Ayrılık

“Hayatımda en çok istediğim şey kuzey ışıklarını görmekti biliyor musun? Ama bana bakışlarının ardına saklanmış gözlerindeki parıltıyı görünce bu isteğimden vazgeçtim. Eminim ki bundan güzel olamazlar. Şimdi tek istediğim o bakışların altında olmak…”

 

Eylül’ün dökülen ilk yaprakları ile birlikte Kayra soluğu Yıldız parkında almıştı. Aklında dolanan karmaşık düşüncelerin duyguları yüzüne düşen ifadelerle tüm dünyaya açılıyordu adeta. Yerde ölü yatan yaprakların kemik sesleri kulakları doldururken, griye bürünmüş dünyayı renklendiren boynuna doladığı kırmızı atkısıydı. Mümkün olduğunca buraya kaçardı. Hayallerini yitirdiği, aynı zamanda hayallerini gerçekleştirdiği yerdi burası. Ve onu ilk kez öptüğü. Yıl içinde ara ara kendini dinlemek için buraya gelse de bugün duyguların ilanının ilk günüydü ve aslında birkaç gün sonra kaybedeceği son aşkının yıldönümü.

Herkes için sıradan olan ve üzerine her geçen gün biraz daha fazla isim kazınan banka oturdu. Bir yıl önce de aynı yerde oturuyordu. Levent’te bulduğu mektubun hikayesini anlatırken ondan aslında kendi içine de kilitlediği duygularına tercüman olan itirafı duymuştu. O an kendine mâni olamamış Levent’in ince dudaklarına bastırmıştı dudaklarını. Dokuz yıllık evliliği boyunca ilk kez kalbinin attığını hissediyordu. Yıllardan beri ilk kez, kimseyi düşünmeden özgür iradesinin verdiği kararla yapmıştı bunu.

Bir an için bu anı geçti aklından. Ne kadar çok anı biriktiriyorsanız, o kadar çok etkiniz oluyordu insanların üzerinde. Davut’tan bunu öğrenmişti. Bir sorun gibi karşısına çıktığında Davut, o kadar çok anı ekmişti ki onun yüreğine, sonunda onun gibi olmuştu. Bazen onun gibi bakıyor, onun gibi düşünüyor, onun gibi gülüyordu. Kaşık tutuşu bile bazen onun gibiydi.

Kayra cebinden geride kalan on aya ait zarflar çıkardı. Leventten gelen mektuplardı bunlara. İlk zamanlarda kendini zor tuttu zarfları açmamak için. Sonrası daha kolay oldu. Yavaş yavaş Levent’in yüzünü unutmuştu. Ne zaman hatırlamaya çalışsa, karşı pencereden yansıyan soğuk bir siluet geliyordu karşısına. Bunun anlamı neydi bilmiyordu. Oysa birkaç saniye daha hızlı olsa, ya da o üstündeki lanet bu mutfak önlüğünü çıkamaya çalışmamış olsa, geride bıraktığı hayatını yakıp, çocuklarını kocasına bırakıp onu heyecanlandıran adamla mutlu olacaktı belki de?

İyi bir insan olacak mıydı o zaman?

İlk kez o zaman görmüştü Levent’in el yazısını. Kendisi gibi uzun ve inceydi harfleri, biraz sağa yatık. Mektuplara tek tek baktı. Her geçen ay biraz daha titremişti yazı. Yavaş yavaş o da umudu kesmişti anlaşılan. “Acaba benim yüzümü hatırlıyor mu?” diye geçirdi içinden. Mektupları burnuna gördürdü. Rüzgâr zarfların içinden geçerken, biraz daha doldurdu Kayra’nın burnuna kokusunu. Sakladığı eski eski sandığın kokusu sinmişti zarflara. Ve çok derinde tanıdık bir kokuyu yakaladı. Levent’in kokusunu. Bir kez daha çekti içine, sanki yanındaydı şimdi. İlk mektubu açtı, ayrılığın ilk ayında gelen mektubu.

Sevgili Kayra,

Birkaç kez seni aramak istedim ama sesinin üzerimde bırakacağı tahribatı kestiremediğim için buna cesaret edemedim. Hem ne diyecektim ki? Sen kendin için düşündüğün en iyi şeyi yaptın. Bunun için sana ne kızgın ne kırgınım ve seni suçlamıyorum. Zaten hayatına geç dahil olan ben sadece pencere arasında yansıma olarak kalmalıydım.

