Bi Köşe – Sayı 9

Bu sefer bi köşede bir kelime bir anlam yada bir alıntı yok. Bir takım sosyal medyada bir çak gündür paylaştıklarım var. Neden önce sosyal medya, hemde hiç kullanmadığım, bu soruyu sormayın bende bilmiyorum. Gerçi akacak kan damarda durmazmış ve yazılacak sözcüklerin de nerede yazıldığının çok önemi yok. Ben bu yazılanları başlıklar vererek buraya ekledim.

Aslında yapmak istediğim bi köşe bu mu bilmiyorum. Bi köşe için uzun ara olmuştu ama.

boktan tohumlar…

Hep yıldızları izledim. Tabi o zamanlar yıldızların çıplak gözle görülebildiği günlerdi. Şimdi size kafamı göğe kaldırdığımda görebildiğim tek şey, gölgesine sığındığı soğuk beton yığınları. Evet gerçekten de soğuk çünkü sığınacak, saracak kadar canlı değil. Oysa o yeşil dallar öyle miydi? Ölseniz üzerinizi örtmeye, ağlasanız hafif bir rüzgarda bile öyle sarmaya meraklıydı ki sizi.
Bu kadar soğuk, soğukluğu da soktu aramıza.
O yıldızlı gecelerin birinin gününde, bir koyun sürüsünün alıştığımız askeri tabur yürüyüşlerinden farklı olarak düzensiz bir şekilde sokaktan geçtiğini gördüm. Hep olan şey değildi tabi. Ancak nerelerde gezindiğini bilemediğim aklıma, bir fikir ilişti o an. Aslında daha sonra her aklıma geleni uygulamamayı öğrendim. Bu ayrı bir hikayenin meselesi. Evet hava şimdiki kadar sıcak ama nem yok. Olsa ne yazar? Saatlerce topun peşinde koşuyoruz. Ya acaba ondan mı sıkıldım acaba bir şeylerin peşinde koşmaktan? Soru işaretleri sarmadan yazıyı devam etmeliyim.
Koyun sürüsü, kokusunu da alıp gittiğinde arkalarında bıraktıkları, pislikleri oldu. Kibar davranıyorum şu an. Kıymetimi bilin. Hatta çoğunuzun bu görüntüyü bildiğini düşünerek, tasvirden kaçınsam mı? Hadi ben kuru üzüm büyüklüğünde diyeyim, siz daha siyahı deyin. Biri de çıksın daha buruşmamış desin. Ben başladım bunları toplamaya. Üç, beş, on derken sayısını hatırlamıyorum. Ön bahçede dut ağacının gölgesi altında, tırtıllarla yaptığım muhabbet eşliğinde, toprak bulduğum her yere gömmeye başladım bunları. Bir dakika gömmek diyemem buna. Diktim resmen can sularını da vererek. Hatta benim elim değil Fadime anamızın eli diye dua bile ettim babaannem gibi. Fadime kimdi bilmiyorum. Sonra öğrendim ki Fatimaymış o. Elim uğurlu muydu, Fadime ananın elinin mi bir hikmeti vardı bilmiyorum ama ben onlarca bok beklerken bildiğin fırça gibi o çim adamların kafasında bile bulunmayan çimler fışkırdı sağdan soldan. Bir ara elimde de çıkar mı diye düşünmedim değil sonuçta elledik o kadar. Tabi sonrasında sürekli takıldığımız tırtıl Rıfat abi ile bu işi istişare edip acaba ben şey etsem ne olur diye düşünmedim değil ama uygulamadık tabi. Ohooo ona kalsak, o da ayrı bir hikaye.
Şimdi demem o ki, biz gökyüzünü göremiyoruz diye ağaçları kestik, baktık o da olmadı yerlerine binalar yaptık ya, hani sonra böyle boktan türü yeni boktan diye de tohumlar geliştirdik ya, iyi olmuş bize.

çıkacak şeyler…

Abuk sabuk şeyler yazıyorum bu günlerde. Bir kelime oluyor, iki ekleniyor. Bazısı cümleye dönüp, satır olmaya çalışıyor. Çalışıyor çalışmasına da hiç biri bir baltaya sap olamıyor. Her satırı, bir satırla doğrayıp yutmak istiyorum bazen. Boğzımda kalacağını bilmesem kesin yapacağım. Ama belli ki bir derdim var, tüm baskısına rağmen dışarı atamadığım. Bir parmak yardımcı olur mu diye düşünmeden edemedim zaman zaman… Kendinden çıkmayacaksa zorlamaya gerek yok değil mi? Eminim zorlasam dış mihrakların etkisi konuşulacaktır içerlerde. Ne alakası var şimdi?
Bu yüzden vazgeçiyorum… Yapmayı düşündüğüm bir çok şeyden, hayallerden, eh haliyle de kendimden.. Fante gibi, planlarım yüzünden büyütmedim evimi, planlar ön görülemeyen bir kaos gibiydi benim için, önümü görmediğim işlere de pek girişmeyi sevmem. Ancak hayallerden oturulmayacak kadar doluydu evim. Hayal kırıklıklarında yorganın altına saklanacak kadar. Bir kaç kelimeyi bir araya toplayarak, şapşal bir tebessümle kendimi inandırmaya çalıştığım gerçeklerle… Bir an için huzur, bir an için uçan kırmızı bir balon. Nasıl bir rüyada olabilirim ki?

biri aşk mı dedi?

