B: 1-Korkunç bir canavarın pençesinde: Sorority Babes in The Slimeball Bowl-O-Rama

“Beni benden alırsan, seni sana bırakmam” dizeleri sadece bana mı saçma geliyor? Bunun anlamı ne şimdi? Bir nevi ruh ya da beden değiştirme mi? Spiritüel ya da bilim kurgusal bir yorum mu katmamız gerekiyor tam olarak anlamamız için? Eh her şeyin üzerine bu kadar da kafa yoracaksak işte size her bir karesinden milyonlarca metafor üretip, beyninizi yakacağınız bir film: Sorority Babes in The Slimeball Bowl-O-Rama.

Aslında 1988 yapımı filmin adı “The Imp” olacakmış ama, bu şekilde daha fazla izleyici çekeriz diye ismi değiştirmişler. Bence çok yerinde olmuş sonuçta “Sorority Babes”. Bu sebepten filme öncelik vermedim desem yalan olur.

Topu topu üç kişinin kaldığı belki de dünyanın en küçük kız yurduna, girmeye çalışan Taffy ve Lisa, her zaman olduğu gibi (her zaman dedim ama o dönemde her zaman olmuyor olabilir belki de bu işlerin başlangıcıdır? Aslında bu iş de nereden çıkmıştır ilmiyorum. Yurt şakası gerçeği var bu doğru. Bak vakti zamanın da benim de maruz kalmışlığım, çok da aşırıya kamadan yapılmasına ortak olduklarım var. Tabii aklınızda neler canlanıyor bilmiyorum ama erkek yurdu olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim. Belki kadınların göz bebekleri büyüdü ama onların da hevesini hemen kırıp eskiden öyle Biscolota erkeklerinin olmadığını hatırlatayım. Buraya nerden girdim ben şimdi) yurda ve dolayışla ekibe katılabilmeleri için belli bir ritüeli geçmeleri gerekmektedir. Vallahi kızların haline o kadar acıdım ki yakın olsak evimin bir köşesini açardım.

İlk olarak kızlarımız aralarında konuştuğu için grup lideri tarafından bir kürekle popolarına vurulmak suretiyle cezalandırılırlar. İkinci olarak ise üzerlerine kremşanti sıkarlar. (Amanın da amanın…) Akabinde de son görev için temizlenmeye duşa girerler. (Mis mis…)

Durun bakalım şimdi… Şuraya kadar geldik hep kızlardan bahsediyoruz. Peki ya bu filmde erkekler yok mu? Olmaz olur mu canım? Üç adet de ineğimiz var. Biri korku filmi meraklısı bir bira ile sarhoş olan, diğeri tombul (tahmin ettiniz siz), üçüncüsü ise kısmen sapık. Bu arkadaşlar da kendi yurtlarında içerken aralarında geyik yaparlar. Birinin yukarıdaki ritüelden haberi vardır ve hadi izlemeye gidelim diye yola çıkar soluğu kız yurdunun penceresinde alırlar. Bir de ne görsünler, kürekle kızların popolarına poplarına vuruluyor işkence yapılıyor. Dayanamazlar, duruma müdahale etmek bu canice davranışa dur demek için, demek isterdim ama daha yakından görmek için içeriye girerler. Arada bir engel olmadan kürek ve kremşanti işkencelerini iç burukluğu ile izlerler. Daha sonra kızlar banyoya girince de onları daha yakından görmek, bir hasar etüdü için kapının aralığına konuşlanırlar. Tam o sırada grup liderimiz bizimkileri yakalamasın mı? Hemencecik hepsini bir bir sıraya dizer. Kafası zehir gibi çalışan liderimiz çömez kızlarımız için son görevi de bulmuştur. AVM’ye gidip oradaki bir bowling salonundan kupa çalacaklardır. Bu arada hatırlatmak lazım, AVM’nin sahibi de liderimizin babası. Tabi lider olmak emek ister. Onlar da AVM’ye girecek her şeyi kameradan izleyeceklerdir.

