İki yakam; umutsuzuk ve huzursuzluk. Bir araya getirmemeye çalıştıkça,  barınmaya çalıştığım hayat, tüm manevra alanımı kısıtlayarak, sonsuz özgürlüğünü sunuyor bana. Ne kadar inanmalıyım? Bir yanımda düşünceler,  bir yanımda bir zamanlar beni insana benzetmeye çalışan hayaller. Ucu kaçan bir uçurtmanın ardından koşar gibiyim. Parmaklarımın daha uzun olma, vücudumun çevresindeki yağların daha az olma ihtimalleri hep yan tarafımda. Bir yerde onların ağırlıkları diyorum bunlar. Bir yerde yüzüme vurulan gamsızlığımın gamı. Her ne kadar kulp taktığım dengesizliklerimle dalgalanansamda, en adi mor ışıkta bile biliyorum ben çıkacağım karşıma. Bazı gerçekler değişmez değil mi, en azından değişse bile bizim için değişmez. Ne yani şimdi Plüton gezegen değil mi? Beni içerden kemiren yer altı tanrısı… 

Kısa bir hikaye 

Aydınlar yeni evlerine taşındıklarında, konforlarından çok başlarını sokacak bir yer düşüncesi içindeydiler. Eski, rütubet kokusunun açılan kapının ardında zırh gibi durduğu eve ilk adım attıklarında gayet iyimser tavır takınmış, atık oradan buraya göçebe hayatı yaşamaktan sıkılmış Demet Aydın içerisini bir güzel havalandırırız olur biter diye düşünmüştü. Oysa bir çok duvar çatlağının arasından süzülen taze havanın, içerideki bu ketum kokuyu yok edemeyeceğini biliyordu. Bu ev hayallerini süslemesi de en azından açıkta kalmamışlardı. Henüz… 

Hayalleri bilirsiniz, çevreniz ve gördükleriniz ile orantılıdır. Demet’in de hayalleri zamanla bu mertebelere inmişti. Köhne ev için bile emlakçı 350 lira komisyon almıştı. Mahallenin bir süre sonra kentsel dönüşüme gireceği söylentileri vardı,  Bunu destekleyici olarakta bir kaç ev boşalmış koca kepçelerin üzerlerine gelmelerini bekliyorlardı ama şimdilik ayakta olmaları hem davetsiz misafirlere hem de Aydın ailesi gibi koca aç şehirde dört duvar umuduyla yaşayanlara dayanak oluyordu. Ve elbet birileri bu evler üzerinden bile insanları sömürüyordu. 

Evin reisi Ahmet Aydın ise düzenli bir işe sahip değildi. Kalkıştığı son iş kurma girişimi Can dediği arkadaşının onu kazıklamasıyla bitmiş, sanki Can onun tüm parasını alıp götürürken, hayatındaki tüm olurmu faktörleri de almış götürmüştü. Çölde olsa kutup ayısının bulacağı kişilerdendi Ahmet Aydın. Dünyada böyle kişiler vardır düzeni sağlamak için. Şanslıları nötrleyecek. Ancak Ahmet Aydın nasıl bu kervan katıldığını bilmiyordu. Ve yoldaydı.  Daha ne kadar düzülebilirdi? 

Ev seçmek gibi bir lüksü olmayan çiftimiz Mete ve Turgay’ın da elindem tutarak içeri girdi. İki çocuğuyla bir nebze olsun başlarını bir çatı altında sokmanın rahatlığıyla kim bilir Vakti zamanında nelerin döndüğü bu evin bir diğer kahramanı olarak derin bir nefes nefes aldılar. İki katlı ahşap ev tam da emlakçının dediği gibi dayalı döşeliydi. Kurda çocuğu kuzu görünürmüş. 

Ne olursa olsun ilk evin heyecanı bir başkadır. Bazı söylentileri vardır yok yastığın altına anahtar koyacaksın, yok eve ilk kutsal kitapla gireceksin, öyle yapacaksın, Böyle yapacaksın diye ama bunların hepsi öncesi, sonrası dayanağı olmayan şeyler. Aydın ailesinin de rahat olmayı düşündükleri bir uykudan başka hiç bir fikir yoktu akıllarına. 

