Etiket arşivi: Diken

Cuma Gecesi Hikayeleri: Diken (Bölüm Üç)

Nasıl bir acı hissettiğimi anlatamam. Küçük bir çizik gibi görünen ama sanki kemiğe dayanmış bir bıçak gibi acı veren bu yaranın kanamasını da durduramıyordum. Kan içerisine hapsettiğim elimden süzülerek akmış parmaklarımın arasında yerle buluşmuştu. Bir an için başımın döndüğünü hissettim. Atladığım duvara omumla yaslandım. Bu sırada kulağıma gittikçe yaklaşan çan sesleri geliyordu. Sesler yavaş yavaş büyüyor sanki beynimin bir köşelerinde çalıyormuş gibi geliyordu.

Sanıyorum o yedi adam geliyordu. Onlara yakalanmamalıydım ama yaslandığım duvardan bağımsız bir şekilde ayakta durabileceğimi sanmıyordum. Nihayet tam önümde duvarın içinden geçerek çıkmaya başladı siyahlı adamlar. Her biri bir diğerine benziyor, her biri geçerken bana bakıyordu. Saniyeler sandığım bakışma ise bana bir ömür gibi geliyor ve acım katlanamayacak şekilde atıyordu. Her biri ile göz göze geldim. Her birinin gözlerindeki karanlıkta ayrı şeyler gördüm. Her biri borazan gibi bir sesin arsından sanki gözlerime aktı.
Birinci adam gözlerini üzerime kitlediğinde şiddetle beynimi sarsan boru sesinin ardından bir siluet şeklinde yok olurken gözlerinin içinde bir yansıma gördüm. Bu yansıma apartmanlarla dolu bir sokaktı. Herhangi bir sokak olabilir. Birden bire büyük bir uğultuyla yer yüzü sallanmaya başladı. Uğultunun kaynağı belki yer kabuğuydu ama en etkili kısmı insanların çığlıklarıydı.

İkinci adamın gözlerinin içerisindeyse beyaz bir ışığın ardından kaçmaya çalışan insanlar vardı. Sanki bir kurtarıcıymışım gibi hepsi bana koşuyor, bana sığınıyorlardı. Hayır aslında yanımdan geçerken tüm bu şeylerin sorumlusuymuşum gibi bana nefretle bakıyorlardı. Sanki suçlu bendim. Kendimi o kadar suçlu hissediyordum ki sanki tüm bu insanların beyaz ışığın etkisi ile kavrulmasında benim etkim vardı. Hıçkırıklarla ağladığımı hissediyordum. Bu sadece bir duyguydu. Ağlamıyordum aslında.
İkinci kez kulak zarımı yırtan boru sesinin ardından üçüncü adamın bakışlarına hapis kalmıştım. Sanıyorum aynı yerdi. Farklıda olabilir, ancak içimde bir ses her yerin aynı olduğunu artık yer diye bir kavramın olmadığını söylüyordu. Sanki dünya yerle bir olmuştu. İnsan yapısı binalar dahil göğe yükselen hiç bir şey yoktu. Hatta dünyanın eğri büğrü yapısının nedeni çukurlar ve dağlarda. Düz bir yerdeydim. Bir tepsi üstünde sanki. Büyük bir tepsi üzerine kum ve moloz yığını serpiştirmişler ve beni içine bırakmışlardı sanki. Bu sakinlik bu sessizlik bana diğer iki adam kadar acı vermese de içimdeki heyecan ve tetikte olmamanın verdiği garip durum tarifi imkansız, daha önce hissetmediğim bir duygunun kapılarını açmıştı bana. Acım neredeyse dinmişti. Şaşkınlık ve yaşadığım gerçeklik duygusu bütün benliğimi kaplamıştı. Düşünemiyordum. Düşünme yitim sanki elimden alınıştı.

Dördüncü adamla göz göze geldiğimizde evimdeydim. Doğduğum ve yıllardır gitmediğim yerde. Hepimiz bir aradaydık ve bekliyorduk. Sanki bir şey olmamış gibiydi. Sessizliği bozan kapı oldu. Sakin adımlarla kapıya yöneldim. Düşünerek hareket etmiyordum. Programlanmış bir robot gibiydim. Kapıyı açtığımda karşımda dayımı gördüm. Geçen sene kaybettiğimiz dayımı. Ardından, babam, eniştelerim ve dedem geldi. Kapının ardında tanıyamadığım yüzlerce kişi vardı eve girmeyi bekleyen. Şaşkındım. Bu bir rüya olmalıydı yoksa ölülerin burada ne işi vardı. Kapının ardında içeriye girmeyi bekleyen bazı kişilerin ellerinde küçük çocuklar vardı.