İşte bizim ekip

Beş kişi AVM’nin yolunu tutar. Ne hikmetse bunlar önceden çıkmalarına rağmen bizim lider grubu onlardan daha önce AVM’ye ulaşır. CCTV odasına girerken hemen karşıdaki depoda malzeme alan görevliyi de buraya yanlışlıkla kitlenmesinler mi? Bak sen yaratanın hikmetine. Yaşlandırılmış adam orda kalır. Bunlarda sesli ve UHD görüntü kalitesi ile olayları izlemeye başlarlar.

Neyse, kapı açıktır ve bizim ekip içeri girer. Ortalığı kolaçan etmeye başlarlar. Derken bir de ne görsünler? Elinde koca bir levye kızın biri yazar kasayı açmaya çalışıyor. Kızımızın lakabı da neydi? Durun. Ha “Spider”. Bunlar öyle bir şey olmamış gibi sen işine ben işime bakayım diye ayrılıyorlar. Ama eşleşmede tek kalış bir bira ile sarhoş olup sürekli oraya buraya kusan gencimiz ona kafayı takıyor. Bu aşk hikayesi daha sonraki bölümlerde…

Sonra bunlar kupaların olduğu yere gidiyorlar ve en büyüğünü alıyorlar. Sen aldındı, ben aldımdı, oydu buydu derken kupa yere düşüyor alt kapağı açılıyor. O ara bir duman, bir sis içinden de sıçana benzeyen bir cin çıkmasın mı? İşte bu cin o cin. Nam-ı değer Imp. Diyor bunlara “dileyin benden ne dilerseniz”. Bizim şişko altın diliyor külçeleri ile oynamaya gidiyor, diğer sapığımız şeker kızımız Taffy ile oynaşmak istiyor, Taffy birden kıyafet değiştirip bunu çekiyor köşeye. Lisa dünya güzeli olmak istiyor, cinimiz onun da boynuna bir kurdele asıyor gönderiyor. Lisa çılgınlar gibi mutlu. Bizim Spider’a soruyor o da cine resti çekiyor. Tabii onun peşindeki sürekli kusan genç de tercihini örümcekten yana kullanıyor. Cinin (Imp mi desem acaba böyle saygısızlık mı ediyorum?) devreler yanıyor tabii. Kim izleyen varsa onları da himayeme aldım diyor. Hop CCTV odasındaki izleyen üç kızdan ikisi değişik bir şeylere dönüşüyorlar. Diğeri ne oluyor diye soruyorsanız o lider ya, elektrik çarpması sonucunda oturduğu koltuktan fırlıyor ve karşı duvara çarpıyor.

İşte karizmatik cinimiz. Bu bana birini hatırlatıyor ama kimi?

Değişime uğrayan kızlarımız diğer gençleri yakalayıp öldürmeye başlıyor. En keyifli kısımlarda buralar. Örümcek ile kusan çocuk, yaşlı hizmetliyi buluyor ve Imp’in hikayesini dinliyorlar. Ondan kurtulmanın yolu yine onu bir kutuya hapsetmekmiş bunu öğreniyorlar. Arada plan yapan Örümcek, Imp’in kafasına kutuyu geçiriyor ve onu yakalıyor. Yakalıyor yakalamasına da Imp’i ortalıkta bırakıyorlar. Yalnız filmde taktir ettiğim bir şey oldu ki en yüksek bütçeli senaryoda da bu yok. Örümcek ile Kusmuk kaçtı dedim ya, sebepleri ise polise içerideki ölüleri nasıl açıklayacakları korkusu. Ama Amerikan polisine ayıp ediyorlar. Biz çok izledik böyle şeylerin sonunda seni battaniyeye sarıp sıcak çikolata ikram ediyorlar. Nankörlük değil midir azizim bu?

Sonuç olarak, kadınların kurtardığı bir dünyada olmakta mutluyuz. Oldukça saçma ama bir o kadar da metaforik öğeler barındırıyor yeter ki siz düşünmek isteyin.

Unutmayın. Beni benden alırsan, seni sana bırakmam.

