Etiket arşivi: Mutlu Bir Aile

Cuma Gecesi Hikayeleri: Mutlu Bir Aile (4)

Son

İnsanlar karanlığa alışmış gibiydi. En çok eksiklerini duydukları şey eğlence araçlarıydı. Televizyon yok, internet yok. İnsanlar cep telefonlarını sokaklara konmuş portatif şarj aileleri ile bir lira karşılığı şarj ediyorlardı. Bu aletlerin yüzüne kimse bakmazken şimdi önünde uzun kuyruklar oluyordu. Alış veriş merkezlerindeki kafeler sırf bu yüzden dolup taşıyordu. Bu durum elbette birilerinin işine yaramıştı.

Nalan ve ailesi de alışmıştı buna. Elektrik olmadığından ev halkı daha erken toplanıyor ve sohbet etmeye vakit buluyorlardı. Elektriksizlik insanları erken yatmaya itiyordu. Geçici olarak çalışma saatleri elektriğe göre düzenlenmişti. Nalan bu sebepten dolayı fazla mesaiye de kalmıyordu.

Bu gün ise Ufuk odasından hiç çıkmamıştı. Kahvaltı hazırlamamış, ailenin yeni edindiği alışkanlığı bozmuştu. Onun hasta olduğunu düşündüler. Birkaç kez kapıyı çaldılar ama ses gelmedi. Sadece boğuk bir ses Doğu’ya seslenmiş kendini iyi hissetmediğini akşama iyi olacağını söylemişti.

Akşam yemeği de hazır değildi. Ufuk geldiğinden beri ilk defa Gökçe mutfağa girmiş yiyecek bir şeyler hazırlamıştı. Elektrik olmadığından kombi de çalışmıyordu. Evin içerisi soğuktu. Kat kat giyinerek, bir arada oturarak ısınmaya çalışıyorlardı. Saat dokuz gibi Ufuk gülerek oturma odasına geldi. Bir hayalet gibi içeriye süzülmüştü. Mum ışığında uzun kambur gölgesi duvara yansıyordu.

“Korku filmi gibi değil mi?” dedi. “Eskiden insanlar nasıl yapıyorlarmış elektriksiz. Eh bu şekilde nüfusun artması gayet normal.”

Sesinde bir tuhaflık vardı bir yabancılık. Herkesi seviyor gibiydi, aynı zamanda nefret ediyor gibi. Son dönemde tartışmaları alevlenen anne kız ortalarına Doğu’yu almıştı. Kimse bir şey söylemedi. Ufuk tekli koltuğa oturdu ve aileyi soluk ışıkta canlı gözlerle süzdü.

“Karanlıkta insanın uyanası gelmiyor, sürekli uyumak istiyor insan” dedi. Bu sanki bir komut gibiydi. Doğu “iyi geceler” dileyerek yatmaya gitti. Ardından Reyhan kalktı. Giderken, Ufuk’a bir bakış fırlattı. Aşk, nefret, kıskançlık hepsinin bir arada olduğu bir bakış. Çocukların odasının kapandığını işaret eden sesler geldi. On dakika hiçbir şey konuşmadan Ufuk ve Nalan birbirlerine baktılar. Ufuk yavaşça yerinden kalktı ve Nalan’a doğru yürüdü. Ona elini uzattı. “Hadi” dedi. Nalan üzerindeki battaniyeyi atarak Ufuk’un uzatmış olduğu eli tuttu. Yavaşça yerinden kalktı ve odaya yürümek üzere uzun koridora girdiler. Nalan, Ufuk’un odasına girmek için hamle yaptı ama Ufuk onu geri çekti. Ona diğer odayı, Nalan’ın odasını gösterdi. Odaya girdiler. Hareketleri programlanmış gibiydi. Ufuk kapıyı ardından kapattıktan sonra Nalan’ı kendine çevirdi ve öpmeye başladı. Nalan’ın ayakları boşanmış gibiydi. Düşeceğini hissediyordu ama onu ayakta tutan Ufuk’un dudaklarıydı. Ufuk Nalan’ın üzerindekileri şiddetli bir şekilde çıkardı. Dudaklarını Nalan’ın dudaklarından çektiği anda Nalan yatağa düştü. Bu şekilde üzerindeki kazak çıkmış oldu. Nalan sutyeni ile kalmış ve kendi odasında yaşadığı bu durumdan utanmaya başlamıştı. Hareketsiz bir şekilde yatakta yatarken Ufuk bir hamle ile onun pantolonunu çıkardı ve ağzını onun kadınlığına dayadı. Nalan zevkten ne yapacağını şaşırdı ama bir süre sonra zevk acıya dönüştü. Vücudunun ısındığını bir şeylerin kaynadığını hissetti. Bacaklarının arasından bir şey boşalıyordu. Bu nasıl bir orgazm diye düşündü. Acı ve zevk bir araya gelmişti gözlerini açamıyordu. Birden içinde büyük bir şeyin girdiğini ve vücudunu parçalamaya başladığını hissetti. Bu acıyla bir çığlık attı. Ufuk onun ağzını elleri ile kapadı. Hem aşağıda hem de eli ile Nalan’ın ağzını tutması imkansızdı. Gözlerini araladı. Acıdan gözlerinden yaş akıyordu. Buğulu karanlık arasında üstünde bir siyahlık gördü. Ne olduğunu bilmediği bir siyahlık. Karanlıktan farklı, kıpırdanan ve siyahlık onu yuttu.

Annesinin odasındaki gürültülerin bitmesinden beş dakika sonra Gökçe’nin odasının kapısı araladı. Gökçe uyumamış dışarıdan gelen sesleri dinliyordu. Bu sesler annesinden bir kez daha nefret etmesine sebep olmuştu. Biri ile birlikte olmasını anlardı ama bunun Ufuk olmaması lazımdı. Birkaç kez onları bu şekilde basarak annesinin rezil etmeyi düşündü ama bundan vazgeçti. Eskiden de annesini sevmiyordu ama bu olay içindeki sevgi kırıntısını da almış götürmüştü. Bir erkek yüzünden olmuştu hem de bunlar. Arkadaşlarına verdikleri öğüdü şimdi kendisi çiğniyordu. Gökçe güzel bir kızdı. Peşinde birçok yaşıtı erkek vardı. Hatta ondan yaşça çok büyükler de peşinde dolanmıştı. Eğer ailenizde kadın erkek ilişkileri düzgün değilse çocukların ilişkilerinin de düzgün olmayacağı görüşündeydi Gökçe. Bu yüzden aşk konularında hep kendini frenlemişti. Ne olacaktı ki? Büyük aşk dedikleri anne ve babasının ilişkisini görmüştü. Bulaşmamak en iyisiydi.

