first blog post of this year

Başlığı İngilizce attım diye elbette yazıya İngilizce devam etmeyeceğim. (“Aslında fena fikir de değilmiş.” “Bir denesem mi ne?”) Sadece artık yıllarca kez attığım başlıklardan biraz farklı olsun istedim. Gerçi içerik olarak aynı olsa da değişik yazımı sanki farklı bir şeymiş algısı uyandırdı bende. Muhtemelen sizde de aynı hissiyatı yaratacaktır. Velhasıl kelam bu size geçen seneden ne öğrendiğimi özetleyeceğim.

Son dönemde dikkatimi en çok çeken şey artık inananların yeni yıldan bir şey beklemiyor oluşları. Hani en azından ben öyle gördüm. Mesela kimse “bit, git yıl” çığırtkanlığı yapmadı. Ya da “yeni yıl bize şunları getir beklentimiz bu” demedi. Zaten bu sene çekilen Noel filmlerinde de iş yoktu. Öyle sımsıcak sarmadı, neşe ile doldurmadı ki dönemi geldiğinde boş boş bu filmleri izleyen ben bundan hiç memnun olmadım.

Hazır film demişken, bu sene sadece 28 yazı yayımlamışım ve bunun büyük çoğunluğu film yazıları. Zaten ziyaretçi ve görüntülenmeyi saymıyorum bile. Bazen diyorum neden uğraşıyorum ki bunla… Ben de bilmiyorum belki de şu ana kadar yayımlanmış 3516 yazının hatırı var, kaybolmasınlar istiyorum. Gerçi şunun şurasında kaç yıllık ömrüm kaldı, para ödemeyi kestiğim an hepsi kaybolup gidecektir yazıların, belki de kıyıda köşede zaman çizelgesi tutan sitelerden başka yerde kalmayacak… Onda da kimin aklına gelecekse bu zor isim birileri bakacak… Çok karamsar oldum değil mi? Acaba bu ücretsiz siteler ne kadar barındırıyor içerikleri. Elbet onların da bir süresi vardır ama bir veraset usulü vardır sanırım. Neyse…

(“Evet, ne yazacaktım. İş bu verasete falan gelince acayip koptum. Yine tembelliğe mi vursam işi?) Bir yandan da bu tembelliğime kulp bulmaya çalışıyorum. Sürekli psikiyatrların / psikologların videolarını izleyip bir tanı koymaya çalışıyorum kendime ama hepsinden bir kaç madde sonra uzaklaşıyorum. Muhtemelen bende her türlü sorunu azcık da olsa barındıran bir hastalık var. Bir gün birinden mustarip olurken ertesi gün diğerinden oluyorum ve bu da hayat kalitemi fena etkiliyor. (“Yatmak iyidir ya!”)

Acaba biraz hobi değişikliğimi yapsam. Öncelikle bu bilgisayar ekranından, aslında ekranlı olan her şeyden bi uzaklaşmam gerek. Mesela Twitter detoksundan falan bahsediyorlar acaba ben de mi yapsam dedim ama baktım ki zaten iki günde bir üç bilemedin beş dakika giriyormuşum. Haber yok, televizyon programı yok, gündem yok, tamamen izole bir hatayım var. Sanırım beyin göçü dedikleri de böyle bir şey. Benim beyin göçmüş ama nereye göçmüş ondan da haberim yok. Her şeyde bir odaklanma problemi. İşte, evde, derste, yolda… bulunabildiğim her yerde. Yahu tuvalete bile odaklanamıyorum elimde sürekli telefon. Bu telefon işini mi kaldırsam acaba. Onu da her şey dahil yaklaşık dört saat kullanıyormuşum. Cidden bir şeyler yapmalı. Bu sene bunu düşüneyim.

Keşke zamanında fırsat varken yurtdışına çıksaymışım. Aslında hala fırsat var hala çıkarım ama şimdi “çıkmak”tan çok “kaçmak” gibi geliyor bana. Bir şekilde kalıp savaşmak lazım değil mi? Onda da diyorum ki benim gibi pasif bir adam mı? Zaten göçmüşüm ya ben dediğim gibi.

Güya bir internet serisine başlayacaktım. Hatta azcık çizim yapabilsem belki çizgi roman gibi o da kaldı. İkinci kitap da son okumayı bekliyor. Üçüncünün taslaklar hazır. Öyküleri toplayıp e-kitap yapsam diyorum ve 17 gün sonra vizelerim var. Tabii diğer okunacakları, bitecek eğitimleri saymıyorum. (“Onların da sınavları vardı değil mi?”) Vallahi içim karardı. O zaman şöyle kendimi avutayım.

Platon’un bilgi anlayışı, onun varlık anlayışından bağımsız olarak tanımlanamaz.

Arrivederci alla prossima.

B: 3- Her türlü büyü işleriniz için – Necromancer

“Ve sen bu iblisi intikam için yarattın. Onun alanı karanlık, amacı kötülük.” Nasıl, iyi cümle ile başladık değil mi? Filmde aynen bu şekilde başlıyor. Rivayet odur ki “Ölü Deniz Yazmaları’ndan yapmış bu alıntıyı. Biz de ilgi çekici şekilde bekliyoruz yazının geçmesini.

Geniş bir şehir görüntünsün ardından, sokakta kırmızı tişörtü ve bisikleti ile hareket eden bir grence odaklarınızı. Tişörtünde sadece gözlerimizi kısıp kartal bakışıyla baktığımızda görebileceğimiz elle çizilmiş soluk bir pentagram işareti vardır. Bu arkadaşın tipine baktığımızda işte bu kurban deriz ama olay hiç de öyle değildir. Bu arkadaş bisikletini park ettikten sonra bir binanın önünden dolanarak arka tarafa garaj gibi bir yere gelir. Buranın girişi baştan sona kırmızı bir perde ile kapatılmıştır. Bilin bakalım üzerinde de ne işareti… Hayır bilemediniz… Ben de ilk defa gördüm bunu. Neyse, eleman perdeyi aralar tam içeriye bakacakken, yandan ayak sesleri duyar ve saklanır. Oradan ise kırmızılar içerisinde bir çingene büyücüsü ve kadın gelir. Kadın büyücüye bir şeyler söyler, bir şeylerden memnun değildir. İçeriye girdiklerinde de kadın bizim büyücüye saydırmaya devam eder. Kızan büyücümüz iki kaş göz hareketi ile baltanın birini uçurur ve kadına saplar. Sonra gülümseyip mekandan ayrılırken kenarda bizim elemanı görür ve karışma bu işlere gibi bir şey der ve sırıtarak yürümeye devam eder ve birden bire bizim elemanın bisikleti ile ortadan kaybolur. Bisikleti neden aldı ondan hiç emin değilim. Kırımızı diye belki de ihtiyacı olduğu için.

