Kulüp (dizi ile ilgili küçük bir yazı)

Instagram’da yazacağım demiştim aslında sıcağı sıcağına da yazmıştım ama buraya eklemek uzun sürdü nedense. Bu arada eskimiş oldu dizi. Keşke diğer parçasını bekleseydim. Gerçi o zaman da belki bir şeyler yazarım. Neyse iyi okumalar.

Şimdi dizi için son dönem itibari ile yapılmış en iyi yerli dizisi diyebilir miyim? Evet derim. Ancak bunu derken mekan tasarımı, kostüm ve prodüksiyonu göz önünde bulundurduğumu belirtmek isterim. Bunun dışında biraz ayrıntıya girmek gerekirse kurgu, oyunculuklar ve tür konusunda dizinin karmaşa içinde olduğunu belirtmek isterim.

Öncelikle dizi bize ne anlatıyor sorusundan başlayalım? Bunun cevabını vermek biraz zor. Çünkü her karakter üzerinden farklı bir betimleme yapmak mümkün. Çünkü her bir karakter farklı sebeplerden ötürü zorda kalmış karakterler. Anlatım geneline baktığımızda ise ana hikayenin dönemin siyasi ortamlarına atıf attığını görüyoruz. Ama sanki o değil gibi de. Ben neye nasıl atıf yaptığından ve bunların doğruluğundan çok nasıl anlattığı kısma değineceğim. İşte burada bazı sıkıntılarla karşılaşıyoruz.

Karakterlerin geçmişi öğreniyoruz ama bir türlü onlar ile etkileşime geçemiyoruz. Fazla karakter olması, tüm karakterlerin hikayelerinin anlatılmaya çalışılması ki bunlara yan karakterler de dahil odağın kaçmasına sebep oluyor. Bunu şöyle açıklayayım; Salim Songür karakterinin geçmişini, hayallerini ve ikilemlerini biliyoruz. Ancak bunu bir türlü ekranda göremiyoruz. Sadece bize anlatılıyor. Aynı şekilde bu karakterin star olma yolunda ilerleyişi de çok yavan kalmış. Bir bakıyorsunuz sahneden kaçan bir korkak, bir bakıyorsunuz kendini aşmış bir süper star. Peki tüm bunlar hangi arada oluyor belli değil. İzleyici olarak bunu bir türlü hissedemiyorsunuz. Bütün yıldız isimlerin canlandırdığı bu karakterler için aynı sorun mevcut. Ki bunların da ana karakterler olduğunu düşünüyorum.

Oyuncu seçimlerinde de bazı sıkıntılar olduğunu düşünüyorum. Tamam popüler isimlerin dizide yer alması izlenme ihtimalini arttırır ama role yapışmış karakterleri aynı tip karakterlerle eşleştirmek tamamen hata. Mesela, Gökçe Bahadır’ın oynadığı karakterin aynı kişinin canlandırdığı diğer dizilerdeki karakterlerden farkı ne? Ya da Fırat Danış’ın Koyu Bilal karakteri ile bu karakteri arasındaki fark? Ağdalı cümleler olmaması mı? Tamam bazı oyuncuların bazı karakterleri daha iyi oynadığı aşikar ancak niye sürekli bu yapışan rollerde üsteliyoruz anlamıyorum.

Dizide Salih Bademci’nin oyunculuğu beni şaşırttı. Bu kadarını beklemiyordum. Bir yerde sürekli kopacak gidecekmiş gibi hissettim ama beklediğim bir türlü olmadı. Bunun ben büyük sebebinin de senaryo olduğunu düşünüyorum. Senaryo bir türlü karakterin hatta karakterlerin yükselmesini sağlamadı. Ayrıca Metin Akdülger ve Asude Kalebek’in oyunculuklarını da beğendiğimi söylemek isterim. Gördüğüm kadarıyla da Asude Kalebek’in ilk dizi deneyimi. İsmet karakterine hiç girmiyorum bile? Neden var, neden dakikalarca onu izledik?

Az önce de bahsettim hikaye çok hızlı akıyor. Kim neredeydi, nasıl oraya geldi göremiyoruz. Bazı şeyler ya düz olarak anlatılıyor ya da oldu bittiye getiriliyor. Görsellik olmadığı için arada boşluklardan boşluklar çok fazla. Büyük sıkıntı da burada ortaya çıkıyor.