Geçen haftalarda tuvalette erkek için dövüşen iki kıza da rastlamıştı. Kavgaya karışmadı gereksiz yere kendini hırpalatmaya niyeti yoktu. Hemen nöbetçi öğretmene haber vermişti. Tabi bu dakikadan sonra da adı ispiyoncuya çıkmıştı. Ne yapsaydı ya? Gençlik garipti ve o kendisini çok olgun hissediyordu. Kapıyı aralık bırakarak yatağına yattı.

Aralanmış kapıdan içeriye birinin girdiğini hissetti. Ufuk gibi kokuyordu, o olmalıydı ama başını çevirip bakmadı. Gölge yanına uzandı. Vücudu gölgenin vücuduna değdi. Ufuk değildi. Göğüsleri vardı. Annesi olmalıydı. Büyük bir öfke hissetti. Gölge arkasından elini Gökçe’ye doladı. Ve sıkıca sarıldı.

“Artık annen benim” dedi. Onu ensesinden öptü. “Artık birlikteyiz, bizi kimse ayıramayacak.” Biraz daha sıkı sarıldı.

“Biliyorum, seni seviyorum” diye fısıldadı Reyhan.

Mutluydu. Mutlu olduğunu düşünüyordu ve uyudu.

SON

Cuma Gecesi Hikayeleri: Mutlu Bir Aile (3)

Kesinti ve adem

Nihayet aksam karanlığı çökmüş gökyüzü siyah pelerinini örtmüştü. Zifiri karanlık dedikleri bu olsa gerek… İnsanlar elektriklerin de kesilmesi ile birlikte burunlarının ucunu görmüyorlardı. Yer yer dükkânlardan jeneratör motoru sesleri geliyordu. Bu şehirde son zamanlarda yaşanan en uzun sureli kesintiydi. Kesintinin kaynağı belliydi. Bir kaç ana trafo ve onları destekleyecek yardımcı trafo patlamıştı. Asıl sorun trafoların kendi kendine birden bire patlamasıydı. Bir ya da ikide sorunu çözmek daha kalay olabilirdi ama ili besleyen trafoların yarısı aynı zaman diliminde patlayınca bunları onarmak zor oluyordu. Tabi ki bu durum için suikast söylentileri ortada dolanıyordu. Tüm güvenlik kameraları incelenmiş, şüphe uyandıracak herhangi farklı bir görüntüye rastlanmamıştı. Tabi bu sebepten dolayı da gözaltına alınanlar o gece vardiyalarını tutan personeller olmuştu. Bunlardan biri de Âdem adındaki kırk dokuz yaşındaki teknisyendi.

Âdem, saçlarının üstü dökülmüş, yan tarafları yer yer beyazlamış, pos bıyıklı, iri kıyım bir adamdı. İlk baktığınızda içinize korku salardı ancak onu tanıdıkça severdiniz. Yirmi yıldır İstanbul’daydı. Şivesi azalmış olmasına rağmen konuşmalarına yine de şive katıyordu. Âdem de şivenin kendisini sempatik gösterdiğine inananlardı. Artık yazım dilinde de Türkçeyi bozmak bir sempatiklik sayılırdı.

Âdem Şanlıurfa doğumluydu. Askere gitmek için memleketinden ayrılmış ve bir daha dönmemişti. Biri kız, iki erkek üç çocuğu vardı. Vardiyalı çalışmak evdeki curcunadan kaçış yolu gibiydi onun için. Vardiya dilimi ne olursa olsun yaptığı şey sabitti. Evine gelir, yemeğini yer, televizyon seyreder ve uyur. Bu sıralama bazen karışsa da standart yaşantısı bundan ibaretti. Son dönem büyük oğlu Mustafa’nın evlilik hazırlıkları onu bu alışkanlıklarının zamanları ile oynuyordu ama yine de Âdem rutin hayatından vaz geçmiyordu.

Âdem’in tek haber kaynağı televizyondu. Okumak ona zor geldiğinden iş yerine arkadaşlarının getirdiği gazetenin sadece resimlerine bakardı. Birde ara sıra büyük başlıkları okurdu. Zaten gazetedeki haberler çok çok önce televizyonda verilmiş oluyordu. Haberleri tekrar etmenin hiç bir anlamı yoktu.

Âdem çalışma hayatı boyunca hiç hastalanmamıştı. Fiziksel ya da psikolojik bir rahatsızlığı olmamıştı. Daha iki ay önce çalıştığı şirketin yaptırmış olduğu rutin sağlık taramasında hiçbir şeyi çıkmamıştı. Bunun üzerine doktor onu yine de uyarmıştı.

“Hiçbir şey çıkmamış olabilir ama bu çıkmayacağı anlamına gelmez. Biliyorsun hastalık yaşlılıkta daha çabuk ilerler. Kendine dikkat etmelisin, önce şu sigarayı bırak.”

“Aman doktor bey bir zevkim sigara zaten. Eskisi gibi içmiyorum da.” diye cevap vermişti Âdem.

Gerçekten de Âdem’in tek zevki sigaraydı. Yıllar önce kahvehaneye gitmeyi bırakmıştı. Televizyonda sürekli dönen sigara ile ilgili kamu spotları işe yaramış artık evde çocukların yanında da sigara içmiyordu. Çocukları da içmiyordu. Mustafa’dan şüphelendiği olmuştu ama onun yanında ya da yakınında bunun bahsi hiç geçmemişti. Kendi yaptığı bir iş için oğlunu nasıl cezalandırabilirdi ki?

Âdem sapa sağlam, sağlıklı biriydi ama trafoların patladığı gün verdiği ifade herkesi şaşırtmıştı. Çoğu kişi bunu uykusuzluğun verdiği sanrı olarak yorumladı ama Âdem ne gördüğünden oldukça emindi. Defalarca aynı şeyi söylemiş ve bu şekilde geçmişti tutanaklara. Tabi bu durum onun biraz daha suçlu gözükmesine sebep oluyordu ama kamera kayıtları, incelemeler bunu Âdem’in yaptığına delil olmuyordu.