Acil durumda aranacak

Sonra yazılar akmaya başlar. Seksenlerin klasik müzikleri ile bezenmiş bu yazıların geçişi esnasında, ortalıkta takılan bir çifti, mum yakan bizim elemanı ve baltasını temizlemiş ve yerine koyan büyücüyü görürüz. Sonrasında sevgilisi ile takılan sarışın ablamız üniversiteye kampüse gelir. Bu sarışın ablamızla tanıştırayım sizi. Ası Julie’dir ve tiyatro bölümünde okumaktadır. Julie hızlı hızlı kampüs içinde yürürken arkadan bir el ona uzanır ve Julie ani hareketle geriye döner. Bu drama hocası Charles’dır. Biraz da size Charles’dan bahsedeyim. Aslında söyleyecek çok bir şey de yok. Tüm kariyerini sevişmek için kullanan sapık bir arkadaştır. Her fırsatı değerlendirir. Nitekim Julie’yi görünce de evine davet etmekten geri kalmaz. Julie bir şekilde ondan kurtarır ve binaya girer. Bir şeyler yapar, telefonla konuşur falan filan.

En büyük kötüler…

Bu esnada profesörün odasına maskelerle giren üç eleman sınav sorularını çalmak için ortalığı kurcalar. Sınav sorularını bulur resmini çekerler bu esnada bir de Juile’nin Charles’a yazdığı mektubu ve fotoğrafını bulmasınlar mı? Bunu da ayrıca alırlar. Tam binayı terk edecekken Julie’yi görürler ve “ellere var da bize yok mu” mantığı ile gruptaki asıl kötü bir acayip değişik bir kovalamacanın ardından Julie’yi yakalar ve bir diğer arkadaşının onu tutmasıyla birlikte ona tecavüz eder. Gariban, şişman gencimiz olaya ne tepki vereceğini bilmeyerek öylece kalır. Ama en kötünün hakimiyeti o kadar fazladır ki kimse ses çıkarmaz. E zengin çocuğu ne yapacaksın? Heh bu kadar olay oldu kaçma kovalama, adamlar tanınmayalım diye maske takmış onları çıkarmışlar derken bu kampüste başka kimse mi yok diye sorabilirsiniz. Var aslında. Hem de bir güvenlik. Ama o hocanın dolabında porno dergi ulunca onu alır tuvalete gider. İşi ne kadar uzun sürmüş siz düşünün. Tecavüzcü abimiz bile bu kadar dayanamadı. Neyse…

Çadır büyü hizmetleri. Ürkünç değil mi?

Julie bir süre orada takıldıktan sonra evine gider ve kıyafetleri ile duşa girer. Duşta kaslı kuvvetli adamların yaptığı gösteriler gibi üzerindeki tişörtünü parçalar ve ağlamaya başlar. Bu esnada büyücümüzü de aralarda görürüz. O da ekmeğinin peşindedir. Neyse sabah olur Julie bir şey olmamış gibi okula gider. Burada tecavüzcülerini görür. Ama bu iş de içine dert olmuştur. Yakın arkadaşına durumu anlatır. Arkadaşı da ona polise gitmesini söyler. Ama Julie bunu kabul etmez. Sevgilisi onu terk eder, hocası ile ilişkisi duyulursa bursu gider falan filan… Arkadaşı ısrar etse de o kabul etmez.

Bir ders çıkışı arkadaşı alternatif bir şey önerir ona. Gazetede bir ilan görmüştür ve onu aramıştır. İlan adaletten falan filandan bahseder. Julie pek gönüllü olmasa da arkadaşının ısrarıyla buraya gider. Vallahi arkadaşı daha ciddiye aldı bu konuyu nedense. Neyse bunlar adrese giderler, bilin bakalım burası neresidir? Büyücü ablamız bunları alır kırmızı perdeli mekanına götürür bir işaretin içine sokar, buradan çıkma deyip bir şeyler söylemeye başlar, ortalık hareket eder dumanlar çıkar birdenbire büyücü ortadan kaybolur. Bizim kızlar da mekandan kaçarlar. Bu arada kırmızı tişörtünü üzerinden hiç çıkarmayan abimiz de oralardadır.

Ekiz yatak hazır.

Kızlar olayın geyiğini yaparlar ve akşam partiye giderler. Gittikleri parti de bizim kötü çocuğun partisidir. Ne alaka şimdi diyebilirsiniz ama işte tüm olumsuzluklara rağmen güçlü kadın diye cevap veririm size. Asıl mevzu aslında Julie’nin erkek arkadaşının grubunun burada çalmasıdır. Julie burada çok ilginç bir şekilde(!) tecavüzcülerini görür anıları depreşir ve fenalaşır ve tuvalete gider. Ardında da buraya kötü çocuğumuz gelmesin mi? Burada da onu taciz etmesin mi? Julie oradan koşarak kaçar. Arkasından sahnedeki erkek arkadaşı da peşinden gider ama yetişemez.

Bilmem kaç kelime yazdım ama hala bir aksiyonla karşılaşamadık. Bir de bunu izledim. Neyse ki aksiyon şimdi başlıyor. Sanıyorum ben biraz yukarıları ayrıntılı geçtim asıl kısımlara yer kalmadı. Biraz daha yazsam ben bile okumam ki sizden okumanızı beklemem biraz garip olur. Neyse hızlı bir anlatımla finale koşuyorum.