Dizi de çok fazla müzik kullanımı mevcut. Sanıyorum genel yerli dizi mantığından kopulamamış bir türlü. Alttan müziği verelim sevinç de, hüzün de ortaya çıksın, pekişsin. Açıkçası bu durum beni rahatsız etti. Eğer bu dizi Salim karakterinin dizisi olsaydı anlardım, hüznünde de, sevincinde de ver müziği, çünkü o karakterin olmazsa olmazı. Ama her yerde kullanmak, yüksek dozda kullanmak olmamış.

Şimdi biraz da gelelim sevdiğim yönlerine. Bunun için uzun uzadıya bir şeyler söylemeyeceğim. Kostümler iyiydi, aynı şekilde mekan seçimleri, tasarımları da. Bu konuda prodüksiyon iyi iş çıkarmış. Görsellik ve renkler hoşuma gitti. Yönetim konusunda tereddütteyim bir bölüm iyi derken, diğer bölüm olmamış dedim. Hani biraz daha patlama bekledim gibi. Bu hikayeyi başka yönetmenler nasıl çeker diye düşündürttü dizi bana.

Şimdi gelelim neden iyi bir dizi. İş ciddiye alınmış ve izlenebilir bir yapım çıkmış ortaya. En önemlisi de biz farklı şeyler de yapabiliyoruz hanesine eklediğimiz yapımlardan biri olmuş. Dizinin ilk altı bölümü yayınlandı ve sanıyorum dört bölüm daha kaldı. Aslında iyi bir pazarlama stratejisi. Çünkü hikaye şu gidişatla ikinci sezona sıçramaz gibi. Elde tutulur, albenisi olan, sürükleyici bir hikaye yok gibi.

Yine de izliyoruz.

B-Gore 5: Kütüphaneci Bayandan Az Kullanılmış Motorlu Testere: Chainsaw Sally


Kitap kokusu kadar güzel bir şey yok. Yenisinin ayrı, eskisinin ayrı bir kokusu var. Her ne kadar son zamanlarda ortaya çıkan e-kitap zımbırtıları alanı kaplamış olsa da dokunup koklayabildiğin – içimden yiyebildiğin demek de geçti nedense – kitapların olması ne güzel. Gerçi bu e-kitap bizim memlekette pek tutmadı, sanıyorum kaderi matbaa gibi olacak. Yıllar sonra tarihçiler ülkeye e-kitap neden gelmedi diye araştırmalara koyulup bazı varsayımlarda bulunacaklar. Onlara kolaylık yapayım. Arkadaşlar biz kağıt olanı da okumuyoruz ki?

Tabii e-kitaplara bu kadar salladıktan sonra bu yazıyı e-dergi için yazıyor olmam tam bir ironi. Durun ya başa sarıyorum söylediklerimi unutun. E-kitap candır gerisi… Acaba onların da bir kütüphanecisi var mıdır? Baytlar arasında dolanan bir tip? Tron geldi aklıma şimdi ne alakaysa…

İşin dijital tarafında bir kütüphaneci var mıdır, bilmem ama sizi temiz, nezih cefakar kütüphanecimiz Sally Diamon ile tanıştırmak istiyorum. Gündüz kütüphaneci, gece motorlu testere uzmanı. Hepsi küçük kardeşi Ruby’nin sıhhati için.

Chainsaw Sally

Sally daha on yaşındayken evlerine giren bir sapık ailesini testereyle doğrar. Bu dakikadan sonra psikolojisi bozulan Sally, küçük kardeşinin de sorumluluğunu yüklenerek kendini ve onu başarılı bir şekilde büyütür. Tüm olumsuzluklara rağmen vatana millete hayırlı bir evlat olma amacındaki Sally, ilk, orta, lise, fakülte derken kütüphaneci olur. Kütüphaneci olur olmasına ama üzerindeki o tutukluğu, o ezikliği bir türlü atamaz. O da aynı şekilde büyüyen tüm ergenler gibi gotik bir hatun olur.

Sally’nin yürek eriten bu şeker gibi görüşünün arkasında ise bir canavar yatmaktadır. Hemen aklınızda öyle kaba saba bir canavar canlanmasın. Canavar kimliği ailesine gelebilecek tehlikeler ve kendisine yapılan saygısızlıklar karşısında ortaya çıkarır sadece. Hangimizin çıkmıyoruz ki sorarım size? İşte bu kişilik, camianın dikkatini çekmiş olsa gerek Sally’nin hikayesini filme almaya karar vermişler. Jimmyo Burril, bunun için Sally’e gitmiş ve saygı çerçevesinde durumu izah etmiş. Tabii karşısında böyle akıllı bir adam gören Sally hayat hikayesini anlatmaya başlamış. Hikaye yazılıp çekimlere başlanacağı sırada ortalıkta “iş yok mu abi” diye dolanan Mike Flanagan’a “Gel oğlum bu filmin görüntü yönetmeni sen ol” demiş Jimmyo. Filmin çekim hikayesi böyle biz dönelim Sally’e.