“Saat dört gibi hem hava almak hem de sigara içmek için dışarı çıktım. Oldukça karanlıktı. Bir tek yıldız yoktu. Ama bir yerden de ışık geliyordu. Ben de ışığa doğru döndüm. Işık trafoların yüksek gerilim hatlarının olduğu yerdeydi. Tellerin üzerinde bir şey gördüm. Sanırım insandı. Yani o kadar büyük benim gibi bir şey. Elleri, kolları vardı. Karanlıktı sadece gölgesi görülüyordu. Tellerin üstünde zıplayıp duruyordu. Sanki bütün yıldızları arkasına toplamış gibiydi. Hani filmlerde yıldızlar olur ya uzayda, renkli olurlar onun gibi. Hatta beni gördü el salladı. Ne yapacağımı şaşırdım sigaramı bile yakamadım. Sonra kabloların arasına uzandı. Bir gürültü koptu ve sıraya trafolar patlamaya başladı. Patlamaları görünce kendimi içeri attım. Mesafe uzak bir şey olacağından değil ama insan yine de korkuyor.”

Kamera kayıtları incelenmiş, Âdem‘in anlattıklarını doğrulayacak bir şeye rastlanmamıştı. Hatta onun söylediği kablo altında insan ya da başla bir şey olsaydı kesinlikle patlama sonrası parçalarından bir şeyler kalırdı. Kalmamıştı. Yoktu. Âdem’in anlattıkları koca bir yalandı. Peki, neden yalan söylemişti o da başla bir konu.

Âdem sonraki iki uykusunda o teldeki şeyi gördü. Yine karanlık ve yüzü seçilemiyordu. İş yerine vardığında ise o gecenin kayıtlarını izlemek istedi. Güvenlik arkadaşı Mahmut bunu kimseye söylememesini isteyerek ona görüntüleri izletti hatta Âdem’in ısrarı karşısında o görüntülerin bir kopyasını verdi. Belki kimse göremiyordu ama Âdem oradaki şeyi güvenlik kayıtlarında da görüyordu. Hatta binaya girdiğinde göremediklerinden daha fazlasını. O şey trafoların etrafında dolanıyor kabloları ellerken sanki açlığını gideriyormuş gibiydi. Trafo önce içeri çekiliyor sonrada patlıyordu. Gördüklerini Mahmut’a anlatmadı. Soracak kimsesi yoktu, ya da söyleyecek. O gece ilk defa çocuklarının bilgisayarına oturdu ve onlardan videoyu açmasını istedi. Saatlerce aynı görüntüleri izledi. Sonunda kameraya bakan boşlukla birlikte.

Cuma Gecesi Hikayeleri: Mutlu Bir Aile (2)

Kiracı

Zaman yavaş ilerliyordu. Hepsi merakla evlerine yeni gelecek kiracıyı bekliyorlardı. Bu her biri için yeni bir deneyim olacaktı. Duruma en çok üzülen Doğu olmuştu. Çünkü kiracı olarak gelecek kişi bir erkekti. Her ne kadar hayal kırıklığı yaşasa da gelen kişinin erkek olmasının avantajları da vardı. Öncelikle evde cinsiyet sayısı eşitlenecekti. Mesela oyun meraklısı olabilirdi gelecek kişi. Belki Play Station’ı vardı ve bol bol oyun oynayabileceklerdi.

Saat aksam dokuzu yirmi gece kapı zili çaldı. Heyecanla hepsi birlikte kapıya koştular. Karşılarına çıkan sıska; sıskalıktan kamburu çıkmış sarışın yeşil gözlü bir çocuktu. Yakışıklı sayılabilirdi, farklı bir havası vardı. Yirmi dört yaşındaydı ve yüksek lisans için İstanbul’a gelmişti. Aslında uzaktan akraba sayılırdı. Nalan’ın annesinin teyzesinin kayının oğlunun çocuğu. Söylemesi bile zordu. Nalan hayal meyal böyle birinin varlığını hatırlıyordu ama aklında ona dair bir ibare yoktu. Tamamen yabacıydı.

Bir süre üç çift göz Ufuk’un üzerinde gezindi. Ufuk bunu yadırgamadı böyle bir şey olacağını zaten tahmin etmişti. Göz önünde bulunmaya ve bakışmaların ortak noktası olmaya da alışkındı zaten. Bilhassa kadınların bakışlarına… Şimdi kapının önünde onu karşılayan iki kadın da ona aynı gözlerle bakıyordu ve onu tepeden tırnağa süzüyordu. Erkeklerde bakıyordu elbet. Bazen imrenir gözlerle. Ancak Doğu’da bu bakışı göremedi.

Nihayet ev sahiplerinin bakışları bittiğinde Ufuk’u içeriye buyur ettiler. İki büyük bavuldan birini Doğu kaptı ve içeriye çekti. Ufuk diğer bavulunu içeriye çekti ve kapıyı arkasından kapadı. Gözler hala üzerindeydi. Nalan kısık bir sesle “Hoş geldiniz yolculuk nasıldı?” dedi. Sesinde bir çekingenlik ve korku vardı.

“Teşekkür ederim, biraz yorucu ve gereksiz uzun oldu yolculuk” dedi Ufuk. Sesi çok etkileyiciydi. Kapı ilk açıldığında kurduğu kısacık “merhaba” cümlesinde bu pek belli olmamıştı ama şimdi açıkça ortadaydı. Farklı bir sesti. Sanki insanın içine işleyen, hatıralarını canlandıran, hüzünlendirirken, bir o kadar da mutlu kılan bir ses. Nalan birkaç kez onunla telefonda konuşmuş sesin etkileyiciliği ile gereksiz şekilde konuşmasını uzatmıştı ama bu sesi elektronik aktarıcıların ardına sığınmadan dinlemek kesinlikle daha büyük bir zevkti. Sesi hem kadın hem erkek gibiydi. Vücudunun inceliği bir kadın zarafetini yansıtırken uzun boyu ve geniş omuzları bir erkeğin korumacılığının sinyallerini veriyordu. Biraz farklı gibiydi. Sanki eski kitaplardaki insan betimlemelerinde yer alan hastalıklı erkekler gibiydi. Zatürre ya da verem. Hastalıklı, bir o kadar da hastalığının sebebi aşkmış gibi.