Size aşklarımı anlatmış mıydım? Hiç gerçek olamayacak kadar yaşadığım aşkları? İşte bunlar hep o içinde boğulduğum hayallerimin ürünü. İnsanlar genelde mutlu hikayeler yazarlar bu durumlarda. Ancak mutluluğun hikayesi olmaz. Ya hikaye değildir anlatılan ya da gerçek. Çok iyi yalan söyleyenleri hesaba katmıyorum, en büyük yalancı olan yazarları ve yerine göre kadınları. Hemen bir duruş sergilemeyin, anlatacaklarımı dinlediğinizde durışunuzda bir esneklik olacağı kesin.
Kime aşık olursunuz biliyor musunuz? Hayallerinizin yansıttığı kişiye. O kişi hayallerinizden soyutlandığı an sizin için yoktur hiç olmamıştır aslında. Eğer bir yanınız fallarda inandığınız duygusallığınıza bakmıyorsa…
İki bin iki yada iki bin üç. Yine rakamlar yine tarihler. Klasik bir erkekten farkın yok anlayacağınız. İnternetin yükselen yıldız olduğu, internet kafelerin ‘fink’ attığı, modemin ses tonlarının içimize belirsiz duygulara mahal verdiği dönemler. mIRC, ICQ, MSN dediğim anda yaşıtlarımın dudaklarında tebessüm olacağı dönemler. mIRC’ın en popüler kanalı ‘zurna’. İşte burda teredütteyim zurna mıydı değil miydi. Yurdum erkeğinden neyim eksik benim, herkes gibi takılıuırım. Gel zaman git zaman bir kızla tanıştık. Şu an kimliği hakkında bir şey sorsanız hatırlamıyorum bile. Ne vefasızım değil mi işte kalsik erkek? Üniversite bitmiş, yaş askerlik zamanını çoktan geçmiş. Şimdiki gibi bedelli de yok o zamanlar. Nasıl askerden kaçarım muhasebesini yaparken aslında kalamayacağımı da anladığım dönemler. Gece gündüz internette takıldığım internet faturasını nasıl açıklayacağımı düşündüğüm dönemler. Gündüz dediğine bakmayın telefonlar meşgulde oluyor ya günü yalan bu lafın. Velhasıl kelam o esnada bir kızla tanıştım. Kız olduğundan hala da şüpheliyim. Biz bir hayli konuşmaya başladık. Kökten metalci ben bu sayede Beyonce’u bile öğrendim. Destiny’s Child dönemleri. Kız nasıl bir hayransa bankada bulaştı bu hayranlık. Benim internet bağlantı sürem artıp, modem sinyali platonik aşkımın temellerini attığında ADSL’in memlekete gelmesi ile rahatlamıştım. O süreci birde bana sorun. Bir nimetle zaten bu nimete büyük şehirde daha önce ulaşmış biriyle günlerimiz ayrılmaz olmuştu. Gariptir ya ADSL gelmiş, arici kameralar koca monitörün bir köşesine iliştirilmiş dönemin “hit” sorusu “cam açsana”yıl hiç yazmamışız birbirimize. İşte o büyünün bozulmasını istemiyoruz. Bir büyüden bahsedecek olursak, Neil Gaiman’ın Yıldız Tozu”ndaki Tristan gibi koştuğumu anlatırım size. Her şey çok güzel, hayat mükemmel. Evet hayat gerçekten de hayal mükemmeldi bir zamanlar. Sohbet ilerledikçe, muhabbet artıkça artık bir olaya başlıyorduk. Belki de internetin ilk gayrı resmi nikâhını kıymıştık ikimizde. Bir gerçek gibi sürüyordu bir hayal takip daha gerçek olanlar karşımıza çıkana kadar. Nasıl bağlanmışız ki yazı ile ayrılmak zordu bizim için. Ancak vatani görev dedikleri şey aslında görevden çok ardında kendin dahil bir çok şeyi bıraktığın ve eskisi gibi hiçbir zaman bulamayacağın şey çalmıştı kapıyı. El mahkum sonrasının bir umudu iletişim bilgilerini bırakarak çıkmıştım yola. İletişim derken ne algıladığınızı hayal eder gibiyim ama o değil. Bildiğin posta adresi. Hem de en yalınından. Artık neye umut bağladıysam bekliyorum sabırsızca. Neyi beklediğimi de bilemiyorum. Sanıyorum askerlik psikolojisinin damarlarımda cirit attığı dönemler. En efkarlısından Müslüm, Orhan dönemleri. Ama onlarda ne mümkün dillerde sadece ‘her Türk asker doğar’. Haftalar geçmiş telefonda sıralarında geçirdiğim süre konuşmalarından uzun. Haberim ise kardeşim. Haberinden çok habersizliği. Hep diyorum kızım sen iyi bir haberci değilsin. Gerçi sanırım bu aileye özgü bir özellik. Saniyeler, dakikalar, saatler, günler, haftalar derken, kırmızı bir zarf tutuşturdu uzman askerler elime. Üzerinde görülmüştür damgası. İlk kez bir kızdan aldığım postayı benden önce biri görmüştü nasıl bir duygudur bilir misiniz? İlk demeyeyim. Zamanında bir mektupluk, mektup arkadaşı deneyimin olmuştu Blue Jean dergisinden edindiğim. Tabi ben bu kadar duygulardan bahsederken o süslü zarfın duygusunu anlatamam size. Zarfın içinde yine kırmızı renkte kalpten bir kart, üzerinde bir kaç ‘sticker’ güzel anlamlara vesile olan bir kaç kelime. Vesile diyorum çünkü devamı yok. Hatta adres bile yok. Ama nasıl güzel kokuyordu anlatamam size. Ama zarf üzerinde bir adres bile yok… Anlatsam hikayenin sonu çok tanıdık gelir mi size? Hep askerde terk edilme klasiği vardır ya erkeklerin en korkulu rüyası, yok hayır ya aslında ben terk edilmedim, kendimi terk ettim o zaman. Haksızlık ederek sonrası için yaşayacağım duyguları… Sonrası mı? Bir şarkı ile açıklayalım size. “Ne bir ses ne haber gelmiyor artık senden öylece kala kaldım da deli hasretinle ben”. Tabi birde “Here without you” vardı ikimizin şarkısı. Anlamını sonradan kavradığım.

