Bi Köşe – Sayı 8

Maşallah bir hafta kadar bir ara verdim bu blog işlerine. Baktım iş çığırından çıkacak bir şeyler yazayım dedim. Aslında dün gece Bi Köşe’de şu konuya değineyim diyordum ama tabi not almayan ben konunun ne olduğunu hatırlamıyorum şu an. Bir kaç dakika verin düşüneyim…

Yedi saatlik ara

Evet en az yedi saat ara vermişim. Uyudum, uyandım, yemek yaptım, yedim, film izledim derken geçen süre bu. Bu arada dün akşam ne planladığıma dair bir şeyler geldi aklıma ancak yine unuttum derken şimdi hatırladım. Ne kadar git geller ile dolu aklım. Bazen merak ediyorum acaba herkesin aklı da böyle mi? Aklımda binlerce tilki dolanıyor. Hadi tilki demeyeyim, tilki dersem deyimin tam anlamıyla, kurnazlıklar dönüyor aklımda demeliyim ancak enim öyle kurnazlığım yok. Olsa olsa şu yazma işini ertelemek için yapıyorumdur bu kurnazlığı. Olay düşüncelere gelince iş bende biraz karışıyor. Çoğu zaman aklımdakileri unutmamak için yüksek ses ile tekrar ediyorum. Düşünsenize yalnız bir adamın sürekli kendisi ile konuşmasını. Dışarıdan duyanlar ne der acaba?

Bu durum acaba ruhsal bir problem mi bilmiyorum. Muhtemelen doktora gitsem kesinlikle psikolojik bir takı takacaktır bana. Üstüne üstlük tedaviler tetkikler. Bir şeylerin özelleşmesi ile birlikte sanki değerini yitirdi gibi. Şimdi tetkik dedim. En ufak bir şeyde bile insanı korkutup bir ton tahlil, MR ıvır zıvırla baş başa kalıyorsunuz. Nasıl olsa özel sigortam var diye aslında bende bunu sallamıyorum. Aslında benim gibi bir çok kişi de bunu sallamıyor. İnsanın korkutulabileceği yegane şey sağlık ve ister istemez sağlığa para harcamaktan çekinmiyor. Şimdi benimde bu aralar belimde sıkıntı var. Bakalım doktora gittiğimde neler isteyecek benden. Elbette canım bunlar şart. Artık o kadar alışmışız ki! Evet şart ama odaklanılması gereken bu işin ücretlendirilmesi. Ama öyle bir ülkede yaşıyoruz ki “parası olmayan kullanmasın değil mi? Henüz yazmadım ama bu konu ile ilgili Steven Soderbergh‘in Unsane filminde söyle bir replik var.

İntihar konusu açtılar, sen de yemlendin. Tek ihtiyaçları olan bu onların yatakları var senin de sigortan… Sen konuştukça seni içeride tutmanın bir yolunu bulurlar ve bunu sana kabul ettirirler… sigortan karşıladığı kadar burada kalırsın, paran suyu çektiği gibi sen de iyileşirsin…

Tabi burada anlatım bir akıl hastalığı üzerinden yapılmış ama maalesef özelleşen ve sosyallikten uzak olan her toplumda yaşayacağımız bir durum bu.

Ölüler

Tabi bir ceset, ölüm, vahşet ya da her neyse burada bahsetmeden geçemiyorum. Diyorum ya bir doktora gitsem hakkımda ne karar verir bilmiyorum diye, aynı şekilde başıma bir durum gelse ve yazdıklarım ibretlik bir şekilde ortaya çıkarılırdı. Aman Allah’ım! Şiddet içerikli, abuk sabuk filmler izlerdi, düzgün kitaplar okumazdı, ölmekten, hayaletlerden, bilumum saçmalıklardan bahsederdi. “Ben öyle bir insan mıyım?” demek istiyorum Leyla ile Mecnun’daki Yavuz gibi. Tabi burası hem iyi hem kötü şeylerle atıflandırılacak kadar kalabalık bir yer benim için.