Kapıyı kapatamıyordum ve her biri de eve girmek için yavaş adımlarla ilerliyordu. Evin içi çürük kokmaya başlamıştı. Kokunun nereden geldiğini tahmin edebiliyordum ama eve giren ölülerin görünüşleri o kadar mükemmeldi ki onlara toz konduramıyordum. Onların yanında bende kokuyor olabilirdim emin olun.

Eve girenleri engellemeye çalışmak yerine evde kendime yer bulmak için odaya girdim. Eve girenlerin hepsi ayakta odanın içerisinde bekliyorlardı. Nihayet oda dolduğunda hiç bir şey söylemeden öylece beklediler ne kadar öylece kaldık bilmiyorum. Tam o sırada bir sarsıntı oldu ve porselen gibi eve giren tüm ölüler kırılarak yere döküldü. Ortalığı bir leş kokusu kapladı. Kırılıp yere düşen ölülerin bazılarının içinden polenler uçuyor, bazılarından ise siyah bir duman eşliğinde çürümüş, kararmış, saçlara bulanmış et parçaları yayılıyordu.
Beşinci adamın gözlerinde karanlıktan çok grilik vardı. Sanki bir sis gibi çökmüştü gözlerine aralanan dumanın ardından kahverengi boş bir çorak alan gördüm. Gözümün alabildiğince uzanan düzlükte yerlerde kurumuş kan lekeleri vardı. Uzaktan sanki insan sesleri geliyordu. Yönümü sese doğru çevirdim. İnsanlar bir boşluğun önünde sıraya girmişti. Bir iki kelam ediyorlar daha sonra üzerilerine bir şey bastırmış gibi eziliyorlardı. Bir narenciye sıkacağı düşünün, arasında meyve olduğunuzu ve posanızın bile kalmadığını. Karşılaştığım görüntü tarif edilmesi zor bir görüntüydü. Ve bu işlem olurken, oldu bittiye gelmiyordu. Her bir insan yavaş yavaş eziliyordu. Belki de saatler sürüyordu bu. Gerçi o sıkacağın altında olduğunuzu düşündüğünüzde saniye bile bin yıllara denktir. Yukarıdan baskı başladığında insanın önce başı sağa eğiliyor. Sonra dizleri kırılmaya başlıyor. Sanki etrafında görünmez bir duvar ki diz üzerine çökemiyor bile. Sonra kemik sesleri duyuluyor kan çıkmıyor ancak. Ben kan görmedim. Ama insanların çığlıklarını duyabiliyorum.

Altıncı adamın gözleri beni tam anlamıyla kendine çekmiş ve karanlığında yok olmuştum. Sanki bir kara delikti. Ya kör olmuştum ya hiç bir şey görmüyordum. Boşluktaydım. Ayaklarım sabit bir yere basmıyordu. Sanki kendi etrafıma başıboş bir şekilde dönüp duruyordum. Etrafımda bir tur attığımda dünyayı gördüm. Uzaydaydım ve dünya insanlar gibi eziliyordu. İçerisindeki insanların çığlıkları kulaklarıma geliyordu…

****

Her şey siyaha büründüğünde bir koku hissettim. Keskin bir koku. Bedenim titriyordu, korku, şaşkınlık, acı içinde. Uzaktan bir ses duydum. “Abi, abi” diye. Yavaş yavaş kendime geldiğimde yanağımda betonun soğukluğunu hissettim. Başımda karton toplayan çocuklardan biri dikilmiş beni dürtüyordu. Aceleyle irkilerek ayağa kalktım. Bu bir refleksti istemli yapamayacak kadar titriyordum çünkü.

“İyi misin abi?” dedi ses.
“İyiyim” dedim ama iyi değildim. “Tansiyonum düştü” diye ekledim. Yavaşça yağa kalktım duvara tutunarak. Ezan daha bitmemiş olacak ki hocanın “Lâ ilahe illallah” değişini duydum ve ardından sustu. Kesilen parmağımda bir acı hissettim ancak görünen yerde bir şey yoktu. Yavaşça eve gittim binaların duvarlarına tutunarak. Parmağımdaki ağrı haricinde herhangi bir sıkıntım yoktu. Belki düşerken incitmiştim. Bir de yüzümün düştüğüm yanı acıyordu. Aynada kontrol ettiğimde ufak çizikler gördüm. Sıcak bir duş alarak uykuya daldım.

Deliksiz uyumuşum. Ertesi gün gece yarısı uyandım. Telefonumda onlarca çağrı ve mesaj vardı. Çoğu iş içindi. Ölsem kimsenin umurunda olmayacak diye düşündüm. Gerçi kapitalizm peşinizi bırakmıyordu.