Bir şeylerin üstünden geçme…

Güya geçen ayın başında düzenli bir yapama geçiyordum. Tüm hafta, her akşam yapacaklarımı planlamıştım. Buna sadece üç gün uyabildim ve devamı gelmedi. Ancak yine planı uydurmak için kollarımı sıvadım ve gün itibari ile başladım. Bu kez umutluyum. Umutlu olmak da iyi bir şey, bir nevi motivasyon. Peki bu süreç içerisinde ne yaptım? Okumadım bile… Başladığım kitabı bile yarım bıraktım (Stephen King – Billy Summers). Tabi ona da bir geri dönüş yapacağım. Tüm bu süreçlerin sebebinin şehir dışında olduğumdan kaynaklandığını düşünüyorum. Eh insanın düzeni değişiyor sonuçta.

Peki ne yapmıştım? İzledim. Evet izledim. Sanki en kolayı izlemek. O yüzden izlediklerimden seçmeler ile kısa yorumlar ekledim. Ama tam bir seçme yapacağım. (İnşallah…)

Cici: Berkun Oya Netflix’de tutturdu. İkinci yapımı ile karşımızda. Öncelikle filmin ismi ile başlayayım bence olmamış. Filmin sıradan bir hikayesi var. Sıradan bir hikaye sunuyorsanız izleyiciyi tutmak için bazı dinamikler vardır. Mesela, ya çok farklı bir şey bulursunuz kimsenin aklına geçmemiştir ya da zaten yapılmıştır ama siz olaya öyle bir yerden girersiniz ki izleyiciyi çeker ve hikayeyi götürürsünüz. Şimdi Cici’de ikincisi yapılmak istenmiş. Olay belli, gidiş belli, ancak bizi çeken ya da bu bilindik olaya farklı bir açıdan bakış yok. Kurguda sıkıntılar mevcut. Bununla birlikte ana hikayede de izleyici olarak doldurmanız gereken çok yer var. Karakter derinliklerine inilmeye çalışılmış ama onda da detaylara yer verilmemiş. Bu durumda karakter derinliklerini oyunculuklar kurtarmış. Bir şekilde mimikle izleyiciye geçirmeyi başarmışlar. Filmin bir diğer güzelliği ise görüntü yönetimi. izlerken keyif alıyorsunuz. Ama şu görüntüleri üç beş saniyelik slaytlarla ekrana koyun zaten keyifle izlersiniz. Takıldığım bir diğer husus ise süresi. Çok uzun. Çok daha kısalabilirmiş. On saniye bir yere bakmasaymışız da olurmuş.

Guillermo del Toro’s Cabinet of Curiosities: Guillermo del Toro abimiz sekiz bölümlük bir antoloji serisi ile karşımıza çıkıyor. Tabii yönetmen koltuğunda kendisi yok ancak sunucu olarak var. Öyle eskileri yad etmek gibi. Kendisinin iki H. P. Lovecraft’ın da iki hikayesi mevcut. Kalanlar de yine genel olarak kısa hikaye uyarlaması. Şöyle bir bölümlere baktığımda Lovecraft hikayelerine daha aşina olduğum için onun hikayelerindeki duyguyu uyarlamalarda alamadığımı söylemem lazım. Ama genel anlamda kendini izleten, zaman zaman hikaye içinde odak kaybettiren bölümleri olan bir yapım oldu.

The Midnight Club: Dizinin öyle reklamı yapıldı ki, ben de ağına düşenlerdenim. Yok dakika başına en çok ürküten, böyle sıçratan falan… Tabii ben bunların ağına düşmedim benim için önemli olan Mike Flanagan ismini görmemdi. (Tamam biraz da etkilenmiş olabilirim.) Neyse başladık diziye, hastalıkları sebebi ile bir bakım evine toplanmış ergenler geceleri kendilerine korku hikayeleri anlatıyorlar. Bazı hikayeler öyle Türk korlusu kıvamındaydı ki, dönüp yönetmenlere senaristlere bakmadan edemedim. Bu hikayelerin aralarına da bulundukları binanın gizemi ve tarikat eklenince hangi hikayede kalacağınızı bilemiyorsunuz. Çünkü tüm hikayeler o kadar sönük ki. Dizi Christopher Pike’ın kitabından uyarlanmış. Zaten bakınca genç yetişkin kitapları yazıyormuş amca ama yani bir dizi olacaksa da hedef kitlesinin ona göre ayarlanması gerekmiyor mu? Vallahi bunları izleye izleye ben de young adult oldum. Beni tatmin etmedi.

