Korku

Karanlık değil aslı korkum, sadece bütün düşüncelerimi yitirmek fikri.

Düşünsene, derin bir karanlığın içindesin, ne bir ses, ne bir his, ne bir fısıltı. Çoğu zaman yalnızlığına ortak olacak düşüncelerin de yok aklında. Tamamen bir boşluk. Amacını bilmeden, var olmuşsun. Var olduğundan bile habersizsin. Ne ardında bıraktıkların var ne de senin hatırlayacaklar. Küçük bir deliksin bakılan yerde.

Bazen kayboluyorum

Bazen ne olduğunu bilmeden… bazen bir şeyler arıyorum, aklımın derinliklerinde dolanıp.

Arıyorum. Nasıl aranması gerektiğinden habersiz.

Bu şey nasıl olmalı? Hangi kelimeler gelmeli ard arda.

Bilmiyorum,

nasıl olması gerektiği konusunda hiç bir fikrim yok. Tıpkı hayatım gibi. Bir şeyler yapmalı biliyorum.

Sonra kendimi boş hissediyorum.

Hayatımla ilgili hesaplar yapmak?

Tamam diyorum sonra. Kalbimi alabilecek birini temenni ediyorum. Üzülüyorum.

Hayatımla ilgili şeyler? “tamam” diyorum sonra.

“Acıtmasın”

“Tamam” diyorum acıyor. Ama kimse hissetmiyor.

Kısa bir hikâye

Karşı pencereden sızan ışık, odanın içerisinde istemediğim bir aydınlanmaya sebep oluyordu. Üşenmeyerek kalktım ki beni tanıyanlar bunun benim için nasıl bir eylem olduğunu bilir. Önce tülü, ardından da perdeyi sıkıca çektim. Kornişlerin yerinden çıkmasını umursamayarak. Çıksa ne olur ki? Öylece aylar belki de yıllarca kalır. Belki bir iki, bir iki hepsi biterde perde ile tül aşağıya düşer ben de bu vesileyle onları çamaşır makinesine atar aydınlanmalarına sebep olurum.

Elbette aydınlanma onların da hakkı.

Perdeyi iyice çektiğinden emin bir şekilde yerime oturdum. Tam ayaklarımı uzatıp pufa koyduğum anda görüşme yine o anlamsız ışık ilişti. Hemde hareket eden gölgeler eşliğinde. Perdeyi kontrol ettim göz ucuyla, bir yandan da duvarda yansıyan hareketlere bakınıyorum. Başlarda anlam veremedim. On santimlik alanda gördüğünüz şeye ne anlam yükleyebilirsiniz ki? Üstelik duvar boyunca uzanan bir gölgeye. Önce yatayda hızlıca birşeyler hareket etti. Sivrisinek olmalı diye düşündüm, benim öldürmeyip, kendini öldürmeye çalışan bir tanesi sürekli ortada dolanıyordu.

Hızlı hareketlerinin ardından birden ortadan kayboldu. O anda masa lambasının ışığı söndü ve karanlıkta kaldım. Yok aslında nereden geldiğini çözemedim o yerden tavana kadar uzanan yansımayala. Işığın sönmesi korkutmuştu beni, sanki ışıkla birlikte tüm seslerde susmuştu. Yerimden kalkıp kalkmamanın tereddütünü yaşadım bir an. Tam ayaklarımı yere bastığım anda, odaya dolan ışığın karardığını hissettim. Tüm sokakta elektrik mi kesilmişti acaba? Bu sorumun yanıtını, homurdanarak çalışmaya başlayan buzdolabı verdi. Yaşlı emektar… Ama beni korkuttun. Tam kalkıyordum ki sızan ışık geri geldi. Daha sönüktü, daha karanlık gri. Pencereye doğru ilerledim. İçimden bir ses ışık şeridine yaklaşmamamı söyledi. İçimdeki sesten korkarak o şeride yakalanmamaya çalışarak, ışık butonuna gittim. Ancak tam butonun üzerindeydi şerit.

Açmak için bir şeyler uzatmaya çalıştım, arandım ama etrafımda hiç bir şey yoktu. Kapıya yöneldim ama biçimsiz bir şekilde duran ışık şeridi geçmeme izin vermedi. Tişörtümü çıkardım ve bir ucundan tutarak butona fırlattım. Tişört ışık şeridine değdiği anda birden bir katana ile kesilmiş gibi ikiye ayrıldı. Bir parçası elimde kalırken diğer parçası karanlık şeridin içinde kaybolmuştu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kanepeye uzandım. Saatlerce o garip şerit şeklindeki ışığı, içindeki gölgeleri izledim.

Işıkta mı bir gölgeydi acaba?

Aslında gidip butona basmalıydım. Artık nasıl bir tembellikse…

Kısa bir hikaye…

Soğuğun sıkı sıkı sarındırdığı günlerdi. Kendimizi attığımız küçük kıraathaneden bozma kafede hatırladığım tek şey tost makinesinden çıkan aşırı yağlı tost kokusuydu. Tabi bide dudaklarının arasından sızan gülümsemen. Benim sana gösteremediğim.. Ketumluğum işte hep dert yandığın.
Zamanın nasıl aktığını anlamamıştım. Nasıl bir göreceli kavramsa zaman, sen varken hep senin kontrolünde. Saat on ikiyi vurmamıştı, ikimizde bal kabağına dönüşmeyecektik ama ‘geç kaldım’ demiştin. Bir hararetle çıkmıştık, çan sesi ile kapıdan, bir telaşla. Nasıl bir hüzün çökmüşse üstüme, umut dolu gözlerine bakarken “ben bırakayım seni” demiştim. Sanıyorum ilk o zaman düştü üzerimize karın ve sensizliğin soğukluğu. İstanbul için ise eziyet anı. “Sende çok yorgunsun bir an önce eve git ve dinlen” derken bir öpücük kondurmuştun yanağıma, hala doğum lekesi gibi sakladığım. Şiddetini arttıran, beton zemin üzerine ince bir tabaka halinde duran kar umutlarının üzerine kaderini akmişti sanki.
Ayrıldık. Sensizliğe daha bir adım atamamışken dönmüştüm arkamı. Sen ise sokağın başına gelmiştin. Sanki benim sana hasretle döndüğümü hisseder gibi bana dönmüştün ayağını yola atıp.
Omzunda asılı çantanın çevrende savrulduğu hatırlıyorum, gri düz eteğinin bacakların etrafında dönmeye çalıştığını. Ve tek gamzenin beni benden alırcasına gülümsemene karışarak bana döndüğünü.
Acı bir fren sesi hatırlamıyorum. Yada seni öldürene merhamet gösterecek herhangi bir anı. Birden bire savrulduğu hatırlıyorum. Seni yakaladığımda ise şehrin tüm pisliğini örten beyazın kırmızıya boyandığını. Hatta sürekli gözümün önüne gelen eriyişini…
Senden sonra kar yağmadı orada. Bir soğuklukta inmedi göğsüme. Sürekli senin hararetin. Birazda sigaranın bıraktığı nefes tıkanıklığı. Evet başladım… Sadece bir kaç dal yokluğunda…