Muazzez İlmiye Çığ – Kur’an, İncil, Tevrat’ın Sumer’deki Kökeni

Muazzez İlmiye Çığ - Kur'an, İncil, Tevrat'ın Sumer'deki Kökeni

Tabi şimdi kitap bir araştırma-inceleme kitabı olunca benim de hakkında yazacaklarım pek fazla olmuyor. Bunun dışında sadece yazarı kısaca tanıtabilir ve kitaptan alıntılar yapabilirim. Aslında bu kitap herkesin okuması gereken bir kitap. Üç büyük kitap dediğimiz ve dünya üzerindeki bir çok insanın inandığı dinlerin milattan önce 2000-4000’lere dayanan hikayelerini anlatıyor bu kitap. Ünlü Sumerolog Muazzez İlmiye Çığ yaptığı araştırmada Sumer tabletlerinde ve uç kutsal kitapta geçen olayları karşılaştırmalı olarak anlatmış. Tabi okuyunca hayretler içinde kalıyorsunuz.

Peki kimdir Muazzez İlmiye Çığ?

20 Haziran 1914 Bursa doğumlu. Şu an yaşayan bir kutsal hazine gibi. Çeşitli ülkelerde çalışmış ve 15 kitap ,100’ü aşmış makaleye imza atmış. Ne yazık ki yazdıkları Türkiye’de pek hazedilmeyince hakkında davalar da açılmış. İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunan Sumer, Akad, Hitit dillerinde yazılmış 74 bin çivi yazılı belge üzerinde 33 çalışmış ve emekli olmuş. Tabi pek dumamışta. Daha bir kaç sene öncesine kadar televizyonda programı vardı kendisinin. Umarım kıyıda köşede kalan çalışmaları vardır da bunlar da ilerleyen zamanlarda yayınlanır.

Yukarıda da belirttiğim gibi bir kaç alıntı yapmadan da edemeyeceğim. Bu arada belirtmem gerekir ki kitapta bir yorum yapılmamış, sadece benzerlikler verilmiş ve yorum okuyucuya bırakılmıştır. Nasıl yorumlayacağınız da sizin elinizde. Okuyunuz, pişman olmazsınız.

… Sümer Tanrıları, insanlara ne istediklerini bildirmez; fakat hoşlarına gitmeyecek bir işi yapan insanları cezalandırırlar. Buna karşılık diğer dinlerde Tanrı bazı kimselere ne İstediğini bildirir. İnsanlar da ona göre hareket ederler. Tanrı bildirilerini alan kimselere Farsçada “peygamber” Arapçada “resul” denir. İlginç olanı peygamberlik olayı, Yahudilerden Asurlulara geçmiş. Çiviyazılı metinlere göre bu düşünce Asur ve Filistin’de politik ve ekonomik krizlerle başlamış. Asur’da Tanrıdan bir insan (peygamber) yoluyla alınan haberler tabletlere yazılmış. Olara göre Tanrı ile iletişime giren insanlar çeşitli şekilde trans haline giriyorlar. Bu kimseler aslında aşağı tabaka sayılıyor ve büyücülükle bağlanıyor. Konuşan Tanrıça ise, onun ağzından söyleyen de kadın oluyor. Özellikle Aşk Tanrıçası îştar’dan haber getirenler. Bunlar ya Tanrılardan üçüncü şahıs olarak buyruğunu alır veya birinci şahıs olarak kendisini, konuşan Tanrı ile bir yapar. (A. Leo Oppenheim, Ancient Me-sopotomio, Chicago, 1964, s.221) Kur’an’da. da aynı ifadeyi buluyoruz. Allah bazen üçüncü şahıs olur, bazen doğrudan konuşur.

Sumerlilere göre Tanrılar, şehirleri ve bütün kültür varlıklarını meydana getirmiş ve insanlara
vermiştir. Aynı düşünceyi Kur’an’da da buluyoruz:

“Ey Ademoğulîan! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Tekva (İman)
elbisesi daha hayırlıdır.” (A’râf 26)

“Allah yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı, dağlarda sizin için barınaklar yarattı ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, savaşta koruyacak zırhlar yarattı.” (Nahl 81)

“Gemilerin benzerlerinden, binmekte oldukları ve ileride binecekleri şeyleri onlar için biz yarattık.” (Yâsîn 42)

Bu üç ayette Allah hem birinci şahıs olarak konuşuyor, hem de ondan üçüncü şahıs olarak söz ediliyor.

“Onun işi, bir şeyi yaratmak istediği vakit ‘ol’ demektir, o şey hemen olur.” (Yâsîn 82)

Sümer’de de Tanrılar “ol” der ve her şey oluverir. Her üç dinde de Tanrıların var edici güçleri yanında yok edici güçleri de var. Sümer’de Tanrı Enlil,Tanrılar meclisinde Ur Şehrinin yıkılmasına karar vermiştir. Şehrin Tanrısı buna ne kadar üzülse elinden bir şey gelmez. Gelen ordular Tanrının dünyadaki araçlarıdır. Aynı deyimi Kur’an’da da buluyoruz:

“Savaşta siz onları öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın, Allah attı.” (Enfâl 17)

Sümer’de Tanrı kızmaya görsün, kendi ülkesi bile olsa yakıp yıktırır. Sümer Tanrılarının babası Tanrı Enlil, Akad krallarının yaptıklarına kızarak gözlerini dağlara çeviriyor ve oradan barbar ve vahşi Gutileri çekirge sürüleri gibi getirterek Agade’yi ve hemen hemen bütün Sümer’i kırıp geçirtiyor. (S.N. Kramer, The Sumerians, s.66.)