İkinci kötümüz, yani Julie’nin ellerini tutan elemanımız, belinde bir havlu ile tıraş olurken telefon sesi duyarız. Telefon o kadar yakındır ki sanki hemen yan odadadır. Sonra gelir birisi ona telefon olduğunu söyler. Eleman telefona doğru yürümeye başlar. Döner dolaşır döner dolaşır, yurdun genel telefonuna gelir. Kız arkadaşı arıyordur ve bu akşam gelemeyeceğini söyler. Bilin bakalım kız arkadaşı kimin yanındadır? Neyse telefon kapanır bizim ikinci kötü duşa girer. Abi sağa sola dönüp, sabununu düşürüp dururken ortalık birden kızarır ve arkasını bir döner kabinin içinde Julie’yi görür. Önce şaşırır ama sonra sevişmeye başlarlar. O esnada birden bir Julie’nin gözleri yeşile dönmesin mi? Uzaylı diyeceksiniz değil mi? Yok, yok… Sonra silikonumsu bir el herifin yüzüne dayanır ve dışardan kırmızılığın flash yaptığını görürüz. Sonrası giderden akan kırmızı bir su…

Öldürmeden bir tadına bakam. hımm…

Asıl kötümüz de merhum ikinci kötümüzün sevgilisi ile yatarken kız birden dellenir ve evi terk eder. O esnada lavabodan kan fışkırır. Asıl kötümüz banyoya girer kıyafetlerine bakarken arkasında Julie’yi görür. Arkadaş bir işi de demedi ki sen nerden çıktın diye. Demek ki hatun olunca kimse sorgulamıyor. Sonra bunlar da sevişmeye başlarlar bizim Julie’nin eli yine silikona döner bu kez ağzını falan da görürüz. Derken eleman ağzını beş karış açar ve bağırmaya başlar. Sahne ustaca değişir ve Julie’nin dişlerini görürüz. Julie kâbustan uyanmıştır.

İlk iş elemanların yaşadığı yere gider ama onları bulamaz. O sırada kırmızı tişörtlü artık sapık diyeceğim elaman ortaya çıkar ve durumu anlatır ve yardım edebileceğini söyler. Bu esnada profesörümüz de yine öğrencilerini mıncıklamaktadır. O arada Julie’yi de görür onu da mıncıklar ve akşam evine davet eder. Julie tam okuldan ayrılırken erkek arkadaşın görür eleman buna trip atar.

Transport da bir devrim. Pissu Nakliyat.

Sonrasında ortalık karışır. Julie oyun sergilerken, erkek arkadaşı evindedir. Şeytan Julie ona giderken birden telefon çalar ve çocuk gerçek Julie ile konuşmaya başlar. Ortalıkta kırmızılık dolanırken birden tombul kötümüzün yanında gideriz. Sabahlığı ile evinde oturup erotik film izlerken birden küvetin içinden dumanlar tüter ve banyonun kapısından Julie çıkar. Yeşil gözlü Julie elemanın şeyini bir kapar, eleman çığlık içindeyken orijinal Julie’yi yine çığlık atarken görürüz. Yine biner arabasına elemanın evine gider. Bu arada herkesin evini de biliyor maşallah. Bilin bakalım yine kim oradadır?

Hiç kimsenin yağmurun bile böyle küçük elleri yoktuu….

Sonra arabasında Charles’dan gelen bir mesaj bulur. Akşam evine gelmesini çok önemli olduğunu söyler. Julie kalkar Charles’ın evine gider. Bu arada sevgilisi de onu eve girerken görmesin mi? Charles, Julia’ya der ki sana rahat kıyafetler hazırladım git giyin. Julie gider yataktaki kıyafete bakar. Sonra derki kendi kendine ne arıyorum burada ve arabasına gizlice gider. Tam binecekken çantasının olmadığını fark eder. İçeri yine girer çantasını alır ve Charles’ın sesini duyar. Bir bakar ki kendini orada Charles ile sevişiyor. Birdenbire sahte Julie’nin gözleri yeşile döner suratı muşmula olur ve Charles’a… O sırada gerçek Julie kaçar.

Kırmızı tişörtlü elemanı merak ettiniz değil mi? O da kendi kendine büyü yaparken birden Julie çıkar gelir. Kurtar beni erkeğim der. O da tabi önce bir Julie’ye sarılır. Sonra bir bakmışız aslında bu Julie değil de… o yaratık olmasın mı diyeceğimi düşündünüz değil mi? Yok yok. Bu aslında büzüm büyücüymüş. Bizim büyücü aslında bu intikam şeytanıymış. Eh tabi sonrası malum. Eleman ölür ama kendini öldürür bu kez farklı olarak.

Gözleriniz lens mi hanımefendi?

Julie erkek arkadaşını arar ve onla konuşur biraz tartışırlar eleman duşunu alır yatağına uzanır. Tam uyuyacakken bizim giderden çıkan Julie çıkıp gelmesin mi? Bunlar başlar sevişmeye. Orijinal Julie ise kırmızı tişörtlü elemanın evine gider ona bakar büyü malzemelerini görür ve jeton düşer. Arkadaşına koşturur. Derki böyle böyle… ikisi bir yine koşarak elemanın evine giderler. Julie kapıyı bir açar, bir de ne görsün? Sevgilisi kendisi ile sevişiyor. Kendi ile göz göze gelir. Birden çakmasının gözleri parlar ve kapıyı arkadaşının üzerine kapatır, kapının önüne sehpahayı ittirir. Julie çakmasına onu öldürmeni istemiyorum der. O da elemanı yatakla birlikte duvara yapıştırır. Sonra çakma Julie önce büyücü kılığına sonra onun her türlü kılığına girerek orijinal Julie’ye kendini gösterir. Sonra iki Julie birbirinin boğazına yapışır. Bol aksiyon sonrası orijinal Julie çakmasının önce boğazını keser sonra da alnına bıçağı geçirir. Ortadan kaybolan kaçmanın ardından Erkek arkadaşı yatağın altından, kız arkadaşı da kapının ardından noldu diye çıkarlar dışarı.