İçeri girdiklerinde ilk iş olarak Ufuk’un odasını gösterdiler. Oda mümkün olduğunca boşaltılmıştı. Bir çalışma masası, bir gardırop, bir de iki kişilik yataktan ibaretti. Ufuk, Doğu’nun yardımıyla bavullarını odasına taşıdı. Bavulları açmadan bıraktı ve oturma odasına ev sahiplerinin olduğu yere geçti. Onun geldiğini gören ev sahipler gözlerini kilitlemiş oldukları televizyondan ayırdılar. Elbette bazı şeyler telefonda konuşulmuştu ama yine de konuşulacak şeyler vardı. Evin bir düzeni vardı ve buna uyacak kişi olan Ufuk’a bazı açıklamalar yapılması lazımdı. Ufuk kendine boş bir yer buldu ve oturdu. Bu televizyonu karşıdan gören arkasına yemek masasını almış ve çaprazında pencere kalan tekli koltuktu. Rıdvan da sürekli bu koltuğa oturur, içkisini burada içerken televizyon izlerdi. Bu gece on ikiden sonra genellikle Hotbirt uydusundaki porno kanallar olurdu. Ancak onun gitmesinden sonra birçok şey değişmişti. Artık uydu yoktu mesela. Sadece kablolu televizyon üzerinden yayın yapan birçoğu gereksiz kanal vardı.

Nalan televizyonun sesini kıstı. Birilerinin konuşmayı başlatması gerekiyordu ve bunun da evin reisi görevini üstlenen Nalan olması gerekiyordu. Nalan da bunun farkındaydı ancak cümleye nasıl gireceğini bir türlü bilmiyordu. Bu garip bir durumdu. Otuz beş yaşındaydı ama bir ergen gibi cümleye nasıl başlaması gerektiğini bilmiyordu. Çocukların yanında ücret konusunu tekrar dile getirmek istemedi. Bunu yakışık almayacağını düşündü.

“Başka eşyan var mı?” diye sordu birden.

“Hayır, gelecek eşyam yok ancak küçük bir televizyon almayı düşünüyorum uygun görürseniz.”

Kimse için bir sorun yoktu. Belki diğer aile fertlerinin de bu televizyonu kullanmasına izin vere bilirdi bu şekilde tek televizyon tekelinden kurtulmuş olabilirlerdi. Gerçi çocuklar bu gereksinimi bilgisayar ve telefonlarından giderebiliyorlardı ama ikinci bir televizyonun varlığı daha farklıydı.

“Bizim için sorun yok” dedi Nalan. “İstersen kendine bir buzdolabı da alabilirsin. Yalnız sakın yanlış anlama. Bizim dolabı kullanmanı istemediğimizi düşünme. Sadece…”

Ufuk gülümsedi. “Anlıyorum” dedi. “Buzdolabı düşünmüyorum. Zaten buzdolabını fazla kullanacağımı düşünmüyorum. Aylık alış verişlerin bir kısmını ben yaparım. Genelde mutfakta olmayı severim, eğer sizin için de sakıncası yoksa akşam yemeklerini zaman zaman ben yapmak isterim.”

Aile kendi içerisinde birbirlerine baktılar. Bu durumdan memnun olmuşlardı. Ufuk’un nasıl bir aşçı olduğunu bilmiyorlardı ama en azından geçiştirilmiş ya da geç yenmiş akşam yemeklerinden kurtulacaklardı. Sonuçta bir düzen olması lazımdı.

“Yemek yapmayı ve yeni şeyler denemeyi severim. Benden çekinmenize gerek yok mümkün olduğunca da ev işlerinde yardımcı olurum. Sonuçta bende artık evin bir bireyi sayılırım. Yardımcı olabileceğim bir şey olursa kesinlikle bunu söylemek için rahatsız olmayın. Zamanımın büyük bir çoğunluğunu evde geçiririm. Ders sayım az ve geri kalanında tezim için araştırma yapmam ve bunları yazmam lazım. Evde internet yoksa eğer…”

Ev halkı onu dinlerken sanki başka diyarlara gitmişti. Sanki bir şiir Ufuk’un dudaklarından dökülüyordu. İnsanın ruhunu okşayan bir şiir. “İnternet” kelimesini yakalayan Doğu oldu ve cümlenin ortasında atıldı. “İnternetimiz var” dedi.

Oğlunun sesini duyan Nalan daldığı rüyadan uyandı ve lafa girdi.

“İnternetimiz var. Aslında evde bir düzenimiz olduğunu söyleyemem. Sabah genelde kahvaltı yapmadan çıkarız. Ben en geç yedide çıkmış olurum. Reyhan…”

Reyhan, “Gökçe”  diyerek lafa girdi. “Gökçe”yi çoğu zaman daha havalı bulurdu.

Nalan devam etti.

“… diğer adı da Gökçe’dir. Reyhan Gökçe. Ne aptalım sizi tanıştırmadım. Oğlum Doğu bu da. Biz zaten telefonda konuşmuştuk.”

Ufuk evet anlamında kafasını salladı.

“Doğu da… sekiz gibi dersi başlar okulu yakın olduğu için hepimizden sonra çıkar. İlk gelen yine Doğu’dur. Sonra Gökçe, en sonda ben gelirim. Çoğu zaman akşamdan yemeği yapmaya çalışırım ama genelde geç geldiğim için yemek işini genelde Gökçe halleder.”

Ufuk yeşil gözlerini Gökçeye dikti. Gözleri ile onu taradı. Gökçe utandığını belli ederken oturduğu yerde biraz toparlandı.

“Yemek yapabiliyorsun demek.”

“Biraz” dedi Gökçe çekinerek.

“Senin yaşında bir kızın yemek yapması olağan üstü bir şey. Takdir ettim.”

Bir başkası tarafından takdir almak Reyhan’ı cesaretlendirmişti. Annesine “bak” dercesine bir bakış attı. Çünkü annesinden hiç böyle bir takdir almamıştı. Annesine göre onu onun yapması gereken bir şeydi. Bir zorunluluktu.

