üzerinde hala. Elini bana uzatıyor. Güveniyorum. Elini tutuyorum. Sanki yeni bir jeton atılmış gibiyim. Kalkıyorum. Benimle birlikte gri, soğuk, plastik koltuğa geliyor. Çevre dostu değil sanırım. Bir merasimdeymişçesine elimi bırakmadan. Uzun bip. “Bu mesafeden duyabileceğini mi sanıyorsun?” Duymuyorum sanırım. Hissediyorum. Ama bunu açıklayamıyorum. “Keşke kırmızı olsa.” diyorum oysa her yer bembeyaz. Hem de iyi olmayacak kadar. “Tüm koridorlar böyle mi?” Yüzüme bakıyor. “Beyaz olmasa, siyahta olmazdı değil mi?” diyor. Cevabından emin inatla soruyor. Beynindeki karanlık. Sanırım nüksediyor. Düşmeden yakalayabilseydim keşke. Gürültülü de olsa yanıp sönen kırmızıya ne kadar muhtacım şimdi… Bu beyaz beni kahrediyor. Her şey olabilir, öfkenin, hidayetin, masumiyetin her tonu. Yeter ki beyaz olmasın… Gülümsüyor. Sadece dudakları hareket etmiş. Gözleri ise aynı boşluğa bakış ifadesi. “Sakince otur. İnsanlar iki şey için yaratılmıştır. Doğmak ve ölmek için. Fazlasını beklemek biraz saçmalık.” “Bunlar başlangıç ve son. Ya aradakiler, yaşananlar?” “Şu dünyadan kaç kişi geldi geçti. Kaç kişinin yaşantısını hatırlıyorsun. Herkes gibi, kimse hatırlanmayacak.” “O zaman neden?” “Bu senin keşfetmen gereken bir şey.”

Yüzüme sirenin sıcak kırmızılığı vuruyor. Yerdeki beyazlıklar bozulmuş. Bir hikâye yarım kalmış gibi. Soğuk bir rüzgâr yüzüme nerden geldiğini kestiremediğim. Kırmızının sıcaklığını savuran. Ama o hala üzerimde. Burnundan sızan kırmızılığı silerken kucağımdan alıyor yatan bedeni. Seni… Kelimeler donmuş. Tarif edemiyorum. “Beyin” diyorum usulca gürültülü sirenin ardından duyduklarından habersiz. “Tümö…” Kırmızı çarpıyor yüzüme. Her yer beyaz. Kötülük bu kadar beyaz olmamalı. Bir kırmızılık çarpıyor yüzüme, eğiliyor nefesini hissediyorum. “Lahmacun olmalı.” “Karnım da açıktı. Sanki bu kokuyu almadan önce daha iyiydi.” “Maalesef kaybettik.” Hiçbir koridor bu kadar aydınlık olamamalı. Yerden kaldırmıştım, hızlıca. Ağrıdı, bir ölüm ağırlığı vardı sanki üzerinde. Gözleri kapanmıştı içinde kaybolmamı istemezmişçesine. Derin bir karanlık beyninde… İçinde kaybolduğumu bilmezmişçesine… Birazdan yanıma gelecek kımızı şeridin adından. “ANE” ve birlikte düşeceğiz.

Geçmişten geleceğe* “A Star Is Born”

Film için biraz geç kalmış olabilirim, yeni versiyonu Türkiye’de vizyona Ekim’de girmiş. Ancak filmin yazılması için başka sebeplerde var. Bunlardan biri 2018 yapımı filmin muhtemel Oscar adaylarından biri olması. Zaten önceki yapımlar da bu Oscar macerasından nasiplenmiş. Tabi sadece Oscar’da değil asıl sebep, film sadece Amerika’da değil Türkiye’de dahil olmak üzere bir çok ülkede çok kez uyarlanmış ve uyarlanmaya devam ediyor. Yani hikayenin alıcısı oldukça fazla. Her dönem bir şekilde izleyiciyi bir şekilde yakalıyor. Hal böyle olunca bende tüm filmleri izleyip, -en azından Amerikan versiyonlarını- küçük bir inceleme yazayım dedim.