Bir süre sonra ne parmağımdaki acı kaldı ne de yaşadığım yada hayalini gördüğüm o şeyler. Ta ki üzerinden iki sene geçip yolda karşılaştığım o kadını görene kadar. Kadını gördüğümde o hayalimde hissettiğim korkuyu hissettim ve tüm gördüklerim gözlerimin önünden tekrar geçti. Kadın yanıma yaklaşmış, ben ise put kesilmiş sabit bir şekilde ona bakıyorum. Kadın yanıma yaklaştı. Acıyan parmağımı tuttu ve baktı. Acım bin kat daha artmıştı gözlerimden yaş geliyordu ama bir türlü hareket edemiyordum.

“Diken” dedi. “Seçilmişsin.”

Ne nasıl diye tepki veremedim. Donmuş kalmıştım. Neye seçilmiştim, niçin seçilmiştim. Bilmiyordum. Kadın yüzüme öfke ve şefkat arası bir bakışla baktı. Parmağımı bırakır bırakmaz acısı da dinmişti.

Aradan yaklaşık bir sene daha geçti. Kadını gördüğüm yerlerde dolanmama rağmen kadını göremedim. O gün de birden gözlerimin önünden kaybolup gitmişti. Neye seçilmiştim, ne için seçilmiştim. Ya da bu uydurma mıydı bilmiyorum. Ancak şu bir gerçek ki her cuma akşam ezanından başlayarak yatsı ezanına kadar parmağım ağrıyordu. Akşam ezanında en yoğun ağrıyı yaşamakla birlikte yatsıya kadar kademe kademe azalıyor, yatsı okununca tüm acı tamamen geçiyordu. Birkaç kez doktorda gittim bunun için. Fiziksel olarak bir şey bulamadılar psikolojik dediler.

Psikolojik oluğundan ben de eminim.

SON

Cuma Gecesi Hikayeleri: Diken (Bölüm İki)

Ben, bana doğru baktığını ve göz olduğunu düşündüğüm iki yuvarlağa bakarken, sol tarafımdan ince bir çan sesi geldi. Köyde ineklerin boynuna asılan çanların seslerinden. “Çın, çın.” Başımı o yöne çevirdiğimde iki büklüm olmuş siyahlı birinin duvarın içinden geçerek sokağa geçtiğini gördüm. Beli iki büklüm elinde tuttuğu kalın dal parçasını bastonmuş gibi kullanarak hızla hareket ediyordu. Yaşlı bir görünümü vardı, ince vücut yapısı onun kadın olduğunu düşündürüyordu bana ama tam olarak emin olamamıştım.

Ellerimin üzerinde ne kadar zamandır kaldığımı bilmiyorum ama duvarın soğukluğu dirseklerime kadar yayılmış, iki kolum da titremeye başlamıştı. Çın, çın sesleri arasında kafamı yine o iki göze çevirdim. Bir süre baktım ancak ikisini de göremedim. Yoğun sis belki de bana görsel bir oyun oynamıştı. Belki gördüklerimin ikisi de yoktu. Ancak birinin sesini de duymuştum. Tabi böyle bir sis ortamında bilinçaltınızın size oynamaması gibi bir neden yok. Hele sürekli korku filmleri ve kitapları ile haşır neşirseniz. Yani tüm hayaller, fanteziler bilinçaltımın bir köşesinde mevcut.

Kendimi geri atarak duvardan indim. Eve dönmeliydim. Bunu biliyorum. Ancak içimdeki merak, o bilinmeze doğru olan merak içimde dile gelmiş, “oğlum, bu için içinde bir iş var, arkanı dönüp gitme” diyordu. Hızlıca durum değerlendirmesi yaptım. Burnumun ucunu göremediğim bir sis vardı. Akşamüzeri olmasına rağmen tüm sokaklar boş ve sessizdi. Tabi şu kambur, çanlı adamı saymazsak. Adam olup olmadığını bilmiyordum ama. Sessizde diyemeyeceğim birde şimdi uzaklaşan çan sesleri var. Ama sonuçta birden bire kesilmişti sesler.

Sonuç olarak merakıma yenik düştüm ve adamı takip etmeye başladım. İnsanın başına ne gelirse ya meraktan ya yaraktan diye hatırlatıyordum kendime. Gerçi ne olabilirdi ki? İstanbul’un en eski ve en kalabalık semtiydi burası. Eski oluşu beni biraz korkutsa da kalabalık olması rahatlattı. Sonuçta etrafımdaki evlerden en az yarısında sıkışınca bana yardımcı olabilecek birileri vardır.