Tevrat’la da birçok kez Yahve’nin (Yehova) insanlara kızarak onlara yok edici felaketler verdiği,
seçtiği komşu milletleri İsrail’in üzerine saldırttığı bildirilmektedir.
Aynı olayı Kur’an’da da görüyoruz. Birçok sure içindeki ayetlerde Allah’ın çeşitli milletleri nasıl yok ettiği yazılıyor. Bunlardan bazıları:

“Ey Muhammed! Seni yalancı sayıyorlarsa bil ki, onlardan önce Nuh milleti. Ad milleti, Semûd,
ibrahim milleti, Lut milleti ve Medyen halkı da peygamberlerini yalancı saymış, Musa da yalanlamıştı. Ama ben, kâfirlere önce mehil verdim, sonra onları yakalayıverdim, beni tanımamak nasılmış görsünler!” (Hâcc 44)

“Ad, Semûd ile Ress’lileri ve bunların arasında birçok milleti de yerle bir ettik.” (Furkan 38)

“Ad ve Semûd milletlerini de yok ettik.” (Ankebût 38)

“işte sizi, Ad ve Semûd’un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırga ile uyardım.” (Fussilet 13)

 

Oturup bütün kitabın yazılma potansiyeli var ama alın siz okuyun. İşin içine girince pek çıkamıyorsunuz.

Kitap Arkası

Bu çalışma Sumer kültürünün üç büyük dine ve kitaplarına yaptığı etkiyi belgeleriyle ortaya koyan bir kaynaktır. Sumerolog Muazzez İlmiye Çığ 33 yıl boyunca Sumer tabletleri üzerinde sürdürdüğü çalışma sonrası Sumer dini ve edebiyatından Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığa, bu dinlerin kutsal kitaplarına ulaşan etkileri ve konuları belgeleriyle ve karşılaştırmalı olarak okura sunuyor.

Batı dünyasında Sumer kültüründen Tevrat, İncil’e geçen konulara ilişkin bazı araştırmalar yapılmıştı fakat bu konuda Türkçe bir yayın yoktu. Bu kültürün İslamiyete ve Kur’an’a etkileri ise daha önce işlenmemişti. Kitap bu açıdan temel bir başvuru kaynağı niteliği taşımaktadır.

Baskı Sayısı: 45. Baskı
Dil: TÜRKÇE
Sayfa Sayısı: 144
Yayın Evi: Kaynak Yayınları

buralarda yokken izlediklerim

3G – A Killer Connection (2013)

3g a killer connectionÇokta esprisi olmayan Hint korkusu açlığım gidermek maksadıyla izlediğim bir film 3G – A Killer Connection. Hikaye, kurgu oldukça basit. Oyunculuklarda aynı şekilde. Zaten aldığı puanlardan da belli filmin ne olduğu.

Film bir adamın sevgilisini öldürmesi ile başlıyor. Akabinde ana karakterlere geçiyor hikaye. Sheena sevgilisi Sam ile bilikte tatile gider. Burada Sam telefonunu denize düşürür ve ikinci el bir telefon alır. Ancak geceleri bilinmeyen bir numaradan çağrı, mesaj, video almaya başlar. Önce birilerinin dalga geçtiğini düşünür ama sonra kendisinde değişiklikler olduğunu fark eder. Bu durumu Sheena da fark etmiştir. İkisi telefonun eski sahibini araştırmaya başlarlar ve onu delirmiş halde bulurlar. Araştırma devam ettikçe bir ruhun telefonun içinde olduğunu anlarlar ve ondan kurtulmaya çalışırlar.

İzlenmesine çok gerek olmayan ancak Sheena rolündeki Sonal Chauhan için katlanılabilir bir film. Hemcinslerim açısından söyleyeyim. Tabi diğer çocukta Hint yakışıklısıydı ama biraz odundu. / Yönetmen – Senaryo: Sheershak AnandShantanu Ray Chhibber Oyuncular: Neil Nitin MukeshSonal ChauhanMrinalini Sharma https://www.imdb.com/title/tt2404519/

Pengabdi Setan (2017)

pengabdi setanEndonezya ağırlıklı olmak üzere Güney Kore ortak yapımı bir film Pengabdi Setan. İzleme sebeplerimden biri IMDB’de 7.4 gibi bir puan almış. Tabi bu puanı hak ediyor mu tartışılır ama çok kötü de bir film çıkmadı. Zaten film 1982 yapımı aynı isimle Sisworo Gautama Putra‘nın filminden uyarlanmış. Sanırım o süre zarfında biraz toparlamışlar filmi.

Endonezyalıların da Müslüman olduğunu hesaba katarsak onlar bizim gibi pek cinler ile uğraşmıyorlar. Tabii ki uğraştıkları filmlerde var ama her iki konuya da eşit değinmeye çalışıyorlar. Bizde ise şeytanlı film kaç tane var?

Filmin hikayesi oldukça basitti. Yani daha önce gördük. Senaryoda zaman zaman kopukluklar ve anlamsızlıklar vardı. Zaman konusunda sürekli tereddütte kaldım. Ne genel hikayenin geçtiği dönem tam anlamıyla belli, ne de olayların yaşandığı süreç bir zaman arasın. Korku sahnelerinin bir çoğu klişeydi. Atmosfer ve kültür farklılığı bu sahneleri zaman zaman çekici kılıyordu. Genel anlamdaysa korkuttuğunu söyleyemem. Tabi bu esnada oradaki adetleri de görmüş oluyoruz.

Film aslında bizde de arada sırada değinilen arada kalmışlığı anlatmış. Daha medeni bir aile profili onların başlarına gelen derken sosyal olarak dine yaklaşımlar da ele alınmış. Eski bir müzisyen olan kasın ani bir hastalığa tutulmuş ve yatalak haldedir. Çocukları ve kocası ona bakmaktadır. Günün birinde kadın ölür ve gömülür ancak gömüldükten bir süre sonra geri döner. Bu esnada biz de hikayeyi çözmeye çalışırız. Elbetteki dönmesinin bir sebebi vardır. Şimdi yazsam mı bilemedim. İzleyen olur belki.