Ölüler dedim. Dün gece yine bu abuk sabuk filmlerden birin izliyorum. Filmler hakkında ayrıntı vermeyeceğim pek, sebebi ise onlar ayrı olarak yazmam. Bakalım bu filmi ne kadar sürede yazacağım. Film, Malezya filmi. Elbette korku filmi. Şimdi Malezya dedik diye küçümsemeyin bu adamlar bile bizden daha başarılı korku filminde. Aslın benim değinmek istediğim konu ise elbette bu değil. Malezya da Müslüman bir toplum. Hatta hocalarına bildiğin “usta” diyorlardı. Tabi burada imam ile hoca aynı şey midir bir bakmak lazım. Bakalım o zaman;

hoca
isim, din b. (***) Farsça ḫvāce
1. isim, din b. (***) Müslümanlıkta din görevlisi
2. Öğretmen
“Edebiyat hocasıyken talebeme bu nesir sanatından bir defa bahsetmiştim.” – F. R. Atay
3. Akıl öğreten, öğüt veren kimse
4. Medresede öğrenim gören sarıklı, cübbeli din adamı

Ben bu anlamlardan ikinci ve üçüncüsünü alıyorum “hoca” için.

imam
isim Arapça imām
1. isim Cemaate namaz kıldıran kimse
2. Müslümanlıkta mezhep kuran kimse
3. Hz. Muhammed’den sonra onun vekilliği görevini üzerine alan halifelere verilen unvan
4. Bazı küçük İslam devletlerinde devlet başkanı
5. En önde bulunan kimse, önder

Aslında görüldüğü gibi “hoca”da gördüğümüz anlamlar sadece dolaylı yoldan “imam”la kesişiyor. Bir de usta’ya bakalım;

usta
isim Farsça ustād
1. isim Bir zanaatı gereği gibi öğrenmiş olan ve kendi başına yapabilen kimse
“Nöbetçi, ustanın anasına ters ters baktı.” – N. Hikmet
2. Zanaat öğreticisi
3. Zanaatçılar için unvan
“Üzeyir usta yoldan geçmeyeceğimizi söyledi.” – R. H. Karay
4. sıfat Eli uz, işinin eri, becerikli, mahir
“Bunların hepsi de çok güzel sesli ve oyunun en ustaları arasından seçildi.” – T. Buğra
5. tarih Osmanlı Devleti’nde saraydaki cariye ve hizmetlilerin kıdemlisi
6. Akıl veren veya öğreten kimse
“Kız sana bir hâl olmuş, kim senin ustan?” – R. H. Karay

Usta kelimesi de altıncı anlamında birebir hoca kelimesi ile kesişiyor. Biz genel olarak hocayı aslında “eğiten, öğreten” olarak kullanıyoruz. Bilmiyorum yorumu olan yazsın ama Malezya’da “usta”da bu anlamda kullanılıyor olabilir. Belki “imam” demektir.

Aslında konumda da bu değil. Aslık konum hani başlıkta atıldı ya ölüler diye onlarla ilgili. Mesela bizim eskiden tabutlarımız ahşap olurdu. Her caminin kendine ait tabutu vardı. Hatta alınırdı ve sonrasında hayrına bağışlanırdı da. Şimdi biraz daha hizmet sektörünün gelişmesi ile birlikte tabutlar daha az yıpranma payı olan metal ile değiştirildi. Hatta bu tabutların klimalı olanları bile var. “Klimalı” kelimesini bilerek seçtim. Algı yapmak için. Biz klimayı sade konfor ve rahatımız için kullanıyoruz. Bir şeylerin kokmasını ve bozulmasını engellemek için “soğutuculu” yada “donduruculu” kelimesini kullanıyoruz. Yani tabut klimalı olunca ölüyü mü ferahlatıyoruz bu sıcakta algısı olurken, ölüyü soğutuyoruz deyince kendimizi kokudan koruyoruz anlamına geliyor bir yerde de onun ürümesini geciktirmiş oluyoruz. Şimdi metal ve soğutmalı tabut ne kadar caizdir olayına girmeyeceğim ancak filmde gördüğüm kadarıyla Malezya’da tabutlar biraz farklı.