Benim küçük aşk pastam…

Tabii kötümüz sizce ölmüş müdür?

Vallahi ben bir bravo isterim. Hiçbir şey olmayan bir filmi bu kadar uzun anlattım ki. Bir de resimlerdekiler var. Onlar da ayrı şeyler. Bitecek mi diye ben de tereddütte düştüm. Bu filmi neden yazdım ki? Çok ilginç. Kendimle çeliştim şimdi. Vay arkadaş. Neyse bu kısım italik olsun da bari bu okunsun.

B:2- Spor yaparken bunları kesinlikle yapmayın – Killer Workout

Abuk sabuk canavarlı filmlerden sıkıldığınızı biliyorum ve buna kısa bir ara verelim ve daha bilgilendirici eğitici bir film ile karşınıza çıkayım dedim. Sonuçta toplumu bilgilendirmek görevimiz. Ancak bu canavarlar, yaratıklar da olmasa bu B-Movie’lerin keyfi çıkmıyor. Evet şimdi size bunu kanıtlamak üzere mis gibi bir film ile geliyorum. Aerobicide ya da diğer adıyla Killer Workout. Şimdi hep beraber bilgilenenlim…

Tabii şimdi aerobik ve workout kelimelerini görünce benim gibi siz de ufak ufak yan gözle ekrana bakmaya başlamış olabilirisiniz. Hemen öyle gözünüzü devirmeyin bu dahice kurgulanmış (!) hikâyeye gelin ve kendinizi kaptırın.

Hazırsanız başlıyorum.

Filmimiz manken bir ablamızın ertesi gün Paris’e gideceğini duyduğumuz bir telefon görüşmesi ile açılıyor. Kariyer basamaklarını hızla çıkan ve bunun mutluluğu ile ayakları yerden kesilen ablamız gecenin bir yarısı soluğu bronzlaşmak için bir güzellik merkezinde alır. Soyunur, dökünür ve solaryum makinesinin içine girer. Tam o esnada makine arıza yapıp, cayır cayır alev almasın mı? Eh kapak sen de sıkış açılma güzelim ablamız solaryum makinesinin içinde cayır cayır yanar. İlk cinayet ile karşılaşan biz de bu işin altında bir hinlik aramaya çalışırız elbette.

Bu afiştense diğerinin albenisi daha iyi değil mi? Bu tutmayınca diğerine geçmişler.

Ekran karartısından sonra müzik ile kendimize geliriz. Seksenleri düşünün, bir grup aerobik yapan abla da karşımızda dans etmeye başlar. Filmin süresi 86 dakika Allah sizi inandırsın bu ablalar aralarından eksilenler de olsa rahat 75 dakika aerobik yapıyorlar. Sabah, öğle, akşam; kahvaltıdan önce, kahvaltıdan sonra; akşam yemeği, ikindi kahvesi; tuvalet önü, arkası yani aklınıza ne zaman gelirse. Bunlar aerobik yapa dursun çengelli iğneli katilimiz de ablaları öldürür durur. Yanlış okumadınız çengelli iğne ile.

Bu arda çengelli iğne deyince çocukluğumdan hatıra geldi. Bizim oralarda bu çengelli iğneye “karpice” derler. Ne alakadır bilem. Şimdi araştırınca bu konu ile ilgili bir şey bulamadım ama farklı dillerde farklı anlamlara da geliyormuş. Bir de buna çatal iğne diyenler de varmış. Vay be. İşte insan araştırınca neler buluyor ama siz benim gibi yapmayın işi Sabri’nin attığı gole vardırmayın.

Neyse nerede kalmıştık?

Sevgili katilimiz elinde çengelli iğne ile spor salonunda kalori yaktırmaya devem ederken, olay yerini incelemeye dahi polisimiz gelir ve olayları araştırmaya başlar. O araştırır, çengelli iğneli katil kadın öldürür; o araştırır, erkek öldürür. Ama ben unutabilirim belki siz unutmayın Aerobik must go on. Bu arada bu ardı arkası kesilmeyen cinayetler sebebi ile salonun gizli ortağı, habersizce salona bir dedektif gönderir. Süper sonik polisimiz, önce bu arkadaştan şüphelenir ve araştırmaya başlar. Bakar ki bu vukuatlı bir dedektif onu kapı dışarı eder ve görevine sevgi ile odaklanır. Sevgi burada oldu mu ya, ciddiyetle mi deseydim acaba? Aha burada olaylar alengirli olunca arada söylemeyi unuttum. Bu süper dedektifimiz salonda dişi sineğe bile sarkan ama asıl gönlü salon sahibinde olan bir abimizi katil beller. Tabi yaşanan olaylar kaşsısında da herkes bu abinin peşinden koşmaya başlar.

Sonra ne demiştik, polisimiz bir kişiyi elemiş çok gizli dedektifimizi evine yollamıştı. Dedektifimiz tığış tıpış memleketine dönerken, birden karşısına bu katil zanlısı abimiz çıkar ve onu öldürür. Ek bakın şimdi tam katil oldu.

Ve işte mavili sorma ile bıçkın dedektifimiz, siyah forma ile sapık katilimiz? Bahisler açıldı.

İşte bu kadar karmaşık olayların yaşandığı hikayede, bir de kafa derisi yanmış bir görüntü ile yönetmen hem bizi şaşırtır hem de asıl katil hakkında bilgi verir. Katilimiz aslında…

Baraya es gireyim.

Şuraya çok tehlikeli bir suç aleti bırakalım.

Aklımın takıldığı yerlerden biri de çengelli iğne ile nasıl adam öldürüldüğü. Tabii bu çeyrek altın takılan çengellilerden değil daha büyük kocaman. Bir de katil bu çengelli iğneyi anahtarlık olarak kullanıyor ki amanın hiç sormayın. Ama o delik adam öldürür mü? Bilemedim. İzlediklerimi hatırlayınca öldürmez. Daha çok sivri sinek ısırığı gibi ama sonraki tahribatı ve akan kanı kelimeler ile ifade edemem.

