tek bir saniyenin gerçekliği ve sonrasının inanılmaz yalanları

Sürekli döndüğüm yerde kendi etrafında buldum kendimi.

Yukarıdakileri 06.03.2020 tarihinde yazmışım ve nedense “yayımla” botonuna basmamışım. Demek ki devamının gelmesini beklemişim. Bir önceki yazım ise 20.02.2020 tarihinde olmuş. Yani bu yazı son yazının tam bir ay sonrasına gelmiş oluyor.

Ama ne bir ay.

Neler olmadı ki? Birden ısınan havalarla bahar alerjisi mi desem, yapılan savaşlar, sonraki anlaşmalar, tam böyle üzerimizdeki kalın montlarla sırılsıklam olmaya başlarken dönen hava, gelen zam (bu sanki klasik) ve en sonuncu ve belalısı da sevgili korona.

Eh şimdi elden geldiğince kapandık eve cemaatle selamı kestik. Öyle ki önümde Adriana göz kırpsa bakacak durumda değiliz. (Gerçi ben Taylor olursa biraz düşünürüm.) Gerçi atın ölümü arpadan olsun diyen milletin torunu, evladıyım ben de. Neyim eksik?

Tabi konu bu değil. Aslında konu da yok. Olsaydı zaten bu yıllanmış başlık altında olmazdı. İşin garibi, bu ara bende hiç bir şey yok. Okuma, yazma, izleme. Öyle saçma sapan vakit geçiriyorum. En çokta yazma konusuna takılıyorum. Aslında pekala şöyle başına oturunca manalı manasız, öyle çokta popüler olup beni fenomenliğe itecek bir şeyler yazmıyorum ama yine de yazıyorum. Yazıyorum yazmasına da işte o oturma mevzusu biraz sıkıntı. Racon mu kesmedim, yalvarmadım mı, trip mi atmadım! Yok arkadaş, yok.

Neyse bu iş burada biter bu çocuk kaçar. Şu magnetlerdeki termometre ile ateşimi ölçeceğim. Sanki soğuk soğuk terliyorum. Başımda da bir ağrı var gibi. Acaba kombiyi çok mu açtım? Hava kaç dereceydi? Sorun bende değil sanırım termometre normalde 26 derece. Sabahtan beri derdim bu mu acaba?

Yine de temkinli olayım ben.

Gayet canlı bir şekilde bildiriyorum

Az önce uyandım. Yaklaşık iki saat önce karın ağrılı bir şekilde yattığım uykumdan. Herşey normal, herşey garip. Bir şeyler görüyorum ama görmekle görmemek, uyumakla uyumamak arasındayım. Uzaktan kulağıma çalınan bir ıslık sesi…

Bir…

İki…

Üç…

Giderek daha yaklaşan…

Dört…

Beş…

Ve saymadığım, kati ve göz açtırıcı.

Karşımdaki pencereden içeriye dolan bir ışıkla karşılaşıyorum hemen…

Karnımda bir ağrı, aklımda bir soru? Sıcak yorganın altında tereddütteyim. Kalkıyorum. Sırtımda bir üşüme, içimde bir titreme. Bekliyorum merakla uzaklardan gelecekleri…

Bekliyorum, yazıyorum. Yazdıkça sanırım, hayale dönüşüyor hepsi…

yine bir başlık karmaşası

Hayat bir süredir hızlı geçiyor. Aslında sürekli hızlı geçiyor ama bir yerden sonra sanki daha hızlı. Ya da insanların zaman ilerledikçe yapacakları daha çok şey akıllarına geliyor ve bunları yapmak için çabalarken geçen zamanın farkına varmıyorlar.

Şöyle öğrencilik günlerimi hatırlıyorum. Derdim belli, sınıfı geçmek okulu bitirmek. Diğer büyük derdim ise platonik aşklarım. Bir diğerinin ise hiçbir önemi yok. Ah tabi beynimde dolanan hayalleri saymıyorum. Peki sonra ne oldu?

Olması gereken. Mezuniyet, işe atılma. Birdenbire kendine bıraktığın en az sekiz saatin senden uçması. Bu şekilde zamanın hızlı geçmediğini nasıl savunabiliriz ki? Zaten günün üçte birinde yoksun. Kalanın yarısı da güzel bir uyku desen. Tam sınav soruları gibi oldu değil mi? Yani zamanın çabuk geçmesi ve bizim bir an önce yaşlanmamız çok olası. Bunu sadece bireyler için hesapladım. Bir de hayatınız vakit ayırmak zorunlu olduğunuz birileri varsa, bu hesap tamamen karışıyor.

Peki ne yapmalı? Zamanı nasıl durdurmalı? Bunun tek bir cevabı var aslında. Zaman kendine vakit ayırarak durdurulur. Kendinle daha fazla ilgilenerek. Bir eyerden sonra bunu yapmalı. Ve bu yer çokta ge olmamalı.