Özetle meraklısı için izlenebilir bir film. Puanı yüksek diye aldanmayın. *** Yönetmen:  Joko Anwar Senaryo: Joko AnwarSisworo Gautama Putra Oyuncular: Bront PalaraeTara BasroEndy Arfian https://www.imdb.com/title/tt7076834/

Every Day (2018)

every dayFilmin konusunun bana değişik geldiğini söylemem lazım. Beni biraz iten kısım filmin çok fazla ergen olması. Ne bileyim böyle bir konuda biraz daha gizem, biraz daha gerçekçi ve sorgulayıcı bir şey bekliyorsunuz ama maalesef film bu bekleneni vermiyor ve klasik ergen filmi kıvamında ilerleyip bitiyor. Oysa üzerine çok beyin fırtınası yaratılabilirmiş. Bu haliyle filmin ana fikri ‘dış görünüş önemli değil gençler, önemli olan iç güzelliği’ olarak kalmış.

Tabi film ergen filmi olunca aradaki kuşak farkını da hesaba katarsak ben bunların ağzını burnunu kırarım demek istiyorum. Yok aslında bu filmde bunu çok az hissettim. Yine de ana kız karakterinizin bazı tavırları beni zıvanadan çıkardı. Lakin alışıyorsunuz izlerken.

Film doğduğundan beri sürekli başka biri olarak ve aynı yaşlarda uyanan birini anlatıyor. Yok aslında onu anlatsa iyi bir film olabilir. Bu arkadaş bir kıza aşık oluyor ve ona durumu anlatıyor. Derken ikisi güzel vakit geçirmeye başlıyor hemde sürekli başka biri olmasına rağmen. Kız için farklı bir deneyim tabi. Ama bu sürekli değişen abimiz ona asıl sevilecek şeyin beden olmadığını öğretiyor. Tabi burada bir soru daha. Sadece beden mi yaşı bildirir? Yani bizim değişken (hoşuma gitti bu böyle diye eğim) kaç yıldır böyle kendimi bilmiyor pekala acayip yaşlı da olabilir o zaman sübyancı mı oluyor? Yoksa kamuflaj karar vermekte yeterli mi? Film işte böyle değişik konularda dolaşacakken oldukça sığ ergen aşklarında yüzüyor maalesef.

Kurgu ve oyunculuklar fena değildi. Çekimlerde aynı şekilde ancak beni çok tatmin etti diyemem. Bu konuları seviyor ışık çaksın gerisini ben düşünürüm diyorsanız buyurun. *** Yönetmen: Michael Sucsy Senaryo:  Jesse AndrewsDavid Levithan Oyuncular: Angourie RiceJustice SmithDebby Ryan https://www.imdb.com/title/tt7026672/

Unsane (2018)

unsaneFilmin yönetmen koltuğunda başarılı bir isim var. Film geçtiğimiz iff’nde gösterilmişti ama gitme fırsatım olmamıştı. Gerçi son dönem de biraz mesafeliyim bu duruma neyse. Filmin en önemli özelliklerinden biri de iPhone ile çekilmiş olması. Tabi bu sadece sponsorluk açısından faydalı olmuş. Öyle iPhone ile çekilmiş dediysem de elimizdeki telefonla değil tabi ek donanımlar burada önemli. Madem teknik olarak başladık o şekilde devam edelim. Görsel olarak telefon ile çekilmesi bana ek bir duygu hissettirmedi. Sanki ışık biraz daha azdı ama bu bilinçli bir tercih olabilir. Birde görüntü kalitesi sanki günümüzü değil de daha eskileri anımsatıyordu. Bu sebepten dolayı filmin zamanı hakkında tereddütlere düştüm.

Fena bir hikaye yok karşımızda. Ancak filmde o kadar çok olay var ki zaman zaman ana hikaye nedir nasıl ilerleyecek sorusunu soruyorsunuz. Çünkü yan hikayeler direkt bağlantılı gitmiyor filmle. Tabi film gerilim olarak adlandırılırken asıl gerilim saplantı hali mi yoksa hastanelerin üzerimizdeki uyguladığı politikalar mı onu düşünüyorsunuz. Filmin kurgusu iyi yapılmış. Fazla karakter ve her karakterin konusuna odaklanmasına rağmen finalde pek fazla soru işareti kalmıyor aklınızda oldukça gerçekçi. Zaman zaman ise kimin haklı olduğu konusunda tereddüte düşüyorsunuz bu ikilem başarılı bir şekilde ve dozunda aktarılmış.

Oyunculuklar ise başarılı. Bilhassa ana karakter işi iyi kıvırmış. Oysa ilk dakikalarda karaktere pek ısınamamıştım. Gerçi çok sevecen olmayan itici bir karakterdi ama bu duyguyu iyi aktarmış oyuncu. Aslında tüm karakterler için aynı durum söz konusu. Bir türlü bağ bulamıyorsunuz. Kısaca kon ise şöyle:

Sawyer eski sevgilisi tarafından sürekli takip edilen ve şehir değiştirmek zorunda kalan bir kadındır. Yani bir şehirde yeni hayata başlar ama eski sevgilisini sürekli peşinde görür. Bunun için danışmanlık almak için bir hastaneye gider. Buradan çıkacağını düşünürken hastane onu isteği dışında alıkoyar. Sawyer burada da eski erkek arkadaşını görür ama kimseyi inandıramaz. Bu bahane ile hastane onu içeride daha fazla tutar.

Çok beklenti yükseltmeden izlenebilecek bir film. Zaman zaman sinir bozuyor ama çok fazla germiyor. **/ Yönetmen: Steven Soderbergh Senaryo: Jonathan BernsteinJames Greer Oyuncular: Claire FoyJoshua LeonardJay Pharoah

The Ashram (2018)

the ashramGezi ve gizem filmi olması sebebi ile filmi izledim. Ne yalan söyleyeyim afiş bana dikkat çekici geldi. Biraz ansiklopedik bilgi vermek gerekirse Ashram Hintçe’de “dünyanın çatısı” anlamına gelmekte. Aynı zamanda herkesten uzakta yan yana birer oda şeklinde kurulmuş yerlerde yaşayanlara da verilen isimmiş. Filmde zaten bu konuyu ele alıyor.

