Etiket arşivi: Açelya

Başlık 3 – 5

AÇELYA 1

AÇELYA 2

AÇELYA 3

AÇELYA 4

2.

Sabahın en büyük sürpriziydi seni görmek. Soluk kış güneşinde siyah saçlarından yansıyan ışığın sıcaklığıyla güne başlamak. Gülümsemendeki o içime dolan can kırıntısı. Belki bencillik dünyanın var olma sebebini kendime istemem ama çokta değil.

Ardından yürüyorum. Aklim durmuş sadece nasıl tanışabileceğimizin kurgularını canlandırabiliyor. Dünya ise pür dikkat yürüyüşünü izliyor. Kıskanıyorum. Esen rüzgârdan, yağan yağmurdan sana dokunabilen her şeyden. Gözleri oyasım geliyor tek tek.

Bir süre otobüste arkanda oturuyorum. Otobüs sallandıkça, sen sağa sola salıdıkça saçlarının kokusu daha bir doluyor ciğerlerime. Kalp atışım hızlanıyor. Dolaşım sistemimin bayram ettiğini hissediyorum. Daha derin içime çekiyorum. Saçlarını hafifçe deriye atıyorsun. Koltuğun akasına kayıyor bir parçası. Bir kısmı koltuğa tutunmak için uzattığım elimin üzerine düşüyor. Hafif gıdıklanıyorum ancak elimi hareket ettirmiyorum. Bu seninle ilk yakınlaşmamızın temeli.

Zaman ne kadar çabuk geçti, ya da yol ne kadar kısaldı bilmiyorum. Bildiğim tek şey otobüse binmemiz ile senin otobüsten inmen bir oldu. Saatimi kolaçan ettiğimde ise yarım saat geçtiğini fark ettim. Zamanın göreceli bir kavram olduğunu daha iyi anladım o zaman. Bir an için otobüsten inip peşinden gitmeyi istedim. Hatta hareketlendim de. Ne yapabilirdim ki? Uzaktan seni izlemekten başka.
Yoluma devam ettim.

Yağfur ustanın dükkanına vardığımda dükkan yine boştu. Oraya kimsenin gitmediğini düşünmeye başlamıştım. Saate baktığımda onu çeyrek geçiyordu. Dükkanın boş olma ihtimali yüksekti. Kapıdan içeri girdiğimde, kapının sesini duymuş olacak Yağfur usta ördek başı yeşili kapıdan hızlıca çıktı ve ardından kapıyı kapadı. Beni gördüğünde yüzüne bir gülümseme yayıldı.

“O buyur sen mi geldin? Hoş geldin?” Hemen kapının önündeki masayı gösteri. Dün oturduğum masayı. Bende aynı yere oturdum. Çantamı yandaki sandalyeye bıraktım.

“Ben de yeni geldim, ama bu gün döner yok. Et aldığım yerde bir problem çıkmış.” Nasıl yani anlamında bir bakış attım. “Yok öyle korkulacak bir şey değil. Ben özel kesim alıyorum etleri, aldığım adam hasta olduğu için bu gün et yokmuş…”

Midem kazınmaya başlamıştı. Öyle ki sesi kat kat giyindiğim kıyafetlerimin ardından da duyuluyordu. Bunu Yağfur ustada duymuş olacak ki “Açsın sanırım. “dedi. “Sana kahvaltılık bir şeyler getireyim.”

Cevap vermeye fırsat kalmadan yanımdan uzaklaşmıştı. Yaşına göre çevikliği dün de beni şaşırtmıştı, kulaklarının bu kadar iyi duyması da ayrı bir şaşılacak şeydi.

Arkamda kalan ördek başı yeşili kapıdan içeriye girmişti. Kapının açılması ile birlikte küçük dükkanın -hala lokanta diyesim gelmiyor- havası değişmişti. Serin bir ferahlık dolmuştu içeriye. Hafif esen rüzgar titrememe yetmişti ama gelen koku büyülemişti beni.

Yaktığım sigarayı söndürmeden Yağfur usta elinde bir tepsi ile geldi ve tepsiyi masaya bıraktı. Kendisi de karşıma oturdu.
“Ben de acıktım. İnsan erken kalkınca erken acıkıyor. yaşlılık uyuyamıyorun bir türlü.”
Tepside, bol miktarda zeytin, bir kaç çeşit peynir ve haşlanmış yumurta vardı. Bir kaç dilim ekmek, iki bardak çay vardı.
“Hadi bakalım afiyet olsun.” dedi ve yemeğe başladı.
“Eline sağlık sana da.”

Burası sanki ilk defa dün keşfettiğim bir yer değil sürekli müdavimi olduğum bir yer gibiydi. Sanki bir müşteriden öte bir dost mekanıydı burası. Kendimi rahat hissediyorum. Evimdeymiş gibi olmasa da ona yakındı.

Yemek bitene kadar konuşmadık. Kahvaltılıklar da döner kadar güzeldi. Yedikçe yiyesi geliyor insanın. Ancak ayıp olmasın diye bir yerde durdum.