Malezya’da ortalama sıcaklık 22- 32 derece arasında oluyormuş. Yani ılıman ilkim diyebiliriz. Filmdeki tabut ise metalden etrafı açık kafes şeklindeydi. Üzerinde bir örtü, örtünün altında ise kefene sarılmış ceset direkt görünebiliyordu. Aslında buradan ceset nasıl taşınırsa taşınsın önemli olmadığı ortaya çıkıyor. Sanıyorum daha rahat taşınsın diye bir şeylerin üzerine koyma ihtiyacı duyulmuş. Şimdi durup dururken bu nereden çıktı değil mi? Dedim ya garip konular üzerinde üzerime yok. Bir de gömülürken ölü sağa yatırdıktan sonra üz tarafından kefeni araladılar ve yüzünü ortaya çıkardılar. Aslıda bunun anlamını da araştırmak lazım. Filme özel midir bilmiyorum ama birde bir kaç gün aileden biri beklemezse mezar başında geri dönebilirmiş.

Merak etmeyin. Bu konuyu burada kapatıyorum.

Rüyalar

Takip edenler nasıl saçma sapan rüyalar gördüğümü bilirler. Bu gün onlardan birine yine tanık oldum. Nasıl başladı bilmiyorum ama birileri ile kovalamaca halindeyiz. Etrafta garip hayvanlar, üstümüzde eskimiz kovboy kıyafetleri ama öyle son dönem allısından pullusundan değil, birilerini kovalıyoruz. dağdan aşağı iner vaziyetteyiz ama bildiğiniz süper kahramanlar gibi bir adımda acayip uçuyoruz. Neyse tozu toprağa katıp ilerlerken birden sessizlik oluyor. Kar geliyormuş. Herkes ben dahil duruyoruz ve binek hayvanlarımızın yanına kıvrılıyoruz. Bu hayvanlar üzerimizi örterek bizi kıştan koruyor. Söylenene göre kış çok çetin ve zorlu. Ama bu olay tekerrür ederek devam ediyor. Kovala, uyu, kovala, uyu… yaz, kış, yaz, kış…

Kıçım fazla açıkta uyuyorum sanırım…

Bir diğeri

Bu anlatacağım şey aklımda nereden kalmış bilmiyorum. Rüyada mı gördüm, izledim mi, okudum mu, yoksa biri mi anlattı emin değilim. Kuvvet ile muhtemel biri anlatmış olabilir. Konuyu bilen bana çıtlatırsa memnun olurum. Muhtemelen birinin özetlediği bir kitap.

Adamın biri rüyasında bir dünyaya gidiyor. Öyle ki bu dünya çok güzel, tam yaşanacak bir yer. O kadar güzel ki bu rüyadan hiç uyanmak istemiyor. Fırsat buldukça uyuyup bu dünyaya gitmeye çalışıyor, her seferinde de aynı dünyaya gidiyor. Buradaki insanlar da çok iyi ve çok kibar. Günün birinde burada yalayan insanlar geliyor ve diyorlar ki eğer burada yamak istiyorsan kendi dünyada yapacağın bazı iyilikler sana puan getirecek ve burada kalabileceksin. Bizimki hemen kabul ediyor ve başlıyor kendi dünyasında iyilik yapmaya. Bir puan, iki puan derken sayı artıyor. Bir gün bir şiddete uğrarken yolunu değiştiriyor. Akşam diyorlar ki sen böyle böyle yaptın büyük puanı kaçırdın hatta senin iyiliğinden şüphe ettik puan kırdık. Bizimki böyle hayıflanırken tekrar bir olay görüyor ve bu sefer müdahale ediyor. Bu sefer gece gururla uykuya yatıyor. Ancak diyorlar ki senin kurtardığın adam şöyle biri ve suçları var sana puan yok.