İnsanların saygısızlıklarına aldırmadan işinin başında olan Sally’nin bir günü ile başlıyor film. Kütüphanede “Sessiz Olun” tabelasının altında sürekli gürültü yapan bir adamı nazikçe uyarıyor. Aynı bizdeki “Sigara İçilmez” tabelasının altında sigara içenlerin yaptığı gibi bir durum bu. Tabii adam onu takmıyor. Bir, iki ve nihayetinde Allah’ın hakkı üç tür deyip sabırla adamı uyaran Sally beklemediği bir tepki ile karşılaşıyor. Kendini bilemez, hadsiz tarafından sözlü sataşmaya maruz kalıyor ve sigortaları atıyor. Tabii iradeli kız Sally, iş yerinde kedini hiç bozmuyor ama bakışlarıyla “çıkışta görüşürüz” tehdidini de savuruyor. Nitekim mesai bitiminde Sally bu hadsize dersini veriyor. Ama bu Sally için sadece küçük bir iştir.

Ertesi gün işine hiçbir şey olmamış gibi dönen Sally nihayet huzurlu bir gün yaşar. Kitaplar içinde mutlu bir şekilde akşamı eder. Tam kütüphaneyi kapatacakken, sabahtan beri kafasını evraklarından kaldırmadan çalışan bir adam görür. Onu unutmuştur ve yanına gider. Etkileyici ses tonuyla “Kapatıyoruz!” der. Zamandan haberi olmayan adam bu etkileyici ses tonuna ve görünüme kayıtsız kalamaz. Toparlanırken Sally’e dondurma ısmarlamayı teklif eder. Tabii Sally bu kibar adamın teklini geri çevirmez ve çıkışta dondurma yemeye giderler. Ama o dondurma dükkanında çalışan kızların gözleri fer fecir okumaktadır. Hele biri var ki düşmanımın başına… Bu arada bir dedikodu vereyim bu kızlardan öğrendim. Meğer bu abi çok zengin, evleri, arsaları olan biriymiş, toprak ağasıymış yani. Hem şimdi ağa, aşiret neyse ona bağladık demeyin yok öyle bir şey. Sally’nin olduğu yerde öyle bir şey olmaz, olamaz. Sally’i tanımayan bu kızlar – hele biri var ki – onun hakkında bir konuşur bir konuşur, Sally’nin hedefine girmeden durmaz. Tam kaşındı vallahi ben olsam ben de hedefe alırdım. Sally yine iyi davrandı ona bence.

Siz şimdi benim bu anlattıklarımdan sonra “Sally oraya gidiyor adam öldürüyor, bardan, pavyondan kız çıkarıyor onu öldürüyor, arabada adam öldürüyor, nerede bunun iyiliği?” diye soracaksınız ama işin aslı öyle değil. Şimdi biraz da olayın o kısmını, aslında neden bir halk kahramanı olduğunu anlatacağım.

Arkadaş nedir bu insanların belediye başkanlarından çektikleri, tutturmuşlar bir kentsel dönüşüm. O sıcak mahalle ortamından insanları dışlamak istiyorlar. İşte Sally’nin kasabası da böyle bir yer. Şirketin biri projesini yapmak için bütün halkı kandırmış topraklarına el koymuştur. Tanıdık hikaye değil mi? Hatta bizim Sally’nin dondurmayı beraber yaladığı adam da bu işin içindedir. Sally’nin haberi bile olmadan iki arada bir derede miras anlaşmazlığını kullanarak onun doğup büyüdüğü ve maalesef ailesinin katledildiği eski evi de satın almıştır. Ah ah bu adam da az çakal değil. Tabii satılacak yerler arasında bu ev de vardır.