Kahvaltı bitince bir bardak daha çay koyduk. Çaylarımızı içerken Yağfur usta o güzel sarma sigarasından ikram etti. Keyifle içtim. Hatta bana da sigaradan tedarik etmesini istedim. “Bakarız.” dedi sadece. Havadan sudan konuşmaya başladık. Sigara hafif başımı döndürmeye başlamıştı. Bir ara kalktı.
“Bu gün döner yok. Şu tabelayı çevireyimde insanlar boşuna gelmesi.” Tabelayı söyleyene kadar onu fark etmemiştim. Kapıya asılan kırmızı renkli tabelayı çevirdi. O gelirken bana bakan tarafta açık yazısını okudum. Yine karşıma oturdu.
“Erkencisin hayırdır.” dedi. Sanki gerçek konya girmemi bekliyor gibiydi.
“Yo önemli bir şey yok. Dün gece çok iyi uyudum sabah zinde uyandım. Bu taraflara ilk gelişimdi çok beğendim. Dün buradan çıktıktan sonra şöyle bir yürüdüm. İlerde sokağın birinde bir sütun gördüm dikkatimi çekti. Hava kararmaya başlamıştı birde gündüz gözüyle göreyim.” dedim.
“Ha, Arkadius Sütununu diyorsun sen. Çok büyük çok güzel bir sütundur ama görmüşsündür halini. Bir hiç bir şeye bakmıyoruz.”
Sütunun adını öğrenmiştim Bir ihtimal rüyamda gördüğüm sütunu da onlardan öğrenebilirdim.
“O zamanlarda nasıl yapmışlar değil mi? İnsan hayret ediyor yapılanlara.”
“Hayret edilecek ne var evlat. İnsanoğlunun kafasına koyunca yapamayacağı şey yok. Bu bina olur, sütun olur, gözle görülen görülmeyen şey olur…”
“Tabi canım onu demedim ben düşünsene ne vinç var ne kasme makinası. Sen koca sütunu oy bir de havaya kaldır dik. İnsanlar şimdi bile makinalarla zor yapıyor bunu.”
“Her şeyin usulü var tabi evlat. Şimdi insanlar kendi yaptıklarına başvuruyorlar o zaman başka şeylere baş vururlardı.”
“Nasıl yani?” Muhabbet ısınmaya başlamıştı. Birer sigara daha yaktık.
“Teknoloji insanları geliştirdi geliştirmesine ama bu insanları böbürlendirdi. Bir şeyde ilerlerken diğer şeylerde geri kaldılar.”
“Diğer şeyler ne?”
“Teknoloji inancı götürdü evlat. İnançlar yerle bir oldu. Yerle bir olan inançlarda zamanla efsanelere döndü. Mesela senin Arkadius Sütunu. Vakti zamanında onun tepesinde bir melek olduğunu söylerler. Ne zaman çığlık atsa kuşlar yere düşer insanlar düşen kuşları toplar evlerine bu sayede yemek götürürlermiş…”
Bu dün tam da benim başıma gelen olaydı. Onu görmüştüm. Aynı şekilde bir çığlık sesi ve kuşlar yere düşmüştü hatta onları ezilmesinler diye sütunun kaidesinin yanına toplamıştım. Yağfur ustanın anlattıkları ve dün yaşadıklarım bana çok tuhaf gelmişti. Ya hala uyuyordum,yada bu işte bir gariplik vardı.
“… hayırdır daldın.” diye sözünü kesti.
“Yok seni diniliyorum.”
“Ha, işte öyle. İnsanlar orada onun olduğuna inanırlarmış. Şimdi sana bu mantıklı geliyor mu? Teknoloji yada insan oğlunun gelişmesi diyelim buna, inançları bitiriyor. Gün gelecek şu an dünya üzerinde olan inançlar da birer birer efsane olacak. Bak şimdi. Bir ton bina dikiyoruz İstanbul üzerine ama bunun ne amacı var? İnsanlara kalacak yer mi? Yaşayacak yer mi? Ama adamın biri sütun dikmiş, nasıl bir sütunsa artık, üzerinde bir melek insanları besliyor. Bunun gibi bir ton sütun var İstanbul’da. Şimdi dikilen binalar be yapacak? Bak şunlara bunlar insana getirse getirse zebanileri getirir, bırak melekleri.

İstanbul’un durumu kimin geleceği konusunda pek düşüncem yoktu. Ama laf diğer sütunlara uzanmışken konuyu değiştirebilirdim. O ara Yağfur ustanın daldığını gördüm. Bir süre sessiz kaldım.

“Şu diğer sütunlar neymiş?” diye sordum meraklı bir şekilde.
“Türlü türlü. Sineklerden koruyan mı ararsın, yemek dağıtan mı, asker korkutan mı, sevgiliyi ayırıp barıştıran mı? Her türlü mahlukat için birer sütun varmış.”
“Ne yani şimdi insanlar bir şey yapmayıp bu sütunlara gider istedikleri olur muymuş?”
“Öyle değil tabi insanlar yine istedikleri için çalışırlarmış, sütunlar onları gerçekleştirmeleri biçin bir aracıymış. Sen savunma için askeri dikmezden sütun sana ne yapsın?”
“Sende baya bilgiliymişsin bu sütunlar konusunda. Nerede var başka?”
“Öyle vakti zamanında araştırmıştım. Düşünsene her gün bir şeyin önünden geçiyorsun ister istemez orada ne olduğuna kayıtsız kalamıyor insan. Bende o zaman araştırdım ama artık öyle değil. İnsanların içi boşaldı. Artık çoğu kişi etrafına ne var ne yok diye bakmıyor bile…” biraz durdu düşündü. “İstanbul’ın her yeri sütun. Mesela Altımermer’de çok varmış. Zaten bu sütunlardan dolayı oraya Altımermer demişler.
Aradığım sütun Altımermer’de olabilirdi. Bu sebepten dolayı çok fazla ayrıntıya girmedim. Bir süre konuşmadık. Yağfur ustanın yanından ayrıldığımda saat bire geliyordu.

Yola çıktığımda Yağfur ustanın verdiği üç dal sigarayı kendi paketimin içine yerleştirmiştim. Yol üstünde oralarda esnaf olduğun düşündüğüm bir adam Altımermer’e nasıl gideceğimi sordum. Tarif edilen yöne doğru yürümeye başladım. Bir süre etrafı izleyerek yürüdüm. Bir şey düşünmüyordum. Zihnim boştu. Bu boşluk birden bire şarap kokusuyla, şarap sabahtan beri şarap içmediğim fikri dolanmaya başlamıştı aklımda. Susamıştım. Haliyle biraz da üşümüş. Şarap içme isteği birden nüksetti. Ancak sadece şarap. Başka alkollü bir şey değil.

Altımermer’e vardığımda sütunu nasıl bulacağımı bilmiyordum. Dağınık bir şekilde yerleşmiş evlerin arasında kalmış olabilirdi. Yol üstünde bir büfe gördüm ve ortalama bir şaraptan aldım. En ucuzundan alıp şarapçı olarak gösteremedim kendimi. Biraz pahalı şarapların en büyük sorunu mantarı oluyor. Neyse ki yanımda İsviçre Çakısı vardı. Tabi öyle orijinallerinden değil.

Ayaklarım beni sütuna götürmüştü. Onlar götürmüştü çünkü ben bilinçsizce ilerliyordum. Şarabı aldığımdan beri aklımda, bir yerde açıp en azından bir yudum almak vardı. Nihayet sütunu gördüğümde, tam da rüyalarımdaki gibi üzerinde genç kadın erkek kabartmaları vardı. Rüyamdan farklı olarak sütunun kaidesinin altına doğru, sütunun etrafına bir bilezik gibi geçirilmiş büyükçe metal bir kabartma vardı. Burada da bir kadın ve bir erkek öpüşürken resmedilmişti. Daha doğrusu kabartılmıştı.

Sütunun yanına yaklaştım köşesinde bir yükselti buldum ve sırtımdaki çantayı indirdim. Çantadan çıkarmadan şarap şişesinin ucundaki korumayı yırttım. Çakının üzerindeki burguyu açarak mantara sapladım. Mantar kolayca açıldı. Artık bu işte uzmanlaşmaya başlamıştım sanırım. Etrafa bakındım kimse yoktu. Şişeyi poşeti ile birlikte çıkardım ve büyük bir yudum aldım. Şarabın ekşisinin mideme doğru aktığını hissettim ve bunun tadını çıkardım. Yine etrafı kolaçan ettim, kimse yoktu. Bir yudum daha aldım. Etrafta kimse yoktu ama sanki birileri beni izliyordu. Sanki izleniyordum bunu hissetmiştim. Şarabın mantarını şişeye sıkıştırdım Bu açmak kadar olmamıştı beni biraz uğraştırdı. Yağfur ustanın verdiği sigaradan yaktım bir tane ve sütunun etrafında dolanmaya başladım. Kaidenin etrafındaki kabartmara ve şekillere bakıyordum. ve tanıdık bir kabartma gördüm. Sanırım aynısıydı.

Başlık 3 – 4

AÇELYA 1

AÇELYA 2

AÇELYA 3

Bölüm 3: Tılsım

1.