Ev iki katlıydı. Vakti zamanında evin sahibi,  içeriden birleşen bu evin katlarını ayrı ayrı kiraya vermiş olsalar da şimdi iki katın tamamı Aydın ailesine aitti. Üst kata çıktılar. Güvensiz dış kapıdan daha uzaktı. Buna rağmen kapıyı kitlemiş arkasından sürgülemişlerdi. Onlar yatak odası, belki aynı zamanda oturma odası olacak odalarına ellerindeki bir kaç parça eşyayı bırakırlarken, afacanlar da odaları keşfe çıkmışlardı. Eşyalı kiralanan evin eşyaları da kendisi gibiydi, eski ve dökük. Hiç yoktan iyiydi. 

Turgay büyük bir dikkatle, yerde bulduğu gazete parçasının resimlerine bakıyordu. Üstü tozdan griye dönmüş beyaz çarşafla örtül koltuğa kollarını yaşamıştı. Sarışın kıvırcık saçlı afacan Mete ise boyası kabarmış duvarın kabarıklıkların parmağıyla kazıyordu. O esnada bir tıkırtı duydu. Başını sola doğru çevirdiğimde, köşede bir yetişkin rahatlıkla görebileceği bir delik gördü. Bir yetişkin oradan geçmeyebilirdi ama onun geçmemesi için bir neden yoktu. Delikten rahatlıkla geçebilirdi ama o emeklemeyi seçti. Bir kaç hareket sonunda görünürden kaybolmuştu. 

Dışarıdan Demet’in dedi duyuldu. 

  • Turgay,  Mete hadi. Turgay ise annesini tekrarladı küçük bir farkla. 

  • Mete hadi. 

Demet bir kaç kez daha seslendi. Turgay’da. Mete’den ses gelmeyince Turgay bedenini geriye doğru çevirdi ve seslenmeye başladı. 

  • Mete, Mete, Mete… 

Kaç kez bağırdığını bilmiyorum. Ancak Turhay’ın bu çağırışlarını duyan Demet odanın kapısından göründü. 

  • Sizi çağırıyorum, neredesiniz? Demet kızdığında Türkçeye ve vurgularına çok dikkat ederdi. 

Mete, -Turgay yok diye yanıt verdi. 

  • Nasıl yok, nerede kardeşin. 

Turgay anlamsızca parmağını değil uzattı. Refleksi sanırım. Yoksa bu soruya verecek kesin bir yanıtı yoktu. 

Demet deliğe doğru gitti. Eğildi ve içeriye bakmaya başladı. Biryerden sonra deliğin içi zifiri karanlık oluyordu. Bulunduğu yerden oğluna seslendi. Defalarca ama bir ses gelmedi geri. Endişeli sesini duyan Ahmet içeriye girdi. 

-Ne oluyor? 

  • Mete şuradan içeriye girmiş, ses vermiyor içerisi çok karanlık. 

Ahmet yorgunluğunu unutarak, koşturdu. Demeti deliğin önünden çekerek deliğe eğildi. İçeri kafasını soktuğu anda bir karartı gördü. Kendine doğru gelen…

-Mete? 

İçeriden ses gelmedi, karanlıkta bir şey ona gelmeye gram ediyordu. Bu Mete’den başkası olmamalıydı. Başkası olması imkansızdı zaten. Nihayet onlara hay. Gelecek bir bekleyişten sonra Mert’e boş gözlerle içerden çıktı. Nefes aldığı bile anlaşılmıyor gözleri kan kırmızısı içindeydi. Oğlunu bu halde gören Demet,  çığlıkla Ahmeti iterek, çocuğunu kucağına aldı. Göğsüne bastırdı. Anlamsız gözlerle bakan çocuk herkesin içine korku salmıştı. Ahmet delikte olan biteni merak etmiş bir oğluna bir de deliğe bakıyordu. Onu bu hale Ne getirmiş olabilirdi ki? 

Dayanamayıp deliğe daldı, Demet ardından ne yapıyorsun demeye yeltendi, çocuğunun hıçkırığıyla bundan vazgeçti. Ahmet aydınlığın sonuna kadar geldi. Bir yandan Demet onu izliyordu. Ahmet tamamen kayboldu. 