Şimdi bu hikaye ne kadar uzayacak böyle bilmiyorum. Zaten hikaye gerçekten böyle miydi yoksa çoğunu ben mi uydurdum onu da bilmiyorum. Ama kıssadan hisse her şey göründüğü gibi değildir. Biraz dinlemek lazım.

Son Söz

Demek arayı böyle uzatınca gevezeliğim tutuyor. Anlamlara bile girmedim. Gerçi niye böyle bir köşe yaptım bilmiyorum. Ah evet çelişkili ben. Özentiden yaptım ama yine o gazete köşeleri gibi olmadı. Zaten bir kalıba girmeme gerek yok. Amaç sadece bir köşe olsun da buraya zorunlu bir şeyler yazayım. Bir sonraki yazı garip bir hikaye olabilir.

Görüşmek üzere.

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.

38. yıl yazısı

Yukarıdaki rakamı kaç okuyorsunuz bilmiyorum ama kaç olursanız okuyun şu an ben ona tekabül eden yaştayım. Aslında böyle uzun bir giriş olamayacaktı. Uzunca yazdığım tüm kelimeler bir araya sığacak gibi düşündüm ama bir sınırlama varmış. O zaman sadece yazdıklarımın bir kısmı burada olacak. Artık ne yeterse. Tabi tamamı ise profildeki linkte meraklısı içşn. Gerçi okumaya devam edenler için dile getireyim. Bugün benim doğum günüm. Bunu derken hep aklıma Teoman şarkısı geliyor. Gerçi tabureyi tercih ederdim neyse daha fazla uzatmadan başlamalıyım. Hangi yıldı hatırlamıyorum. Sanıyorum tam adam olduğum dönemlerdi ailelerin tabiri ile tanımlama yaparsam. Bir işim vardı ya o yeterdi. Lakin bu iş beni hobilerimi yapmaktan, hunharca gece hayatına atılmaktan alıkoymuyordu o zamanlar. Siz gençlik deyin ben uzatmayayım. Alkol bataklığının dibe keyifle düşerken, uyuşturucu onu da dibe çekeriz diye yanımıza yaklaşmıyordu adeta. Her gece Yeşilçam filmlerinin döner topu altında, kahkahalar, danslar, o biçim sohbetler eşliğinde sabahı ederken gözlerimiz bir sineğinki kadar keskin oluyordu. Lakin biz nasıl bakacağımıza karar veremiyorduk. Birbirini tekrar eden günlerden hatırladığım bir gün vardı. Bilmem kaçıncı doğum günüm Taksim'in güzide olup olmadığını bilmediğim bir barında yapılmış, üstüne üstlük bir kaç poşet doğum günü hediyesi etlime tutuşturulmuştu. O sıralar sırtıma yapışmış sırt çantama bir şeyler tıkıştırdım mı hatırlamıyorum ama teke indirdiğim poşetle artık bir rutin olarak hayatımızda var olan gün doğmasını Ortaköyde izlemek için sahildeki banklara varmıştık. Nasıl vardık hatırlamıyorum. Yorgunluk, o bu derken kafamızın başımızın üzerinde dik durması için çabalarımız yetmiyordu. O gün güneşin doğuşunu görmemiş, üzerimize düşmesiyle hissetmiştik. Kavurmaya başlayan güneşte bir cehennem provasının ortasında gözlerimizi açtık. Gerinip kendimize geldikten sonra eve gitme vakti gelmişti artık. Gecenin ganimetlerini içeren poşete elime attım. Geceden içinde ne olduğundan emin değilim. Taksimden buraya boş bir poşet mi taşıdım onu da bilmiyorum ama poşet boştu. O ara arkadaşımla birbirimize baktık. Önerecek bir düşüncemiz yoktu. #doğumgünü #happybirthday