Gözlerimi açtığımda yurttaki yatağımda yatıyordum. Uzun zamandan sonra ilk defa bu kadar zinde açmıştım gözlerimi. Yatağı terk etmedim. Bir süre olan biteni düşündüm. Yurda ne zaman gelmiştim, nasıl gelmiştim, hatırlamıyorum. En son Cerrahpaşa’nın bilmediğim sokaklarında dolanıyordum.
Gerçekten dolanıyor muydum? Aslında yaşadıklarımı gözden geçirdiğimde bunun bir rüya olma ihtimali daha yüksekti. Muhtemelen kafam iyi gelmiş sızmış aradaki küçük ayrıntıları unutmuştum. Sonuçta sürekli tekrarladığım bir şeyi unutmam için illa alkol almama gerek yoktu pekala her insan sürekli yaptığı şeyleri unutabilirdi.

Montum yan tarafımdaydı. Üstümü çıkartmamış öylece yatağa girmiştim. Kaç ay olmuştu yatak örtülerini değiştirmeyeli? Yastığın kokusu rahatsız etmiyordu ama çarşaf ve nevresimin sararmış görüntüsü, kış güneşinde bile oldukça rahatsız edici göründü gözüme. Ranzanın üst yatağından atladım. Yatağın kenarına yığdığım eşyalarımı hemen ranzanın dibindeki masaya yığdım. Küçücük odaya dört kişi sığdığımızı düşünürseniz odanın nasıl bir durumda olduğunu tahmin edebilirsiniz.

Yastık yüzünü, çarşafı, nevresimi çıkardım. İçerisi havalansın diye odanın penceresini açtım. Pencereyi açar açmaz soğuk hava içeriye hücum etti. Biraz titredim. Masamın üzerine koyduğum bir bantlanmış telefonumu alarak iki satır ekranının ilk satırını kaplatan saatine baktım. Saat onu çeyrek geçiyordu. Şansım varsa görevliyi yakalayabilir yeni nevresimleri alabilirdim. Odadan elimde kirlilerle koşarak çıktım.

Geriye döndüğümde içerisi buz gibi olmuştu. Üşümeme rağmen pencereyi kapamadım. Temiz nevresimleri yatağıma yerleştirdim. Masamın üzerine koyduğum döküntüleri toparlamaya başladım. Kitaplarımı yine yatağın üzerine bıraktım. Yatağın altına bir kaç kaset iliştirdim. Geri kalan eşyalarımı dolaba koymak için yumak yaptım elimde onları dolaba götürdüm. Kendimi de yıksam iyi olacaktı ama bu saatte sıcak su olması biraz zordu. Yine de duşlara yakın olan dolabıma vardığımda sıcak su için şansımı denedim. Su vardı. Çok sıcak değildi ama bir su dökünecek kadar beni idare edebilirdi.

Odaya girmemle pencereye sarılmam bir oldu. Islaklığında etkisi ile soğuk vücuduma iki kez daha etki etmişti. Odanın ısınmasını bekleyene kadar donabilirdim. Bu sebepten dolayı masanın üzerine bıraktığım lacivert mountumu omuzlarımın üzerine attım. Montu savurmamla birlikte bir şeyin yere düştüğünü fark ettim. Yere karşımdaki ranzanın altına doğru baktığımda onu gördüm. Mermer anahtarı.

Anahtarı elime aldım. Sıcaktı. Hem de oldukça sıcak. Belki de soğuktan titremeye başlamış içim sebebi ile anahtarı bu kadar sıcak hissediyordum. Anahtarı çevirip şöyle bir baktığımda üzerinde bazı işaretler gördüm.

 

Bunun ne olduğunu anlamak için çok düşünmedim. Bu büyü kitaplarında çokça gördüğüm işaretlerden bazılarıydı. Peki ama dün gece de anahtarın üzerinde miydi? İşte bunu hatırlamıyordum. Karanlıkta dikkat etmemiş olmalıydım.

Dolabımın yanına gittim. Büyü ve büyücülükle ilgili yazılmış kitaplara göz gezdirdim ama herhangi bir şey bulamadım. Üzerinde bir şifre de olabilirdi. Alınsa bir tarihi eseri tutuyordum elimde ve onun bende olması ne kadar doğruydu? Bunu müzeye falan götürmem gerekmiyor muydu? Peki ne diyecektim onlara. Sütunun üzerinde bir melek bağlıydı (O!) bana o mu verdi. Kim inanır ki buna? Öyle bir melek olsaydı zaten şimdiye kadar haberlere konu olmuştu. Hayal görmüştüm orası kesin. Şu elimde tuttuğum şeyse bütün savlarımı çürütüyordu.

Sigara içmek için dışarıya çıktım. Odada gece nispeten sigara içebiliyorduk ama gündüz gözüyle mesai saatinde bu biraz zordu. İçilmesine içilirdi ama şimdi görevlilerle ağız dalaşına girmeye gerek yoktu. Vücut ısım yerine gelmiş en azından soğuk diye üşümeye başlamıştım. Sigaram bittiğinde içeri girdim. İçeri girerken kar sinsi sinsi atıştırmaya başlamıştı.

Yatağıma uzandım. Anahtarı bir kaç kez elimde çevirdim. Üzerindeki işaretleri silmeye çalıştım. Ama sanki anahtar var olduğundan beri oradaydılar. Tavana bakar halde düşünüyorken uyuya kalmışım ve bir rüya gördüm.

Bir sütunun yanındaydım. Bu gördüğümden farklıydı. Yani o gün gittiğim sütun değildi. Bu sütunun üzerinde savaşçılar değil, sevgililer vardı. Cebimden bir kağıt çıkartıyorum. Kağıdı açtığımda içine yazılı,bir şeyler görüyorum. Bunlar anahtarlığın üzerindeki şekiller. Cebimden bir çakmak çıkarıyor ve yakıyorum. Kağıt bir anda alev alırken aceleyle sütunun kaidesinin üzerindeki bir delikten kağıdı atıyorum. Birden bir ışık parlıyor kaidenin içinde ve sütun üzerindeki şekiller hareket etmeye başlıyor. Bazısı sarılıyor, bazısı öpüşüyor, bazısı da sevişiyor.

Birden uyanıyorum elimde sıkı sıkıya tuttuğum anahtar ısınmış derimi yakıyor. Bir refleksle üzerime bırakıyorum kıyafetlerimin yanmasını umut ederek ancak bir şey olmuyor. Avuç içimde hafif bir kızarıklık beliriyor sadece. Bu bir tılsım diye düşünüyorum. Ancak o sütunu nerede bulacağım. Birazda meraktan rüyalarımda gördüklerimi yaparsam ne olur diye düşünüyorum. Saate bakıyorum saat beşe yaklaşıyor. Hava kararmış. Yavaş yavaş oda arkadaşlarım giriyorlar içeriye.

Normalim, bir şey belli etmiyorum.