Hızlı adımlarla adamın gittiği yoldan gittim. Adam diyorum içimden bir ses adam olduğunu söylüyordu. Adımlarım koşuyorum diyebileceğim bir sıklıkla birbirini takip ediyordu. Uzaklaşan çan sesleri sanki biraz daha yaklaşmaya başlamıştı. Birkaç hızlı adım daha attım. Ancak takip edebileceğim bir çan sesi kalmadı. Ses birden kesildi. Birkaç adım sonra gri sisin içerisinde anlamsızca yürürken buldum kendimi. Çan sesinin kesilmesi ile birlikte daha dikkatli olmak için adımlarımı yavaşlatmıştım. İleriye doğru gözlerime kısarak dikkatlice baktığımda sanki bir parıltı gördüm. Sürekli hareket eden bir parıltı… Ateşe benzeyen bir parıltı… Ateşe benzetmek konusunda da tereddütte kaldığımı söyleyebilirim en son ne zaman harıl harıl bir alevin karşısında durduğumu hatırlamıyorum bile. En aşina olduğum ateş her şehirli insan gibi ocak ateşiydi.

Ama bu gerçekten de alevdi. Rüzgârda salınıyormuş gibiydi. İşin garip tarafı rüzgâr yoktu. Zaten bende garipliğin üzerine gidiyordum. Muhtemelen bu da sürekli gördüğüm garip rüyalardan biriydi. Yani korkmam için bir neden yoktu. Yine de insan biraz tırsıyor.

Kendimi bunun bir rüya olduğuna inandırırken alevin tam zıttında olan kaldırıma geçtim. Amacım birinin beni görme ihtimalini düşürmekti. Sisler sokağındaydım, ister istemez aklımda sisler bulvarı’nda öleceğim / sol kaşığımdan vuracaklar dizeleri yankılanmaya başladı. Devamı neydi, nasıldı bilmiyorum. Attila İlhan şiiriydi biliyorum ama merak edip ezberlediğim bir şiir değildi. En azından Ben Sana Mecburum’u ezberlemek için harcadığım çabayı, harcamamıştım.

Ateşe doğru yaklaştım. Aydınlık sokak üzerindeki eski evden geliyordu. Altı senedir bu sokaktaydım ve bu evin içerisinde bir hayat olacağını düşünmemiştim. Zaten ahşap yıkılmaya yüz tutmuş güzelim bina içinde birini barındıracak dirayete sahipte değildi. Biran için evin yanıyor olabileceğini düşündüm. Adımlarımı hızlandırdım. Biran için gerçekten ev yanıyormuş gibi geldi bana. Ağzımı açıp bağıracağım anda, evin duvarına asılmış büyükçe bir mum şamdanında alevin yayıldığını gördüm. Belli ki aydınlatma amacıyla asılmıştı. Ama altı senedir ben bu evin önüne böyle bir şey de görmemiştim. Biraz daha yanaştım eve. Pencerelerin arkasında hareket eden gölgeler gördüm. Kendimi evin karşısındaki binanın girişine saklayarak ahşap binayı izlemeye koyuldun. Normalde rengi islenmiş gibi siyaha çalan bina şimdi parlak siyah şeklindeydi. Sanki metalik bir boya vardı üzerinde. Tabi tüm görsel varsayımlarım sisin altında olan şeylerdi doğruluklarından şüpheliydim. Askerde sis içinde tahmin yürütmemeyi öğrenmiştim. Yani şu durumda ne olup bitiğin tam anlamıyla almak için olan bitenin burnumun dibinde olması gerekiyordu.

Bir süre evin içerisinde dolanan gölgeleri izledim. Üç farklı gölge görmüştüm. Birde diğerlerinden daha alçakta gezinen bir gölge… Kısa uzun. Bunun bir kedi olma ihtimali vardı çünkü köpek olmayacak kadar küçüktü. Belki de çocuktu. Milyonlarca varsayım o anda aklımın içinde köşe kapmaca oynarken tabi bunlardan tak tek bahsetmeyeceğim.

Apartmanın kapısından uzaklaşarak ahşap binaya doğru ilerledim. Birkaç adım attığımda sanki sis yavaş yavaş kalmaya başlamıştı. Evi daha net görebiliyordum. Giriş kapısında kadar yaklaştım. Amacım içeriden gelen sesleri dinlemekti. Seste vardı ancak seslerden anlamlı şeyler çıkaramıyordum. Bir ayak sesinin yaklaştığını hissettim. Sanki arkamdan geliyordu. Sağımdan belki de. Vücudumdaki adrenalin o kadar artmıştı ki tam anlamıyla etrafımdakileri algılamakta zorlanıyordum. Adrenalin beni tek bir şeye odaklamıştı: Herhangi bir durumda koşmaya başlamaya. Burada akıl devreye girerse eğer ne tarafa koşacağım konusunda tereddüt yaşayabilir ve yakalanabilirdim. Gerçi yakalansam ne olurdu? Kötü bir şey yapmıyordum ya. Ama tereddüt yaşamamak için eve doğru koşmaya karar verdim. Yani geri dönecek ve koşacaktım.