A post shared by Resül Efe (@re.efe) on

Hangi yıldı hatırlamıyorum. Sanıyorum tam adam olduğum dönemlerdi ailelerin tabiri ile tanımlama yaparsam. Bir işim vardı ya o yeterdi. Lakin bu iş beni hobilerimi yapmaktan, hunharca gece hayatına atılmaktan alıkoymuyordu o zamanlar. Siz gençlik deyin ben uzatmayayım. Alkol bataklığının dibe keyifle düşerken, uyuşturucu onu da dibe çekeriz diye yanımıza yaklaşmıyordu adeta. Her gece Yeşilçam filmlerinin döner topu altında, kahkahalar, danslar, o biçim sohbetler eşliğinde sabahı ederken gözlerimiz bir sineğinki kadar keskin oluyordu. Lakin biz nasıl bakacağımıza karar veremiyorduk.
Birbirini tekrar eden günlerden hatırladığım bir gün vardı. Bilmem kaçıncı doğum günüm Taksim’in güzde olup olmadığını bilmediğim bir barında yapılmış, üstüne üstlük bir kaç poşet doğum günü hediyesi etlime tutuşturulmuştu. O sıralar sırtıma yapışmış sırt çantama bir şeyler tıkıştırdım mı hatırlamıyorum ama teke indirdiğim poşetle artık bir rutin olarak hayatımızda var olan gün doğmasını Ortaköyde izlemek için sahildeki banklara varmıştık. Nasıl vardık hatırlamıyorum. Yorgunluk, o bu derken kafamızın başımızın üzerinde dik durması için çabalarımız yetmiyordu. O gün güneşin doğuşunu görmemiş, üzerimize düşmesiyle hissetmiştik. Kavurmaya başlayan güneşte bir cehennem provasının ortasında gözlerimizi açtık. Gerinip kendimize geldikten sonra eve gitme vakti gelmişti artık. Gecenin ganimetlerini içeren poşete elime attım. Geceden içinde ne olduğundan emin değilim. Taksimden buraya boş bir poşet mi taşıdım onu da bilmiyorum ama poşet boştu. O ara arkadaşımla birbirimize baktık. Önerecek bir düşüncemiz yoktu. Bir ork beyninden farksızdı beynimiz. Poşeti katlayıp, sırt çantama attıktan sonra ayrılarak evlerimizin yolunu tuttuk.
O poşette ne vardı, neyi kaybettim hiç hatırlamıyorum. Şu ana kadar da kimseye anlatamadım. Sanırım o gün grup halinde bildiğin böyle hunharca kutldığım son doğum günü oldu. Zaten ergenlikte parti yapacağız diye o kadar doğmuştum ki ben sonrasında yaşımı saymamaya başlamıştım. Şimdiye kadar saysaydım sanırım hala bitiremezdim.
Şimdi yaş 38. 11:de yatağa gömülen biri için oldukça aksiyon dolu hayatım var. Mesela kendimi kandırdığım kelimelerim, arada kurumaya yüz tutsa da kurtarmaya çalıştığım çiçeklerim… Babamdan 10 yaş daha büyüğüm mesela. Ondan daha çok şey bildiğime eminim. Keşke bilmeseydim diyorum bazen. Ama düşündüğümde yine onun benden çok şey bildiğini anlıyorum.
İki adım sonra ne olacak bilmiyorum. Arabalar uçacak mı mesela? Yapay zeka dünyayı kontrolüne alacak mı? Hadi onu da geçtim, elimde sevinneceğim mürekkep kokulu sayfaların kokusunu içime çekebilecek miyim? Bildiğim tek şey 20 ile 20’nin toplamının 40 olacağı ince bir hesapla. Sanıyorum hayat yine devam edecek aynı şartlarla…

Dört Anlaşma: Toltek Bilgelik Kitabı – Don Miguel Ruiz

dört anlaşma

Kitap yorumlarının bir kaç satırı nedense durum izahıyla geçiyor. Bu kitapta aynı şekilde olacak. Yine üzerinden aylar geçmiş bu kitabı okuyalı. Yine instagramda buldum. Hemen kopyaladım buraya. Blogta kişisel olaylara çok değinmiyorum ya bu kitapta ödev olarak verilmişti vakti zamanında. Aslında biraz daha kişiselleştirme olayına girsem mi biliyorum. Kafam çok karışık. Artık nasıl gelirse o şekilde devam edeceğim. Bir aralarda direkt cep telefonundan anlık paylaşımlarım oluyordu belki de ona devam ederim. Ama bu hafta daha sık paylaşımım olacağı kesin. Aman neden bu kadar kasıyorum ki.