Jamie’nin beyninde beyin tümörü vardır ve yakın zamanda öleceğini söylemiştir doktorlar. Bu sebepten dolayı hayatını değiştirmiş, çok sevdiği kız arkadaşından üzülmesin diye ayrılmıştır. Bir gün kızdan mesaj alır ve bir daha ona ulaşamaz. Kız Hindistan’da olduğunu haber vermiştir. Jamie kız arkadaşını bulmak için yola çıkar. Gittiği yerlerde sorar soruşturur ve kız arkadaşının bir dağ eteğindeki bölgeye gelir. Burada elini yağını her şeyden çekmiş doğal yaşayan insanlar bulunmaktadır. Jamie kız arkadaşını ararken aslında içinde saklı duran gücü keşfeder ve ne yazıktır ki insanların hırsı burada da vardır.

Sinemagrafi olarak çok şey vermiyor ama biraz mistizm ve bazı öğretilere merakınız varsa izleyebilirsiniz. Tabi belirtmem lazım çok fazla detaya inmiyor film. Ama sıkmıyor da. *** Yönetmen: Ben Rekhi Senaryo: Binky MendezBen Rekhi Oyuncular: Sam KeeleyManoel OrfanakiHera Hilmar https://www.imdb.com/title/tt5596104/

Truth or Dare (2018)

truth or dareFilmin afişini sevmiştim ama film için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Bildiğiniz klasik filmlerden çok bir farkı yok. Yani de bir şey vermiyor. Aslında ben hikayeyi anlatayım siz konunun özgünlüğüne karar verin. Bir arkadaş tatile giderler. Derken burada yeni biri ile tanışırlar ve o onları aksiyon olsun diye eski bir eve götürür. Burada Cesaret mi gerçek mi oyunu oynarlar. Oyun bitip evlerine döndüklerinde ise aslında oyunun bitmediği ve bazı kurallarla devam ettiğini öğrenirler. Tabi bu arada bir kaç kişi ölür. Buna rağmen filmde klasik sevişmeler, ergen tripleri ile baş başa kalırız. Filmdeki değişik ama yine esinlenme olan şey oyunu başından savmaktır. Tabi olay yine tekerrür eder.

Tabi hikayede oldukça açık ve saçmalık bulmak mümkün. Bunların içinde final sahnesinde Youtube üzerinden soruyu herkese sorup, herkesin başını yakıp hayatlarına devam etmeleri de cabası. Tabi birde internet üzerinden yayılmasını da ayrı bir değerlendirmek lazım.

Senaryo ve diyaloglar başarılı değil. Aynı şekilde oyunculukların da başarılı olduğunu söylemeyeceğim. Sahneler oldukça sıradan ve bir sonrakini tahmin edebiliyorsunuz. Sıradan olmayan ve sıkan karakterlerin tripleri.

Özetle, korkutmuyor ama yoklukta izlenebilir bir film. Zaten bu ara iyi bir korku çıkmadı gitti. Yönetmen: Jeff Wadlow Senaryo: Michael ReiszJillian Jacobs Oyuncular: Lucy HaleTyler PoseyViolett Beane https://www.imdb.com/title/tt6772950/

Tam jeong deo bigining (2015)

tam jeong deo biginingAslında bu filme bir şeyler yazsam mı bilemedim. Çünkü tam olarak filme odaklanamadım. Bunun sebebi olarak filmi Türkçe dublajlı izlemiş olmamı düşünüyorum. Öyle burun kıvırmayın etkisi çok büyük. Ne efektler var ne mimikler. Düz konuşma dinliyorsunuz sanki dublajda. Bu filmde de böyleydi. Hızlıca özete geçeyim.

Bir çocuğu olan ve karısından çekinen kitapçı polis olan arkadaşının cinayetten suçlanması sebebi ile umutsuz bir polis ile bir araya gelerek cinayete çözmeye çalışır. Tabi bu sırada cinayetlerin sayısı artar ve bunların arasında bağlantı olduğu ortaya çıkar. Bu iki huysuz adam zorda olsa birbirleri ile çalışmaya başlarlar. Tabi bu durumda akabinde komik olayları yanında getirir.

Öncelikte dublajlı izlemeyin diyeyim. IMDB’den de fena puan almamış. Şans verilebilir. Oyunculuklar başarılıydı, hikaye de değişik merakta bırakıcı. *** Yönetmen – Senaryo: Jeong-hoon Kim Oyuncular: Sang-Woo KwonDong-il SungYeong-hie Seo https://www.imdb.com/title/tt5031892/

Extinction (2018)

extinctionSon dönem Netflix yapımları arasında konu olarak çok beğendiğim ama olmamış bir film Extinction. Olmamış kısmı çok fazla klişe barındırıyor olması. Artık olaylar ve ana fikirler o kadar kalıplaşmış ki iyi olabilecek filmi bu şekilde rezil etmişler diyebilirim. Tabi öyle çok rezillik film değil. Yine de izlenebilir. Şimdi hikayeyi anlatarak yoruma başlayayım.

Bir adam sürekli insanlara yapılan saldırılar ile ilgili rüyalar görmektedir. Öyle ki bu durum zaman zaman işlerini aksatmasına bile sebep olur. Karısı da onu sürekli doktora gitmesi konusunda uyarır. Bu arada filmin gelecekte geçtiğini belirtmem lazım. Burada karı koca demişken casttan bahsedetim biraz. Ben cast alışmasını hiç başarılı bulmadım. Oldukça alakasız castlar vardı. Ana karakterler evli olmasına rağmen birbirlerine yakışmıyorlardı aynı şekilde çocuklarda. Tabi filmin sonuna doğru buna bir kulp buluyorsunuz ama bence şart değildi. Pekala uyumlu bir çiftte işi işi götürebilirdi. Birde oyunculuklar çok donuk ve başarılı değildi. Evet buna da film fonunda bir kulp uyduruyorsunuz o da başka.