Evin kapısının ardında bir şiddetli bir tıkırtı oldu. Sesin nereden geldiğine emin oldum. Tam önümdeki kapıdandı. Şimdi adam kapıyı açacak ve burun buruna gelecektik. İşte bunu açıklayamazdım. Adamların evinin kapısının önünde durmuş kulağımı kapıya dayamış içerisini dinliyordum. Birden geri dönüp koşmaya başladım ama düşündüğüm gibi eve doğru değil gizlediğim apartmanın kapısına doğru. Kalbim hızla atıyordu. Artık korkmaya başlamıştım. Neden korkuyordum o da belli değildi. Kalbim hızla çarpıyordu. Şimdi uyanmanın sırasıydı.

Uyanmadım. Uyanmayı çok istedim ama uyanmadım. Kapı gıcırdayarak yavaşça açıldı. Siyahlar giymiş, başı da siyahlarla sarılı, belden iki, büklüm bir adam ağaç dalından yaptığı bastonuna dayanmış bir adam çıktı kapıdan. Ancak kapıyı kapamadı. Ardından aynı görünümde biri daha çıktı. Sanki sürekli tekrar eden bir dejavu yaşıyormuş gibiydim aynı kişi yedi kez kapıdan çıktı. Son çıkışında ise kapıyı ardından kapadı. Bir metre aralıklarla adamlar yürümeye başladılar. O kadar nizamı gidiyorlardı ki ellerindeki çanlar aynı anda çalıyordu. Onları izledim. Güvenli bir mesafede olduklarını düşününce arkalarına takıldım. Sessizce yürümeye başladım.

Nihayet boş arsanın önüne geldiklerine teker teker duvarın içinden geçerek arsaya girdiler. Duvarı geçtiklerinde tamamen görüş açımdan çıkmışlardı. Yine gri sisin içerisinde kalmıştım ben. Ne olduğunu anlamak için duvara yaklaştım. Yakın mesafede, grilikten başka bir şey göremiyordum. Biraz kafamı kaldırdığımda ise arsadaki ağacın dallarında karartılar gördüm. Yine anlayamadığım sesle geliyordu kulağıma. Biraz daha görüş alanımı genişletmek için ellerimi yine duvarın üzerine dayadım ve kendimi yukarı kaldırdım. Duvarın soğuğu ellerim yardımıyla vücuduma yayılırken arsanın içinde olan bitenleri daha iyi görebiliyordum. Hatta onları duyabiliyordum bile. Ne konuştuklarına kulak kabarttığımda konuştukları dili bilmediğimi fark ettim.

Yedi adam yaklaşık bir buçuk metre uzunluğunda bir boynuzun etrafında bekliyorlardı. Boynuz bir geyik boynuzuna benziyordu. Tahta ile sabitlenmiş, yaklaşık yarım metre sonra dallanan boynuzun diğer uçları gökyüzüne bakıyordu. İrili ufaklı yedi tane uç vardı ve her birinin ucu açık bir şekildeydi.

Adamlar öyle durmuş hareketsiz bir şekilde bekliyorlardı. Korkmaya başlamıştım. Filmlerde görüp kitaplarda okuduğum bir ayine tanık mı oluyordum acaba diye düşündüm. Bu tanıklık bana pahalıya da patlayabilirdi. Ancak gündüz gözüyle ayin biraz da saçma gibiydi. Bütün insanların içinde. İnsanlar da yoktu. Ben sanki boyut değiştirmiştim. Etrafta bildiğimiz hayata dair ne ses kalmıştı ne varlık. Sadece binalar. Soğuk, soluk hissiz binalar.

Ne kadar onları izlediğimi bilmiyorum. Ancak kollarım ağrımaya ve titremeye başlamıştı. İnatla bekledim. Artık dayanamayacak noktaya geldiğimde yedi adam da hareket etmeye başlamış boynuzun etrafında dönüyorlardı. Birkaç saniye daha baktım. Dönüşleri etrafında birinin bana doğru baktığını hissettim ve kendimi geri atarak yere çömeldim. O anda sağ serçe parmağımda bir acı hissettim. Parmağım çizilmiş ve kanamaya başlamıştı. Diğer elimin içiyle parmağımı sıktım ve yine acı hissettim. Kan yere damlayacak kadar akmıştı.