Aslında tüm filmlerin kaynağı Adela Rogers St. Johns. Onun hikayesinden uyarlanmaya başlıyor ilk kez film. 1932 yılında What Price Hollywood? adı ile karşımıza çıkıyor. Filmin yönetmeni George Cukor. Bu filmle birlikte Adela Rogers St. Johns o sene en iyi orijinal hikaye dalında Oscar adayı oluyor ama ödülü The Champ ile Frances Marion kazanıyor. Filmin oyuncuları ise Constance BennettLowell Sherman. Filmin hikayesi ise bundan sonra gelecek filmler için aynı temayı oluşturuyor.

Mary Evans, garson olarak çalışmaktadır. Bir gün ünlü yönetmen Maximillan Carey ile karşılaşır.

Oldukça sarhoş olan Maximillian Mary’den etkilenir ve bir şekilde onunla vakit geçirmeye başlar. Derken, ikili birbirine aşık olur ve evlenirler. Bu esnada Max’ın elinden tutuğu Mary, büyük bir yıldız olur. Ancak Max’ın alkol sorunu bitmemiştir. Bir süre sonra kendini Mary’nin önünde engel olarak görür ve bir tabanca ile kendini vurarak öldürür.

Filme erişemediğim için görsel, teknik ve oyunculuk açısından bu filmi pek değerlendirmiyorum. Konuyu ise bazı makalelerden.

1937 yılına gelindiğinde ise bildiğimiz anlamda isim olarakta “A Star Is Born” doğmuş oldu. Bu kez filmin yönetmen koltuğunda William A. Wellman oturuyor. Ana hatlarıyla kurguyu ve karakterleri de belirlemiş oluyor. Bu film ile birlikte William A. Wellman en iyi orijinal hikaye dalında Oscar alıyor. Tabi burada en iyi orijinal hikaye konusu biraz tartışmalı. Aslında bu ödülün en iyi uyarlama olması lazımmış. Tabi olmuş bitmiş bu saatten sonra olay beni yorumuma da ek açık değil.

Filmde dönemin meşhur ismi Janet Gaynor Esther Victoria Blodgett / Vicki

Lester karakterini Fredric March ise Norman Maine karakterini canlandırıyor. Bu filmde 1932 yapımı film ile aynı paralel hikayeyi paylaşıyor. Esther kasabasından ünlü bir oyuncu olmak amacıyla Holywood’da gelmiş bir genç kızdır. Burada garson olarak çalışırken alkolün batağına düşmüş Norman ile tanışır. Bu tanışma evlenmeleri ve Esther’in ünlü bir oyuncu olmasıyla devam eder. Alkol batağından kurtulamayan Norman ise Esher’e köstek olmamak amacıyla kendini okyanusa bırakarak intihar eder.

Bu film ile birlikte ya da benim bu film ile birlikte uyarlamalara başlamamla birlikte, bazı kilit sahneler filme de eklenmiş olur. Gece yarısı yapımcının aranması, kadın karakterin güzelliği ve burun ile ilgili takıntı, erkek karakterin, kadın karaktere “son bir kez bakmak istedim” minvalinde sözleri, mahkeme sahnesi, ödül gecesi istemeden atılan tokat… Aslında bu tokat, erkek karakterin kırılmasındaki son noktadır.

Film dönem itibari ile bir Holywood macerasının nasıl olduğunu da gözler önüne seriyor. Her ne kadar ana tema aşk olsa da bir yerde aslında sinema sektörünün ne kadar uğraşlı olduğuda burada bir ders olarak anlatılmış. Filmde en çok sevdiğim yerler ise arada film senaryosundan bölümlerin girmesiydi. Final bu şekilde anlatılmıştı. Filmin bir diğer özelliği de, ilk çekilen renkli filmler arasında yer alması. Ancak film hayalin peşinden koşma hikayesini anlatırken sosyal ve kültürel olarak değinmelerde bulunmuyor.