The Watcher: Tamam dizi biraz ilgimi çekti. Bir de baktım Naomi Watts oynuyor neden izlemeyeyim ki dedim. Film “The Haunting of a Dream House” adlı Reeves Wiedeman makalesine dayanıyor ve gerçek bir olaydan uyarlanmış. Gerçekte de bunu kimin yaptığı bulunamamış. Dizi de de bulamıyorsunuz. Kısmen iş karakterler, tarikatlar falan filan arasında dönse de sonuç bulunamıyor. Bu da beni biraz dizi konusunda muallakta bıraktı. Dizi çok fazla aksiyonu olmamasına rağmen gizemi sebebi ile size kendini izletiyor. Ancak bunu bir dizi yapmak yerine ya da yedi bölüm yerine üç dört yapmak daha iyi olabilirmiş. Sürekli bir şey olacak olgusu ile bir şey olmayınca beni izlerken sıktı. Tamam gerçek hayatta bulunamamış olabilir suçlu ancak bu iş aktarılırken daha farklı düşünülebilirmiş. Kurgu bu bağlamda sınıfta kalmış. Evin altında tünellerden, bodrumdan sürekli bahsedilirken buraya bölümlerin ortasında gidilmesi, burada tünel bulunmasına rağmen incelenmeyip es geçilmesi beni zıvanadan çıkardı. Hikaye asıl odaklanması gereken yere odaklanmadı bir türlü. Ya bu ayrıntıyı gizleyin hiç vermeyin ya da bir ayrıntı veriyorsanız adam gibi verin. Yine sinirlendim. Bence senaryo ve kurgudan sınıfta kalmıştır.

Pinokyo: Benim için tam bir hayal kırıklığıydı. Hem görsel olarak hem de hikaye olarak beni hiç tatmin etmedi. En büyük hayal kırıklığını da akan yazılarda Robert Zemeckis ismini görünce yaşadım. Live action dedikleri şekilde çekilmiş ama yani animasyon ile gerçek görüntüler birbirine oturmamış. Hele bir kedi sevme sahnesi vardı ki evlerden ırak. İşte yapımların arkasında böyle isimleri görünce söyleyecek bir şey bulamıyorum.

Pistol: Sex Pistol grubundan Steve Jones’un “Lonely Boy: Tales from a Sex Pistol” kitabundan uyarlanan ve grubun şöhretini/kötü şöhretini anlatan keyifli bir dizi olmuş. Tabi daha sonra Steve Jones bunları reddetmiş, diğer üyeler yalanlamış ama zaten grup da böyle saçma bir grup. Bunu da izlerken çok iyi anlıyorsunuz. O öyleydi bu böyleydi zaten öyle kaygıları olan bir dizi olmadığı için ben keyifle izledim. Bilmediğim çok şeyi de öğrendim.

Cezailer: Beklentiye girmediğim yine de beklentimin bir tık üzerinde çıkan yapım oldu. Ancak hikaye ile ilgili bazı sorunlar mevcut. Karakter Rosenhan Deneyi’ni tekrarlamak için akıl hastanesine girer ama olayın sadece o olmadığını bölüm başhekiminden anlarız. Sonra iş nedenini araştırmaya yoğunlaşması gerekirken birden oradaki günlük hengameye döner. Yani aslında bakıldığında tam bir deli kurmacası gibi. Yine de adam haksız yere içerideyse kimsenin mi gelesi göresi durum sorası olmaz. Bir de diğeri bu derin kurguyu nasıl yapar. Söylemeden edemeyeceğim bir de belgeselciler. E arkadaş siz o kadar olay oluyor niye ağzınızı açmıyorsunuz? tövbe tövbe…

Bergen: Senaryo ve kurgu bakımından hiç olmamış bir film. Ne anlatmış, ne olmuş, ne bitmiş belli değil. Şurası olmuş dediğimde elimde kalıyor. Çok bariz bir şekilde Müslüm tuttu bunda da ajitasyon bol iyi para yaparız filmi. Başka da bir şey demiyorum.

