Hayallerim küçülmüştü, büyütmekte muvaffak olmayınca, yerine evimi büyütmeyi seçmiştim. Evi büyütmeyi, ev almayı,  borcunu ödemeye çalışırken,  daha çok çalışmayı kendime yol bellemiştim. Her nekadar yerini tutmasa da yitip giden hayallerimin ardından yakınmamamı sağlıyordu bu durum.  Bir acının, acısını bir başka acıyla bastırıyordum. Romantik filmer izliyor,  taklit ettiğim aşkın sarhoşluğunu ayna karşısında prova yapıyordum. Herkes mutluydu,  bol küfürlerin ardındaki küfürlere herkes gibi kahkahalar atıyor, korku filmlerinde aklıma yatmayan sahnelerde korkmaya çalışıyordum. Tek sorun hala zman makinesi icat ettiğini savunan filmler izlemem oluyordu.  Geleceğime gidiyorum,  geçmişime gidiyordum,  Beni ne kadar geğiştireceğini düşünüyordum.  Oysa muhtemel bir hayal kırıklığı. Küçük çaresizliğimin büyük hayallerimi yıktığına şahit oluyorum her seferinde. Yastığıma sarılıp kokumdan nefret ettiğim bir geceye yatıyordum yine.  Suçum neydi, neden böyle oldu? Ayaza kalmış kıçımın oynadığı bir oyun olmasını umuyorum hep. 

Horozun kavağa çıktığı, hikayeler masumiyetlerini yitirip, uzun uzadıya çekilen kelimelerin anlamlarının yavaş yavaş kazandığı dönemler. Bir yanda tüplü televizyonun, tarama kalelerini sayacak kadar yaklaşışım, bir yanda Nuri Alço filmlerine vurulan gem. Marifeti büyüğünün radyodan yapılan orjinal dizi seslerini televizyonla senkron hale getirdiğini sanmak. Oysa ne eksik ne fazlaydı büyüyen dünyamda. Ve malesef büyüyen bir dünyam vardı şimdi küçülenin yanında. 

Bu kadar olmamalıydı. Okullar okumuş, kitaplar keşfetmiş, filimlere yarenlik etmiş biri olarak dört duvara sahip bir dünyam olmamalıydı. Nerede yanlış yapmıştık. Neyi kaçırmış,  bir karış havadaki aklımda hangi köşeden dönmeyi başaramamıştım? Bir ufka bakmıştık sürekli genişlediğini düşündüğümüz. Kant mı kaldırmıştı, Freud mu afallatmıştı? En büyük zaferim oydu ya hep birine yüklemek. Büyük dünyamın büyük kaçışı!? O tüm hayallerime sığdırdığım. Kimim, neyim,  neredeyim?  Bittim ben replikleri dudağımda.  Bakamıyorum,  bırakamıyorum, bir sinir krizinin eşiğinde onu bile yaşayamıyorum. İyiyim hep yüzümde bir maske,  iyiyim hep yanağımda bir gamze. Neden olmasın ki,  tutunduğum son dal…

Buralarda yokken… İzlediklerim-1

Side Effects (2013):  Steven Soderbergh filmi olası sebebi ile bir puan üste çıkarken kadrosu ile de göz dolduruyor. Hikaye iyi final ters köşe yapıyor ama bir şeyler eksik gibi. Daha iyi olabilirdi sanki filmde biraz aksiyon eksik gibiydi.

***

Senarist (2016): Hulusi Orkun Eser‘in ilk filmi senarist. Film Konya’da çekilmiş. Görüntü yönetimini beğendiğimi belirtmeliyim. Ancak hikaye tatmin edici değil. Bir tarikat üstün yönetici bir el den bahsediyor ama bunu yaparken de kendinden emin değil.

**

Pafekuto buru (1997): Animenin senaristi Satoshi Kon. Açıkçası o kadar film dizi, anime izlemiş biri olarak bu animeyi bu zamana kadar kaçırdım bilmiyorum. Anime Yoshikazu Takeuchi‘nin romanından uyarlanmış. Animenin gerek çizimleri, gerek müzikleri, her şeyiyle çok iyi olduğunu belirtmeliyim. Kesinlikle izlenmesi gerekenler arasında.