Derken bir gece adamın rüyasında gördüğü saldırı gerçekleşir ve yaratıklar herkesi öldürmeye başlar. Adam ailesini alarak kaçmaya ve korunmaya çalışır. Bu esnada bir yaratığı ele geçirir ve aynı kendi gibi göründüğünü görür. Tabi bu kaçma kovalamaca sahnelerinde o kadar çok klişe var ki anlatamam. Başına buyruk çocuk mu dersin, çok mühim bebek mi dersin, kendi ailesi için başkalarını heba eden mi dersin, bir metreden adam vuramayanlar mı ararsın tüm klişeler var.

Ailemiz bir şekilde toplanma alanına gider ve aslına bu esnada bu gelenler kim olduklarını öğrenirler. Hikayeyi güzel yapan kısım da bur zaten. Şimdi burada bunu söylemeyeceğim çünkü izlemenizi istiyorum. Filmin tüm saçmalıklarına rağmen bir ana fikri var ve bu fikir insanı düşünmeye itiyor. Aslında yapay zeka ile nereye gelebileceğimizi ve insan algılarının nasıl değiştiğinin tanığı oluyorsunuz. Filmin başı ile sonundaki düşünceniz tamamıyla birbirine zıt oluyor.

Film dönem hakkında ayrıntı vermiyor ve biterken devamı gelebilir gibi bitti. Muhtemelen gelecektir biraz daha sıkı dokunursa iyi bir film olabilir. Şimdi hikaye biraz daha açıklayıcı olsun diye, Humans ve Westworld’un bir dönem sonrası diyebilirim.

Son bir ek, bu adam rüyasında bu olacakları nasıl gördü, olmuş muydu, yoksa rutin olan bir şey miydi?

**/ Yönetmen: Ben Young Senaryo: Spenser CohenBrad Kane https://www.imdb.com/title/tt3201640/

Occupation (2018)

occupationFilmi üç beş arkadaş toplanmış çekmiş diyeceğim ama bildiğin kalabalık kadrolu iyi para harcanmış bir film. Sanıyorum yapımcının parası boldu. Saban yapmış gerçi yapımcılığı. İyi filmlerini biliyor muyum emin değilim. Ama bu filmde oldukça amatör ve kendi içinde alakasız. Ne varsa atmışlar filmin içine. Hadi absürt olur ama o şekilde kendi ciddiyetinde ilerler bu filmde o da yok.

Bir ailenin gezisi esnasında küçük bir kasabada mola vermesiyle başlıyor film. Ailenin ergen kızı kasabada olan bir maça gider ve izlemeye koyulur. Derken birden elektrikler gider ve uzaylılar tarafından saldırıya uğrarlar. Tabi savaş alanına dönmüş sahadan herkes kaçmaya başlar. Bizim ailenin anası ve kısı ile bilikte, bir kaç oyuncu ve eşleri de onlara katılır. Gurup hayatta kalmak için ormana gider. Bu esnada çok uzaylı da devirirler. Sonra bunlar ekibi büyütür derken askerlerle uzaylılara karşı bir suikast planı yapıp uygulamaya koyulurlar. Elbette mutlu son.

Ben bu kadar dağınık hikaye, gereksiz diyalog ve olayları bir arada pek görmedim. Görmüşümdür elbet ama son dönemde bu kadar kalabalık olması garip geliyor. Filmin ucuz kahramanlıklarını geçtim neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Oyunculuklarda aynı şekilde. Bir de uzadıkça uzuyor film. Zaten süresi de uzun ama bunu rahat ikiye üçe katlıyor.

Bilim kurgu olsa da bulaşmayın derim. IMDB puanı sanırım çalışanlar yüzünden artmış. * Yönetmen:  Luke Sparke Senaryo: Luke SparkeFelix Williamson Oyuncular: Dan EwingTemuera MorrisonStephanie Jacobsen https://www.imdb.com/title/tt6774786/

Yiğit Okur – Hulki Bey Ve Arkadaşları

yiğit okur hukli bey ve arkadaşları

Yine uzun bir süre önce ders kapsamında okuduğum bir kitaptı Hulki Bey Ve Arkadaşları. Tabi o dönem yine instagram’da bir alıntı yapmışım. Önce onla başlayalım;

#daktilokiz ☺️ #hulkibeyvearkadaşları #yigitokur

A post shared by Resül Efe (@re.efe) on

Üstünden aylar geçtikten sonra beli aklımda hikayenin tamamının kaldığını görüyorum. Bu da zaten kitabin ne kadar güzel ve akıcı olduğunun kanıtı. Gerek zaman geçişleri, gerek mekan anlatımları okurken sizi tam anlamıyla kitabın içine sokuyor. Kitabın tüm karakterleri ile birlikte, sizde onlardan biri oluyorsunuz.

Yiğit Okur, Galatasaray Lisesi mezunu bir avukat. Zaten kitapta anlatılanlar da Galatasaray Lisesi öğrencileri ve öğrencilerin mezuniyet sonrası ilişkileri. Yazarın ailesi de üç kuşak avukat olunca sanıyorum kendisi de bu sebepten dolayı avukat olmuş. Bağdaştırmak nasıl olur bilmem ama kitapta da böyle bir karakter var.

“O Zaman Kim Söyleyecek Şarkıları” 2003 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü, “Deniz Taşları” romanı ise 2005 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almış. Tabi Hulki Bey Ve Arkadaşları bu kadar iyi ve keyifliyken ödül alan kitaplar nasıldır bilemiyorum. İkisinden birini alacağım ve okuyacağım. Yiğit Okur, 11 kitabın adından 2016 yılında 72 yalında hayatını kaybetmiş.

Aslında kitabın konusu kitap arkasında mevcut. Can Yayınları bunu hep yapıyor. Bu sebepten dolayı ben pek fazla konunun ayrıntısına girmeyeceğim. Kitap 1955 yılında başlıyor ve on yıl beş yıl geri, yirmi yıl ileri derken, hem karakterlerin zaman içinde değişimlerine hemde memleketin bu süre içerisindeki siyasi değişimine ve de 6-7 Eylül olaylarına tanıklık ediyorsunuz.

