Bu yazıyı yazmamış olabilirim, yazmış olabilirim de…

ne olacak ki sanki

Sadece birkaç gün içerisinde daha ne olabilir ki diye düşünürken üst üste gelen haberlerle derin bir şaşkınlık yaşamaya başladım. Sanki bir mıknatısın pozitif ucuyum ve sürekli negatifliği çekiyorum.

Bu sadece benim için geçerli değil sanırım. Bu gölgenin kaderi. Kıt harita bilgimle bir değerlendirme yapmaya çalışsam da bu ülkenin coğrafyasının negatif çekiciliğine bir anlam yükleyemiyorum. Tüm sorun bende olmalı. En büyük paratoner görevi.

Mesela cebime attığım beş bozukluğun kendine bir delik yaratıp yok olma durumu var. Faili meçhul düşüşler içinde her biri. Sonuncusunun izini sürdüğümde market önünde bir kağıt parçasıyla karşılaştım. Birbirimize baktık. Yanından geçmek istediğimde yol vermedi üstüne üstlük üzerindeki yazıları kabarttı. Ben almışım. Ellerimi ceplerimi kontrol ettim ama hiç bir şey bulamadım. Sanıyorum fiş satın aldım ben. Şu yolumun üstündeki kağıt parçasını. Burada mı unutmuşum acaba? Neden öyle yaptım ki?

Bir diğeri ise gerçekten düştü. Yakalamaya çalışırken açık asfalt arasından toprağa karıştı. Eğilip gözlerimle kontrol ettim ama koca akranlıktan başka bir şey bulamadım. Ara ara suladım belki kök salar diye. Ama bir şey olmadı. Tek bir yaprak bile görmedim. Sonra öğrendim ki yerli tohumlar, yerelde yetişmiyormuş, illa yabancı olacakmış. Kulağımı yere dayadığımda hala düştüğünü fark ettim. Sesi uzaklaştıkça uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça, uzak. Bir süre sonra içim geçmiş. Öylece kalmışım orada. Toz toprak içindeyim. Sanki gelip, betonu basmışlar üstüme. Oysa biraz başım dönmüştü benim. Burnumun ucunda nemli siyah bir burun, gözlerini gözlerime dikmiş. Eh be aslanım dokunma bana sonra sabaha kadar kaşınıyorum. Tikim var benim.

Patisini başıma bastırıyor. “Merak etme.” Sonra havlıyor.

“Suratımda maske de yok” diye geçiriyorum içimden.

“Saat kaç” diyorum.

“Dokuz” diyor.

“İyi o zaman bir saat içinde maske bulmam lazım. Ondan sonra virüs bulaşıcıymış diyorum.”

Bir bozukluk kayboluyor. Sanırım cebimden biri aldı. Karar veremiyorum kim diye? Hırsız, devlet, bağış toplayan kurumlar? Birine gidiyor. Benden çıktığı kesin.

“Ya biz istersek düşürürüz” diyor biri. Ceplerimi yokluyorum. “Çok sıkıldım artık oynamıyorum” diye ekliyor. Etrafıma bakıyorum. Bolca resimli kağıtlarda hiç bir şey yok. Dur yalan söylemeyeyim sanıyorum biri birine…

Bu ben olabilir miyim? Başımı gizlerken kıçım açıkta kalıyor. Aman bilmiyorum. O kadar çok şey oluyor ki anlamıyorum. Evin kolonlarına sarılmalıyım. Biraz olsun dağıtırım üstümdekileri. Eğer içlerinde demir varsa.

Kapak Arkası: BİR SONRAKİ ÖLÜME KADAR

BİR SONRAKİ ÖLÜME KADAR

Resül Efe

2000’li yılların başında kimliklerine ve varoluşlarına itiraz eden iki asi genç.

Sıkıştıkları plaza hayatından kaçıp kendilerini Beyoğlu’nun arka sokaklarına, rock barlara, ucuz otellere atıp, Ortaköy sahilinde sabahın serinliğine sığınıyorlar.

Takım elbiselerinden kurtulup kot pantolonları ve rock tişörtleriyle edebiyatın, müziğin ve bolca içkinin sarhoşluğunda oradan oraya savrulan bir macera.

Bir hafta sonu boyunca, iki farklı kimlik arasında gidip gelişler…

Beyoğlu’nun karmaşasında ne aradıklarından habersiz, sadece nefes almaya çalışıyorlar.

Pazartesi sabahıyla birlikte yine rutinlerine

döneceklerini bile bile yaşıyorlar.

Bir sonraki ölümlerine kadar…

Kitap Özellikleri
Yayınevi: 
Edisyon Kitap
Editör: Ferhat Uludere
Tür: Edebiyat / Roman
Basım Tarihi: Ekim 2020
Boyutları: 13 x 20,5 cm
Kağıt Tipi: Kitap kâğıdı
Sayfa Sayısı: 168
Barkod: 978-625-44394-1-4