*****

The Other Side of the Door (2016): Yönetmen koltuğunda Johannes Roberts var. Yönetmenin izlediğim ilk filmi. Klasik korku öğeleri barındırsa da nispeten kalsik korkulara göre fena değil. Hikayenin birazda Stephen King’in Hayvan mezarlığını hatırlattığını söylemeliyim.

**

Naciye (2016): Lutfu Emre Cicek‘in yazıp yönettiği film. Filmi asıl izleme sebebim Derya Alabora‘yı filmde görmemdi. Oyunculuğu yine iyiydi ama film pek olmamıştı. Aslında Türk Korku sinemasının cinden ibaret olduğu bir dönemde böyle bir yapımla çıkmak iyi olmuş ama konu bakımından da çok klasik olmuş demeden edemeyeceğim. Adada bir evde Naciye adında bir kadın yaşamaktadır . Eve bir şirket tarafından el konmuş kiralanmaktadır ama kiracılar haber vermeden evi terk edip sırra kadem basmışlardır. Son olarak evin kontorlü için bir emlakçı gelir Naciye’yi evde görür. Naciye onu öldürür. Bu esnada ev yeni kiracılara verilmiştir bile. Her şeyden habersiz,eve yerleşen çift burada yaşamaya başlar. Hamile olan kadın burayı pek istemese de kabul etmiştir. Derken evde garip bir şeylerin olduğunu fark eder. Sanki evde birileri yaşamaktadır. Bir gün birilerini görür. Bunu kocasında söyler ama adam inanmaz. Çünkü karısının orada kalmamak için rol yaptığını düşünür. Bir süre sonra ise bunun gerçek olduğunu fark ederler. Ama ölüm kalım savaşı başlamıştır. Filmde bazı saçma sahenlerde yok değil. Mesela hamile kadının o kadar aksiyona rağmen çocuğu düşürmemesi sapa sağlam ayakta kalması gibi. Ama es geçiyorum. Gerilim düzeyi de düşük bir film var karımızda. Aslında özetle burası benim herkesi öldürürüm temalı bir film. Çok akılda kalmayacak, uçup gidecek bir film, izlense de olur izlenmese de. 

**

Na-eui sa-lang na-eui sin-boo (2014): Filmi izleme sebebim zaten afişten de görülebileceği gibi Min-a Shin. Hikaye üniversitede sevgili olan bir çiftin evlilikten sonra eski hayatlarını arayışlarını anlatıyor. Buna etkende erkeğin eski sınıf arkadaşının ve erkeğe toplanmaları. Tabi kız da bir yerden sonra kendi eski hayatını sorguluyor. Bu şekilde yine aşklarını keşfediyorlar.

**

Sentô shôjo: Chi no tekkamen densetsu (2010): Bir ara gore sinemasının kralı Yoshihiro Nishimura‘nın filmleirne taktım. Bu da onlardan biri. Yönetmen koltuğuna onun yanı sıra, Noboru Iguchi ve Tak Sakaguchi var. Genç kızımız lisedeyken vücudunda bazı değişiklikler hisseder. Değişime uğramaktadır. Bir süre sonra kendisinin mutant olduğunu öğrenir anne ve babası da öyledir. Ancak o sırada şehirde de mutant avı başlamıştır. Kızımızın kendine bir yol çizmesi lazımdır.

***

Magi (2016): Film Hasan Karacadag‘ın bir şekilde Amerika’ya açılma çabasını içermekte. Filmde Stephen BaldwinMichael Madsen gibi isimler var. Tabi onların şöhreti biraz geride kalsa da yinede görmek iyi oldu. Ancak işi Amerika’ya uyarlayınca hikayenin klasik cin hikayesi olması Türk izleyicisi açısından kalsik cin filminin ötesine geçmemiş. Filmde Türkçe dublaj canımı sıktı. Keşke orijinal kalsaymış. Kurgu bakımından başarılıydı, ancak bizim mahlukları bilmeyenlere film yaptığından mıdır nedir bilmiyorum ama çok ayrıntı biraz canımı sıktı izlerken. Ses konusunda level atlamış Karacadağ. Öyle çok gürültü yoktu.