Cuma Gecesi Hikayeleri: Diken (Bölüm Bir)

Akşam saatlerinde arkamda bıraktığım gölgem yavaş yavaş küçülmeye yüz tutmuşken, parke taşlı sokakta pekte nizami bir biçimde dizilmemiş eğri büğrü sokak lambası direklerinin ucunda istemsizce parıldamaya başlayan ışıklar gecenin samimiyetsiz soğuk yüzüne biraz daha güvenilmezlik katıyordu. Ocak ayıydı ve yaklaşık bir yıldır akşamın bu saatleri içimde tarif zor duygulara sebep oluyordu. Aslında bu tarifsiz duygunun adı korkuydu. Ya da korku hissettiklerim yanında sadece tebessüm edilecek bir şeydi.

Ocak ayıydı. Ayın ikisi. Bu kadar ayrıntıya girmem gerekir mi bilmiyorum ama saat 16:49’u gösteriyordu. Hatta size saniyesini bile yazabilirim. Bu dakikada telefonun ekranı ile karşı karşıya geldiğimde gördüğüm tek şey saat ve hat yok yazısıydı. Bu arada büyük bir şehir en kalabalık ilçesinde olduğumu belirtmeliyim. Yani telefonun çekmemesi ya da sokaktan kimsenin geçmemesi gibi bir ihtimal yok. Ancak o gün gün batımının kızıllığı gitmiş, gün boyu süren sisin gökyüzünde bıraktığı grilik ile gün geceye varırken gökyüzü renk değiştirme konusunda muallakta kalmıştı.

Bulunduğum sokak iki ana cadde arasında kalmış, iki caddeyi uzunlamasına birbirine bağlayan uzun ucu kıvrımlı ilerleyen “L” şeklinde bir sokaktı. Sık ve kısa boylu evler, sokağa bağlanan çoğu çıkmaz sokaklar gökyüzünden baktığınızda sanki # diezler bileşkesi gibiydi. Sokakta hayranlıkla baktığım küçük boş ahşap bir ev ve belkide yüzyıllarca boş duran bir arsa vardı. Her zaman bu arsanın nasıl boş kaldığını hatta o ahşap evin bir bir türlü dalavereyle hala neden yıkılıp yerine yeni binalar yapılmadığını her zaman merak etmişimdir. Bunu sadece ben değil sokaktan geçen ve burada yaşayan herkes merak etmiştir ve bunun nedenini bu sokakta yaşamamın beşinci senesinde öğrendim. Büyük şehirde komşuluk ilişkileri pek iyi değildir bilirsiniz, bu sebepten midir yoksa herkes bu gerçeği saklanmakta mı, yoksa ben mi halüsinasyon gördüm bilmiyorum ama bu konuda kimseden bir şey duymadım. Anlamışsınızdır anlatacaklarım bu eski ev ve bu boş arsa ile ilgili.

Sokak korku filmlerindeki terk edilmiş bir kasabadan farksızdı. Bunun farkına aslında elimdeki çöp poşetlerini çöp konteynerinin içine atınca anlamıştım. O dakikaya kadar dikkatim elindeki telefona toplanmıştı. Zaten son zamanlarda kimin dikkati başka bir şeydeydi ki? Evin kapısını çektiğimde aslında bir sıkıntı olduğunu anlamalıydım çünkü kapıyı istemsiz bir şekilde şiddetle çekmeme rağmen kapıdan ses çıkmamıştı. Apartman da oldukça sessizdi. Hatta hayal meyal adımlarımdan da ses çıkmadığını hatırlıyorum ama bu konuda pek emin değilim. Uydurmuş olabilirim. Yani bazı yerler biraz kopuk. Merdivenlerden indikten sonra dış kapıya yöneldim. Sokak lambalarında etkisi ile aydınlanmaya başlamıştı.

Apartmanın kahverengi demir kapısından dışarı çıkarken kapıya uzattım elimin donduğunu hissettim. Aslında kışın ortasında bu normaldi ama sanki elim dondurucunun içine poşetlenip konmuş bir bezelye topuna değmiş gibi hissetmiştim. Tabi bunu da umursamadım. Eğer başıma gelenleri önceden kestirebilseydim emin olun ki her saniyesini aklıma kazırdım. Gerçi bu da yalan. Oysa tüm yaşadıklarıma ortak olan elimdeki telefon hem sesli hem de görüntülü kayıt almama olanak sağlayabilirdi. Ancak heyecan mi dersiniz yoksa korku mu elimde buz tutmuş metal kasalı telefonu hatırlamama neden olmuştu. Sanki elim telefon olmuştu ve ben onun elimdeki varlığını çok sıradan buluyordum. Yo öyle başkaları gibi çok fazla telefon meraklısı değilim.