The Lord of the Rings: The Rings of Power: En bombası en sonda ama buna bir başlarsam nasıl bitiririm bu yazıyı bilmiyorum. LOR’cu değilim ancak yani bu kadar da olmasın diyenlerdenim ki şu an dünyanın en pahalı dizisi. İnsan bir utanır sıkılır. The Rings of Power diye bir dizi yapıyorsun ve o yüzüklerin dövülmesi ve yapılması için harcadığın süre on dakika bile değil. Ayıp ya! Hiç işin aslına bakıp yüzük öyle mi olmuş da, Elf’ler de ölüyor muymuş da muhabbetine girmeyeceğim ama arkadaş senaryo kendi içinde tutarsız. Her bölüm farklı bir olaya gebe. Hadi diyorum bu ayrı bir yapım bunu hiç diğerleri ile kıyaslamaya gerek yok resetle beyni öyle izle ama hikaye bana bir sonraki adımı sağlıklı vermiyor ki. Saçma sapan diyaloglar, hareketler, olur olmaz şeyler., havada kalan olaylar.. Yok canım. Olmaz böyle. Bazıları sahnelerin süre kısalsın diye kesildiğini söylüyor ama arkadaş milyon dolar vermişim yapım için süre keseceğim diye kestiğim yerleri neden atayım. Ayrıca mı satacak da bunu uncut diye. Vallahi anlamıyorum. Ama görsel olarak tatmin etti beni. Karakterlere de biraz ısındım. Mecbur izlemeye devam edeceğiz beynimizi çalıştırmayıp ama daha neler göreceğiz bilmiyorum. Bu gözler neler görecek…

Burada keseyim en iyisi. Yine iyi iş çıkardım. Biraz yazı pratiği oldu. Bir iki hikaye, araştırma yazısı da gelirse mis.

Ben o kadar cesur değilim..

Her şeyi yapabileceğimi düşünürüm. Ancak öyle olmadığını farkettim. Bu otomatik tamamlamaların hayatımıza girmesinden midir nedir hep bir şeylerin otomatikliğini hissettim.

Ama o kadar cesur değilim.hep birşeylerin etrafından dolaştım.

Şimdi onların üstüne gitme vakti demek ki…

Ekim’e başlamışken…

Bu erteleme durumlarım artık aldı başını gitti. Her şeyi erteleyip duruyorum. En basitinden bir örnek vereyim. Eskiden bulaşık makinesi yok diye bulaşık yıkamak zor geldiğinden bulaşıkları yıkamaz lavabo içinde biriktirirdim. (Sanırım bu da ayrı bir hastalık.) Tamam bulaşık makinesi aldım daha tembellik yapmam derken bu kez de makinenin içine bulaşıkları koymaya üşeniyorum. Yani yine bulaşıklar lavabonun içinde birikiyor. Bununla nasıl baş edeceğim bilmiyorum. Aslında biliyorum ama onu da ertelemekten bir türlü uygulamaya başlayamıyorum. Bunlara çok fazla örnek eklerim. Hayatım sürekli bundan mustarip bir şekilde ilerliyor. Blog da malumunuz bundan nasibini almış durumda.