Eh biz hikâyeye devam edelim o zaman. Nerede kalmıştık. Heh, yanık kafa… O esnada polisimiz, salon sahibi ablamızın evine gider ve onunla konuşmak ister. İçeri gider kadın “sen katilsin, her şey senin başının altından çıkıyor, o herifi de azmettirdin” der. Nereden bildi diyeceksiniz şimdi, dedim size ya adam çok zeki. Yönetmeni ayartmış bir önceki sahneyi o da izlemiş. Mekân sahibi ablamızda montunun yakasını elleriyle parçalayarak “bu vücudu gördün mü ben böyleyken onlar nasıl güzel olur der” ve kızarmış armutları gösterir. Polisimiz itiraf karşısında ona kelepçeleri geçirir ama katil ablamız “delilin yok ki, delilin yok ki” diye onla geyik yapar. Tam arabaya binerler ki telsizden polisimize son dakika haberi gelir. Dedektifimiz, katil amcamız tarafından öldürülmüştür. El mahkûm, polisimiz katil ablamızı salıverir.

Ben insan değil miyem?

Onu orda bırakan polisimiz katil adamımızın peşinden koşar. Uzun bir kovalama sonunda dövüşmeye çalışırlar ama polisimiz mağlup olur. Onu orada bırakan hormonlu katilimiz kızın yanına geri döner.

Ablamız duştan yeni çıkmıştır ve dolabının önünde giyinmektedir. Hormonlu katil abimiz “her dediğini yaptım artık bana vermicen mi?” diye sorar ama karşılığında iki kurşun alır ve nefs-i müdafaa der adına. Ooo ablamız seri katili vurmuş birden popüler olmuştur. Gazetelerde manşetler, haberler falan… Ama yer mi Anadolu çocuğu? Polisimiz gelir ona “gel senle bir yere gideceğiz der” ve onu ormanlık alana çeker. Aklınızdan geçen geçmesin. Öyle bir şey yok. Polisimiz “sen katilsin, kendini hukuk önünde aklamış olabilirsin ama cezanı ben keseceğim” der ve elindeki küreği yere saplar. Tabii küreği eline alan ablamız gelişine öyle bir vurur ki…

Dedim size cinayetler olur, aerobik devam ediyor. Aerobik never dies. Meşhur olan spor salonumuz daha fazla öğrenci almaya devam eder.

filmin ana metni: aerobik iyidir.

Aerobikçiler ermiş muradına biz çıkalım… Ama demem lazım, aerobik koreografileri (ho ho ho) ve filmin dönem müzikleri efsane. Düşünün ben bile o gazla aerobik yaptım. Yok yok düşünmeyin…

B: 1-Korkunç bir canavarın pençesinde: Sorority Babes in The Slimeball Bowl-O-Rama

“Beni benden alırsan, seni sana bırakmam” dizeleri sadece bana mı saçma geliyor? Bunun anlamı ne şimdi? Bir nevi ruh ya da beden değiştirme mi? Spiritüel ya da bilim kurgusal bir yorum mu katmamız gerekiyor tam olarak anlamamız için? Eh her şeyin üzerine bu kadar da kafa yoracaksak işte size her bir karesinden milyonlarca metafor üretip, beyninizi yakacağınız bir film: Sorority Babes in The Slimeball Bowl-O-Rama.

Aslında 1988 yapımı filmin adı “The Imp” olacakmış ama, bu şekilde daha fazla izleyici çekeriz diye ismi değiştirmişler. Bence çok yerinde olmuş sonuçta “Sorority Babes”. Bu sebepten filme öncelik vermedim desem yalan olur.

Topu topu üç kişinin kaldığı belki de dünyanın en küçük kız yurduna, girmeye çalışan Taffy ve Lisa, her zaman olduğu gibi (her zaman dedim ama o dönemde her zaman olmuyor olabilir belki de bu işlerin başlangıcıdır? Aslında bu iş de nereden çıkmıştır ilmiyorum. Yurt şakası gerçeği var bu doğru. Bak vakti zamanın da benim de maruz kalmışlığım, çok da aşırıya kamadan yapılmasına ortak olduklarım var. Tabii aklınızda neler canlanıyor bilmiyorum ama erkek yurdu olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim. Belki kadınların göz bebekleri büyüdü ama onların da hevesini hemen kırıp eskiden öyle Biscolota erkeklerinin olmadığını hatırlatayım. Buraya nerden girdim ben şimdi) yurda ve dolayışla ekibe katılabilmeleri için belli bir ritüeli geçmeleri gerekmektedir. Vallahi kızların haline o kadar acıdım ki yakın olsak evimin bir köşesini açardım.

İlk olarak kızlarımız aralarında konuştuğu için grup lideri tarafından bir kürekle popolarına vurulmak suretiyle cezalandırılırlar. İkinci olarak ise üzerlerine kremşanti sıkarlar. (Amanın da amanın…) Akabinde de son görev için temizlenmeye duşa girerler. (Mis mis…)

Durun bakalım şimdi… Şuraya kadar geldik hep kızlardan bahsediyoruz. Peki ya bu filmde erkekler yok mu? Olmaz olur mu canım? Üç adet de ineğimiz var. Biri korku filmi meraklısı bir bira ile sarhoş olan, diğeri tombul (tahmin ettiniz siz), üçüncüsü ise kısmen sapık. Bu arkadaşlar da kendi yurtlarında içerken aralarında geyik yaparlar. Birinin yukarıdaki ritüelden haberi vardır ve hadi izlemeye gidelim diye yola çıkar soluğu kız yurdunun penceresinde alırlar. Bir de ne görsünler, kürekle kızların popolarına poplarına vuruluyor işkence yapılıyor. Dayanamazlar, duruma müdahale etmek bu canice davranışa dur demek için, demek isterdim ama daha yakından görmek için içeriye girerler. Arada bir engel olmadan kürek ve kremşanti işkencelerini iç burukluğu ile izlerler. Daha sonra kızlar banyoya girince de onları daha yakından görmek, bir hasar etüdü için kapının aralığına konuşlanırlar. Tam o sırada grup liderimiz bizimkileri yakalamasın mı? Hemencecik hepsini bir bir sıraya dizer. Kafası zehir gibi çalışan liderimiz çömez kızlarımız için son görevi de bulmuştur. AVM’ye gidip oradaki bir bowling salonundan kupa çalacaklardır. Bu arada hatırlatmak lazım, AVM’nin sahibi de liderimizin babası. Tabi lider olmak emek ister. Onlar da AVM’ye girecek her şeyi kameradan izleyeceklerdir.