Ahmet bir boşluğa düştüğünü sandı. Yerin hala var olduğunu kanıtlamak için ellerini yere vurdu. Bir şey hissetmiyordu. Sanki boşlıkyaydı. Görülmez bir çerçevenin içindeki boşlukta. Nefes aldığından emin olmak için derin bir soluk aldı. Alamadı… Alamadığını hissetti. Sanki ortamda hiç oksijen yoktu. Hayır, hava yoktu. Birden paniğe kapıldı. Hızla emekleyebildiği kadar hızı emeklerdi ama ilerleyip ilerlemediğini bilmiyordu. Umutsuzluğa düşecek kadar çabaladı. Tüm çabaları boşunaydı sanki. Bir ara durdu etrafı dinlemeye yeltendi. Sadece sessizlik. Mezar gibi diye düşündü. Sanırım burada öleceğim. Bir kaç adım daha attı hırsla dirseklerini dizlerinin üzerinde. Buradan çıkacak gibi değildi. Çıkması imkansızdı. Yavaş yavaş bir şeylerin kıpırdandığını duydu. Bir umut karısının adını bağırdı. Ama kendi sesini bile duymadım. Uzaktan bir çak çığlık geldi. Birini canlı canlı doğrasanız bu kadar olmaz inanın. Bu çığlık üzerine Ahmet hızlandı. Tekrar umutsuzluğa kapıldı. Her umutsuzuk dalgasına, bir başka çığlık sesi dalgalanıyırdu kulaklarında. Buradan çıkmayacaktı. Ağlamaya başladı hüngür hüngür. Karısı ve çocuklarına çok çektirmişti ve şimdi onlara bir de yokluğu ile çektirtecekti. Demet ne yapacaktı ki iki çocukla tek başına. Bağırarak ağladı. Ağladığını bağırdığını düşünüyordu. Bir süre nefes alamadı,  öylece yığıldı hatta. Ölmüştü. Nasıl olduğunu bilmiyordu ama ölmüştü. Bu boşluk ona başka bir açıklama vermiyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Binbir türlü işkencenin acı ağırlığı üzerindeydi. 

Birkaç kez daha emeklemeye çalıştı. Gücü tükenmişti burada onun cesedini bulacaklardı. Belkide bolmuşlardı bile. Arada kalmış sıkışmış varsayımlardan ibaretti. 

Hızlıca amaçsızca emeklemeye devam etti. Birden aydınlandı gözleri, kapamak zorunda kaldı. Vücudunun yarısını hissetmiyordu. Gözlerini araladığında karısının endişeli yüzünü gördü. Ona doğru ilerledi. Karanlıktan tam kurtuluyorsun ki yere yığıldı. Umutsuz ağlamaklı, nefes nefese bir sesle. 

  • Öldüm mü? Ölmüş gibiyim. Bir süre hareketsiz kaldı. Ayak başparmağının ucu Hala karanlıktaydı. Ancak onun ilerleyerek hali yoktu. Demet uzanarak onu dışarıya çekti. Şişmiş göz ve yüz dışında bir şey yoktu kocasına. Ta ki ayak baş parmağını görene kadar. Ucu yoktu. Hem de çorapla birlikte… 

*aldatma*  +18+

Okumayın bence… 

Köpek gibi sevdiği karısını kendi yatağı üzerine serili saten çarşaf üzerinde, diğerinden hafif küçük olan ancak bunu sadece kendisinin bildiğini düşündüğü sol göğüsünü kapatacak şekilde saran bir başka adamın elini gördüğünde, sadece durdu. Saat on ikiyi geçiyor, buz tutmaya başlamış oda, soğuğa teslim olurken, donan akrep ve yelkovanla zaman da duruyordu. Derin bir nefes aldı. Bunu yapmayı başardı, Kaç gram olduğu, Ne kadar etkin kullandığını bilmediği beyni, bunu yapmasına izin vermemişti. Sonrasında yumuşacık yatağında, çıplak tenleri birbirine kenetlenmiş, karısı ve sevgilisine baktı. Gözleri karardı,  tökezledi, koca bir kütleden farksız olan vücudu sallandı ama yıkılmadı. Ne yapacağını bilmiyordu. Eğer karısını sevmeseydi baba yadigarı Kırıkkale’ye davranır, ikisini de yatağa çivilerdi. Ama bunu yapamazdı. Bu karısını bir daha görmemek demekti, onun yokluğunu,  hayatta olmama,  aynı havayı soluyamama ihtimalini göze alamazdı. Boş gözleri kontrol edemediği bir şekilde bir karısına,  bir de onun aşığına gidiyordu. Aşığı! Ne kadar boktan bir kelime…