Kasap Sally

Sally bu durumu öğrenince müteahhidi ve onun sürtük asistanını eski evlerine çağırır. Aman Allah’ım bu kadın nasıl gıcık bir tip. Sen misin mazlumun ahını alan, Sally’nin geçmişine dokunan… Sally bunun altında kalır mı? Tabii ki kalmaz. Kardeşi ile birlikte bunlara haddini bildirir. O esnada bu ev pazarlığını duyan Sally’nin tek dondurmalık sevgilisi binaya gelir ve Sally aşkını kalbine gömerek bu pis fırsatçılardan kasabalarını kurtarır. Ve ortaya yeni, ünlü vazgeçilmez eğlenceli Sally çıkar… Sonra gelsin televizyon şovları, filmler…

Okumaya devam et“B-Gore 5: Kütüphaneci Bayandan Az Kullanılmış Motorlu Testere: Chainsaw Sally”

Bir iç döküş ve 5 kitap

Kitap bahane sohbet şahane diye muhabbete girmeyi düşünüyordum aslında. Ancak kitap muhabbet için bir “bahane” değil olsa olsa “vesile” olur. İşte bu motto ile yola çıktığımda uzun zamandır kitaplardan bahsetmediğimi fark ettim. Tabii bununla birilikte çok fazla iç dökmediğimi. O zaman hazır mısınız, kendimi şikayete başlıyorum.

(25 dakika sonra)

Evet işte şu aralar en büyük sorunum bu. Sürekli bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyor ve onlar ile ilgili tüm olasılıkların da dahil olduğu kurguyu, metni, adımı, nefesi yani olması gereken, yapılması gereken ne varsa hepsini yapıyorum ancak ne zaman bilgisayar başına geçsem hatta geçmeye yeltensem hiçbir şey yapamıyorum. Yok öyle yazar tıkanması gibi değil, aklına yazacak şeylerin gelmemesi ya da ekrana boş boş bakmak gibi. Bu sadece düşünmekle alakalı. Bilgisayar başına d geçiyorum sadece düşünüyorum. Hatta öyle düşünüyorum ki aklımda her şey bitiyor. Ama günün sonunda sayfaya baktığımda bembeyaz. Bu nasıl bir hastalıktır bilemedim? Eminim ki bunu da kapsayan bir hastalık çeşidi vardır.

Şu an sanıyorum ki en büyük sorun bu? “Derdini…” dediğinizi duyar gibiyim ama ne yapalım benim de en büyük derdim bu. Düşündüğüm ve sonlandırdığım ayrıntısına kadar hesapladığım o kadar şey var ki işte tek derdim bunları sayfalara dökmek. Mesela hala ikinci kitabın finalini kurguluyorum. Tamam bunu yapmak da güzel ama yazıp atsam ya beğenmeyip. Sonuçta görüp okumak daha etkili. Ha birde başlayıp devam etmediğim öyküler var. Geçecek diye umut ediyorum.

Yoksa;

Günlerden çarsamba

Ve ölmekten bir sayfa

Yarınlardan perşembe

Ve ölmekten bir gün daha

Vardı önünde

Hümeyra – Tutkulardan İntihar https://www.youtube.com/watch?v=rRv4W3Vqgx8

Neyse bu faslı kapatıp kitaplara geliyorum hızlıca.


1 -) Ahmet Ümit – Kayıp Tanrılar Ülkesi

Belki de Türkiye de en çok reklamı yapılan kitaplardan biridir Kayıp Tanrılar Ülkesi. Tabii okuyucusu az olan bir ülkede de bence masrafına değer bir kitap olmuş Kayıp Tanrılar Ülkesi. Neden masrafına değer diyorum çünkü bence bu zamana kadar okuduğum en iyi Ahmet Ümit kitabı. Ve kitabın kurgusuna da baktığımızda hem mitolojik olarak hem hikaye olarak güzel işlenmiş. Çok fazla araştırılmış bir kitap. Türkiye’deki Bergama Akropolü’nün kazılması, Zeus Sunağı’nın taşınması, Almanya’ya göç eden Türkler, orada ilk gittiklerinde ki ve şimdiki konumları, Nazizim ve ırkçılık, bunların tamamı hikayeye çok güzel yedirilmiş. Ben kitabı okurken daha evrensel bir kurgu ile karşılaştım ve keyifte aldım. Bence yakında bir dizi yapılabilir.

Kısacası okuyun derim.

Tanıtım Bülteni

Ahmet Ümit’ten polisiyeyi arkeoloji ve mitolojiyle harmanlayan usta işi bir roman.

Berlin Emniyet Müdürlüğü’nün cevval başkomiseri Yıldız Karasu ve yardımcısı Tobias Becker, göçmenlerin, işgal evlerinin ve sokak sanatçılarının renklendirdiği Berlin sokaklarından Bergama’ya uzanan bir macerada, hayatı ve insanları yok etmeye muktedir sırların peşinde bir seri cinayetler dizisini çözmeye çalışıyor. Soruşturmanın Türkiye ayağında sürpriz bir ismin olaya dahil olmasıyla heyecanın dozu gitgide artıyor.