***

Lights Out (2016): David F. Sandberg 2013 yılında çektiği hepimizi korkutan içine kurt düşürten kısa filminin ucun metrajlısını 2016’da çekti. Kısa filmdeki materyalleri çok başarılı bir şekilde kullanmış. Tabi iş uzun metraja dönünce bir hikaye kurgulamak gerekmiş. Hikaye konusunda açıklar mevcut. Yani biraz daha üzerinde düşünülmeye ihtiyacı var. Her ne kadar İzlerken yüreği hop oturup hop kaldırsa da bu soru işaretleri biraz can sıkıyor. Oyunculuklar zaman zaman klasik korku filmi oyunculuklarına dönüyor ama film son dönemin en iyi korkularından biri. Devamı da gelecek gibi.

****

Independence Day (1996): Aslında Roland Emmerich‘in bu filmini daha önce izlemiştim ama sanıyorum sadece televizyonda. İkinci film çıkınca da ilk filmi hatırlamak amacıyla bir izleyeyim dedim. Film zamanında Amerika’da gişe rekorları kırmış ve ondan sonrada aslında kült filmler arasında yerini almış. Filmi izlemeyen yoktur sanıyorum. 2 Temmuz günü dünyanın belli başlı yerlerinde gökyüzünde UFO’lar görülür. İnsanlar onlarla iletişime geçmeye çalışır ama onlar bir kaç saat sonra saldırıya geçerler. Hiç bir şey bu UFO’lara etki etmez. Bir bilgisayar uzmanı uzaylıların sistemine girecek bir virüs yapar bu şekilde gemilerin kalkanı inecektir. ABD ordusu bunu eski telsizlerle herkese bildirir ve savaş başlar.

****

Independence Day: Resurgence (2016): Aradan 20 sene geçtikten sonra ikinci filmin yönetmen koltuğunda yine Roland Emmerich var. aradan yıllar geçmiş dünyalılar bir olmuş tak düşmanları uzaylıların yeni bir istilası için hazırlanmaktadırlar. Bu hazırlıkları da uzaylıların eski teknolojilerini geliştirerek yapmışlardır. Tabi insanlar bunu yaparken uzaylılar boş durmamış daha büyük bir teknoloji ile geri dönmüşlerdir. Ancak hikaye ilk film kadar iyi değil. Aynı temalı klasik bir filme dönmüş film. Ancak hakkını yememek lazım ki aksiyon sahneleri, kostümler ve görseller oldukça başarılı. Bir de eski filmin üzerinden o kadar yıl geçmesine rağmen aynı karakterler yok, yani hikaye arada akmış. Onların çocuklarına dönmüş. *** Kubo and the Two Strings (2016): Filmin yönetmen koltuğunda Travis Knight var. Bir çok filmde animasyon ekibinde çalışmış bu da kendisinin ilk filmi. Açıkça söylemem gerekirse ben filmi çok beğendim. Hikayesi, kurgusu, müzikleri, animasyon tekniği oldukça başarılı. Filmin birde stop motion çekildiğini düşünürsek çok başarılı. Ve bunu izlerken fark etmiyorsunuz bile. Kubo sahil kenarında bir köyde annesi ile bir mağarada sakince yaşamaktadır. Annesi büyün gün bir ölü gibi hareketsiz durmakta ancak akşam olunca hareketlenmektedir. Kubo’nun da bir gözü yoktur. Annesi bununla ilgili bir şey anlatmaz. Ancak Kubo elindeki yöresel çalgısıyla kağıtlara hükmetmekte kasabada insanları eğlendirmektedir. Bir gün annesinin dediğini unutur ve hava kararınca dışarıda kalır. O esnada kötü güçler peşine takılır ve onu almak ister bunlar aslında dede ve teyzeleridir. Kubo onlardan kurtulmak için babasının zırhını bulmak zorundadır. ****
Kahaani (2012): Oldukça başarılı bir kurguya sahip bu gizemli filmin yönetmen koltuğuna Sujoy Ghosh var. Bir gün şöyle Hint korkusu izleyeyim deyiip bu filme başlamıştım. Tabiki korku çıkmadı ama başarılı bir polisiyeydi karşıma çıkan. Filmin süresi diğer Hint filmlerine oranla kısa 122 dk ve bu uzun süre boyunca film kesinlikle sıkmıyor izleyiciyi ekrana bağlıyor. karnı burnunda hamile Vidya Hindistan’a kocasını aramak için geri döner. Her gün arayan kocası birden ortadan kaybolmuştur uzun süredir aramamıştır. Vidya kocasının kaldığı otele gider ancak ondan bir iz bulamaz. Kayıtlara göre de tarif ettiği bir adam vardır ama o adamın adı söylediği isim değildir. Polis yardımıyla araştırmalarına devam eder. Ancak araştırma devam ettikçe kocasının ajan olduğu ortaya çıkar. Tüm olan biten caydırmalara rağmen kadın kocasını aramaya devam eder. Masum bir araştırmayla başlayan hikaye sonunda fena bitiyor. İzlenmesi gereken bir film.