Nihayet gözlerini ikisinden de aldığında şifonyerin üzerindeki tırnak törpüsü dikkatini çekti. Onu almaya çalışırken birşeyler devirmiş olacak ki odanın loş ışığı altında bir gürültü oldu. Karısı beyaz balık eti vücudunu kıpırdanıp, göğsü aşığının avuçları arasından fırladığında bir siluet fark etti ve küçük bir çığlık patlattı. Aşığı gözlerini açıp ne olduğuna uyku mamurluğuyla anlamaya çalışırken silueti gördü. Ne uyumlu bir çift ikisi de aynı anda sırtlarını yatağın perforjesine dayadı. O kadar sert dayamışlardı, 450 TL’ye yaptırdıkları perforje konuşacakmış gibi esnedi. Karısının balık eti sırtında ferforjenin gül deseni oluşmuş, yanındaki sıska aşığının kemiklerine de demirler batmıştı. Refleks olarak karısı da üstüne mevresimin bir parçasını çekmişti. Kimin malını kimden saklıyordu ki? 

Yatağa mıhlanmış çift, karşılarındaki anlamsız yüzü ne yapacağını kestiremiyordu. Onlarda donan zamana katılmışlardı sanki. Karşılarındaki yüz kadar elinden alan kan damlaları da onları korkutuyordu. Adam eline aldığı tırnak törpüsünü o kadar sıkmıştı ki nasıl becerdiyse elini kesmeyi başarmıştı. Tökezleyerek geriye döndü ve kapıdan dışarı çıktı. Odanın içinden aşıklar sadece eşyaların devrime sesini duyuyorlardı. Bir süre sonra kapı çarptı ve sessizlik oldu. 

Adam ardından şiddetle kapanan kapıdan çıktıktan sonra merdivenleri tökezleyerek indi. Bir sağa bir sola çarpıyordu. Şu sağa sola salınan dengeli masa seslerinden farkı yoktu. Nihayet yaşlı apartmanın kapısından kendini dışarıya attığında rutubet kokusu kendini taze bahar havasına bıraktı. O anda beyni çalışmış olacak ki,  Bu siktiğimin dünyasında neden yaşadığını sorgulamaya başladı. Evden çıkarken pantalonunun cebinde attığı limon kolonyası onu rahatsız etmeye başlamıştı. Elinde sıktığı tırnak törpüsünü biraz geçirmişti. Onu cebine bıraktı. Elinden süzülen kan üstünü başını başını batırmış ardında takip edilmesi için iz bırakıyordu. Cebinden limon kolonyasını çıkardı. Kapağını açtı ve üstündeki tıpayı çıkardı. Kesik eline dökülen kolonyanın bir miktarı, canını acıttı ama bu acı gördüğünün yanında hiç birşeydi. Tökezleyerek yürümeye devam ediyordu. Mahallenin bıçkın delikanlısı, yıkılmamaya çalışan, sokağın köşesindeki tinercilerin mesken tuttuğu, eski bina gibi salınıyor ama ayakta kalmayı başarıyordu. Plastik kolonya şişesini ağzından aşağı döktü. Kolonya her zaman olduğu gibi başlarda içine ferahlık vermişti ama sonra içini, zaten yapmakta olan içini daha da harlamıştı. Siktimin dünyası böyleydi. Acı acı üstüne gelirdi.