Burası küçük güzel bir ada. Sanıyorum buraya alışabilirim, tek sorunum sensiz nasıl olacağım. Henüz kolileri boşatmadım. Evet, biliyorum, bir ay geçti üzerinden ama sanki her an seni görmeden yapamayacakmışım, olduğu gibi geri dönecekmişim gibi hissediyorum.

Hayatımda en çok istediğim şey kuzey ışıklarını görmekti biliyor musun? Ama bana bakışlarının ardına saklanmış gözlerindeki parıltıyı görünce bu isteğimden vazgeçtim. Eminim ki bundan güzel olamazlar. Şimdi tek istediğim o bakışların altında olmak…

Kayra bir kısmı rüzgarla savulan gözyaşlarını sildi. Elindeki mektubu katlayarak zarfın içine koydu tekrar. Sonra bir diğer zarfı açtı ve okumaya başladı:

Hep karşı pencereden nasıl göründüğümü düşündüm. Beni nasıl gördüğünü. Sigaranı içerken camdan her baktığında beni izliyor olabileceğinin hayaliyle avuttum kendimi. Ancak hissettiğim sisli, is kaplamış bir yüreğe sahip, dünyadan hiçbir zevkle almayan birinin boş bakışlarıydı. Bazen sana acıdım, çoğu kez de kendime. Oysa seni kurtarabilirdim bu huzursuzluktan. Defalarca kez ağladım perdelerin ardına sığınarak, hıçkırıklarımı içime gömüp.

Kayra bu zarfı da kapadı. Başını arkaya yaslayıp genzini temizledi. Bir yılın ardından bu mektupları okumak akıl karı değildi. Olduğu gibi cebine tıkıştırdı hepsini. Aklında yazılmamış mektuplardan biri daha dolanıyordu.

Sana hep Davut’un ölüm haberini vermek istedim. Nasıl tanışmamıza vesile olduysa belki tekrar konuşmamıza da vesile olurdu diye düşündüm hep. Elim bir türlü telefona gitmedi. Sanki onun ölümünü söylemek bizim ölümümüzü söylemek gibi bir şeydi. İkimizden biri yok olacakmış gibi hissettim hep. Yapamadım. Yazamadım da her satır ortasında titreyen ellerim, göz yaşlarımın altında kalırken bir türlü satırın sonunu getiremedim. Seninle birlikte o sert duruşlu kadın gitti. Kendim için bir şey yapmaya başladığımda daha fazla kendim oldum. Aslında o sertlik, kendim için aldığım korumaymış ve ne yazık ki bunu bende senden sonra öğrendim.

Bir süre Davut’tan ders aldım. Tabi sen bilmiyorsun Davut vakti zamanında çok ünlü bir pasta şefiymiş. Bütün inceliklerini öğretti işin bana, sonra bir pastanende mutfakta işe başladım. Derken şimdi küçük bir pasta dükkanım var. Bunlar sen yokken yaptıklarım. Mutlu musun diye sorarsan, en azından sevdiğim işi yapıyorum derim sana.

Birkaç adım uzakta olmamıza rağmen nasıl da Davut birleştirmişti bizi. Belki birbirimize geç kalmıştık. Belki de daha erken olsaydı bu kadar sevmeyecektik birbirimizi. Yoksa Davut’un umutsuz aşkının üzerine mi bağlanmıştık birbirimize? Aslında sonumuzun onun gibi olacağı belliydi.

Bazen düşünüyorum o son gece olacaktık birbirimizin. Belki kokumuz birbirimize iyice sindiğinde daha kolay olacaktı ayrılığımız. Belki sonra daha kolay nefret edecektik birbirimizden. Ne öpüşenlerin ne dokunuşların ben apar topar odadan ayrılmaya çabalarken ardımdan sarılman kadar kalmadı aklımda. Yüzünü unuttum, bakışlarını, boyunu posunu, hatırımda tek kalan o son yalvarırcasına sarılışın bana. Şu an burada, ürkek mum ışıklarının altında hissettiklerim…

Kayra, oturduğu banktan kalktı. Hızlı adımlarla yürümeye bağladı. Gözlerinin buğusu ardından saatine baktı. İşe gitme zamanı gelmişti. Hayallerinden sıyrılıp gerçeğe dönme vakti. Birkaç adım sonra arkasından bir ses duydu. Uzaklardan hatırladığı ve unuttuğu bir yüz geldi aklına, yüreğini yakan. Durmadı. Yine sorumluluklarına sığınması lazımdı.