Elimdeki telefondan zaman çizgimdeki hareketlere bakıyordum. En çok dikkatimi çeken ve beni yolda da okumaya iten haber ise (bu konuda da tereddütlerim var. bir şey okuyor muydum, yoksa resimlere mi bakıyordum hatırlamıyorum. oluyor olmam lazım aslında buraya yazarken birilerinin resimlerine bakıyordum yazmak sanki teşhirciymişim gibi hissettirecekti bana.) marsa gitmek için başvuru yapan insanlardı. Ben bu mevzuyu nasıl kaçırmıştım hayretler içerisindeydim. Yalnız elimde çöp poşetleri konteynera doğru yürürken hissettiğim şey büyük bir yalnızlık duygusuydu. Öyle ki yalnızlık bir sis gibi sarmıştı etrafımı. Sis o kadar yoğundu ki bir metre ötemi göremiyordum. Etrafımdaki sis bana kendimi yalnız hissettiriyordu.

Dikkatimi biraz daha yoluma vermek üzere telefonu aşağıya indirdim ancak cebime koymadım. Bir yere sarılma hissi belki bunu bana yaptırdı. Hani başınıza bir şey gelse her an birinin numarasını tuşlayabilirsiniz ya da söyleyebilirsiniz, belkide ambulansı ararsınız. Ancak bir insanın zorlandığı em büyük şey de ambulansa yada 122’nin çağrı merkezindeki telefonu açan kişiye adres vermektir. Bildiğiniz bütün yer adresleri bir yumak halinde toplanır ver bir kedinin pençeleri altında kalmış gibi karmakarışık bir hal alır.

Telefona sıkıca sarılmıştım. Diğer elimdeki çöp poşetine de. Ancak sol elimde tuttuğum poşetler her ne kadar bir saldırı karşısında bana savun gücü verse de -öyle düşünüyordum- sol elimde olmasından dolayı güvenliğimden dolayı beni düşüncelere itiyordu. Gerçi birazdan poşetleri konteynera atacaktım o zaman bana kim yardımcı olacaktı, ne ile savunacaktım kendimi? Bakın kendi kendimi korkutmakta oldukça başarılıyım değil mi?

Neyse bir an için bütün vesveseleri kafamdan attım ve emin adımlarla yürümeye devam ettim. Temkinliydim çünkü burnumun ucunu göremiyordum. Bu şehirde ilk defa böyle bir sise şahit olmuştum. Bakın dakikalardır konuyu uzatıyorum. Sırf anlatacaklarımı ertelemek için. Belki tamamı sürekli korku filmleri izlemek, korku romanları romanları okumaktan kaynaklı halüsinasyonlardı ama yaşadıklarım en önemlisi hissettiklerim benim olanların gerçek olduğuna inanmamı sağladı. Belkide şimdi hikayeyi dinleyecekler buna mı korktun da diyebilecekler. Belki de öyle. Belki de değil.

Hava soğuktu ama üşümüyordum. Sadece sırtımın ortasında omuriliğim yerine sanki bir buz kütlesi yerleştirilmişti. Onun dışında muhtemelen vücut ısım normaldi. Yavaş adımlarla konteynera doğru yürüdüm. Aslında o anda koca şehrin ne kadar sessiz olduğunu hissettim. Hatta temkinli bir şekilde attığım adımlarım bile ses çıkarmıyordu. Sanki ben de bu sessizliği bozmamak için bu şekilde yavaş adımlar atıyordum.

Neyse ki bir kaç temkinli adım sonunda çöp konteynerinin yeşil rengi gözüme hayal meyal ilişmişti. Mutlu bir şekilde adımlarımı daha da hızlandırdım ama saatte on metreyi geçmemiştir hızım. Çöp konteynerına yaklaşınca elimdeki poşetleri içine attım. Tam bu esnada bir gürültü koptu. Zaten sessizliğin içinde türlü türlü hadiselerle raks eden aklım bir anda yerinden çıkacakmış gibi oldu ve sizi temin ederim çıktı da sanki bir kaç saniye kendimi o halimi tepeden gördüm.