Büyük bir yudumun ardından ciğerlerini kaldırımda bırakırcasına öksürdü. Salınan vücudu bu öksürüğü etkisine dayanamadı ve düştü. Kaşında bir acı hissetti. Anında kana bulanan kaldırımla yüzünün bir kısmı ıslanırken, düşmenin etkisiyle kesilen nefesi,  kusmaya çalıştığı ciğerleriyle birlikte, hayatına son vermeye çalışıyordu. En iyisi buydu belkide. Zar zor ayağa kalktı. Titrek sokak lambası altında yarısı kırmızıya bulanmış suratı, şişmiş gözüyle,  nakavta uğramış bir boksörden farksızdı. Evet bol sör. Kendini mahallede sör sanıp,  boka bulanan bir sör. Bok sör. Bir kaç çelimsiz adımdan sonra adımların kendini taşıyacağından emin oldu ve plastik şişenin kalanını da boğazından içeri boşalttı. Bu kez ferahlama hissini yaşamadan direk yanmaya başladı. Doksan beş derecelik kolonya, doksan beşden de fazla yapmıştı. Bir kez daha öksürdü. Bu kez dalağını bırakmaya çalışıyordu kaldırıma. Sokağın köşesindeki eski eve vardı. Eski püslü tahtalarla çit yapılmaya çalışılmış evin sınırını çürümüş bir kaç tahtanın üstüne basarak geçti. Kah salınıyor, kah tökezliyor, kah hızlanıyor, kah yavaşlıyordu. Virane evin kapısından içeri girdiğinde parlayan bir kaç göz gördü. Kedi gözü gibi. Bir siluet hemen yanında bitti. Elinde ses çıkartan birşeyle. Siluet adamın boktan halini görünce geriledi, açıkçası korktu. Ne kadar pilot olursanız olun adamın bu halini gördüğünüzde siz de kaçırdınız. 

Adam bir köşeye kendini savurduğunda, içeride birden fazla siluet olduğunu farketti. O bunlarla ilgilenmiyordu onun aklında sikişen farklı şeyler vardı. Lanet olası şeyler. Siluetler adamdan korktuklarından mı yoksa misafirperverliklerinden mi bilinmez, bir bez parçası, bir poşet, bir tüp attılar önüne. Ne yapacağını bilmeyen adam, refleksle bez parçasını aldı. Burnuna bastırarak derin bir nefes aldı. Yanağından süzülen kan kararmış bezin bir kısmını kırmızıya boylamıştı. Derin bir nefes daha aldı. Beyininin çalışmaya başladığını düşünüyordu. Bir tepki gelmişti. 

Ardımdan gelmedi bile orospu. 

Bir kez daha çekti nefesi, siluetler yavaş yavaş yatak şeklini almaya başlamıştı. Karısının olduğu yatak. Hemde aşığıyla…

Siktir diye bağırdı, bağırdığını sandı böğürdü aslında boğazı yanmış anlamsız kelimeler topluluğu çıkmıştı dışarı. Ses telleri yerinde yoktu sanki yada teller tel halini almıştı. Böğürtünün ardından siluetler dağıldı. Üçüncü bir nefeste tekrar bir araya geldiler. Yine odası bu sefer karısı birinin üzerinde tepinmekte. Tekrar böğürdü. Tekrar derin bir nefes. Görüntü hızlandı,  Sanki 8x gibi. Hızlı,  hızlı,  Daha hızlı… O hiç bu kadar hızlı olamamıştı. Tekrar böğürdü. Öksürdü,  Bütün organları dışarı çıktı. Derin bir nefes. Öksürdü, defalarca. Boğazında yanma. Yüzünden süzülen kırmızı sıvının birikintisinin yanına ağzından beyaz ne olduğu belli olmayan sıvı bıraktı. Doğrulmak için bu sıvıdan destek aldı. Sıcaktı. Bir nefes daha, kocaman. Büyük bir öksürük. Hızlanan görüntüler. Cebinden tırnak törpüsünü çıkardı. Kokladı. Karısı gibi kokuyordu. Bir kez daha kokladı. Burnundan içeri soktu, beyin kurumlarına kadar kokladı. Derin bir nefes. Yine kokladı. Siluetler kayboluyor yerini karanlığa bırakıyordu dünya. Uzaktan gelen sesler ve karanlık. 