****

Kabr-i Cin Mühür (2016): Filmin yönetmen koltuğunda Volkan Adiyaman var. Baştan söylemem gerekir ki oldukça başarısız bir film Kabr-i Cin Mühür. Oyunculuklar çok kötü, ses, kurgu, yönetim de aynı şekilde. İnternette çok daha acımasız yorumlar var ama ben böyle deyip geçeceğim. Film iki zaman arasında gelip gidiyor, bu olayın başını amacını anlatmak için yapılmış ama geçişler bekleneni vermiyor. Yetim olan Deniz’e tanımadığı birinden miras kalmıştır. Bunu kabul etmez ama  televizyon programcısı olduğu için gittiği bir yere yakın olduğundan buraya gider. Onu orada amcası olduğunu söyleyen biri karşılar. Ancak evde garip şeyler olmaktadır derken ne ile yüzleştiklerini öğrenirler. Yüzyıllar önce bir Cin tarafından bir kitap yazılmıştır. Bu kitap iyi işler yapmak için yazılmıştır ama içindeki bilgiler çok önemlidir. Bu kitabı da Bekçi adı veren insanlar kormakta ve kullanmaktadır. 1365 yılında kitabın koruyucusu bir olayı çözmek için Buhariye’ye gider. bakar ki Buhariye valisinin kızının içine cin girmiştir. Büyük uğraş sonunda Bekçi cini çıkarır ama cin intikam yemini eder. 1915 yılında ise Zöhre zorla Kudret Ağa ile evlendirilir. Buna Zöhre’nin sevdiği Selim dayanamaz ve intihar eder. O dönemin bekçisi de Zöhre’nin babasının arkadaşıdır. Bir gece Kudret Ağa’nın kardeşi Hacer ile Zöhre kitabı çalar ve Selim’i geri getirmek için büyü yaparlar. Ancak yanış yapılan bu büyü tüm köyü sarar. Şimdi de onlara musallat olmuştur.

*

Aian gâru (2012): Gore sinemasında bir filmde Masatoshi Nagamine‘den geliyor. Iron Girl hafızasını kaybetmiş bir kadındır. Boynundaki bir halka sebebi ile birden demir kıyafetler giyen bir savaşçıya dönüşmektedir. Ancak bunun ne olduğunu neden olduğunu bilmektedir. Bu gücünü de insanlara yardım etmek için kullanır. Bir gün yolu onu tanıyan birileri ile kesişir ve kimliğini hatırlamaya başlar. Basit üçüncü sınıf Japon filmi kıvamında be gore sahneleri de tatmin edici değil. Ama ben bu filmleri seviyorum arada izlemek lazım. 🙂

*

Incendies (2010): Yönetmen Denis Villeneuve‘ın adını duyurduğu sarsıcı ve başarılı bir film. Birçok ödül almış. Film Wajdi Mouawad‘ın oyunundan uyarlanmış. Hikayesi, kurgusu, görselleri, müzikleri kesinlikle özenle seçilmiş ve işlenmiş. Filmde eleştirecek bir şey bulmakta zorlanıyorsunuz. Zaten filmin akışına kendinizi kaptırdığınızda ki bu ister istemez oluyor eleştirecek şeyleri de göremiyorsunuz. Film kendine o kadar çekiyor ve bu kadar derine inmişken de fena sarsıyor. Aslında filmin sonunda çok bir şeyin değişmediğini görüyorsunuz. Film 1975-1990 arası olan Lübnan iç savaşından bir kesiti anlatıyor. Hristiyan olan Nawal bir Müslümana aşık olur ve ondan bir çocuğu olur. Tabi bu durum aileler tarafından pek iyi karşılanmaz. kaçarken sevgilisi öldürülür. Nawal’ın da adı çıkmıştır. Annesi tarafından akrabalarına gönderilir. Burada doğum yapar ama oğlu kendisinden alınıp yaşasın diye başkalarına verilir. Çocuğu veren kişi oğlunu tanısın diye ayağına işaret bırakmıştır. Nawal o günden sonra oğlunu armaya başlar ama iç karışıklık sebebi ile bazı işlere karışır. Ömrünün bir kısmını hapiste geçirir.Nawal Fransa’da ölürken çocuklarına bir not bırakır. Lübnan’daki abilerini bulmaları için. Jeanne ve Simon onun isteğini yerine getirmek için araştırmalara başlar. Ancak bu araştırmalar sonunda annelerinin hiç bilmedikleri bu geçmişleri ile karşılaşırlar. Onlar ile birlikte biz de bu yaşananlara tanık olur ve şok olurlar.  Demeden edemeyeceğim hala filmin zaman çizgisine takmış durumdayım. Bir şeyleri oturtamadım.