Ama geçtiğimiz aylardan itibaren artık bu gidişata dur demeye hazırlanarak plan yapıyordum. Sonuçta dersler başlayacak, yaz bitmiş olacak, sonbahar ile birlikte bir nefes alacaktım. Oturdum ve bir plan yaptım. Tabii gündüz çalışan biri olarak kala kala gece kalıyor plan yapmak için. Bir de hafta sonları var ama onlara da direkt müdahale etmek ne bileyim pek işime gelmedi. Ben de Cuma hariç hafta içi her gün 21:00 – 00:00 arasını standart çalışma vakti belirledim. Cumartesi öğleden sonrasına aynı şekilde üç saat pazar akşamına da aynı şekilde üç saat ekledim. Bu üç saat içine dersleri, okuma ve yazma işini sıkıştırdım. Tabii ilk aşama bu şekilde sonrası gidişata bir bakıp değerlendireceğim.

Aslında hayatım boyunca böyle planlı olmadım. Muhtemelen iş gereği plana sadık kalamayacağım ama en azından gün içerisinde bu süreyi yapacağım işlere ayırma alışkanlığı bana yeter. Yani görev haline getirmem yapmadığım zaman da suçluluk hissetmem… Tabi yine suçluluk hissedip kendimi paraladığım oluyor ama hiç bir adım sonrası gelmiyor…

Ama bir şeyler yapmak istiyorsam bu yola girmem şart. Düşünceleri hataya geçiren bir teknoloji olmadığı sürece çalışıp bunları yapmaktan başka bir çare yok.

O zaman başlıyoruz…

başlık atmakta zorlanan ben

Artık o kadar çok uzun ara başlığı attım yeni bir başlık ya bu kelimeleri atmak istemedim. Ham böyle olunca başlık bulamayan ben, en mantıklı başlığın bu olacağını düşündüm.

Bir önceki yazımda daha aklı başında şeyler yazacağım konusunda vaatlerde bulunmuştum. Gel gör ki kendimi yine yalancı çıkardım ve alnımın akıyla buradayım. Bu bir savunma olamaz ama aman ne görürsem ben de onu yapıyorum. Hani hiç bir şey olmuyor derken çok şey oluyor aslında. Acaba ben de mi saçma sapan gündem değerlendirmeleri yapsam diye düşünmüyorum değilim. Tabii bu tembellikle o nasıl olacak bilmiyorum. Bu iş istikrar işi ve o da bende yok.

Şu aralar tembelliğim beni de sinir etmeye başladı ama bunun da sıcakla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Kaşınan bacağıma bile parmaklarımı sürttüğümde bir tutam su geliyor elime. Bir de klavyeye dokunduğumda bıraktığı izler… Tamam yengeç burcuyum da bu kadar sulu yaşamak da ne bileyim…

Aslında bu arada konuşacak çok şey vardı. İzlenmiş, okunmuş… Ama ben biriktiriyorum ki hepsi bir arada olsun tolu bir şey yapayım. Sonra unutacağım o başka. Yine de bir iki kitap yazarım.

Bir de baktım 2017’den beri doğru dürüst tatil yapmamışım. Yurt içinde bile bir yerlere çıkmamışım. Tabi iş için gezdiklerim ve arada memleket ziyaretlerini saymazsam. Ne bileyim artık bana Türkiye’de tatil yapmak tatil yapmakmış gibi gelmiyor. Tabi buna etken sebeplerden biri de 3 liralık şeye 15 lira vermek. Hatta daha fazlası. Heh şimdi yurtdışı daha mı iyi diyeceksiniz elbette değil.

Bütün gün oturdum bunu düşündüm. En son 2017’de Hamburg iş dönüşü Amsterdam tatili yapmışım. Euro 4.1 TL civarlarındaymış. Ne pahalı diyorduk ona da. Aradan sadece 5 yıl geçip 18 TL olması. Yaklaşık 5 katı yani. Bu hesapların daha ayrıntılıları internette mevcut.