R.Efe

Arif v 216

Uzun bir süreden beri ilk defa bir filmden sonra ekşi sözlüğü açıp ne demişler diye baktım. Tabi yazıdan önce. Genelde sonradan bakardım. Baktım ama son bir kaç sayfada genelde olumlu eleştriler var. Bu eleştiriler arasında olumsuz eleştri yapanlara atflar var ama ben bu olumsuzlara pek ulaşamadım. Peki ben nasıl yorum yapacağım? Aslında bu konuda kafam karışık.

Öncelikle büyük bir prodüksiyon olduğunu belirtmeliyim. Zaten bu yönüyle kesinlikle izlenmesi lazım. Keşke Türk sineması böyle büyük prodüksiyonlara kucak açsa. Gerek kostümler, gerekse efektleri buna ek mekan tasarımları fevkaladeydi. Hata otunculuklarda aynı şekilde. Ancak filmden çıktıktan sonra “film izledik mi” diye sordum kendi kendime.

Senaryoya baktığımızda oldukça havada bir hikaye var. Bir yerlerde ipin ucu kaçıyor bunu hissediyorsunuz. Hikaye tatlı tatlı akarken sahne geçişi bile size ne oldu şimdi diye sordurtuyor. Basit bir hikaye üzerine Cem Yılmaz göndermelerle işi kurtarmaya çalışmış. Evet göndermelere güldüm mü güldüm ama tamamına da değil çünkü bir süre ne izlediğimi kavrayamadım.

O kadar çok kişi ve filme gönderme vardı ki asıl olması gereken ana hikayeye odaklanamıyordunuz. Filmi bir yere koyamadım mesela, komedi, dram, bilim kurgu? Hepsinden biraz ortaya karışık. Birden üst karakterin çıkıp biz zaten filmdeyiz demesi de cabası. Evet filmdeydik ama ne izliyoruk orası biraz  bilinmez.

Film kendi içerisinde yarattığı gerçeklik konudunsa sorgulattı beni. Belki 69 senesinde, hiç etliye sütlüye dokunmadan, 216’yı kurtarmaya çalışsalardı daha aklıma yatacaktı ama tekrar geleceğe dönüp bozulmuş bir dünya dönüp düzeltmek için geçmişe tekrar dönmek iyice kafamı kurcaladı. E dünyayı kurtarıyorsun ama aslında bütün dünyayı değiştiriyorsun, nasıl oluyorda finalde yine eski dünyaya giriyorsun. Evet göndermeler iyiydi ama fazla ve hikayenin ana akışında çatlaklar oluşturuyordu.

Mekan, dekor, giysi tasarımları oldukça mest etti beni. Bir geçişle eski yeni bütün ünlülere yer verilmesi de ayrı bir keyifti. Herkes çok duygusal bulmuş ama Sadri Alışık ve oğlu arasındaki günah çıkarma mahiyetindeki diyalog bence çok gereksizdi. Araya Barışmanço girdi Doğukan’la da o yapsaydı aynı işi…

Filmdeki en keyif aldığım sahneler Zeki Müren sahneleriydi. Kesinlikle Çağlar Çorumlu çok iyi canlandırmış Zeki Müren’i. Keşke Şöyle bir dedektif, süper kahraman gibi bir Zeki Müren filmi yapsa, fevkaladenin de fevkinde olur efendim.

Görsel olarak film iyiydi. Ancak bazı yeşiil perde yerleştirilmelerinde sorun vardı. Mesela ip üstündeki sahneden genel olarak ip üstünde olamdıkları belliydi hatta bir iki sahnede bariz ipin arkasındaydılar. Aynı şekilde finaldeki hava alanı sahnesi. Karakterler çok önde ve arkada çimlerde dahil, tüm binaların yapay olduğu belli oluyordu. Bu arada gelecekteki sahneleri, yani karanlık tarafı daha çok beyendim.

Film hizlıca akıyor çünkü her dakikasında bir aksiyon var. Bu konuda bir sıkıntısı yok. İlk bölüm daha akıcı daha keyifli, ikinci bölümde iş biraz aksiyona bağlıyor ve görmek istediklerimizden biraz soyutlanıyor film.