İşte bizim ekip

Beş kişi AVM’nin yolunu tutar. Ne hikmetse bunlar önceden çıkmalarına rağmen bizim lider grubu onlardan daha önce AVM’ye ulaşır. CCTV odasına girerken hemen karşıdaki depoda malzeme alan görevliyi de buraya yanlışlıkla kitlenmesinler mi? Bak sen yaratanın hikmetine. Yaşlandırılmış adam orda kalır. Bunlarda sesli ve UHD görüntü kalitesi ile olayları izlemeye başlarlar.

Neyse, kapı açıktır ve bizim ekip içeri girer. Ortalığı kolaçan etmeye başlarlar. Derken bir de ne görsünler? Elinde koca bir levye kızın biri yazar kasayı açmaya çalışıyor. Kızımızın lakabı da neydi? Durun. Ha “Spider”. Bunlar öyle bir şey olmamış gibi sen işine ben işime bakayım diye ayrılıyorlar. Ama eşleşmede tek kalış bir bira ile sarhoş olup sürekli oraya buraya kusan gencimiz ona kafayı takıyor. Bu aşk hikayesi daha sonraki bölümlerde…

Sonra bunlar kupaların olduğu yere gidiyorlar ve en büyüğünü alıyorlar. Sen aldındı, ben aldımdı, oydu buydu derken kupa yere düşüyor alt kapağı açılıyor. O ara bir duman, bir sis içinden de sıçana benzeyen bir cin çıkmasın mı? İşte bu cin o cin. Nam-ı değer Imp. Diyor bunlara “dileyin benden ne dilerseniz”. Bizim şişko altın diliyor külçeleri ile oynamaya gidiyor, diğer sapığımız şeker kızımız Taffy ile oynaşmak istiyor, Taffy birden kıyafet değiştirip bunu çekiyor köşeye. Lisa dünya güzeli olmak istiyor, cinimiz onun da boynuna bir kurdele asıyor gönderiyor. Lisa çılgınlar gibi mutlu. Bizim Spider’a soruyor o da cine resti çekiyor. Tabii onun peşindeki sürekli kusan genç de tercihini örümcekten yana kullanıyor. Cinin (Imp mi desem acaba böyle saygısızlık mı ediyorum?) devreler yanıyor tabii. Kim izleyen varsa onları da himayeme aldım diyor. Hop CCTV odasındaki izleyen üç kızdan ikisi değişik bir şeylere dönüşüyorlar. Diğeri ne oluyor diye soruyorsanız o lider ya, elektrik çarpması sonucunda oturduğu koltuktan fırlıyor ve karşı duvara çarpıyor.

İşte karizmatik cinimiz. Bu bana birini hatırlatıyor ama kimi?

Değişime uğrayan kızlarımız diğer gençleri yakalayıp öldürmeye başlıyor. En keyifli kısımlarda buralar. Örümcek ile kusan çocuk, yaşlı hizmetliyi buluyor ve Imp’in hikayesini dinliyorlar. Ondan kurtulmanın yolu yine onu bir kutuya hapsetmekmiş bunu öğreniyorlar. Arada plan yapan Örümcek, Imp’in kafasına kutuyu geçiriyor ve onu yakalıyor. Yakalıyor yakalamasına da Imp’i ortalıkta bırakıyorlar. Yalnız filmde taktir ettiğim bir şey oldu ki en yüksek bütçeli senaryoda da bu yok. Örümcek ile Kusmuk kaçtı dedim ya, sebepleri ise polise içerideki ölüleri nasıl açıklayacakları korkusu. Ama Amerikan polisine ayıp ediyorlar. Biz çok izledik böyle şeylerin sonunda seni battaniyeye sarıp sıcak çikolata ikram ediyorlar. Nankörlük değil midir azizim bu?

Sonuç olarak, kadınların kurtardığı bir dünyada olmakta mutluyuz. Oldukça saçma ama bir o kadar da metaforik öğeler barındırıyor yeter ki siz düşünmek isteyin.

Unutmayın. Beni benden alırsan, seni sana bırakmam.

Bir şeylerin üstünden geçme…

Güya geçen ayın başında düzenli bir yapama geçiyordum. Tüm hafta, her akşam yapacaklarımı planlamıştım. Buna sadece üç gün uyabildim ve devamı gelmedi. Ancak yine planı uydurmak için kollarımı sıvadım ve gün itibari ile başladım. Bu kez umutluyum. Umutlu olmak da iyi bir şey, bir nevi motivasyon. Peki bu süreç içerisinde ne yaptım? Okumadım bile… Başladığım kitabı bile yarım bıraktım (Stephen King – Billy Summers). Tabi ona da bir geri dönüş yapacağım. Tüm bu süreçlerin sebebinin şehir dışında olduğumdan kaynaklandığını düşünüyorum. Eh insanın düzeni değişiyor sonuçta.