“Ben mümkün olduğunca yemek işlerinde size yardımcı olurum. Benim için yemek yapmak büyük bir zevk. Yalnız geceleri biraz geç yatarım. Çok uyuyan biri olduğumu söyleyemem. Üç saat benim için yeterli. Geceleri çalışacağım için çok ses çıkaracağımı düşünmüyorum. Sabahta erken kalkarım. Çalışmaya başlarım. Öğlen bir üç gibi biraz şekerleme yaparım bu bazen beşe altıya uzar. Sakın erken gelipte uyandırırım diye tereddütte düşmeyin ne kadar az uyursam o kadar fazla çalışabilirim. Bir de sizin içinde sakıncası yoksa odanın boyası konusunda konuşmak istiyorum. Ben pek farklı renklerde odalarda rahat edemem. As renkler olmalı odam ya beyaz ya da siyah. Uygun görürseniz odanın rengini değiştirmek isterim.”

“Tabi oda senin istediğin yapabilirsin.”

“Teşekkürler, eğer ekleyecek bir şeyiniz yoksa ben odama çekileyim. Malum yol yorgunluğu üzerimde.”

“Tabi tabi, nasıl olsa daha çok konuşuruz. İyi geceler size.”

Ufuk yerinden kalktı. Herkese ayrı ayrı iyi geceler dedikten sonra odasına doğru yürüdü. Kapının kapanığını belirten ses geldiğinde Nalan mırıldandı.

“İyi birine benziyor.”

“Bence de” dedi her iki çocuğu da. “Belki derslerimizde yarımcı olur diye ekledi” Reyhan.

“Belki” dedi kadın ve sustular. Televizyon ekranına yeniden kitlendiler. Ancak her biri yeni kiracılarını düşünüyordu.

Uzun yıllardan sonra ilk kez Nalan o gece mastürbasyon yaptı. Her ne kadar kafasından atmaya çalışsa da hayallerindeki erkek yan odada uyuyan Ufuk’tan başkası değildi. Belki yılların haz tembelliği belki de Ufuk’un etkileyici sesi, kemiklerini dakikalarca titretmeye yetmişti. Çığlıklarını bastırmak için elini ağzına bastırmıştı. O kadar şiddetli ısırmıştı ki elini sabah uyandığında işaret parmağı ile başparmağının birleştiği yeri mor şekilde gördü. Birkaç kez ovaladı morluğu yapışmış bir boya gibi silmeye çalışarak ama başaramadı. Yataktan kalktı, kendine çekidüzen verdi. Artık evde bir yabancı vardı en azından alışana kadar ona kendini iyi göstermeliydi. Odadan çıkar çıkmaz. Yan taraftaki banyoya girdi ve ardından kapıyı kilitledi. Aynada kendine baktı. Aslında yataktan çıkar çıkmaz bunu yapmıştı. Biraz daha ayıldığında ne kadar çirkin olduğunu gördü. Güzeldi aslında. Dudakları hala kırmızıydı, sabah uyandığında bile. Onca acı ile yüzleşmesine rağmen yüzünde bir çizik bile yoktu. Keskin kemik harları yüz derisini germeye yetiyordu. Kendine baktı. Birkaç beyaz saçı vardı ama onlar da Nalan’ı daha olgun gösteriyordu. On yedi yaşındaki kızının bir kopyası gibiydi. Ya da kızı onun. Ama kızının yerinde olmakta çok isterdi. Yüzünü yıkadı. Ellerini saçları arasında gezdirdi. Yeni yeni yağlanmaya başlamışlardı. Küçük bir tereddütten sonra, kendini sıcak suyun altına attı. Su, gecenin tüm yorgunluğunu aldı üzerinden.

Duşunu alıp odasına girdiğinde mutfaktan gelen tıkırtıları duymuştu ama merak edip bakmamıştı. Sesin kaynağının Gökçe olduğunu düşünüyordu. Belki de yeni kiracılarını etkilemek için kahvaltı içine girmişti. Üzerine kıyafetlerini giydi. Hala nemli olan saçlarını başının üzerinde topladı ve mutfağa yürüdü. Düşündüğü gibi mutfaktaki Reyhan değildi. Ufuk’u görünce biraz şaşırdı ama şaşkınlığını “Günaydın”la bastırdı. Onu mutfakta görünce evliliğinin ilk günleri gelmişti aklına. Rıdvan’ın ona iyi davrandığı, mutfaktan çıkmadığı günler.

Evliliklerinin yetmiş sekizinci günü sabahı Rıdvan erken kalkmış ve işe gitmeden önce ona kahvaltı hazırlamıştı. Bu o dönemler Rıdvan’ın sık sık yaptığı bir şeydi ama bu kez hafif olan uykusuna rağmen Nalan’ı uyandırmadan tüm kahvaltıyı hazırlamış ve ona büyük bir sürpriz yapmıştı.

Saattin zili çalmış ve Nalan kalkmıştı. Ancak kalktığında gördüğü şey kocası değil onun yerinde yatmakta olan koskocaman bir demet çiçekti. Üzerindeki küçük notta yaprakları takip et yazıyordu. Nalan yaprakları takip etmiş ve banyoya küvete kadar gelmişti. Küvetin için su dolu ve köpürtüşmüş vaziyetteydi. Halan bunun arkasında bir şeyler olduğunu biliyordu. Soyundu ve küvete girdi. Sıcak su ve köpük uykunun verdiği ağırlığı yavaş yavaş almaya başlamıştı vücudundan. Bir süre sonra elinde kahvaltı ile Rıdvan gelmişti. Nalan kahvaltıyı bir kenara bırakmasını ve gelmesini söyledi Rıdvan’a. Zaten hazır bekleyen Rıdvan suya hemen girdi. Orada seviştiler. Suda sevişmeleri kısa sürüyordu. Her ne kadar Rıdvan bundan zevk alsa da Nalan için aynı şey söylenemezdi ama Rıdvan’ın zevk alması onun için ayrı bir zevkti. Kahvaltıyı birlikte küvette yaptılar.

Elbette Nalan’ın şu an için küvette kahvaltı yapmak gibi bir zevki yoktu ama aklına gelen ilk hatırası o olmuştu. Ufuk sandalyeyi çekerek oturması için işaret etti. O otururken sandalyeyi hafifçe itti.

“Teşekkürler.”