Kayıp Tanrılar Ülkesi, Zeus Altarı ve Pergamon Tapınağı’nın gölgesinde mitlere günümüzde yeniden hayat verirken, suçun çağlar ve kültürler boyu değişmeyen doğasını bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

“O yüzden unuttuk dediğiniz yerden başlayacağım. Unutmanın bedelini ödeyecek unutanlar. Cezaların en şiddetlisiyle ödüllendirilecek saygısızlık yapanlar, kalbi yerinden çıkarılacak beni kalbinden çıkaranların, yüzlerinin derisi yüzülecek benden yüz çevirenlerin…”

2 -) Elçin Poyrazlar – Ecel Çiçekleri

Elçin Poyrazlar’ın geçen sene pandemi nedeni online olan Kara Hafta Polisiye Festivalinde dinlemiştim. O zamandan beri alayım da okuyayım diye bir fikir vardı aklımda. Sonra polisiye ile ilgili bir atölyesine katıldım. Daha da hayran oldum kendisine diyebilirim. Ancak benim kitap okuma dönemlerim var blogu takip edenler bilir. Kitabı almış kenara koymuş ve okumamıştım. Dönemi gelince ise ortaya sıkıştırdığım bir kitaptı. Okurken gerçekten çok keyif aldım. Hem hikaye hem de edebi anlamda. Günümüzde yaşanan kadın cinayetlerini anlatırken, manifesto niteliğinde bir kitap olmuş.

Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.

Tanıtım Bülteni

Ecel Çiçekleri suçlulara cezalarını vermeye, güçsüzleri ayağa kaldırmaya geldiler…

İstanbul’da birbiri ardına işlenen kanlı cinayetleri çözmeye kararlıdır Suat Komiser.

Vahşice öldürülen ama ölüme direnmemiş görünen erkekleri birbirine bağlayan nedir?

Katil, cesetlerin yanına neden beyaz kasımpatıları bırakır?

Ecel Çiçekleri cezasız kalan vahşetin, adaletin ve intikamın romanı…

3 -) Joachim Offenberg – Karıncalar (Çev. Tülin Er)

Edisyon Kitap’ın Derin Düşün serisinden çıkan son kitap Karıncalar. Evet bu kitapla ortalıkta dolanan bazen evimizin köşesinden fırlayıp dağılan, sinir bozan ama öldürmeye de kıyamadığımız bu küçük yaratıklar. Onların aslında nasıl bir yaşam sürdüğü bir yerde bize nasıl benzedikleri kitapta anlatılmış. İnsanları anlamak için bile okuyabileceğiniz bir kitap.

Tanıtım Bülteni

 Aşk, entrika, savaş… Tarım ve kimyasal silah… Bu kelimeler aklınıza sadece insanların dünyasını mı getiriyor? Çok yanılıyorsunuz. Başka kolonilere sızıp kraliçeyi devirerek darbe yapan da, Preben Amca’nın acımasız saldırısını geri püskürtüp adamcağızı hastanelik eden de karıncalar. Çalışkanlıkları ve fethetme tutkularıyla, köleleştirme ve her yere sızma konusundaki ustalıklarıyla karıncaların dünyası zaman zaman insanların dünyasından daha renkli desek yeri var! Bir mirmekolog olan Joachim Offenberg bu küçük yaratıklar hakkındaki büyüleyici gerçekleri bizimle paylaşıyor ve soruyor: “Karıncalarla neden ittifak yapmıyoruz ki? Böylece yenilmez bir rakip yerine güçlü ve sadık bir müttefikimiz olur.”

Karıncaların olağanüstü karanlık ve eğlenceli dünyasına hoş geldiniz!

4 -) Şafak Güçlü – Lohusa Ümmü Sübyan

Türkiye’de korku filmleri malum peki kitaplar nasıldır diye bir okuyayım dedim. Evet bu da benim ayıbım hiç yerli korku okumadım. Tabii burada Türkiye’deki korku kültürünün analizini yapmaya başlamak olmaz. Ancak hepimizi baydığı gibi aslında artık toplum evrimleşerek cin hikayelerini benimsemiyor. Tamam bizim dönem için bu belki de olası şeylerdi, çünkü büyüklerimiz buna benzer hikayeler anlatır dururdu. Hatta onlardan etkilenip benim de görüp, hikayelere dahil olmuşluğum var ama artık öyle değil. Sanıyorum bu olgu, bu dönüşüm tüm dünyada bu şekilde. Evet gizem bizi korkutuyor ama gizem. Artık bu arkadaşların gizlenecek bir şeyi kalmadı.