1954 yılında ise George Cukor yine projenin başına geçiyor. Ancak bu kez 1932’de kendi çektiği filmden çok 1937 yılında William A. Wellman’ın hikayesini baz alıyor. Zaten 1937’den sonra ana hatlarına kavuşan hikaye kendinden sonrakiler için yine ilham kaynağı oluyor. Muhtemelen aynı isim kullanıldığı için referans olarak kalıyor.

George Cukor dönemin değişen sinema anlayışını da kullanarak o dönem yapılan müzikalleri de arkasına alıp kadın karakterimizi şarkıcı oyuncu yapıyor. Burada George Cukor karakter isimlerine dokunmazken, baş rolleri ise Judy Garland ve James Mason‘a veriyor. Judy Garland o aralar eski popülaritesini yitirmiş.

İki isimde aslında film için bir risk. Buna rağmen o sene altı dalda Oscar adayı oluyor film ve maalesef hiç bir ödül alamıyor. Golden Globes’da ise her ikisi en iyi aktör ve aktris dalında ödül oluyor bu bilhassa Judy Garland için efsanevi bir geri dönüş oluyor. Tabi aynı başarıyı bir daha yakalayamıyor sonu ise malum.

George Cukor aslında bu filmi üç saate yakın düşünmüş ama dönemin yapımcıları filmin süresini uzun bulmuş ve filmin süresini iki buçuk saate indirmişler. Daha sonra ise yönetmen bu filme kesilen sahneleri eklemek istemiş. Ses kayıtlarına ulaşmış ama, görüntülere ulaşamamış. Bu sebepten dolayı mevcut filmde altta diyaloglar sürerken üstte bu sahnelerden kalan resimler kullanılmış. İzlerken biraz garipsiyor ne oldu diyorsunuz ama hikayeyi okuduğunuzda bu görüntüler anlam kazanıyor. Bir önceki filmdeki klasik sahneler bu filmde de mevcut ve iki karakterin aşk betimlemeleri bu filmde daha açık ve anlamlı bir şekilde yapılmış. 1937 yapımı filmde kadın karakterimiz kasabadan büyük şehre gelmiyor zaten müzik ile uğraşıp keşfedilmeyi beklerken, ünlü aktör onun bu amacına ulaşmasında basamak oluyor. Her iki filmde de aşk bir basamak üste çıkıyor. Burada karakterlerin ünlü olduktan sonra yaşamlarındaki değişim ve olmak istedikleri kişi arasındaki ikilem de iyi anlatılmış. Arz talep meselesini bu filmde daha belirgin olarak görüyoruz. 
Norman karakteri ise aynı kaygılarla ismini aldığı ilk filmle paralel olarak boğularak ölüyor. Ve izlediğim en etkili ölüm sahnesi de bu tüm filmler içerisinde.

Frank Pierson ise aynı isimle üçüncü filmi çekiyor. Aradan geçen 22 yıl bu filmde de gözümüze çarpıyor. Sosyal olarak dönüşümü en başarılı bir şekilde gösteren filmde bu. Yine ilk iki filmdeki karakter isimlerine sadık kalınmış. Bu kez baş rollerde Barbra StreisandKris Kristofferson var. Bu iki isim ile birlikte film tamamen bir şarkıcının ünlenmesine odaklanıyor. Yani oyunculuktan soyutlanıyor. Bunun haricinde ana hikaye yine aynı. Buluşmaları, tanışmaları, akış diğer iki film ile paralel gidiyor. Filmde Norman karakteri alkol batağında bir rock yıldızı, Esther ise barlarda şarkı söyleyen bir şarkıcı. Norman, Esther’in ünlü olmasına aracı oluyor.