2016’da Tayland turu yapmıştım. Buladalarda da ne çok sevdiğimi daha uzun bir tur ve mümkünse masaj eğitimi için gitmek istediğimi yazmıştım. O zaman 1 THB (Tayland Baht’ı) = 0.0287 dolarmış. Bilin bakalım şimdi ne kadar? 0,028 USD. Şahlanan ekonomimiz nerede? O zaman bayıldığım karideslerden, ahtapotlardan bahsetmiştim. Şurada var https://kisiseldepresyonanlari.com/1648/ Gözümde o kadar tütüyorlar ki anlatamam. Fiyat etiketinde de gördüğünüz gibi 100 baht’a çoğu şeyi alabiliyordunuz. O dönem itibari ile 8-9 TL gibi bir şey yapıyordu. Şimdi ise 50 TL civarı. Çapraz kurdan dolayı olan bize oluyor. Değişen ne oldu?

Aynı şekilde Gürcistan örneği vermek istiyorum. En son 2014’de gitmişim. Yine 100 lari üzerinden hesaplarsak ki iyi paraydı 2014’de 53 lira falan yaparken şimdi 665 lira. Diğer ülkeleri saymıyorum bile. Bu işin moral bozacak daha beter ülkeleri de var. Bunları neden saydım, biz ülke olarak bu ülkeleri beğenmez ve bi küçümserdik. Hala da öyleyiz. Ama şahlanan ekonomimiz sonucu geldiğimiz duruma bakın. Hatta ben de burada durmuş bunları yazacak son insan olarak yazıyorum.

Ne diyeceğim bilmiyorum mesela elimde bir daha gitmem deyip atmayı düşündüğüm Gürcü paraları vardı. İyi ki atmamışım. Durduğu yerden kazandırdı.

Bu arada erinmedim saydım ne cevherler ne cevherler… 22 Lari’m, 17 Baht’ım, 74’de Çek Koruna’m var baya zenginim yani. Zamanında 50 lira bile etmeyen paralar şimdi 200 lira ediyor. İşin garibi çok Lari varmış, bir şekilde bunları harcamak lazım 🙂

Yazdım yine baya sanırım. Yukarıya da harita koyacaktım ama vazgeçtim.

Gündemi takip edememek

Kendime bir söz verdim ya artık yazmaya başlayıp, devam edeceğim, tembelliği bırakacağım diye aslınd bu yazı ona istinaden.

Şu an bir iş seyahati sebebi ile Aliağa’dayım. Bilmeyenler için kendini tatil beldesi sanıp olmayan bir yer diye açıklayayım. Tabi sebebi ufak bir araştırmayla ortaya çıkacaktır. Tabii il güç hafta başı derken her türlü bloğa zama konusında hazırlıksız olan ben hafta başının geldiğinden bile habersiz yeni bir yazmayı unuttum. Dün aklıma geldi ama ona da vakit elvermedi.

Çalışmak zor zanaat…

Durum böyle de olunca ne yapsın bu gariban oturup bilgisayarını açmadan eline telefonu alıp bu yazıyı yazmaya başladı. Aslında gün içinde yazma şevki ile kıvranırken bir yandam da ne yazsam diye kendimi paralamadım değil. Sonra dedim ki güncel birşeyler yazayım.

Haberlere baktım yok, gazetelere baktım yok… Ekşi sözlüğe baktım o da yok… Bi zaytung yakalar gibi oldu beni ama o da ciddiyet sınırının üstünde. Beni bilirsiniz çok ciddiyimdir.

Hal böyle olunca dedim ki kendime takip edilecek, üzerine konuşulacak bir gündem gündem yok. Var aslında ya yok işte. Bunla ilgili olarak aklıma bir söz geldi ama tamını yazmayayım. … sürülecek akıl yok bende (ben, siz, onlar).

Bu arada felsefe okumaya karar verdim. Zaten okuru çok bunaltmıyormuş gibi burada felsefe de yapmaya başlarım yakında…

Hala şöyle bir konu çıkar mı diye bakınırken bu memlekette olmayan şeylerden biri olan futbolun bu kadar çok konuşulmasına siz ne diyorsunuz? Artık iyice anladım ki biz ülkede olan bir şeyi konuşmuyoruz. Bir diğer anladığım şey ise her şeyi konuşuyoruz ve hiç bir şey anlamıyoruz. Boşuna konuşuyoruz yani. Anlamak kelimesi yanlış anlaşılmasın. Ama durum bu.