Yemekhaneye gittiğimizde seni görüyorum. Kalbim yanıyor. hızlıca atmıyor bu sefer. Sadece bir yanma. Elimdeki suya yumuluyorum ama yangın geçmiyor. Bir su için daha sıraya giriyorum. O ara göz göze geliyoruz. Sarhoşlukların en derinini yaşıyorum ve kendimi soğuğa bırakıyorum. Arkadaşlarım birden bire ne oldu diye peşimden geliyorlar. basık hava midemi bulandırdı diyorum ve onları gönderiyorum.
“Nefes alamam lazım.”

Gece yarısı karar verdim. Sabah ilk iş Yağfur ustanın dükkanına gidecek ve üzerinde çiftler olan sütunun yerini soracaktım. Eğer o civarlardaysa kesin bilirdi. Yatarken dolabıma sakladığım şişeden bir kaç koca yudum şarap aldım ve mışıl mışıl uyudum.

Başlık 3 – 3

AÇELYA 1

AÇELYA 2

 Bölüm 2: Sütun Üstündeki Sen

Yağfur Ustanın dükkânından çıktığımda gökyüzü hafif aydınlanmıştı. Bulutlar hızlı hareketlerle İstanbul’u terk ediyorlardı. Onların bu hızlı hareketleri kendine bile hayrı olmayan güneşi biraz daha çıkarıyordu ortaya. Kaç saat o küçük dükkanda kaldığımı hatırlamıyorum. Ancak yediğim nefis dönerin tadı hala damağımdaydı. Uzun süredir böyle lezzetli bir şey yememiştim. Bir de verdiği o sigaranın tadı. Tabi ayranı da unutmamak lazım. Bana ikram ettiği her şey mükemmel denecek derecede güzeldi. Tad algımın o kadar iyi olduğunu söyleyemeyeceğim ancak burası gerçekten iyiydi.

Bir kaç adım sonra soğuğa rağmen beynimin dönmeye başladığını hissetim. Yaşadığım bir nevi sarhoşluktu. Bir kaç adım attım. Adımlarım yere ulaşmadan sanki diğer ayağımı kaldırıyordum. Ay üzerinde bir astronot gibiydim. Bilmediğim yerde, kontrol edemediğim uzuvlarım beni bir yerlere taşıyordu. Dikkat etmeden yürüdüm. Dikkatimi sadece atacağım adımlara veriyor buna rağmen onları kontrol edemiyordum. Sanki metal soğuk bir elbisenin içinde bir başkası tarafından yönlendiriyordum.

Nereleri dolaştığımı bilmiyorum. Vücudumun kontrol kabiliyetini yeniden elime geçirdiğimde ağzımın kuruduğunu hissettim. Öyle bir kuruluktu ki damaklarım birbirlerine yapışıyordu adeta. Çantayı sırtımdan indirdim. Sağa sola bakınarak etrafta kimsenin olmadığını görünce şarap şişesinden büyük bir yudum aldım. Şişenin ağzından boğazıma doğru bocalan şarap boğazıma hızlıca dolmuş yutkunmama fırsat vermemişti. Yavaşça ağzıma dolan şarabı kontrol ederek boğazımdan aşağıya yuvarladım.

Rahat bir nefes alıp soluklandığım anda bir çığlık sesi duydum.

Başımı yukarıya kadar kaldırdığımda, eski evlerin arasında duran bir kaide dikkatimi çekti. Oldukça yeni gözüküyordu. Yıkık dökük evlerin arasında bu denli ihtişamla duran bir esere tanıklık etmek bir an için aklımı başımdan aldı. takdir edesini ki biz toplum olarak tarihi eserleri koruyan bir millet değiliz. Şimdi kaidenin üzerinde yeni yapılmış gibi duran sütun dikkatimi çekmişti. Üzerindeki gravürler gerçek gibi duruyordu. Sütun, kaideden başlayarak en tepesine kadar bu gravürlerle süslüydü. O kadar gerçekçi gözüküyorlardı ki sütunun etrafında dönerken zaman zaman onların sütundan sıyrılıp bana saldıracaklarını düşündüm bir kaç kez.

Sütun yaklaşık üç buçuk kulaç genişliğinde bir kaidenin üzerine oturtturulmuştu. Sanıyorum kareydi. Sağ ve sol yanındaki sütuna dayalı evlerden tam olarak net bir şekil çıkartamıyordum. Sütunun yüksekliği on yedi, on seki kulaç kadardı. Göz kararı bir hesap yaptığımda bu kanıya vardım. Sütunun en tepesinde de bir heykel vardı.

Ben sütuna kilitlenmiş onu dikkatli bir şekilde incelerken sokaktan geçen birinin bana baktığını gördüm. Ben nasıl sütuna kitlendiysem o da bana kitlenmiş bakıyordu. Sütunun tam da heykelin başının etrafında bir bir düzine kuş dönüyordu. Gözlerimi sütundan indirip adama, bana bakan adama baktığımda adam başını indirip devam etti. “Bela istemiyorum” der gibi bir tavrı vardı. Evet bende bela istemiyordum.

Hava kararmaya başlamıştı. Eminim açık bir alanda ufuk çizgisinde kızıllığı görebilirdik. Ancak burada binaların arasında sadece karartıya tanık olabiliyordunuz. Bir de civardaki evlerin, sokak lambalarının ışıklarına. Karanlık çökmeye başladıkça ortalık daha da sessizleşiyor, tarihle bezenmiş sokak daha da ürkütücü bir hal alıyordu. Ortalığı aydınlatan insan yapımı duygusuz ışıklarsa, beni daha fazla korkutmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Hep tarihten ders almamız gerektiği söylenmişti okullarda. Tarihi bilip onları anlayıp geleceğimizi ona göre yönlendirmemiş gerektiği. Devletler için bu bir gerçek olsa da tarih kişiler için ürkütücüydü. Şimdi burada bu sokakta bütün yaratılıştan beni yaşamış insanların ruhlarının dolandığını hissedebiliyordum.
Neden hep insanlardan korkuyordu ki? Tamahkâr oldukları için mi?

Düşünceler içerisinde sütunu izliyordum. Güneş kızararak sütun üzerindeki heykeli hafifçe aydınlatıyordu. O sırada ufak bir sarsıntıyla heykelin hareket ettiğini gördüm. Muhtemelen hayal görüyordum. Bir heykel nasıl olurda hareket edebilirdi? Ancak heykel yavaşça, uykusundan uyanırcasına gerindi. Sırt bölgesinden iki kanat hafifçe açıldı. Bir kaç kez. Kanat çarptı. Derin bir uykunun ardından geriniyormuş gibi bir hali vardı. İkinci kanat çırpışın ardından heykelin etrafında dönen kuşlar birden yete düşmeye başladı. Bir tanesinin kanadı burnumu yalayarak yere düştü. Yere düşen kuş kafasını bir kez havaya kaldırmaya çalıştı ancak başaramadı. Kafasını yere bırakmış etrafa bakıyordu. Göz kırpışlarını görebiliyordum.