Peki ne yapmıştım? İzledim. Evet izledim. Sanki en kolayı izlemek. O yüzden izlediklerimden seçmeler ile kısa yorumlar ekledim. Ama tam bir seçme yapacağım. (İnşallah…)

Cici: Berkun Oya Netflix’de tutturdu. İkinci yapımı ile karşımızda. Öncelikle filmin ismi ile başlayayım bence olmamış. Filmin sıradan bir hikayesi var. Sıradan bir hikaye sunuyorsanız izleyiciyi tutmak için bazı dinamikler vardır. Mesela, ya çok farklı bir şey bulursunuz kimsenin aklına geçmemiştir ya da zaten yapılmıştır ama siz olaya öyle bir yerden girersiniz ki izleyiciyi çeker ve hikayeyi götürürsünüz. Şimdi Cici’de ikincisi yapılmak istenmiş. Olay belli, gidiş belli, ancak bizi çeken ya da bu bilindik olaya farklı bir açıdan bakış yok. Kurguda sıkıntılar mevcut. Bununla birlikte ana hikayede de izleyici olarak doldurmanız gereken çok yer var. Karakter derinliklerine inilmeye çalışılmış ama onda da detaylara yer verilmemiş. Bu durumda karakter derinliklerini oyunculuklar kurtarmış. Bir şekilde mimikle izleyiciye geçirmeyi başarmışlar. Filmin bir diğer güzelliği ise görüntü yönetimi. izlerken keyif alıyorsunuz. Ama şu görüntüleri üç beş saniyelik slaytlarla ekrana koyun zaten keyifle izlersiniz. Takıldığım bir diğer husus ise süresi. Çok uzun. Çok daha kısalabilirmiş. On saniye bir yere bakmasaymışız da olurmuş.

Guillermo del Toro’s Cabinet of Curiosities: Guillermo del Toro abimiz sekiz bölümlük bir antoloji serisi ile karşımıza çıkıyor. Tabii yönetmen koltuğunda kendisi yok ancak sunucu olarak var. Öyle eskileri yad etmek gibi. Kendisinin iki H. P. Lovecraft’ın da iki hikayesi mevcut. Kalanlar de yine genel olarak kısa hikaye uyarlaması. Şöyle bir bölümlere baktığımda Lovecraft hikayelerine daha aşina olduğum için onun hikayelerindeki duyguyu uyarlamalarda alamadığımı söylemem lazım. Ama genel anlamda kendini izleten, zaman zaman hikaye içinde odak kaybettiren bölümleri olan bir yapım oldu.

The Midnight Club: Dizinin öyle reklamı yapıldı ki, ben de ağına düşenlerdenim. Yok dakika başına en çok ürküten, böyle sıçratan falan… Tabii ben bunların ağına düşmedim benim için önemli olan Mike Flanagan ismini görmemdi. (Tamam biraz da etkilenmiş olabilirim.) Neyse başladık diziye, hastalıkları sebebi ile bir bakım evine toplanmış ergenler geceleri kendilerine korku hikayeleri anlatıyorlar. Bazı hikayeler öyle Türk korlusu kıvamındaydı ki, dönüp yönetmenlere senaristlere bakmadan edemedim. Bu hikayelerin aralarına da bulundukları binanın gizemi ve tarikat eklenince hangi hikayede kalacağınızı bilemiyorsunuz. Çünkü tüm hikayeler o kadar sönük ki. Dizi Christopher Pike’ın kitabından uyarlanmış. Zaten bakınca genç yetişkin kitapları yazıyormuş amca ama yani bir dizi olacaksa da hedef kitlesinin ona göre ayarlanması gerekmiyor mu? Vallahi bunları izleye izleye ben de young adult oldum. Beni tatmin etmedi.

The Watcher: Tamam dizi biraz ilgimi çekti. Bir de baktım Naomi Watts oynuyor neden izlemeyeyim ki dedim. Film “The Haunting of a Dream House” adlı Reeves Wiedeman makalesine dayanıyor ve gerçek bir olaydan uyarlanmış. Gerçekte de bunu kimin yaptığı bulunamamış. Dizi de de bulamıyorsunuz. Kısmen iş karakterler, tarikatlar falan filan arasında dönse de sonuç bulunamıyor. Bu da beni biraz dizi konusunda muallakta bıraktı. Dizi çok fazla aksiyonu olmamasına rağmen gizemi sebebi ile size kendini izletiyor. Ancak bunu bir dizi yapmak yerine ya da yedi bölüm yerine üç dört yapmak daha iyi olabilirmiş. Sürekli bir şey olacak olgusu ile bir şey olmayınca beni izlerken sıktı. Tamam gerçek hayatta bulunamamış olabilir suçlu ancak bu iş aktarılırken daha farklı düşünülebilirmiş. Kurgu bu bağlamda sınıfta kalmış. Evin altında tünellerden, bodrumdan sürekli bahsedilirken buraya bölümlerin ortasında gidilmesi, burada tünel bulunmasına rağmen incelenmeyip es geçilmesi beni zıvanadan çıkardı. Hikaye asıl odaklanması gereken yere odaklanmadı bir türlü. Ya bu ayrıntıyı gizleyin hiç vermeyin ya da bir ayrıntı veriyorsanız adam gibi verin. Yine sinirlendim. Bence senaryo ve kurgudan sınıfta kalmıştır.

Pinokyo: Benim için tam bir hayal kırıklığıydı. Hem görsel olarak hem de hikaye olarak beni hiç tatmin etmedi. En büyük hayal kırıklığını da akan yazılarda Robert Zemeckis ismini görünce yaşadım. Live action dedikleri şekilde çekilmiş ama yani animasyon ile gerçek görüntüler birbirine oturmamış. Hele bir kedi sevme sahnesi vardı ki evlerden ırak. İşte yapımların arkasında böyle isimleri görünce söyleyecek bir şey bulamıyorum.

Pistol: Sex Pistol grubundan Steve Jones’un “Lonely Boy: Tales from a Sex Pistol” kitabundan uyarlanan ve grubun şöhretini/kötü şöhretini anlatan keyifli bir dizi olmuş. Tabi daha sonra Steve Jones bunları reddetmiş, diğer üyeler yalanlamış ama zaten grup da böyle saçma bir grup. Bunu da izlerken çok iyi anlıyorsunuz. O öyleydi bu böyleydi zaten öyle kaygıları olan bir dizi olmadığı için ben keyifle izledim. Bilmediğim çok şeyi de öğrendim.