1976 yapımı film dönemin özgürlük anlayışı filmde işleniyor. Burada Esther karakterinin ilk kez evlenip boşandığına tanık oluyoruz. Aynı şekilde iki karakterin herkesten uzakta kendilerine doğanın içerisinde ev kurmaları dönemin hippi yaşantısını gözler önüne seriyor. Filmde daha özgür, daha kendi halinde karakterler görüyoruz. Esther lafını söylemekten çekinmeyen diğer filmlere göre daha güçlü bir karakter. Ve bu özgürlüğe bağlı olarak bu filmde Norman’ın Esther’i aldatma sahnesini görüyoruz. Tabi ne olursa olsun yine aralarındaki aşk üstün. 
Böylesine özgür ve hızlı yaşayan karakter aynı şekilde hız yaparken trafik kazası ile ölüyor.

Bonus: Minik Serçe

Filmin Türkiye dahil bir çok ülkede de yeniden çekildiğini söylemiştim. Türkiye’de ise film Minik Serçe adında Atıf Yılmaz yönetmenliğinde çekildi. Baş rollerinde ise Hülya rolünde Sezen Aksu, Bulut Aras ise Orhan rolünde. Orhan ünlü bir sanat müziği sanatçısıdır. Alkolle başı belada olduğu için ve sorumsuzluğu yüzünden artık herkes ondan illallah etmiştir. Bir gün gittiği düğünde Hülya ile tanışır ve klasik hikaye başlar. Film tamamıyla 1976 yapımı film ile aynı senaryoya sahip. Tabi biraz Türkleştirilmiş. Mesela sürekli bir çay muhabbeti var filmde.

Esinlendiği filmden farklı olarak Orhan, Hülya’nın eskiden konservatuvardan hocasıymış. Hülya karakteri daha delikanlı bir karakter. Bunu karakterin konulma tarzından anlıyoruz. O dönem için yalnız yaşayan bir karakter için sanıyorum bunu reva görmüşler. Orhan karakteri de bir araba kazasında ölüyor. Ben ölüyor diyorum ama intihar ediyor. 
Bu filmde çoğunlukla piyasanın iki yüzlülüğü ve yapımcıların para kazanma hırsı finalde biraz daha öne çıkartılmış. Sanıyorum dönemin gerçekleri buydu. Ancak bununla birlikte temiz kalpli karakter de unutulmamış tabi ki fakir. Genel olarak baktığımızda özgün diyebileceğimiz bir sahne bulunmamakta.

Günümüze geldiğimizde ise, yılların popüler filmini aynı isimle Bradley Cooper beyaz perdeye taşıyor. Tabi birden fazla çekimi olan bu filmi elbette yönetim açısından daha kolay. Sanıyorum bu sebeptendir ki Bradley Cooper ilk yönetmenlik denemesini bu filmde yapıyor. Hikayede elbette küçük değişiklikler mevcut ancak genel hatları ile eskilerin tekrarı. 1954 yılında şekillenen müzisyen konusu bu filmde de devam ediyor. Karakter isimleri bu kez değişmiş. Ally rolünde hemen hemen aynı basamakları atlamış Lady Gaga, Jack rolünde ise filmi yöneten Bradley Cooper var. Lady Gaga için güzel bir performans sergilemiş diyemeyeceğim ama Bradley Cooper mükemmel bir şarkıcılık performansı göstermiş. Sesi de oldukça iyiymiş. Bundan sonra bir albüm gelebilir.

Filmde göze batan hususlardan biri de Lady Gaga ve Bradley Cooper’ın vokali. Bu diğer filmlerde olmayan bir durum. Filmin müziklerinin çoğu ise Lady Gaga tarafından yapılmış. Filmin müziği Shallow ise bence en iyi orijinal şarkı ödülünü alacaktır. Gerçi film Golden Globes’a beş dalda aday olmuş ama alabileceğini düşünmüyorum. Diğer dalla oldukça iddialı ve daha iyi filmler var.