Biraz da hikaye ve kitaba odaklanayım. Hikaye ve kurguyu fena bulmadım. Anlatım da ise bir film izliyormuşsunuz gibi ayrıntılar çok fazlaydı. Ancak çok fazla tekrar vardı. Sanki kitap hiç editörün elinden geçmemiş gibiydi. Kelime hataları, basımla ilgili sıkıntılar okurken okurken gerçekten keyfimi kaçırdı. Keşke üzerinde biraz daha çalışılsaydı.

Tanıtım Bülteni

Korku Ve Gerilim Dolu;

Gizemli Ve Heyacanlı…..Geleneksel Korkularımızın Romanı

İnsanlardan bazı kimseler, Cinlerden bazı kimselere sığındılar da onların (cinlerin) taşkınlıklarını arttırdılar. (CİN Suresi 6.Ayet.)

Senarist–Yazar Şafak GÜÇLÜ’nün okunurken sizi bir sinema dünyası içine sokan KORKU dolu romanı… 2004 yılında Türk motifleri taşıyan ve tamamıyla kendi kültüründen yararlanan İlk korku filmi olan BÜYÜ isimli sinema filminin Senaristliğini yapmış olan Yazar… (Cin suresi 6.Ayet)’den yola çıkarak yazdığı Ürpertici; Gerilim Dolu; Heyecanlı ve Gizemli romanı LOHUSA “Ümmü Sübyan” ile bizleri korkutmakta kararlı…

Geleneksel korkularımızın ışığında yola çıkan roman, sinematografik bir kurgu ile yazılmıştır. Kültürümüzde yer alan korkuları içinde barındırdığından, sizi kolayca bir sinema filmi izlermiş havası içine sokan roman; Anadolu inanışlarında çokça anlatılan, Al Karası, Al Karı, Al Basması ve ümmü Sübyan (Sübyan anası) öykü ve söylencelerinden yola çıkarak kendi dinsel, örf ve adetlerimiz ışığında kurgulanmış bir korku romanıdır.

5 -) Ümran Kartal – Harf Öncesi

Edisyon Kitap’ın Edebiyat serisinden çıkan bir kitap Harf Öncesi. Uzun bir süre gazetecilik yaparak emekliye ayrılan Ümran Kartal’ın ilk kitabı. İçinde o dönemlere ait bir çok hikaye barındırıyor kitap. Öykü severler için birebir.

Tanıtım Bülteni

Karşınızda edebiyatın sınırlarını zorlayan bir ilk kitap… Ama ilk kitap olmanın çok daha ötesinde…

Ümran Kartal, Türk basınının yakından tanıdığı bir isim… Uzun yıllar sürdürdüğü gazetecilik yaşamının ardından bir araya getirdiği öyküleriyle edebiyat dünyasının kapısından giriyor.

Harf Öncesi gurbetten Moda sahilinin çekiciliğine kapılıyor; Kadıköy sokaklarındaki avare gezmelerin öykülerini anlatıyor. Bazen gümrük memurlarıyla dalaşıyor, bazen çocuk büyütmenin sancılarına kapılıyor; zamansızlıkların çetelesini tutarken kendine ait bir dünyanın özlemini duyuyor.

Ümran Kartal, kurduğu dil, yarattığı atmosfer ile birlikte Türkçe edebiyatta eşine çok rastlanmayan bir dünya kuruyor daha ilk kitabında…

İzlenecek (?) bir şeyler

Bir süredir böyle güncel film yazmadığımı fark ettim. Hatta okuduğum kitapları da yazmıyorum. Ancak instagram’da ufak paylaşımlarım var. Dedim ki onları da buraya ekleyeyim ne olacak? Ufak tefek eklemeler de yaptım. Hem madem zaman görsel zamanı, az okuma zamanı. Uzun uzadıya şeyler yerine sanki iyi olur değil mi? Buyurun sırayla; Squid Game, Dune, Brand New Cherry Flavor, The Chestnut Man, Free Guy, Çıplak II, The Stand, Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu, Kin, Old (Sıralama biraz aldığım keyfe göre oldu)

B-Gore 4: Yerli ve Milli Kahraman: The Toxic Avenger

ÜstKültür Yazısı


Son günlerde yerli astronota ne desek diye düşünürken bir yandan ben de, hazır uzaya gitmişken “bize oradan bir süper kahraman düşer mi?” diye düşünmeden edemedim. Artık astronotumuz olduğuna göre uzaydan gelen bir süper kahramanımız neden olmasın? Bence ona da şimdiden isim düşünmek lazım. Sonra araya sıkıştırıp özensiz isimler çıkmasın ortaya.