Cem Yılmaz’ın en iyi filmi değil, Pek Yakında ile başlattığı Yeşilçam’ Saygı Kuşağına bir film daha eklemiş. Açıkçası Pek Yakında bana daha samimi gelmişti. Bir film gözüyle baktığımda eksikleri çok ama keyifli bir film.

Yönetmen: Kivanç Baruönü

Senaryo: Cem Yilmaz,

Oyuncular:  Cem YilmazOzan GüvenÖzkan Ugur

http://www.imdb.com/title/tt6697582/

Arif v 216 Öncesi 

Sinema salonu önünde bekliyorum. Şimdi filmin içi ayrı dışı ayrı reklam yağmuruna tutulacağız. İşin kötüsü salonların reklama ayırdıkları vakti temizliğe ayırmamaları. Nasıl bir salon bekleyecek beni bilmiyorum. Gerçi halkla iç içe film izlemesem olmaz mıydı? Pekala olurdu ama biraz da onların sinema alışkanlıklarını izlemek lazım. Diğer filmlerde sadece sevişmeye çabalayan çiftler oluyor genelde. Tabi sözüm meclisten dışarı. Yalnız bu patlamış mısırı sinemada film izlerken yiyeceksiniz olgusunu yaratana lanet olsun. Her yer yap kokuyor ve bunların pisliği etrafta. Evlerinizde de aynı performansı bekliyorum sizlerden. 

Neyse salonu temizlemişler. Etrafta insandan çok mısır kovası var. Filmi mısır kovaları izlemeye gelmiş anlaşılan. Bu bir film yazısından çok çemkirme yazısı oldu sanırım. Kendimi tutamayıp devam edeceğim ta ki film başlayana kadar. 

Bu arada ben Cem Yılmaz filmlerini genelde Feriye’de izlerdim. Bu kez de düşündüm gitsem mi diye ama gözüm kesmedi. Zaten çok popüler bir film bu. Bir sonraki muhtemelen biraz daha dram içerir ona giderim. 

Filmin başlaması gereken saatte reklamlar başladı bakalım ne kadar sürecek. İnsanlar gelmeye devam ediyor zaten gişeye a4 kağıda dolu diye seanslar kağıt asmışlar. Ne güzel değil mi? Bu arada şimdi bu seans onu da geçtim Cem Yılmaz filmi OK reklamı dönüyor caiz midir?  Tabi bolca da ucuz olduğu iddia edilen ev reklamları. Büyük dileğimdir ki bu etlerin hepsi yıkılsın ama boşken. Dolu olsa da olur. Bende de razıyım. 

Beş dakika oldu ilk fragman gösteriş olarak geldi. Sonra reklamlar devam.

İçimi dökmek için yer mi arıyormuşum anlamadım. Deliha fragmanından belli salon gülmeye gelmiş. Şimdi bana da en çok gülene ödül vermek kalır. Yanlız yanımdaki abi baya gülüyor. İlginç. Bu arada Murat Cemcir ile Ahmet Kural’ın da filmi geliyormuş. Reklam için iyi seçim. Reklam dedim de tahmin ettiğiniz gibi geri döndü. Parmaklarım yoruldu aslında ben bunu film öncesi yazısı olarak paylaşayım. Bu arada Liv’de Maxx Royal reklamlarında oynamış ne güzel. 

Ara veriyorum. 11. dakika üç fragman. Dakikaları canlı olarak bildireceğim. Şimdi insanlar reklamları izlerken mısırları bitiriyor sonra ne olacak?  Yeni mısır mı alacaklar. Belki de yanılıyorumdur filmde çatır çutur kimse mısır yemesin diyedir bu uzun uzun reklamlar. Bilemedim.  Şimdi takdir etsem mi?  

Işıklar kapandı herkes başlayacak sandı filmi hatta yanımdaki çocuk sevindi bile. Çok beklersin deyip pis pis sırıtmak istedim birden gıcıklık olsun diye. Ho Ho Ho. Bazen kötü olmak iyi. Ol yandaki gençler çekirdek çıkardı. Aha film başlıyor bu bir rekor. 15 dakika sadece 15 imana biliyor musunuz? 