“Kahvaltılık ne varsa bir şeyler hazırlayayım dedim. Erken yatınca ister istemez erken erken kalktım. Bir işe yarayayım istedim.”

“Zahmet etmene gerek yoktu.”

“Ne zahmeti? Ben kahvaltısız güne başlamam, sizde yapın isterim hem başkalarını doyurmak ayrı bir zevk bilirsin.”

Gökçe sesleri duyup mutfağa girdiğinde gözlerini ovuşturuyordu. Bir gülüşme karşıladı onu. Annesi ve Ufuk gülüyordu ona bakıp. “Günaydın” dedi ikisi birden. Gökçe durumu garipsedi ama uzun zamandır gördüğü bu sofra ve onu gülerek karşılayan iki insan, onun kendini iyi hissetmesine sebep olmuştu ama neye gülüyorlardı?

“Günaydın” dedi, “Neye gülüyorsunuz anlayamadım.”

“Sana” dedi annesi.

“Neyim varmış ki benim?”

“Çok komik gelişin vardı, şu çizgi film karakterleri gibi.”

“Mesela hangisi?”

“Ne bileyim ben vardı ya bir tane.”

“Pucca olmasın” diye ekledi Ufuk. “Sevimli, sersem, aşık…”

“Sersem ve aşık olmayabilirim ama.”

“Orasını bilemeyeceğim. Hadi yüzünü yıka da kahvaltıya gel.”

Reyhan geriye döndü ve uzaklaştı. “İyi bir kız” diye ekledi ardından. “Sana benziyor senin kadar güzel.”

“Yok, canım, o benden daha güzel.”

Ufuk konuyu uzatmadı, eli ile masayı işaret ederek yemesini söyledi Nalan’a. Nalan demek istediğini anladı ve yemeğe başladı.

Bu hayatlarındaki değişimin başladığını temsil eden ilk şeydi.

Hayatları değişmişti. Doğu dahil aile bireylerine bir güven gelmişti. Kendilerini daha iyi ifade edebiliyorlardı. Yavaş yavaş onu aileden biri gibi ailede olası gereken bir erkek gibi görmeye başlamışlardır. Bir süre sonra hatta üç kişilik ailenin yaşamı normale dönmeye başlamıştı. Nalan çocukların üstündeki baskıyı tekrar artırmış sanki hayatları eskisine dönmeye başlamıştı.

Ufuk garip biriydi. Aile arasındaki hiçbir şeye bulaşmıyor sadece izlemekle yetiniyordu. Söz verildiğinde bir şeyler danışıldığında bile sessiz kalıyordu. Sanki evde olan ama aynı zamanda olmayan biriydi. Sabah üçe kadar oturuyor sonra saat altıda kalkıyordu. Artık kahvaltı hazırlamak onun rutin bir görevi olmuştu. Hiç bir kızla ilişkisine tanık olmadılar ama geceleri biri ile konuştuğunu duyabiliyorlardı. Geleli bir buçuk ay olmuştu. Ufuk biraz kilo almış ve bu hali ile gerçekten çok daha yakışıklı biri olmuştu. Açıkçası evdeki bütün karşı cinsler ona karşı bir şeyler besliyordu.

17 Nisan günü Doğu’nun doğum günüydü. Ufuk akşam için küçük bir parti hazırlamıştı. Bunun yanı sıra eve yıllardır girmeyen alkol buzdolabında yerini almıştı. İki şişe Cabernet Chevignon şarap. O gece uzun bir süreden sonra Nalan şarap içmiş ve biraz da kafayı bulmuştu. Ufuk’un ısrarı ile iki kadehte Gökçe’nin içmesine izin vermişti annesi. Sonuçta o da artık yetişkin sayılırdı.

O gecenin akşamında Gökçe ve Doğu erken yatmışlardı. Nalan ve Ufuk ise ikinci şişenin dibini görmek için çabalıyorlardı. Nihayet içkileri bittiğinde Nalan masadan kalktı. Masadan kalkması ile tökezlemesi bir oldu ve onu yavaşça Ufuk yakaladı. Yatağına kadar götürdü. Nalan yatağına kendini attı. O kadar şekilsiz uzanmıştı ki Ufuk onu normal şekle sokmak için kucağına alarak düzletti. Bu sırada Nalan Ufuk’un nefesini yüzüne yakın bir yerde hissettiğinde dudaklarını onunkilere bastırdı. Yıllardır bu ilk öpüşmesiydi ve Ufuk’un dudakları sanki bir garipti. Tatlı, ekşi, acı… Tadını almak için dudaklarını biraz daha gömdü genç adamanın dudaklarına ve onları bırakmadı. Sevişmeye başladılar. Uzun zamandan beri ilk kez kadınlığının zevkine vardı hem de birkaç kez.

Yaptığından utanıyordu. Aslında utanması gerektiğini düşünüyordu. Gençti, güzeldi, kadındı, en önemlisi insandı, ihtiyaçları vardı. Ama bunu başkalarına anlatmak duygusu onu kemiriyordu. Daha doğrusu çocuklarına. Aslında anlatmasına gerekte yoktu. Hoş çocukları belli bir olgunluğa varmışlardı bunu normal karşılayabilirlerdi ama yine de içinde bir sıkıntı vardı. En iyisi bu aşkını saklamak gizli bir şekilde yaşamaktı. Birkaç kez daha Ufuk’un odasına gece yarısı gizlice girmişti. Hatta bir keresinde Ufuk’un odasından çıkarken Reyhan’a yakalanmıştı ama uykulu şekilde yakaladığı Reyhan’a bir şeyler söyleyerek onu göndermişti. Kız oralı olmamıştı.

Aslında Reyhan’ın olan bitenden haberi vardı. Birkaç kez onların sevişmelerini dinleyip kendini tatmin etmişti. Aslında annesinden nefret ediyordu. Ufuk’tan hoşlanıyordu ve çoğu kez annesinin yerinde kendisinin olması gerektiğini düşünüyordu. Annesi Ufukla aralında olan ilişki anlaşılmasın diye çocukları üzerinde daha da baskı kurmaya başlamıştı. Ya da bu Reyhan’a öyle geliyordu. Hem bu baskı yüzünden hem de sevdiği adamla birlikte olduğu için annesinden nefret ediyordu.