Tabii bu kahramanın “yerili ve milli” olması şart. Şöyle bir geçmişe baktığımda bizim süper kahramanlarımızın çoğu devşirme. Osmanlı’dan gelen geleneği bu alanda başarıyla yürüttüğümüz aşikar. Ama durun. Son dönem “yerli ve milli” olan “Akıncı”mız vardı değil mi? Ya, nasıl da unuttum. O da biraz Batman devşirmesi olsa da sonuçta “Batman” bizim ilimiz hakkı bize düşer. Telif hakkını bile isteriz yahu! (İstemiştik değil mi? Yani istemediysek…) Lakin Akıncı’nın balık gözüne benzeyen asimetrik maskesi geçtiğimiz günlerde bana bir başka süper kahramanı hatırlattı. The Toxic Avenger.

Aslında tam bizden bizim içimizden bir kahraman The Toxic Avenger. Nükleer işine girmiş, kimyasal atıklarla boğuşurken bunlara eklenen çevre kirliliği, mevsimler faktörler, ağaçların yerine bina dikilmesi, uzaya çıkmadan önce böyle bir kahramanla karşılaşabileceğimiz hissiyatını yarattı bende. Şimdi elimizde bir referans varken The Toxic Avenger’ın özelliklerine bir bakalım.

Öncesi ve Sonrası
Şimdi süper kahraman diye kıyak yapmıyorum ama sanki sağ tarafta sanki daha karizmatik.
Okumaya devam et“B-Gore 4: Yerli ve Milli Kahraman: The Toxic Avenger”

B-Gore 3: Bir ailenin yaşam savaşı – Skinned Alive

ÜstKültür Yazısı

Evet, artık yavaş yavaş yaptığımız ısınma hareketlerinden sonra biraz dozu artıralım diyorum. Tabii sürekli evlerdeyiz hareket alanımız kısıtlı hal böyle olunca da ister istemez vücudumuz genişliyor salınıyor. Bakınız şişmanlıyoruz demiyorum. Şişmanlamak bizim kelime dağarcığımızda arka taraflara attığımız, retromuzdan uzak tuttuğumuz bir kelime. Yalnız şu da bir gerçek ki, biz ne kadar uzak tutarsak tutalım bu kelime bir kalıba girmiş, deriye, ete bürünmüş şeklen yakamızı bırakmıyor. Kedimden biliyorum ya hu! Geçen sene bu zamanlar neydim, şimdi neyim?

Tabii yavaş yavaş yaza adım attığımız şu dönemlerde azimle rejime başlarsak güneş tepeye tam demir attığı dönemlerde ne kadar fit bir vücuda sahip olacağımızı siz düşünün. Gerçi fit mi zayıf mı onu bilemedim. Fit için sanıyorum spor da yapmak gerekiyor. Sporu sadece izleyebilen ben yapmak konusundan ne kadar uzağım. Evet siz de benim gibi spor yapmaktan acizseniz ve “aman kendimi ne yoracağım” kafasındaysanız, kilo verdikten sonra sarkan derileriniz için size mükemmel aile müessesi önereceğim. Crawldaddy Ve Çocukları Deri İmalat Ticaret Kozmetik Turizm Sanayii Ltd. Şti. Bu mutaassıp aile işinin mütehassısı ve ekabiridir.

Eh öyleyse ben de onların küçük tanıtım filmini tanıtmaya başlayayım.

Skinned Alive

Malum filmin başında yönetmenliğini ve senaristliğini yapan Jon Killough var. Kendisi de filmde küçük bir rol almış. İyi de olmuş. Sanıyorum adam eksikti o sebepten kadroya dahil oldu ama bunlar böyle Ohio’lu bir arkadaş gurubu kendi aralarında böyle filmler çekiyorlar. Filmi izlerken şok üzerine şok yaşadım. O kadar b-movie izledim bunun gibisini görmedim. Bu film b-movie’nin karesi, yok olmadı, kare kökü adeta. Çok acayip bir şekilde film beni ters köşeye yatırdı. İzlerken surat ifadelerimi bir film yapsam inanamazsınız.