Gençken aşık olduğu bir orospu vardı. Bildiğin orospu. Karaköyde. O zamanlar fuğuşun merkezi. Adam lisedeydi. Biriktirdiği haftalığını ona harcardı. Orospunun ona kocacığım deyişini beğenirdi. Beyaz balık eti tenini, kömür karası gözlerini. Belki karısını da onun için bu kadar çok sevmişti, ona benzediği içi. Bu olamaz karısı ve orospu. Orospu ve karısı. Karısı orospu. Zaman zaman bu kadından hikayeler dinlerdi. Kadının dediğine göre onlarca mesainin ardında apış arasını temizlemek için kullandığı suyu arzu edenlere vardı. Hikaye fikir uyandırmıştı aslında adam da bunu yaptı. Onlarca müşteriden iğrenmeden, her gece kokladı uyumadan önce yüzünü yıkadı. Kendini mi lanetlemişti? Belki yapmasaydı bunların hiç biri olmayacakmıydı. 

Kafasını güçlükle kaldırdı. Karanlığın ardındaki bu düşünceler aklına nasıl gelmişti. Yıllardır hatırlamadığı şeyleri nasıl hatırlamıştı? Derin bir nefes daha çekti. Bağırdı. Bir kaç damla gözyaşı acıya sığınarak aktı gözlerinden. Yine siluetler. Başka bir pozisyon uzaktan gelen sesler. Böğrüme. Elini zorlukla kaldırdı. Tırnak törpüsü olan elini. Ve apış arasına sapladı. Defalarca, siluetler Ne kadar hızlı hareket ediyorsa aynı şekilde. Acı…  Kırmızılık…  Kan gölü… Son bir dokunuş, siluetler,  derin bir nefes, Belki de nefesin Son noktası… 

Sessizlik 

Sessizlik bulaşıcı bir şey sanırım. Ne zaman şurada bir gün sessiz kalsam,  akabinde bu sayı çift hanelere çıkabiliyor. Üç sayılık avantajları, süre durdurma gibi faktörler de olmayınca bu iş aslında hiçte başıboş bırakılmayacak bir iş gibi çıkıyor karşıma. 

Hayat basketbol olsaydı değil mi?  Saçına aklar düşmüş basketbol koçları, bir şekilde bir yerlere gelmiş ya da gelmeye çalışan basketçiler (basketbol oyuncuları mı demeliyim) basketbolun hayat olduğunu savunacaklardır ama kardeşim basketboldaki gibi de hayatı durdurup ara veremiyorsun ki. Düşünsene bir şekilde durdun ve düşündün, taktiğini aldın kaldığın yerden aynı saniyeden devam et. Sanırım halkımız sırf bu yüzden basketbolu pek sevmiyor. 

Sonuçta durduramadığımız zaman üzerimizden asfalt sıkıştırma makinası gibi geçiyor. Üzerimizden ve geçmek kelimelerini telaffuz edince, aklıma Stephen King’in Bahçıvan’ı geldi. Biraz akıl yoksunu bahçıvan üzerinde yapılan deneyler sonucunda adam bildiğin elektronik zekaya dönüyordu. Bahçıvanda mıydı yoksa tamamen sapık hayal gücümden kaynaklı mı bilmem vakti zamanında en düşüncelerimin büyük kısmını çim biçme makinasıyla insanların üzerinden geçmek ile ilgiliydi. Bu sebepten dolayı çim biçme makinaları her zaman için (şimdi de mi) edinmek istediğim yegane bahçe aleti olmuştur. Bir gün elbet olacak. Belki bir gün şayet ölmeden emekli olursam emeklilik sonrası iş olarak çim biçme makinası operatörü olmayı düşünebilirim. 

Aslında şimdi bu cümlelerin ardından işin sessizlikle ya da sessizliğin çoğalmasıyla alakası olmadığını anladım. Alakalı olan şey belki tembelliğim belki de terk eden hayal gücüm. Ne güzel cenaze töreni düzenlenir ardından bol helvalı tam da canım çıkmışken. Yarın bir dememeli…