Kahverengi bir kuştu. Oldukça şişmandı. İki okka kadardı. Kahverengi parlak tüyleri kısa boynuna kadar devam ediyordu. Boynu beyazdı aynı şekilde paçalarında beyazlıklar vardı. Beyazlık kafasının üzerine kadar uzanıyordu. Küçük siyah gözlerinin etrafında kırmızı parlak tüyler bu kırmızılığı çevreleyen yeşil, siyah karışımı tüyler vardı. Tıpkı Yağfur’un dükkanındaki kapının rengi gibi. Hemde aynı canlılıkta. Daha sonra bu kuşu araştırdığımda ona benzettiğim en yakın kuş sülündü.

Kuş uyuşturucu almış gibi öylece yatıyor hareket etmiyordu. Göğüs kafesinin kalkıp indiğini görebiliyordum. Yere eğildim. Kuşa doğru uzandım. Bir tepki bekliyordum ama kuş gözlerini kırpmaktan başka bir şey yapmıyordu. Eğildim. Tüylerini okşadım. Küçük kalbinin atışını ve sıcaklığını hissettim. Kuş ile göz göze geldiğimizde gözlerinin kenarında birikmiş bir damla gördüm. Kuşlar ağlıyor muydu? Bilmiyordum. Hiç bir şey bilmiyordum. O anda yaşama dair hiç bir şey bilmediğimi bir kez daha anladım.

Kuşu yerden kaldırdım. Yere düştüğü için vücudunun bir kısmı çamura bulanmıştı. Umursamadım. Onu sol kolumu kırarak içine yerleştirdim. Kalp atışları daha da hızlanmıştı ama tepkisizdi. Sıcaklığı koluma yayılmaya başlamıştı. Başımı kaldırıp etrafa baktığımda kucağımdaki ile aynı kaderi yaşayan bir düzine daha kuş gördüm. her biri farklıydı. Sokakta savunmasızca yatıyorlardı. Şimdi sokaktan bir araba geçse hepsinin ezilmesi içten bile değildi. Onlara bakmak için yanlarına gittim. Yavaşça yürürken elimdeki kuşun yeşil tüyleri üzerine bir kan damlası düştüğünü gördüm. Panikleyerek gökyüzüne baktım. Sanki gök yüzünden kan yağabilme ihtimali varmış gibi. Peki kuş yağa bilme ihtimali var mıydı? Aslında evet bir kaç haberde böyle bir olay okumuştum.
Kuşu kaldırdım etrafını kontrol ettim. Hiç bir şey yoktu. O sırada burnumun ucundan süzülen bir şey hissettim. Soğukta burnum akıyor olmalıydı. Sağ elimin tersi ile burnumu sildim. O zaman kanın kaynağını keşfettim. burnumdan geliyordu. Sanırım kuşun kanadı çarpınca burnumu çizmişti. Neyse ki önemli bir şey yoktu.

Diğer kuşları gezdim. Hepsi hareketsiz bir şekilde bana bakıyorlardı. Hepsi elimdeki kuşun halindeydi. Etrafta korunaklı bir yer aradım. Sütunun önündeki çöp tenekesini biraz ileri ittim. Çöp kutusunun arkasında kalan sütun kararmıştı. Ancak arkasında kaidenin içine doğru bir delik vardı. Elimdeki kuşu o deliğin kenarına koydum ve diğer kuşları getirmek için gittim. Gittim ama aklım bıraktığım kuştaydı. Bu arada kedinin biri gelip onu götürürse tam yağmurdan kaçıp doluya yakalanmış olurdum.

Kuşların güvenliğini sağladıktan sonra, sütun üzerindeki heykele bakmak aklıma gelmişti. Hareket eden heykele. Bense bu bilinmezin yerine bir kaç kuşun canını kurtarmaya çalışmıştım. Ne düşünmüştüm bilmiyorum. Muhtemelen hareket eden heykel hayaldi, ama bu kuşların her birine dokunmuştum yani her biri gerçekti.

Başımı sütunun tepesine çevirdim. İyice azalan ışık sebebi ile tam olarak ne olduğunu göremiyordum. Ancak birden bire parlayan ışık sütunun tepesindeki şeyle göz göze gelmemize neden oldu. Acıyla bakıyoru. Bir insandı. Yani taştan falan yapılmış, oyma bir şey değildi. Canlı kanlı gibiydi. Sırt bölgesindeki kanatlar arkasına toplanmıştı. Çıplaktı. Büzüşmüş öylece bana bakıyordu. Biraz daha gözümü kısarak dikkatle baktığımda gördüm. Sendin o.

Tereddüde düşmüştüm. kendimi sorgulamaya başlamıştım. Nasıl bir müptelaydım ki sana baktığım her yerde karşıma çıkıyordun. Bir heykelde bile. Sanıyorum artık doktora gitmemin zamanı gelmişti.

O esnada hareket ettin. Tam kendimi hayal olduğuna inandıracakken kanatlarını açarak yukarı savurdun kendini. Birden uçup gidecekmişsin gibi bir hisse kapıldım. Ancak ayağına bağlı zincir senin arşa yükselmeni engelledi ve bir çığlık atarak sertçe sütunun tepesine kondun. Bu esnada bir patırtı koptu. Kenara koyduğum bütün kuşlar havalandı. Birden yerimden sıçradığımı hatırlıyorum gürültü sebebi ile.

Nasıl bir hayal görüyordum?

Kuşların uçuşuna bakarken yine sütunun üzerindeki tutsak sana baktım. Dizlerinin üzerine çökmüştün, yere doğru eğilmiştin. Göğüslerin bana doğru uzanan ellerin arasında sıkışmıştı. Beni çağırıyordun. Gitmek istedim ama bir yanım onun sen olmadığını söylüyordu. Elinde tuttuğun bir şeyi bıraktın. Parlayarak yere düştü bir kaç kez sekti. Eğildim. Aldım. Bir mermerdi. Anahtar şeklinde bir mermer.

Başlık 3 – 2

Açelya 1

Bölüm 2: Güzel Avrat Otu

İki milenyumun ortasındaydık. Yani milenyumda sayılırız. Neden milenyuma bu kadar taktığımı kendime soruyorum. Yaşadıklarımın milenyumla bir alakası var mıydı bilmiyorum. Belki de bu kadar takıntı üzerine bir sebebe bağlamaya çalışıyorum yaşadıklarımı. Şimdi düşünüyorum da o zamanlara dair beni üzen şeylerin başında yapay zekaya sahip insan görünümlü robotların olmaması ve uçan arabaların çıkmaması. Bu sebepten hala araba kullanmıyorum. eğer geçerli bir bahane olacaksa.

İstanbul kazan bende kepçeydim. Sokaklarında seni arıyordum. Dağları delecek bir Ferhat değildim, sana mezhiyetler düzecek kelimelimde yoktu Köroğlu gibi. Yapabildiğim tek şey sokakları arşınlamaktı ve her adım daha da rahatladığımı hissettiriyordu bana. Adımlar beni ayıltsa, yüzüme vuran soğuk rüzgar, benliğimi yerine getirmeye çalışsa da çantama sıkıştırdığım bir kaç Güzel Marmara şişesinden arada bir aldığım yudumlar içimi ısıtıyor, düşüncelerimin dağılmasına sebep oluyordu.