Anlatım ve zaman kullanımı olarak başarılı keyifle okuduğum bir kitap.

Kitap Arkası

Hulki Bey ve Arkadaşları’nın öyküsü 1955 yılı Eylülü’nün beşinci günü, akşam saatlerinde başlıyor. Geriye dönüşler ve ileriye gidişlerle sürdürülen anlatım, önce on yıl geriye dönüp 1945 yılının karlı bir Ocak gecesinde yoğunlaşıyor; sonra on yıl ileri gelip 1955 yılı Eylülünün altıncı gecesine, Cumhuriyet tarihinde 6-7 Eylül Olayları diye bilinen, hala izleri silinmemiş o toplumsal, siyasal büyük yanılgıya tanıklık ediyor; yirmi yıl sonra 1975 yılının yağmurlu bir Nisan akşamı sona eriyor. Böylece, ‘Hulki Bey ve Arkadaşları’, roman kahramanlarının otuz yıllık yaşam serüvenini, görsel denecek bir anlatımla yansıtıyor. Arkadaşlık denilen bir tür varolma tarzının özündeki soyut sevgiyi öyküleştirip tanımlıyor. Bir yandan da, olası, basit isteklerin karşı konulmayan bir yazgıyla nasıl yitip gittiğini dile getiriyor. Erotik dokunuşlarla sürüp giden öykü, beklenmedik sürekli olaylar zincirinide, güldüren, gülümseten yapısına karşın, tabanında gizemli bir hüzün estiriyor. Bu ilk romanıyla edebiyat dünyamıza giren Yiğit Okur, bir dönem İstanbul’unun artık anılarda kalmış mozaiğini, rengini, sesini, kokusunu ustaca yansıtıyor; unutulmaya üz tutmuş bir tadı yüzeye çıkarıyor.

Yazar: Yiğit Okur
Dili: Türkçe
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı : 325

Murat Gülsoy – Sevgilinin Geciken Ölümü

sevgilinin geciken ölümü

Evlilik böyle bir şey Cem. Evlendiğin insanın her şeyinin sahibi olmak istiyorsun. Üstelik bu çok meşru bir istek sayılıyor. Yani çevrendeki herkes böyle düşünüyor. Sevgilinin aklından geçenleri bile bilmek istersin. ‘Sevgilim ne düşünüyorsun?’ En sık sorulan sorudur bu. Ne düşündüğünü bilmek istemek… Aslında bilmek bir anlamda sahibi olmak demek. Bir süre sonra da alışıyorsun. Nasıl olsa bilinebilecek her şeyi biliyorum, diye yaşamaya başlıyorsun. Oysa…

Murat Gülsoy – Sevgilinin Geciken Ölümü

Ben aslında daha çok Murat Gülsoy kitabı okuduğumu düşünüyordum ama blogta yazdığım sadece bir tane varmış. O kitabın eleştirisinde de (aslında pek eleştiriyor sayılmam sanırım) biraz ortada kalmışım. Orada hikayenin kurgusunu ve karakterleri beğenmiştim. Burada ise kurgu ve karakterler hakkında bazı tereddütlerim var.

Birazdan Kitap Arkasında da okuyacaksınız aslında bu karakterler “Bu Kitabı Çalın” romanından kalan karakterler. Ben bu kitabı okumadım belki de o yüzden karakterleri çok fazla canlandıramadım gözümde. Ancak mekan anlatımı ve psikolojik tasvirler başarılıydı diyebilirim. Ana hikaye bir odaya sıkışık iç düşünceler, geçmiş ve hayallerle geçince pek fazla mekan dışına çıkamıyor ve karakterle birlikte sizde sıkışıp kalıyorsunuz. Tüm bu iç derinlik içinde zaman zaman sıkılabiliryorsunuz. Karakterin yaşadığı monotonluk içerisinde hayatına dolan aksiyon sadece bir esinti gibi geçiyor.

Sonlara doğru anlatılan ressam, ters lale hikayesi başlı başına merak uyandırıcı ve bence kitabın en merak uyandıran yeriydi. Aslında tüm kitap bu hikaye üzerine kurgulanıp, ana hikaye olsa ben çok daha mutlu olurdum. Bu bölüm ise son beş altı sayfaya tekabül ediyor ve bence fazla olmuş. Yani güzel ama ana hikayeden çok kopuk. Serap öldüğünde kitap bitse daha iyi olurdu.

Hikayeyi anlatmıyorum zaten kitap arkasında yazıyor.

Kitap Arkası

Modern edebiyatımızın etkili kalemlerinden Murat Gülsoy, türler arasında gezinirken yazıdan bir aynaya bakmaya davet eder bizi. Sayfaları heyecanla çevirirken kah zamane bireyinin hali pür melaliyle yüzleşmeye çağrılırız kah yazıdan bir dünyanın sırlarına ortak oluruz.

Hazır yanıtların değil soruların yazarı olmayı seçen Murat Gülsoy, Sevgilinin Geciken Ölümü’nde aşkın büyübozumuna kalkışıyor. Bu Kitabı Çalan^dan tanıdığımız Gazeteci Cem, bitkisel hayata girmiş olan biricik aşkı Serap’a bakmak üzere kendini dünyadan soyutlayarak eve kapanmıştır. Birbirinin aynı olan günlerin bir özeti olabilecek bir anın içine sıkışmış olan Cem’in üzerindeki psikolojik gerilim zihinsel durumunu değiştirmekte, ölümle yaşam arasında asılı kalmış olan “sevgili”nin bedenini, zihinsel bir savaş alanına dönüştürmektedir. Sıra dışı olayların gazetecisi Cem’in bu sefer çözmek zorunda olduğu; ölüm ile yaşam, Doğu ile Batı ve bilim ile mistik inançlar arasında asılı kalmış modern insanın temel meseleleridir.

Yazar: Murat Gülsoy
Yayınevi: Can Yayınları
Dil: Türkçe
Sayfa: 200 s.