Nalan’da kızının kendisine bakışlarını bilhassa Ufuk’a bakışlarını görmüştü. Bir sevgi, bir nefret iki ayrı uçta gezinen anlamlar vardı bakışlarında. Zaman zaman Ufuk’un Gökçe ile ilgilenmesi onu kıskandırıyordu. Zaman zaman kendi kızından çok bir rakip gibi görüyordu Reyhan’ı. Onu biraz daha fazla sıkıştırıyor, daha fazla aşağılıyor ve korkutuyordu. Ev iki kadın arasında yaşanan soğuk savaşın arenası gibiydi.

Cuma Gecesi Hikayeleri: Mutlu Bir Aile (1)

Ölüm haberi

Reyhan Gökçe Ekşi babasının ölüm haberini aldığında on yedi yaşına basalı henüz iki hafta olmuştu. İçini bir üzüntü kaplamıştı ama bu hayatındaki sıradan bir insanın ölümünden edineceği üzüntüden daha farklı bir üzüntü değildi. On sene önce babası onları terk etmiş, onu annesi ve küçük kardeşi ile beraber yaşamaya zorunlu bırakmıştı. Şimdi otuz yedi yaşında olmalıydı. Ani bir kalp krizi ile gözlerini bu dünyaya kapatmıştı. Gökçe bunun kendisi için ne kadar önemli olduğunu düşündü. Geçen on sene içerisinde bir elin parmakları kadar görmemişti onu. Saçları biraz daha dökülmüş olmalıydı. Belki de biraz daha kamburlaşmış. Gerçi ölü bir adamın saçlarını düşünmekte çok önemli bir şey olmasa gerekti.

Reyhan daha çok annesini anlattıklarıyla hatırlıyordu babasını. Kendi hatırasında da bir şeyler vardı elbet ama annesinin on senedir sürekli tekrar eden cümleleri, babası hakkındaki kendi düşüncelerine de işlemişti. Bir şey hatırlıyordu. Aslında hatırlıyor muydu yoksa bu annesinin anlattıklarından aklına yer etmiş bir şey miydi emin değildi ama büyük bir olasılıkla kendi hatıralarıydı.

Bir akşamdı. Her zamanki gibi akşam yemeğini Annesi ve küçük kardeşi ile yemişlerdi. Reyhan okula yeni başlamış, yemek sonrasında annesinin ödevlerine yardım etmesi ile birlikte bitiminde soluğu yatakta almıştı. Derin bir uykunun içinden büyük bir gürültü ile uyanmış, yataktan fırlayarak odasının kapısını aralamıştı. Kendine gelmesi anne ve babasının bağrışmaları arasında zor olmamıştı. Babası alkollüydü. Bu şaşılacak bir şey değildi. Annesini iterek koltuğa yapıştırdı. Kemerini çıkararak genç kadının üzerine sallamaya başladı. Gökçe sessizce olan biteni izliyordu. Yapacak bir şeyi de yoktu. Kanı donmuştu sanki. Bu deyimi hiç sevmemesinin sebebi buydu belki de. Annesi yüzünü kapatmıştı. Babası da elinde ikiye katladığı kemerle ona vuruyordu. Arada kadın küçük bir yastığı alıp kendini korumaya çalışmıştı. Bir süre sonra babası yorulmuş olacak ki elindeki kemeri kamçı gibi sallamaktan vazgeçti. Hareketinin şiddeti ile pantolonu da sıyrılarak ayaklarının üzerine düşmüştü. Kemeri bir kenara atıp elleri ile beyaz kilodunu indirdi ve kadının üzerine yattı. Annesi ağlıyordu ama hiçbir şey yapmıyordu. Reyhan bir an kendine geldiğinde, kendisinin de ağladığını fark etti. O da hiçbir şey yapmadı. Yavaş adımlarla odasına geri döndü. Yatağının altına girerek biraz daha şiddetli ağladı.

Babası ile ilgili hatırladığı tek kötü şey bu değildi elbet. Bu gibi durumlarla birkaç kez daha karşılaşmıştı ama babası ne kardeşine ne de kendisine bir kez olsun el kaldırmamıştı. Elbette bu onu iyi yapmıyordu O dönem annesinin kötü bir şey yaptığı ve babasının da onu cezalandırdığını düşünüyordu Gökçe. Aslında ona da yaptıkları gibi, babası da annesine oda hapsi cezası verebilirdi.

Bir süre babası ortadan kaybolmuştu. Annesinin dediğine göre bir panik atak geçirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı. Babasının bütün bu hareketleri hasta olmasından kaynaklanıyormuş. Geri döndüğünde ise aslında pek bir şey değişmemişti. Annesi bu durumu artık deliliğine vermeye çalışmış durumu yine idare etme yoluna gitmişti.

Artık babasının kel olmasının pek bir önemi yoktu. Zaten son dönemlerde Facebook arkadaşlığından öteye gitmiyordu arkadaşlıkları. Babası doğum gününü bile Facebook zaman tüneline “İyi ki doğdum kızım” yazarak kutlamıştı. Tabi karşılık olarak Gökçe de aynı şekilde cevabını vermişti. “Teşekkür ederim baba.” Tabirlerin duygu içermediğini Reyhan’ın 357 kişilik arkadaş listesi bir bakışta anlayabilirdi. Ancak ne olursa olsun onun bir babası vardı. Bazen bu konuda kendini şanslı hissediyordu. Bazen de şanssız. Hayatının büyük bir döneminde yanında olmayan birinin hayatı hakkında alınacak kararlara karışması onu sinir ediyordu sadece. Çoğu zaman araya fitne sokup kaçıyordu. Zaten babasının yüzünden annesinden de nefret ediyordu.

Bir süre onun annesinin yüzünden gitmiş olduğunu düşünmüştü. Annesi onun gidişinden sonra, iki çocuğuna bakmak için gece gündüz çalışmaya başlamıştı. Bu durum Gökçe’nin üzerine daha fazla sorumluluk binmesine neden olmuştu. Çünkü annesi yokken küçük kardeşine o bakmak zorundaydı. Her ne kadar karşı komşuları onlarla ilgilense de yine de annesinin dediğine göre o büyük bir kızdı ve ev işleri ile kardeşi ile ilgilenebilirdi.