Ayaklarım beni bilinçsiz bir şekilde Cerrahpaşa’ya getirmişti. Cerrahpaşa’yı sadece hastaneden ibaret sanıyordum. Buranın bu kadar tarih koktuğundan haberim yoktu. Dar sokaklarında dolanırken birden midemin kazındığını hissettim. Saat iki olmuştu ve ben bir kaç tane top kekten başka bir şey yememiştim kahvaltı niyetine. Üzerine yarılanan ikinci şişe şarabı da ekleyince midemin halini siz düşününün. Muhtemelen sıcak ve kapalı alanda olsaydım içindekileri rahatlıkla boşaltabilirdim. Lakin soğuk buna izin vermiyordu. Midemdeki kazıntı ona ses verdikçe daha da şiddetli hale geliyordu. Gözüme küçük bir tavuk dönerci ilişti ve dükkana doğru yürüdüm.

Kapıdan içeriye girdiğimde küçük bir tezgah ve üç masa karşıladı beni. İçerisi boştu. Sanki hiç geleni olmamış gibi her yer tertemizdi. İçeriye girerken ayakkabılarımın yerde bıraktığı izden sıkılarak adımlarımı dikkatle attım. Görünürde kimse yoktu. Oldukça sessizdi de. Sanki dükkanın kapısının kapanmasıyla beraber tüm dünyayla bağlantısı kesilmişti. Dükkana girince garip bir şey hissettim. O hissi daha sonra bir daha yaşamadım. Garip bir şeydi. Sanki karanfil gibi tadı vardı. Hislerin tadı olur mu diye sormayın. Elbette var.

Bir süre dükkanın içine bakındım. Etrafta kimse yoktu. Birden yerlerin temizliği ve ayaklarımın çamurlu olduğu aklıma geldi. Ayakkabılarıma baktım. Bastığım yerde sokaktan getirdiğim ufak bir su birikintisi oluşmaya başlamıştı. Bir ayağımı kaldırdım. Birikintiyi gördüm. Arkama bakıp izlerimin geride nasıl bir eser bıraktığını görmek için geriye dönmeye niyetlendiğimde tok bir erkek sesi duydum.
“Merak etme temizlenir onlar.” Afaki sesin geldiği yöne baktım. Benim boylarımda hatta benden bir kaç santim kısa atmış yaşının üzerinde bir adamın arkadaki bir tekli masanın olduğu sol taraftan ördek başı yeşili bir kapıdan içeri girdiğini gördüm. Nedense kapıyı ilk bakışımda fark etmemiştim. Adamın kırlaşmış sakalları çevrilmişti. Çok fazla uzun değildi. Boyları en fazla bir buçuk iki santimdi ve oldukça düzenli düzenliydi. Hani nur yülü derlerdi ya. Onun gibi. Ama tam olarak nur yüzlü diyemeyeceğim bir gariplik vardı yüzünde.
“Buyur, hoş geldin, otur” diyerek sol taraftaki tek kalmış masayı gösterdi bana. yavaş adımlarla masaya yaklaştım. Sırtımdaki çantayı indirdim ahşap sandalyelerden birini çekerek çantayı üzerine oturttum. İçeresideki şarap şişeri ufak bir çınlamayla karşılık verdi bu eylemime. Bu ses karşısında biraz utansam da bir şey beli etmemeye çalıştım. Bende kapıya sırtımı verecek şekilde, sırt çantamın yanına ahşap sandalyeye oturdum.

Adam dönerin başına geçmiş hafifçe yanan onun ateşini elindeki küçük eski bir körükle harlamaya başlamıştı. Odundan uçuşan küller yavaşça havalanıyor ve yere düşüyordu. Muhtemelen bir kısmı da etin üzerine yapışıyordu.
“Sana bir buçuk porsiyon hazırlıyorum” dedi adam “aç görünüyorsun.”
“Evet” dedim cılız bir sesle. Adam eti uzun döner bıçağı ile doğrarken kapıya doğru baktım. Yağmur başlamış ve şiddetini hızlandırmıştı. İyi zamanda girdim içeriye diye düşündüm. Aşıktım ve bu şekilde sırılsıklam aşık olacaktım. Evet kötü bir espiriydi.
“İyi zamanda geldin yoksa sırılsıklam olacaktın” dedi adam sanki düşüncelerimi okumuşçasına.
“Şansım varmış” dedim.
Metal bir tabak içerisinde sadece döner getirdi. Daha sonra yanına bir kaç dilim kızarmış ekmek bıraktı. Ekmekte, tavuğun etleri gibi yer yer yanmış kızarmıştı. Daha sonra küçük bir yayık içerisinden bakır bir bardağa ayran doldurdu ve masaya bıraktı.
“Afiyet olsun.”
“Sağ ol.”

Etten bir kaç parça ağzıma attım. Yeni ortaya çıkan tavuk dönerler için ne geyikler yapmıştık ama sonra ucuzluğu sebebi ile sürekli yer olmuştuk. Ve bu yediklerim içerisinde de en leziziydi. Hemen ağzıma bir kaç parça daha tıkıştırdım. Şimdi bunun yanında şarapta olacaktı çok iyi olurdu. Öyle demeyin tavuk döner ve kırmızı şarap mükemmel bir ikili.

Ben şarabın hayalini kurarken, vücudum su kaybetmiş olacak ki birden elim ayrana uzandı. Bir yudum aldım. Başta şarapla dolu olan midem şarap ayran karışımını geri iterek ağzıma acı bir tat gönderdi. Ancak ikinci yudumum midemin bu tepkisini bastırmaya yetmişti. Ayran dışarı çıkmayacak kadar güzeldi ve midemin de onu geri göndermek gibi bir niyeti yoktu bunu anlamıştım.

Tabağın yarısına gelmiştim. Açlığım yatışmıştı ama içimdeki yeme hissi durmamıştı. Bu güzel dönerin tadını çıkarmalıydım. İstanbul’da yemek konusunda bir yer keşfetmiştim ve eminim ki bu yerden kimsenin haberi yoktu.

Yemeği yerken birden aklıma ardımda bıraktığım ayak izleri geldi. Onları takip etmek için yere doğru baktım ama bir şey göremedim. Yaşlı adam yerleri temizlemiş miydi? Yok temizlerse görürdüm herhalde.