Bu filmde de belirttiğim gibi hikaye ana hatlarıyla ilerlerken aslında biraz tık daha 1976 yapımı filmin etkisinde kalmış. İlk filmden beri atılan filmin klişeleri bu filmde de bize eşlik ediyor. Jack’in ölümü ise uyuşturucudan oluyor ancak biraz daha izleyiciye bırakılmış. Yani battığı batakta boğuluyor.

Tüm bu filmleri toparlamak gerekirse her filmin kendi çapında bir albenisi var. Ancak içlerinden açık ara sıyrılan ise George Cukor yönetimindeki film oluyor. Tabi Judy Garland’ın performansı da diğer aktrislerden daha önde. Aktörler arasında ise ben Bradley Cooper taraftarıyım. Ancak belirttiğim gibi en iyi müzik olarak belki benim döneme daha çok uyduğu için son filmin müziği diyebilirim.

Filmler içinde biraz değinmiştim. Burada sadece 1976 yılındaki yapımda kadın karakterin evlenip boşandığından bahsediyor. Diğer filmlerde ise bu not düşülmemiş, bende onların evli olmadığını düşünüyorum. Aynı şekilde 1976’daki filmde erkek karakterin yanında bazı kızlar görüyoruz ancak bunlar ile duygusal bir birliktelik olmuyor, zaten bir aldatma girişimi de oluyor bu filmde. Girişim diyorum ayrıntı için filmi izlemeniz gerekli. 1954 yapımı filmde de erkek karakterin yanında bir kadın gözüküyor başlarda ama sonrası için bir ilişki gözümüze çarpıyor.

Tüm filmlerde kadın karakter garson. Son üç filmde de hepsinin kendi besteleri olduğuna şahit oluyoruz. Ve tamamında bir güzellik takıntısı var. Lakin bu durum 1976 yılındaki filmde pek ortaya çıkmıyor.

1954 yapımında ses ve oyunculuk, daha eski yapımlarda ise oyunculuk ön planda. Son iki yapımda ise ses yani şarkıcılık ön planda. Erkek karakterlerin ise tam olarak kendini belli edecek bir özelliği yok. Tüm filmlerde biraz daha sığ kalmışlar kadın karakterlerin yanında.

Aslında film bir yıldızın doğuşunu anlatırken bir diğer taraftan da diğer bir yıldızın batışını anlatıyor. Bu iki olay tüm filmlerin sonunda zirvede oluyor. Beni etkileyen ölüm sahnesi ise 1937 yapımında oldu belki buna sebep sahneyi ilk kez görmemdir bilemiyorum.

Tüm karakterler aşkları için kendilerini feda edecek durumda. Zaten erkek karakterin intihar etmesinin başlıca sebebi de bu. Tabi kadın karakterler de hayallerinden ve geleceklerinden hemen vazgeçiyorlar aşkları için. Bu durum 1954 yapımı filmden sonra daha belirgin ve sonrasında daha etkili anlatılmış. Burada çiftler 1976 yapımı filmde özgürlüklerine daha düşkünler. Dönemi en iyi yansıtan bu sene çekilmiş film diyebilirim.

Son filmin dramatik yapısını diğerlerine oranla daha kuvvetli. Bir yükselme hikayesi anlatılırken bunu başarılı bir şekilde anlatmış. İkili arasındaki ilişki izleyiciye daha fazla geçiyor. Ancak ikili arasındaki ilişkiyi dile getiren tek film 1954 yapımı. Kadın karakter biraz daha fazla içini döküyor izleyiciye.

Ana hatları ile filmlere değinmeye çalıştım. Aslında uzadıkça uzar ama şimdilik bu şekilde kalsın. Ben filmin ilerleyen tarihlerde devamının geleceğini biliyorum. Her ne kadar burada yer vermesem de her ülkede çekilmiş, hatta Amerika’da dizi versiyonları da mevcut. *Oyuncuydu, şarkıcı oldu belki ilerde Youtuber olur hiç belli olmaz. Yazıyı belki zaman içinde güncelleyebilirim ama sizde aşağıya yorum bırakmaktan çekinmeyin.