Cezailer: Beklentiye girmediğim yine de beklentimin bir tık üzerinde çıkan yapım oldu. Ancak hikaye ile ilgili bazı sorunlar mevcut. Karakter Rosenhan Deneyi’ni tekrarlamak için akıl hastanesine girer ama olayın sadece o olmadığını bölüm başhekiminden anlarız. Sonra iş nedenini araştırmaya yoğunlaşması gerekirken birden oradaki günlük hengameye döner. Yani aslında bakıldığında tam bir deli kurmacası gibi. Yine de adam haksız yere içerideyse kimsenin mi gelesi göresi durum sorası olmaz. Bir de diğeri bu derin kurguyu nasıl yapar. Söylemeden edemeyeceğim bir de belgeselciler. E arkadaş siz o kadar olay oluyor niye ağzınızı açmıyorsunuz? tövbe tövbe…

Bergen: Senaryo ve kurgu bakımından hiç olmamış bir film. Ne anlatmış, ne olmuş, ne bitmiş belli değil. Şurası olmuş dediğimde elimde kalıyor. Çok bariz bir şekilde Müslüm tuttu bunda da ajitasyon bol iyi para yaparız filmi. Başka da bir şey demiyorum.

The Lord of the Rings: The Rings of Power: En bombası en sonda ama buna bir başlarsam nasıl bitiririm bu yazıyı bilmiyorum. LOR’cu değilim ancak yani bu kadar da olmasın diyenlerdenim ki şu an dünyanın en pahalı dizisi. İnsan bir utanır sıkılır. The Rings of Power diye bir dizi yapıyorsun ve o yüzüklerin dövülmesi ve yapılması için harcadığın süre on dakika bile değil. Ayıp ya! Hiç işin aslına bakıp yüzük öyle mi olmuş da, Elf’ler de ölüyor muymuş da muhabbetine girmeyeceğim ama arkadaş senaryo kendi içinde tutarsız. Her bölüm farklı bir olaya gebe. Hadi diyorum bu ayrı bir yapım bunu hiç diğerleri ile kıyaslamaya gerek yok resetle beyni öyle izle ama hikaye bana bir sonraki adımı sağlıklı vermiyor ki. Saçma sapan diyaloglar, hareketler, olur olmaz şeyler., havada kalan olaylar.. Yok canım. Olmaz böyle. Bazıları sahnelerin süre kısalsın diye kesildiğini söylüyor ama arkadaş milyon dolar vermişim yapım için süre keseceğim diye kestiğim yerleri neden atayım. Ayrıca mı satacak da bunu uncut diye. Vallahi anlamıyorum. Ama görsel olarak tatmin etti beni. Karakterlere de biraz ısındım. Mecbur izlemeye devam edeceğiz beynimizi çalıştırmayıp ama daha neler göreceğiz bilmiyorum. Bu gözler neler görecek…

Burada keseyim en iyisi. Yine iyi iş çıkardım. Biraz yazı pratiği oldu. Bir iki hikaye, araştırma yazısı da gelirse mis.

Ben o kadar cesur değilim..

Her şeyi yapabileceğimi düşünürüm. Ancak öyle olmadığını farkettim. Bu otomatik tamamlamaların hayatımıza girmesinden midir nedir hep bir şeylerin otomatikliğini hissettim.

Ama o kadar cesur değilim.hep birşeylerin etrafından dolaştım.

Şimdi onların üstüne gitme vakti demek ki…

Ekim’e başlamışken…

Bu erteleme durumlarım artık aldı başını gitti. Her şeyi erteleyip duruyorum. En basitinden bir örnek vereyim. Eskiden bulaşık makinesi yok diye bulaşık yıkamak zor geldiğinden bulaşıkları yıkamaz lavabo içinde biriktirirdim. (Sanırım bu da ayrı bir hastalık.) Tamam bulaşık makinesi aldım daha tembellik yapmam derken bu kez de makinenin içine bulaşıkları koymaya üşeniyorum. Yani yine bulaşıklar lavabonun içinde birikiyor. Bununla nasıl baş edeceğim bilmiyorum. Aslında biliyorum ama onu da ertelemekten bir türlü uygulamaya başlayamıyorum. Bunlara çok fazla örnek eklerim. Hayatım sürekli bundan mustarip bir şekilde ilerliyor. Blog da malumunuz bundan nasibini almış durumda.

Ama geçtiğimiz aylardan itibaren artık bu gidişata dur demeye hazırlanarak plan yapıyordum. Sonuçta dersler başlayacak, yaz bitmiş olacak, sonbahar ile birlikte bir nefes alacaktım. Oturdum ve bir plan yaptım. Tabii gündüz çalışan biri olarak kala kala gece kalıyor plan yapmak için. Bir de hafta sonları var ama onlara da direkt müdahale etmek ne bileyim pek işime gelmedi. Ben de Cuma hariç hafta içi her gün 21:00 – 00:00 arasını standart çalışma vakti belirledim. Cumartesi öğleden sonrasına aynı şekilde üç saat pazar akşamına da aynı şekilde üç saat ekledim. Bu üç saat içine dersleri, okuma ve yazma işini sıkıştırdım. Tabii ilk aşama bu şekilde sonrası gidişata bir bakıp değerlendireceğim.

Aslında hayatım boyunca böyle planlı olmadım. Muhtemelen iş gereği plana sadık kalamayacağım ama en azından gün içerisinde bu süreyi yapacağım işlere ayırma alışkanlığı bana yeter. Yani görev haline getirmem yapmadığım zaman da suçluluk hissetmem… Tabi yine suçluluk hissedip kendimi paraladığım oluyor ama hiç bir adım sonrası gelmiyor…

Ama bir şeyler yapmak istiyorsam bu yola girmem şart. Düşünceleri hataya geçiren bir teknoloji olmadığı sürece çalışıp bunları yapmaktan başka bir çare yok.

O zaman başlıyoruz…

Back to Top