“Okuyor musun?” Adamın sesiyle irkildim. Aslında sesiyle değil masanın başında dikilmesiyle beni korkutmuştu. Tabi korkmamın sebeplerinden biri de son dönemlerde olan dalgınlığımdandı.
“Evet, okuyorum.”
“Hangi bölüm?”
Şimdi gereksiz bir sohbetin başlangıcı olacaktı. Biraz umursamaz davranamaya çalıştım ama adam etrafı kırılmaya başlamış gözlerini bana dikmiş bakıyordu.
“Elektronik Haberleşme.”
“He… spikerlik gibi bir şey mi?”
“Yok, bu teknik kısmı, haberleşme cihazları, cep telefonları falan, onların yapılması ile ilgili.” Uzun cümlenin sonuna konuyu değiştirmek için fırsat geçmişti elime. Hiç duraksamadan devam ettim. “Döner çok güzelmiş, yeni mi dükkan burada?”
“Yıllardır buradayım ben. O kadar uzun oldu ki zamanı unuttum. Beğendiysen biraz daha getireyim.”
Aslında biraz daha yemek istiyordum. yemek ve içmek. Ancak ay sonuydu ve cebimdeki para kısıtlıydı. İlerleyen zamanlardaki şarap tüketimimi de göz önüne alırsam, biraz daha az yemem gerekiyordu.
“Yok, sağ ol doydum. Ellerine sağlık.”
“Afiyet olsun. Zaten öğle vakti de geçti bundan sonra uğrayan olmaz. Senin gibi tek tük. Bazen kalıyor dönerler, ben de kalanları çoluk çocuğa dağıtıyorum sokaktaki. bur vereyim biraz daha.”
Gerek yok dememe fırsat vermeden önümdeki tabağı aldı ve yerinden fırladı. Bir kaç adımla dönerin önüne geçip kesmeye başladı. Yaşına göre çok çevikti. Adımları sağlamdı.
Midem gelecek döneri beklercesine bir volkan gibi hareketlenmeye başlamıştı. Sanki tüm her şeyi vakumlamak için içeriye doğru çekiliyordu.
Adam tabağı masaya koyduktan sonra bir bardak daha ayran getirdi ve karşımdaki sandalyeye oturdu. Bana bakıyordu ama yemek yememe rağmen bakışlarından rahatsız olmuyordum. Oysaki yemek yerken biri bana baktığında o yemeği yiyemez sürekli etrafa dökerdim.

Küçük bir dükkan olduğunu söylemiştim. Sürekli dükkan dükkan diyorum buranın pek lokantaya benzer hali yoktu çünkü. Dükkanın iki kulaç genişliğindeydi. Dört buçuk belki de beş kulaç derinliğinde. Dış camın mavi bir kasası vardı. kapı ile bir bütündü. Bel hizasından sonrası camdı. Kapıdan içeri girdiğinizde hemen sağınızda bir döner tezgahı, yanında küçük bir lavabo, onların önünde de iki karış genişliğinde ahşap bir masa vardı. Bu masadan yarım kulaç sonra ilk masa başlıyordu. Hemen arkasında ikinci masa, birinci masanın yanında da ikinci masa. İki masa arası şişman bir adamın yan bile geçemeyeceği kadar dardı. Çeyrek kulaçtan biraz fazla.

Masa ve sandalyeler tahtaydı ve ağırdı. En azından sandalyeler öyleydi. Doğal renklerindeydiler ve tam sağ arka çaprazımda kalan ördek başı rengi kapı vardı. Kapının arka tarafına küçük ahşap bir vestiyer vardı. Dükkan küçüktü ve yoracak fazla ayrıntı yoktu. Dükkandan çok kapının arkasındaki bende merak uyandırmıştı. Merak uyanmasının sebebi de kapının rengiydi. Bu sırada söylememe gerek var mı bilmiyorum. Kapıda ahşaptandı ve tahtaların derin kalın izlerinden oldukça yaşlı bir ağacın parçası olduğu belli oluyordu.

Ben biraz olsun düşüncelere dalmışken adam seslendi. Hayır seninle ilgili düşüncelere dalmamıştım. Bu kez değil. Zaten senle ilgili düşünceler bir süre sonra ya pornografik bir filmde ya da bir korku hikayesine dönüşüyordu. Seven insan sevdiğine dokunmaya kıyamaz demeyin seks sevginin büyük bir parçasıdır. Seks hem açkı tetikleyen, hemde öldüren bir unsurdur.

Senin bana yaklaşmayacağından adım gibi emindim. Yani bu halimle, bu şekilde, bu biçimsiz surat, sürüngen hayat hikayemle olmazdı. Sen başkalarına layıktın. Daha iyilerine, sana sıkıntı çıkartmayacak kadar daha zenginlerine. Benden adam olmazdı. Aynaya baktığımda bende görüyorum bunu ve sen bana baktığında anında fark etmişsindir. Bu sebepten dolayı bir bitişimiz olmayacaktı bizim.

Ama ben senin için her şey olmaya razıydım. Başkalarının olamayacakları. Her şey. Gözümü kırpmadan canımı vermeye bile razıydım. Bir kaç kez niyetlendim. Eğer bensiz bir dünya senin için iyi bir yer olacaksa bunu yapmaya da razıydım. Ancak biz ayrı güneş sistemlerinin birer parçasıydık sanki. Ben nereden seni görmüşsem bütün imkansızlıklara rağmen etrafında dönemeye çalışıyordum. Yokluğum, Çinlilerin aynı anda zıplayıp Amerika da deprem yaratmaya çalışması kadar etkisizdi senin için.

Sana dönen yüzleri, etrafında dönen uydularını takip ediyordum. Çok fazla yoktu. Benim durumumda olan bir kaç kişi (benim kadar aşık değiller ama) ve asıl nefretimin odak noktası o orospu çocuğu. Kaç kez öldürmeyi düşündüm, kaç kez ölmesini diledim hatırlamıyordum.

O zaman karanlıktım. Karanlık işlere de merakım vardı. Karanlığa bulaşmıştım. Karanlık geceler sırdaşım olurken onun engin emiş gücü benliğimi de emmeye başlamıştı. Ay dolunaya yaklaştığında, karanlık büyülere sardım. Bulabildiğim tüm büyü kitaplarını ezberledim. Tahmin edersiniz ki hiç biri tutmadı. Büyü, beni büyütmekten başka işe yaramadı. Korkularımı yenmemi, gerçekleri daha iyi anlamamı. Yine de bir yanım hala karanlık, bir yanım hala büyünün korkusunu içimde barındırıyor.

Bütün büyü denemelerim sonuçsuz kalması bir süre denemeleri bırakmama sebep oldu. Hem onun bana büyü ile geldiğini düşündürsek bu beni mutlu etmekten başka ne işe yarayacak? O mutlu olacak mı? Sevdiğim kişinin mutlu olmamasını kaldırabilir miyim kendi mutluluğum karşısında. Zor sorunlardı bunlar. Hala zor. Ancak sürekli o zaman bu soruları sorar olmuştum kendime. Bazen iyi bir büyüye rastlamadım diye şükrediyorum. En azından rastladığımda uzaklaştığım için.

Dükkanın duvarları boştu. Karşı masanın üstünde sadece bir tablo asılıydı. Bir lalenin içinin boş olduğunu yada çiçeğin dış cephesinin beş taç yapraktan oluştuğunu düşünün, bunların ortasından da dil gibi uzanan bir organları. İlk baktığıma bana ne alakaysa vajinayı hatırlatmıştı. Bir kaç tane aynı çiçekten resmedilmiş. Bir iki tanesinin ortasında üzüm gibi siyah bir yemiş vardı. Aslında özellikli bir resim değildi. Resmedilecek kadar güzel bir çiçekte değildi aslında.

Adam resme baktığımı görünce “Güzel avrat otu” dedi. Ne anlamında bir bakış attığımda cümlesini tekrarladı. Dediği şeyi daha önce durmamıştım. Zaten eski bahçemizde olanlar haricinde pek çiçek bilgim yoktu. En aşina olduğum çiçekler aslan ağzılarıydı. Oynaması da zevkliydi.