Beni korkutan ses ezan sesiydi. Öyle bir zamanlaması vardı ki sanki attığım o çöp dolu poşetler çıkarmıştı o sesi. Akşam ezanı olmalıydı. Aslında akşam için ortalık çok sessizdi. Sabah olmalıydı. Sabahta olamazdı çünkü akşamüstüydü. Düşüncelerim o kadar hızlıydı ki hoca daha ilk cümlenin sonunu getirmemişti. Bu esnada bir kedi miyavlaması duydum. Tam da ses sol tarafımda kalan duvarın arkasındaki boş araziden geliyordu. Dikkatimi o yöne çevirdim. Çünkü yıllar önce yeni yumurtandan çıkmış bir güvercini bu bahçeye bırakmıştım. Muhtemelen güvercin kedilere yem olmuştu ancak o günden sonra içimdeki vicdan da ne zaman çöp atmaya bu konteynera gelsem beni yokluyordu. Gerçi birilerinin hayatta kalması için birilerinin yenmesi gerekiyordu.

O dakikada duvarın arkasındaki kediye bakma iste peydahlandı içimde ve bu isteğe engel olamadım. Çöp konteynerine bıraktığım poşet yavaşça süzülerek konteyner içinde yerine yer ediniyordu. Miyavlama sesi tekrar geldi. Elimi uzatarak duvara dokundum. Soğuktu. Soğuk olması normaldi aslında. Soğuk ve ıslak ama duvara dokunduğumda hissettiğim başka bir şey daha vardı. Sanki bu soğukluk kanı çekilmiş bir ölünün soğukluğuna benziyordu. Aklımın köşesine bir şekilde takılmış bu durum duvar hakkındaki en mantıklı açıklamayı yapıyordu bana.

Bu düşünceler parmaklarımı duvara değer değmez çekmeme neden oldu. Ancak düşünceyi kafamdan atıp parmaklarımla, hatta avuçlarımla duvarları sarmalamam bir oldu. Her düşünceyi kafamdan uzaklaştırsam da o kediye bakma fikrini kafamdan atamıyordum. Aslında bir fikirden çok yapılması gereken bir eylem gibiydi. İki elimle duvarın üstünü iyice kavradım. Ellerim göğüs hizamdaydı. Ayaklarımla kendimi yukarı atarak ellerimin üzerinde asılarak aşağıyı görmeye çalıştım. Sis o kadar yoğundu ki gri duman bulutundan başka bir şey gözükmüyordu. Tabi baktığım yer de ışık almadığından hiçbir şey gözükmüyordu.

Ellerimi dirseklerimden kırarak göbeğimi duvara yasladım. Aşağıya doğru sarkabildiğim kadar sarktım. Ancak yine hiç bir şey gözükmüyordu. Görüş alanımın tek hakimi koyu gri sis bulutuydu. Ellerimin üzerinde doğrulup duvardan ineceğim sırada kulağımın hemen dibinde bir tıkırtı duydum. Hani yürürken bir dala basarsınız ya öyle bir ses. Ancak hiç bir şey görülmüyordu. Sesle birlikte irkildim ancak onun kedi olması olasılığı korkmama engel oldu. Gerçi kedi de can havli ile saldırabilirdi ama bu tölere edilebilir bir korkuydu. Sesin geldiği yönde bir soğukluk hissettim. O tarafa bakıp “pisi pisi” diye söylendim. Bu bir söylenmeydi, korkuyu defetmek için.

Yine ses gelmedi. Beklediğimden değil. Bir süre daha etrafa bakınarak bir şeyler görmeye çalıştım. Hiç bir şey görünmemekle beraber sanki sis biraz daha artmıştı. Sessizlikte sis ile birlikte büyüyordu. O an okunan ezan geldi aklıma. Hoca sadece “Allahu” demişti ve devamını getirmemişti. Akşam ezanı kısaydı ama en azından okunanları duymam lazımdı. Hoca belki de yanlış vakitte başlamış hatasını anlayıp vazgeçmişti okumaktan.

Kendimi geriye doru savuracakken yeşil iki yuvarlak gördüm. Koyu yeşil iki yuvarlak arasında ondan biraz daha küçük derin bir karanlık vardı. Gözlerimi hızlıca kırptım, belki yanlış görüyorum diye. Ama hiç bir şey değişmedi. O iki yuvarlak gri duman arasında havada asılı duruyordu. Ortasındaki karanlıkta zifiri karanlık gibiydi. Zaten gözlerimi açıp kapatman sadece filmlerin ve kitapların gerçeği anlamamız için direttiği önermelerden biriydi. Bir şey varsa karşınızda vardır. Göz açıp kapamanız bir şeyi etkilemez.

Ben bunları düşünürken iki yeşil yuvarlak söndü ve yandı. Bu dakikadan sonra onların göz olduğu kanısına vardım. Kedi gözleri parlardı biliyordum ama yeşil renkle parlayanı ilk defa görmüştüm. Ancak bu da sisi verdiği yanılsama olabilirdi.