Şimdi ufak bir stüdyo tanıtımından sonra film açılıyor. Kuş sesleri, yeşillikler, ağaçlar diyorsunuz ki herhalde meditasyon videosu açtım ben yanlışlıkla ama durun öyle değil. Sonra bekliyorsunuz, bekliyorsunuz görüntü birden göle geçiyor. Burada bir kere bekliyorsunuz. Bu “bekliyorsunuz”ları hecelerseniz yavaş yavaş anlatmak istediğimi hissetmenize yardımcı olacaktır.

Okumaya devam et“B-Gore 3: Bir ailenin yaşam savaşı – Skinned Alive”

B-Gore 2: Zencefili Kurabiyenin En Leziz Hali – The Gingerdead Man

Üst Kültür Yazısı


Yeni yıl beklediğimiz gibi gelmedi. Sadece olumsuzluklardan bahsetmiyorum. Ne kar ne yağmur ne çamur? Hiçbir şey yok. Vakti zamanında karı keyif için beklerken şimdi suyumuz az kaldığı için zorunluluktan istiyoruz. Vay be nereden nereye? Bu arada suyu sev ayıyı öp.  

Çok taze bir haberde Türkiye’deki tek ayı barınağındaki ayıların kış uykusuna yatmadığını okudum. Günde 400 kilograma yakın et tüketiyormuş hayvancıklar. E onlara harcanan su? Neyse ki sanırım ben bu durumu telafi ediyorum. Üzerimdeki sürekli uyuşukluk ve uyku hali… Of…

Konu buraya nasıl geldi bilmiyorum ben tam yeni yıl yeni umutlar, pasta, kek, çörekten bahsedecekken içimdeki hangi dürtü bu konuya çekti beni anlamadım. Ama sosyal mesajımızı da vermiş olduk. 

Eski zamanlarda -1800’leden bahsetmiyorum tabii- benim küçüklüğümde, yılbaşı dönemleri kar yağar her sabah o engin beyazlığa uyanmaktan keyif alırdım. Sonra kendimi o beyazlığın içine atar yuvarlanır eve döner bir de dayak yerdim. İlki hasta olacağım diye ikincisi ise atladığım yerde göremediğim çıkıntılar sebebi ile bir yerlerimi kanattığım daha çok kıyafetlere zarar verdiğim için. Sonuç kaçınılmaz tabii. Bu burumda ise yapılacak tek şey, evde oturup Noel filmleri izlemek.

Tabii bunların da türlü türlüsü var ama hepsinin içinde olan tek şey Zencefilli Kurabiye Adam. Kurabiyeyi adama benzetme fikri nerde ve ne zaman çıktı acaba? Benim asıl aklımdaki asıl soru ise, “biz yiyeceklerimizi neden hayvan şekline sokuyoruz”. Mesela jelibonlar? Niye ayıcıklı? Sübliminal olarak bilinç altımıza işliyor bu durum ileride ayı yemeye mi hazırlanıyoruz? 

Hım, o zaman peki ya adam? O zaman aç kalırsak adam da yeriz. Şimdi bilinç altıma kodlamış oldum bunu. Ama durun bu duruma, bu gidişata dur diyecek biri var!  

Ginderdead Man. Süper kahraman ismi gibi değil mi? Tüm hayvan şekilli yiyeceklerin koruyucusu, kurtarıcısı!  

The Gingerdead Man 

Tabii olay yukarıda bahsettiğim gibi bu kadar toz beyaz değil. Zencefilli kurabiyenin hamuru bile bu kadar beyaz değil. Burada toz pembe mi demeliydim? Zencefilli kurabiyenin hamuruna yakın olur muydu?

The Gingerdead Man ilk kez 2005 yılında karşımıza çıkıyor ki ben bu filmin üzerinde duracağım. Bir efsanenin doğuşu her zaman önemlidir. Akabinde Gingerdead Man 2: Passion of the Crust (2008) ve Gingerdead Man 3: Saturday Night Cleaver (2011) farklı yönetmeler tarafından çekilmiş. Anlaşılan bu efsanenin bitmesine kimsenin gönlü elvermemiş. Sonra ilk filmin yönetmeni Charles Band Gingerdead Man vs Evil Bong adlı bir film yapmış. Ah, Evil Bong’u tanımalısınız favkaladenin de fevkinde bir karakter.

Okumaya devam et“B-Gore 2: Zencefili Kurabiyenin En Leziz Hali – The Gingerdead Man”
Back to Top