Neyse yazıma burada son verirken sonraki hafta daha iyi bir içerikle döneceğimi kendime telkin ediyorum. Her işin başı telkin… Sağdan soldan önden arkadan…

Bu arada b-movie kaynağım Tubi telif olayları yüzünden Türkiye’deki erişimi yasaklamış. 🙁 Artık VPNe tabiiyiz…

Uzun aranın dönüşü neden “Sandman”la olmasın?

Haklı bir soru değil mi? Gerçi ben yine bir şeyler yazana kadar yine ortalıkta bir çok şey dönmeye başladı. İnsanlar yemedi, içmedi izledi üstüne böyle acayip videolar çekti. İşte çalışma şevki budur…

Aslında ben Sandman ile ilgili çok çek söylemeyeceğim. Bir kıyasa girip, nasıl hayal kırıklığına uğradığımdan, karakterlerin oturmamazlığından, olay örgüsünden bahsetmeyeceğim. Zaten herkes bunu yapıyor. Ortalıkta iyi karşılaştırma videoları var. Ben sadece dizi olan Sandman’den bahsedeceğim.

Kült olmuş bir eseri yorumlamak zor. Zaten onun kadar iyi ya da onun yerine geçecek bir şey yapamazsınız. Bu konuda bazı şeyler durumlar vardır. Mesela Kubrick, Stephen King‘in The Shining‘i çekerken olayı çok farklı yorumladı ve araya iki farklı kült çıktı. İkisinin aynı kitap ya da ana fikir haricinde aynı hikayeyi anlattığından tam anlamıyla emin olamazsınız. Bir diğer durum ise Fight Club için geçerli. David Fincher kült bir film yaptıktan sonra Chuck Palahniuk‘un kitabı parladı. İkisi arasında farklar vardı. Hatta Darren Aronofsky, Requiem for a Dream‘den bir kült çıkartırken Hubert Selby Jr.‘ın metni zor okunan anlaşılması güç bir metindi. Tüm bunların ortak noktası aslında kitap uyarlamaları olmasına rağmen birebir uyarlanmamaları.

Bu hem ticari olarak hem de hikayelerin yaratıcısı olarak islenmeyecek bir şey. Şimdi Sandman‘ın bire bir çevrimine erişseniz, karakterler olaylar bire bir olsa kim çizgi roman sersini alsın ki? Sonuçta şaşalı sözler içeren uzun betimlemeler yapan bir metin de değil. Öyle bile olsa bunu iyi yansıtabilen filmler de var. Mesela Lord Of The Rings izlerken, türler çok da farklı değillerdi. Yine de kısmen de olsa karakter ve ara hikaye değişiklikleri vardı.

Yani özetle, ben hikayenin kıyaslanması taraftarı değilim. Bu yapım eserden farklı bir yapımdır. Her çeklin Batman, Batman olmadığı gibi, her çekilen Spiderman da Siperderman değil. Sandman karakterinin tuttuğunu görürsek onu farklı dizi ve filmlerde de görebiliriz. Neden olmasın?

Aslında 1989 yılında ortaya çıkan bir karakterin günümüze uyarlanma kıvamını sevdim. Zaten genel olarak Neil Gaiman işin başında durmuş ama yine de son dönem klişeleri biraz canımı sıkmadı değil. Karakterlerin tamamı eşcinseldi. Tama orijinal hikayede de vardılar olmaları da gerek ama sadece bunları mı ön plana çıkartıp dizide kullanmak gerekliydi soruyorum. Madem öyle çizgi romanlarda hayvanların rüyalarının bölümü de vardı onları da ekleseydiniz. Eşitlik herkes ve her şey için değil mi? Neyse bu konuya girmeyeceğim.

Genel olarak kendini izleten ama izledim gitti dedirten bir dizi olmuş Sandman. Yüksek bütçeli olmasına rağmen yer yer basit duran görsel efektler beni tatmin etmedi. Bir de ses olarak daha iyi bir performans beklerdim.

Back to Top