Loving Vincent

Filmden nasıl bahsetmeliyim bilmiyorum. Daha baştan filmin kesinlikle izlenemsi gerektiğini söylemeliyim. Eğer sinemada izlerseniz bu size ayrı bir keyif verecektir ve kesinlikle büyük ekranda izleyin.  Filmin ayrıntısına girmeden izlediğim salonda netliğin tam olmadığını belirtmem lazım. Projektörü biraz ayarlamaları lazımdı. Tabi bu kazandığım deneyimden, aldığım ketiften hiç bir şey keşfettirmedi.

Filmin hikayesine göz atalım öncelikle. Bir polisiye edasıyla gidiyor. Bu şekilde bizde hikayenin içine başarılı bir şekilde giriyor ve Armand Roulin ile birlikte hikayenin bir parçası oluyoruz.

Vincent van Gogh’un ölümünün üzerinden bir yıl geçmiştir. Ona  mektuplar taşıyan Postacı Roulin’in eline Vincent’in Theo’ya yazdığı bir mektup geçer. Bu mektubu Theo’ya ulaştırması için oğlu Armand’a görev verir. Armand Vincent’i sevmez ve bu fikre karşı çıkar ama sonunda babasını kıramaz. Parise gider, burada Theo’nun öldüğünü öğrenir ve mektubu tanıdık birine vermek için Auvers-sur-Oise’a kadar gider. Burada mektubu Van Gogh’un dostu Dr. Gachet’ye verecektir. Şehir dışında olan doktoru beklerken, kasaba halkından Vincent hakkında bir çok şey öğrenir ve onun hakkında düşünceleri değişir.

Loving Vincent filmi için dört sene çalışılmış, 125 ressamın tek tek yaptığı 65,000 kare yağlı boya tablodan oluşuyor. Tabi ben burada istatiksel bilgileri yanlış hatırlıyor olabilirim ama böyle bir olaya girilmesi bile film sürecinin ne kadar sancılı ve aynı zmaanda keyifli olduğunu ortaya koyuyor.

Özetle ortaya öyle güzel bir yapım çıkmış ki izlerken keyiften dört köşe oluyorsunuz. Tam anlamıyla farklı bir deneyim Loving Vincent. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. Geçen sene gözlerimle gördüğüm van Gogh tabloları sanki birşeşmiş karşımda bir filme dönüşmüştü. Bu arada unutmamak lazım. Fİlmin müzikleri de Clint Mansel’dan. Oldukça başarılılar.

Yönetmen – Senarist: Dorota Kobiela , Hugh Welchman

Jerome Flynn
Doctor Gachet
Robert Gulaczyk
Vincent van Gogh
Douglas Booth
Armand Roulin

geç gelen yeni yıl yazısı

İki gün kadar yeniydi. Birazdan üçe bağlanacak, zaten rutiniyle devam eden hayatımıza bir sene eklenmesiyle kalacaktı. Bir süre yine eski yılın tarihini atacaktık sayfalara. Sonra eskisine dair hiç bir şey kalmayacaktı hatrımızda. Bir kaç tatil fotoğrafı, alınmış kararların mutlulukları, yenilen kazıkların üzüntüleri. Sonra her şey aynı olacaktı. Bir tekrar nasıl düzelirdi? Yeni ufuklara yelken açarak mı, yoksa kendinle verdiğin savaşı harayetlendirerek mi? Yahut o savaşı bırakarak mı?

Eminim onlarca yol vardı. Belki yüzlerce, belki binlerce. Sadece gelmesini beklediğin, girmeye çalıştığın bir yol belki de. Seni nereye savurursa.

Artı bir sadece biraz daha seyreltecekti saçlarını, gözlerinin altına bir çizgi daha atacak, kulaklarını bir kaç milim daha büyütecek, yere olan eğitimini biraz daha arttıracak.

Sadece bir yaş daha oldunlaştıracaktı seni düşüncelerinde, kimsenin dinlemeye tenezzül etmediği. Bir umutla yaşamaya devam eder miyiz, üçünce güne varırken umutlar.

Belki!

Bir umut kırıntısı, evrene gönderilen bir mesaj. Bu sene daha iyi bir yıl olsun. ve aynı zamanda evrenin hep reddettiği bir mesaj. Göle maya çalmak gibi.

“Hekes için mutlu bir yıl olsun.”