Karşı komşuları üç sene önce ölmüştü. Altmış yaşındaydı. Son dönemlerde pek dışarıya çıkmıyordu. Büyük bir aşk sonucu evlendiği kocası, evliliklerinden iki sene sonra ölmüş, aşklarının meyvesini bile alamamışlardı. Komikti belki ama evden işe giderken, başına saksı düşmüş ve oracıkta ölmüştü. Nadide Hanım ise kocasını hayali ile yıllarca yaşamıştı.

Babası gittikten sonra büyük miktarda borç bırakmıştı ardında kalanlara. Gökçe aklı ermeye başladığında aslında babasının üzerine hiçbir kayıtlı faturanın, kredinin olmadığını öğrenmişti. Her şey annesinin üzerineydi ve her şeyi ödemek sorunda kalmıştı genç kadın ve hala da ödüyordu. Babasının onları terk etmesinden üç sene sonra annesi boşanma davası açmış tek celsede boşanmışlardı. İki çocuk için biçilen ve kabul edilen altı yüz liralık nafakayı da iki ay yatırmış, daha sonra arkası gelmemişti. Üstüne üstlük kadından para da istemişti. Annesini para verip vermediğini Gökçe bilmiyordu ama az çok babasını tanıyorsa bir şekilde bu parayı alacağını biliyordu.

Babasının gitmesi aslında onları zor duruma sokmamıştı. Eve bir sessizlik bir sükûnet çökmüştü. Bir süre kimse birbiri ile konuşmadı. Sonra Reyhan annesinin baskısını üstünde hissetmeye başladı. Bu baskı; dersler, oturma, kalkma, görüşülen kişiler, çalışma… Her şey ile olabiliyordu. Sanki kadın adama karşı olan tüm hırsını Reyhan’dan ve kardeşinden çıkartıyordu. Ne de olsa o adamın soyadını taşıyan ve onların varlığını hissettiren kişilerdi. Bazen kadının çenesi dayanılmaz oluyordu Gökçe için.

Annesini sevmediğini söyleyemezdi ama sevdiği konusunda da tereddütleri vardı. Kadın sanki çift kişilikliydi. Başkalarına ve başkalarının yanında farklı bir maske takıyordu. Bazen Reyhan onu tanımakta zorluk çekiyordu.

Bazen kendisini de tanımakta zorluk çekiyordu.

Annesi evi geçindirmek için kendini işe vermişti. Reyhan zaman zaman annesi ile empati kuruyordu ama bu empatinin de bir sınırı vardı. Kendisi onun gibi olmazdı herhalde, sonuçta kendisi de zamanında çocuk olmuştu ve çocukların ne isteyebileceğini çok iyi bilebilirdi. Birde şu durum vardı tabi; bu kadar genç yaşta tüm bunları yaşamış olmak, bu yükün altına girmiş olmak kadının böyle saldırgan ve dengesiz davranmasına bahane olmamalıydı.

Babasının ölüm haberini Reyhan’a annesi vermişti. Reyhan onun yüzünde bir duygu birikintisi aradı ama bir şey bulamadı. Gözleri hiçbir şey olmamış gibi donuk bakıyordu. Reyhan büyük bir aşkın nasıl nefrete dönmüş olduğuna ailesinde tanık olmuştu. Ama annesinde nefrete de rastlamıyordu. Bu karışık bir durumdu belki de yetişkinlerin anlayabileceği bir durum.

O gece masada babasının ölümü haricinde bir şey konuşulmadı. Annesi her zamankinden erken gelmişti. Çocuklarına babalarının öldüğü haberini vermiş, yemeğine devam etmişti. Reyhan’da şaşırmış ama tepki göstermemiş, Doğu ise elindeki telefona bir şeyler yazmış yemeğini yemeye devam etmişti. Kadın durumu gayet iyi özetlemişti. “Babanız dün gece saat 12’de, kalp krizinden ölmüş. Yanında Leyla varmış, doktor falan çağırmış ama kurtaramamışlar.”

Kadın Leyla ismini bile donuk bir şekilde söylemişti. Oysaki ona öfkesi vardı. Birkaç kez bu kadınla Rıdvan’ı internette yazışmalarına ve sanal seks yaptıklarına şahit olmuştu. Bir yerde Nalan kocasını tanımasa, ayrılıklarının Leyla yüzünden olduğunu düşünebilirdi ama kocasının da -eski kocası- nerelerde mum söndürdüğünü biliyordu. Bu yüzden pek etkilenmedi. Rıdvan’ı seviyordu ama başka kadınlar, maruz kaldığı şiddet; onurunun defalarca çiğnenmesi… Belki de en iyisi Rıdvan’ın gitmesi olmuştu. Çünkü Nalan ona git diyemezdi.

Rıdvan evi terk edince soluğu İzmir’de almıştı. Leyla’nın yanında. Nalan birkaç kez kızının Facebook hesabında Rıdvan’ın Leyla ile olan mutlu resimlerini görmüştü. Her birini tek tek incelemiş gülüşlerde bir sahtelik aramıştı. Kendince bir sahtelik bulmuştu da. Tabi bu kendini rahatlatmaktan öteye gitmemişti.

Nalan’ın o gün sofrayı toplarken çocuklarına söylediği bir diğer şey ise büyük odayı kiraya vermeyi düşündüğünü söylemesiydi. Belki de bu Rıdvan’ın ölümünden sonra karşılaşabileceği yeni bir borç dalgasına karşı aldığı kendince bir savunmaydı. Ama çocukların masrafları da artıyordu. Bir şekilde gelir elde etmesi lazımdı. Gökçe bu durumu makul karşıladı. Gelecek kişi genç olacak ve onunla bir şeyler paylaşabilecekti. Belki evde bir ablası olması onun için daha iyi olacaktı. Belki de tanımadığı insanların evde olması annesinin kendilerine yaklaşımını değiştirecekti. Doğu ise gelecek üniversitelinin hayalini kurmaya başlamıştı bile. Adriana Lima gibi olmalıydı belki de Burcu Esmersoy …

Yemek bittiğinde herkes kendi işini yapmaya koyuldu. Doğu telefonunu eline aldı mesajlaşmaya başladı, Gökçe bilgisayarını alarak arkadaşlarının profillerinde gezindi, Nalan ise televizyondaki dizisine odaklandı. Birbirlerine bağırmaları dışında hayatları bundan ibaretti aslında