****

Nihon bundan: Heru doraibâ (2010): Bir Yoshihiro Nishimura filmi daha var listede. Film apokaliptik bir dünyada geçiyor. Kika babası ile yaşayan bir lise öğrencisidir. Bir gün eve geldiğinde azılı bir suçlu olan annesi Rikka’nin babasını doğradığını görmüştü. Yanındaki adamla birlikte ünü insan yemeye kadar gitmiştir. Şimdi de Kika’nın peşindedir. Kika ile dövüşürken Kika onu yener tam o esnada uzaydan gelen bir şey Rikka’ya bulaşır ve yanar. Ondan açığa çıkan küller ise insanların bir zombiye dönüşmesine neden olur. Bir süre Rikka uyguda kalır ancak uzaydan gelen bir sinyalle yeniden ayaklanır. O senada Kikka da bu dönüşen zombileri öldürüp başındaki antenleri almaktadır. Şimdi annesi geri dönünce işler iyice karışır ve intikam için eline büyük bir fırsat geçer. Filmde yönetmen faktörü yine ortaya çıkıyor. Klasik gore filmi dışında sosyal eleştiride ön plana çıkıyor. 

***

Ghostbusters (2016): Filmin yönetmen koltuğuda Paul Feig var. Orijinal filmlerin hastası olan ben bu filmden aslında bir şey beklemiyordum. Beklediğimi de buldum da. Öyle şekerlik gişe için yapılmış bir film olmuş. Öncelikle belirtmek isterim ki bu filmin eski filmler ile bir alakası yok. Bir çok yapı eski filmlerden alınmış ve onun tekrarı niteliğinde. Sadece karakterler yenilenmiş ve bayan olmuş hepsi. Standart bir gişe filmi var karşımızda.

**

Frequencies (2013): Filmin yönetmeni Darren Paul Fisher. Bu üçüncü filmiymiş yönetmenin. Diğer filmlerine bakınca bu film nasıl olmuş diye düşündüm. Diğer filmlerini izlemedim ama türlerinin romantik komedi olduğunu görünce şaşırdım. Bu filmde de romantizm var ama filmin fikri, düşüncesi onun çok ötesinde. Senaryo da yönetmene ait. Bir iki kişi ile daha çalışsa bazı eksik noktaların oluşturduğu soru işaretlerini gidermek için çalışsa daha da efsane kült bir film çıkabilirmiş ortaya. Lakin bu hali ile de bitiminde bir çok bayin fırtınası ile baş başa bırakıyor izleyicileri. Akılıca bir seçim ile filmdeki tüm karakterlerin isimlerine tarihteki büyük dahilerin isimleri verilmiş. Bundan ötürü film daha ilk dakikalarında atmosferi gereği büyük bir  beklentiye sokuyor izleyenleri, büyük bir merak uyandırıyor. Dünya üzerinde frekanslara çök önem verilmektedir. Zak’ın ise frekansı düşük ve şanssızdır. Okulda Marie adında bir kızdan hoşlanmaktadır. Çok yüksek frekansa sahip olan bu kızla ne zaman bir araya gelseler bir felaket yaşanmaktadır. Aradan yıllar geçer ve Zak arkadaşı Theo ile bu duruma bir çözüm bulmak için çalışır. Bir gün Zak buna bir çözüm bulur ve Marie ile birlikte zaman geçirmeye başlar. Bu durum bilim dünyasında da iyi karşılanır. Yaptığı cihaz üretilmeye başlar. Cihaz bazı seslerin frekansları dengelemek için kullanmaktadır. Ancak bu ritmi insanları yönetmek içinde kullanılabilmektedir. Zak için zor zamanlar başlar ve Marie de kendisinin hipnotize edildiğini düşünür. İzlenecek bir film.