Ben hep yazar olmak istedim. Herkesin ailesi gibi benim ki de “oku, eline ekmeğini al, sonra yazar olursun” dedi. Yapacak bir şey yok. Hayatın gerçekleri. Bu bir bahane değil elbet ama önünüzde bir rol modeliniz yoksa siz de bir şeyler yapmak konusunda tereddütte kalıyorsunuz. Sonra içinde kaldığınız hengameye biraz daha kapılıyorsunuz. Sonra o hengame sizi biraz daha içine çekiyor. Biraz daha, biraz daha. Daha iyi yaşamak, daha iyi şeyler alıp, daha iyi laflar duymak için. İşte o zaman o saatleriniz de size kalmıyor.

Bir yerde dur demek lazım buna. Hani derler ya work life balance’ı ayarlamak diye. Bunu yapmak gerekiyor. İşte onu yaptığınızda daha keyif alıyorsunuz hayattan. Elbette daha yavaş geçmiyor, en azından emekli olmadığınız ya da para karşılığı çalışmadığınız sürece ama çalıştığınızda da keyif aldığınız işi yapıyorsunuz.

Bir süre bende kendime vakit ayırdım. Uzunca bir süre. Karşılığında bir şeylerin değiştiğini fark ettim. Mesela aşağıda kimsenin bedava istemediği kitaplardan biri çıktı ortaya. 😊 Mesela bir roman da hazır. Ve diğer şeyler kapıda. Eh hala 8 saatimi öldürüyor muyum? Evet. En azından keyifli ölüyorum son günlerde.

Tavsiye ederim.

Aşure – Öykü

Yukarıda gördüğünüz kitap içinde benim de öykümün bulunduğu, vakti zamanındaki fanzinleri saymazsak basılı ilk öyküm.

Müjdat Gezen Sanat merkezinde bir araya gelen birlikteliğimiz böyle bir kitapla son buldu diyemeyeceğim çünkü devam ediyor. Ancak içindeki öykümün – sonradan pek beğenmesem de- -olurmuş öyle şeyler bunu da öğrendim- bir şeylerin başlangıcı olduğu için yeri farklı.

Tabi defalarca yazılan ve yazılıp beğenilmeyen öyküleri de sayarsak keyifli ve sıkıntılı bir süreç arkamızda kaldı. Tabi bu arada benim kitapta hazır gibi bir kaç ay sonra buralarda olur…

Neyse tüm arkadaşlarıma ve hocalarıma teşekkürü borç bilirim. Bu arada onlar kimler mi? Kitapta bulabilirsiniz. Merak olsun adlarını saymayayım.

Kitap tüm online mecralarda mevcut. Bu gün itibariyle mağazalarda da yerini aldı. Alıp okumanızı temenni ediyorum.

Bu arada bir başka bir şey daha var. Bunu bilerek kalın yazdım. Bu yazının altına yorum yapan ilk üç kişiye kitabı göndereceğim. Bu sebepten dolayı yorum yapmadan geçmeyin. Bu süreç ilk üç tamamlanana kadar sürecek.

O zaman kitabın tanıtım bülteni:

Aşure. Bu sözcük Arapçada onuncu gün demektir. Aşiret, yani akraba da yine bu kelimenin kökünden gelir.

Türlü gıdalarla pişirilip, bedelsiz dağıtılan aşure de bir bağ kurma kültürüdür. Bu da sözcüğün diğer manasını oluşturur: Topluluk.

Elbette bizim onuncu gün ve topluluk anlamları ile şimdilik bir bağımız yok. Fakat akrabalık, aile yanıyla pekâlâ bağımız var. Bir süre öncesine kadar kimse kimseyi tanımazken, herkesin zihninde titreşen “Edebiyat” fikri, bizi birbirimize yakınlaştırdı, bir araya getirdi; bir yıl boyunca yazarlar, hikâyeler, kavramlar, olgular üzerine dersler işlememizi sağladı ve şimdi meyvesini verdi.

Okuyacağınız her bir hikâyenin yazılma süreci, en az bir kitap edecek hatıraları da kendi içinde doğurdu. Kimi ev işlerinden, kimi hem ev hem ticari işlerinden, çocuklarından, arkadaş ve sevgililerinden zaman yaratarak yazdılar bu kitabı. Pişim süreci tamamlandı. Aşurenin tadına bakma sırası sizde. Afiyetle okumanız dileğimle.

Hamur Tipi : 2. Hamur

Sayfa Sayısı : 208

Ebat : 13,5 x 19,5

İlk Baskı Yılı : 2020

Baskı Sayısı : 1. Basım

Dil : Türkçe