Cebimden sigaramı çıkardım. Normalde Camel içiyordum ama malum arasızlık yüzünden kısa Samsun içemeye başlamıştım. Hem memleketimin sigarası. ama bu sigarada kurutulmadan pek içilmiyordu. Hemde böyle güzel bir yemeğin ardından refleksle elim pakete gitmiş ama istemeye istemeye paketin içinden bir dal çıkartmaya çalışmıştı.

O ara adam yüzüme baktı. “Dur, dur” dedi “bende sarma var, şimdi o kokutur burayı.” Ne yalan söyleyeyim hiç itiraz etmedim. İşime bile geldi bu teklif. Cebinden bir tabla çıkardı ve açtı, bana uzattı. İçinden bir tane aldım. Ağzıma attım. O da bir tane aldı. Söyle yüzüne baktığımda adamın sigara içtiği hiç aklıma gelmezdi. Sigarayı ağzına attı. Çakmakla sigarasını yakmaya yeltendiğimde beni durdurdu.
“Yok, yok, o çakmağın gazının kokusu bütün sigaranın keyfini kaçırıyor.” diğer cebinden bir kibrit çıkardı ve yaktı. Bende sigaramı yakmamış onu izliyordum. Sigarasını yaktı. Kibriti ona eblek eblek bakan bana doğru uzattı. Dudağının kenarından da ekledi. Bu özel karışımdır, hafif hafif çek.”
Dediğini yaptım. İlk nefesleri ciğerime göndermedim. Buna rağmen sigaranın aroması bana çok farklı gelmişti. Sigarayı ağzımdan çekerek, şöyle bir baktım.
“Karadeniz tütünü” dedi. “Bafra’dan. Özel olarak bir ip alır kuruturum.” Memleketimi söylemesi beni şaşırtmıştı. Atlayıp bende oralıyım diyesim geldi birden ama düşündüm tanımadığım bir adama nereli olduğumu neden söyleyeyim ki. Yo paranoyak değilim ama adam Bafra’dan tütün getirttiğine göre ya Bafralı yada yakın tanıdıkları var. Şimdi akraba çıkmaya çalışmanın bir anlamı yoktu. “Bir de içinde güzel avrat otu var kurutulmuş.”
Aromanın sebebi demek ki güzel avrat otuydu. “Bafralı mısın?” diye sordum. “Hayır.” dedi. Biraz olsun rahatlamıştım ve o rahatlıkla derin bir nefes çektim sigaradan.

Vücudumun sabit kalıp sanki içimdeki bir şeyin mum ışığı gibi dalgalandığını hissettim bir an. Bedenimin sabit olduğunu görüyordum ama sallanıyordum. Sanki fiziksel olan her şey sabitti. Sanki ruhum sallanıyordu. Tecrübe ettiğim yada ettiğimi düşündüğüm astral seyahatlerin birini yaşıyor gibiydim sanki.
“Yavaş çek demiştim sana” dedi adam ve gülümsedi.

Başlık 3 – 1

Açelya

denizin dibinde karanlıklar gibisin
ışığın içimde saklıdır bilmezsin
hayat artık sensiz akıp gidiyor
senden habersiz sessiz

pembe yeşil güzelim açelya…

Yeni Türkü

Bölüm 1

Muhtemelen seni ne kadar sevdiğimden haberin yoktu. Çoğu zaman kendime de itiraf edemediğimi söylemeliyim. Gençtim. Deli kanlıydım. Klasik kelime oyunlarıyla bezenmiş hal ve tavır içerisindeydim. Sana olan aşkım o zamanlar tükettiğim alkolün etkisi kadardı. Kafam hep iyiydi. İyiydi ve ben hep sana bağlıyordum bunu. Her ne kadar tereddüde düşsem de ayık olduğumda da seviyordum seni. Mesela yazmak. Şurada kelimeleri bir araya getirebiliyorsam bil ki senin sayende. Bir aşk eşe dosta anlatılır ancak; en iyi sırdaş, daha sonra okumayacağını bir köşede sararıp solacak, belki de geri dönüşerek hikayesini unutup yeni hikayeler yazılacak boş sayfalardır. Sayfalar zamanla yerini, samimiyetsiz görünen beyaz bilgisayar ekranlarına bırakır. Ancak pek yapacak bir şey yok. Aslında önemli olan iç dökmektir. Bir monoloğu tatmin edici bir diyaloğa çevirme çabasıdır yazmak. Tabi ki iki kelimeyi ardarda getirdim diye yazmak konusunda ahkam kesmeye başlamayacağım. Bu benim haddim değil.

Seni çok sevmiştim. Belki hala seviyorumdur. Bazen sosyal paylaşım sitelerinde resimlerine bakıyorum, böyle olmamalıydı diyorum.Bir şeyler yanlıştı. Bir şeylerin yanlış olduğunu seziyordum.

Platonik bir aşkın tüm durakları hüzündür, son durak ise içinde ayrılık olan hüzün. Ve biz dört yıl süren bu yolculuğun her durağında bu hüzünden nasiplendik. Ben demeliyim belki de. Senin için her şey yaşanması gereken sıradan bir olaydı. Hikayeyi büyüten ise bendim.

Milenyuma yeni girmiştik. Kendimizi hazır hissediyorduk. O kadar konuşulmuştu ki milenyum sanki dünyanın ani bir evrimle apar topar yeniden kurulacağını düşünmeye başlayacaktık. Mesela bir kaos olacaktı milenyum. Bilgisayarların global anlamda sapıtacağı ve her şeyin sekteye uğrayacağı bir zaman dilimine girecektik. Tabi o dönem öğrenci olunca bilgisayarların saat karmaşasından nasıl nasipleniriz diye bazı kurgular içine de girmiştik. Milenyum acayip olacaktı. hani öyle hayal ettiğimiz gibi değil.

Olmadı tabi. Her şey gibi büyütmüşler bizde inanmışız. Milenyum diye yapılan o kutlamalar falan. Onlara ne demeli. Ama sonra öğrendik ki milenyum hesap yapan birileri tarafından bir yıl sonra diye hesaplanmış. Yani biz havamızı aldık. Havamızı aldık almasına ama çok fazla beklentimizi yükseltmememiz gerektiğini de öğrendik. Yani iki bin yılındaydık ama henüz çok kanal gösteren televizyonlar çıkmamıştı. Hologram yoktu. Arabalar uçamıyordu bile.
Şu bir gerçek ki bizim nesil çok hayalperest büyümüştü.

Zaman konusunda iyi değilim. Kısa süreli yürüyüşlerin bile hesabını tutturamam. Mesela Beşiktaş – Kabataş arasını yüzlerce kez yürümüşümdür ama bu yürüyüşlerin ne kadar zaman tuttuğunu asla bilemem. Süre tutmuşluğum var elbet hemde onlarca kez.Hepsini de unuttum. Aslında hafızam iyidir ama işin içine zaman girince, bir karmaşa hakim oluyor bende. Bazen perspektif duygumu yitirmem gibi.