****

Frailty (2001): Bir seri katil ortalıkta cinayetler işlemektedir, FBI ajanı Wesley Doyle davaya bakmaktadır. Bir gün cinayetleri kardeşinin işlediğini söyleyen biri büroya gelir. Başta onu ciddiye almaz ama anlattı her şey cinayetlerle özdeşleşmektedir. Gelen kişi Adam Meiks’dir ve cinayetleri kardeşinin işlediğini söylemektedir. O da kardeşini öldürmüştür. Adam hayat hikayelerini kardeşinin neden böyle olduğunu anlatmaya başlar. Annesi öldükten sonra iki kardeş babası ile yapamaya başlamaktadır. Bir gün babası çocuklarını uyandırır ve Tanrının onlara bir görev verdiğini söyler. Görev ise onun verdiği isimleri kötüleri öldürmektedir. Çocuklar buna inanmak istemez ama yapacakları bir şey yoktur. babaları onları kullanarak insanları öldürür. Finali şaşırtan ilginç bir film Yönetmen koltuğunda ise, Bill Paxton var.

****

Where am i? 

İngilizce bir başlık atayım aksiyon olsun istedim.  Benim aksiyonumun sadece kıçı kırık kelimelerden ibaret olduğunu düşünen olabilir lakin kendimi biraz da asortik gösterme adına başlattığım kapanyaya eşlik ettiğim where am i cümleciği,  kültür dozumu yükselirken sanki down olmuş beynimi ayaklandırıyor. 

Huh! 

Ah ne kadar özlemişim yazmayı. Bana bir beden büyük gelen lakin çevresi ile ruhumu kurutmaya başlayan uzun yıkama programına maruz yeni evimde ilk satırlarım. Bir odadan diğer bir odaya geçmek bu kadar zor bir eylem olmamalı. Eylem güzel hissiyatlar uyandırıp mutluluklar şelalesine kendini bıraktaran bir kadın olmalı bence. Her defasında dirhem dirhem nefeslendiren.

Düşüncelerimin başlıkta sürekli gözüme ilişen güzel soru işaretine döneceğini biliyorum. Yıllardır aralarındaki bu ulvi aşktan elbet haberim var. Zaman zaman soru işaretinin güzelliğine kendimi kaptırıp fantazilere dalsam da ilişkimiz küçük pencelere sahip, mor neon ışıklarıyla adı yazılmış restorandaki kızlarla olan ilişkimden öteye geçmiyor…

Çok utandım. Nasıl bir edepsizlik bu damarlarımdaki dolarla yarışacak seviyede. hesabını kitabını karıştırmış. Binbir yüzsüzlük arkasında duvak olmuş.  Beyaz, taze, temiz değil mi? 

Adam katil,  Adam psikopat… Fi tarihinde bir kitap okumuştum. Seri katillerin psikolojisini analiz eden anlatan. Aslında o kitabı bir çok kişi okumuş hatta kitapta yazanları abuk bir film yapan yönetmenimsiler bile var. Lakin bizim seri katilimiz yok. En serisinin serisi ne?  Zekası ne? 

Çok ağır konuşucam ağırlıktan yerimden kalkamam diye korkuyorum. Yoksa bu Eylem’sizliğimin sebebi ağır konuşamamak mı?  Ağırlığın ne faydası var bu dünya da?  Mesela ağır bir adam olmuşsun tek avantajı denizde çabuk batmak mı?  Peki ya hayatta? 

Ca’nım soru işaretiyle filörtüm başladı. Kulağıma sürekli edepsiz şeyler fısıldamakta. Sahne topu yavaşça dönüyor, ikili koltuğa oturmuş poz veren assolist kıvamı teyzenin tepesinde. Ağızlarından sızanalrdan habersiz olanlar var çok rahat adaklık olacak teyzeye. İçkiler,  çiçekler,  peluş oyuncaklar… Masamdaysa ömrümün en pahalı içkisi, Hayatım… 

Arabeski de koydum sonunda… Evet araba eski…