 

Dört Anlaşma: Toltek Bilgelik Kitabı – Don Miguel Ruiz

Bu kitabı ödev olarak okumuştum demiştim ödevde kitap için bir kitap arkası yazmaktı. İşin kolayına kaçıyorum yani. Normal şartlarda böyle kişisel kitapları okumaktan pek haz etmem. Okumuşluğum da vardır aslında ama bana bilinmedik dışında pek bir şey anlatmadı. Tabi anlatılanlar da zaten olması gerekenlerdi. Bu arada benim kitap arkamın kelime kısıtlaması vardı. Yani her şey çıkabilir. Bu arada sanırım anlatmaya muhtacım işi sürekli geyiğe çeviriyorum.

Hayatınızı düzene sokup, dünyanızı daha yaşanılabilir hale getirmek ister misiniz?

Bu kitap Aztek öncesi üç kültürden biri olan Tolek bilgeliğinin dört ana taşıyla, bildiğiniz dünyaya bakış açınızı değiştirecek.

Kitap; “kullandığınız sözcükleri özenle seçmeniz”, “hiç bir şeyi kişisel algılamamanız”, “varsayımlarda bulunmamanız” ve “daima yapabildiğinizin en iyisini yapmanız” konusunda size Tolek bilgeliğinin dört ana bileşenini anlatırken, hayatınıza değinen pratik örnekleri ile uygulanabilirliğini üst seviyeye çıkarıyor.

Kitap Arkası

Sinema dünyasının üstün zekalı oyuncularından Sharon Stone ve Jody Foster bu kitabı çevresindeki insanlara öneriyor. Amerika’nın önde gelen Yeni Çağ yazarları bu kitabı sizlere öneriyor.”Don Miguel Ruiz’in kitabı aydınlanmanın ve özgürlüğün bir yol haritasıdır.”Deepek Chopra Başarının Yedi Ruhsal Yasası kitabının yazarı”Büyük dersler içeren ilham verici bir kitap.”Wyne Dyer Kendin Olmak kitabının yazarıCastaneda geleneğinde, Ruiz temel Toltek bilgeliğini paylaşıyor. Modern dünyada yaşayan kadınlara ve erkeklere “Dingin Savaşçı” olarak yaşamanın pratik uygulamalarını sunuyor.Dan Millman Dingin Savaşçı ve Ruhun Yasaları adlı kitapların yazarı

Orijinal Adı: The Four Agrements A Toltec Wisdom Book
Yazar: Don Miguel Ruiz
Çeviren: Nil Gün
Sayfa Sayısı: 122
Yayın evi: Ötesi Yayıncılık

buralarda yokken izlediklerim

Amour (2012)

amourFilmin yönetmen koltuğunda usta isim Michael Haneke var. Tabi ki aynı zamanda filmin senaristi de. 2013’te film, yabacı dilde en iyi film Oscar’ını almış. Kadroda çok iyi. Zaten az da gözükse Isabelle Huppert isminin olması kafi benim için. Bu bağlamda oyunculuklar oldukça başarılı. 

Bir Haneke filminden aksiyon beklemiyorum ama zaman zaman film akmadı sanki. Bir sonuca ulaşacağını hissediyorsunuz ama o sonuç bir türlü gelmiyor. Tabi içerik olarakta boş bir film değil. Zaman zaman kendinizi karakterlerin yerine koyup ben olsam ne yapardım diye düşünüyorsunuz. Ben filmde anlatılanları aşktan çok, fedakarlık olarak tanımlayabilirim. Evet insan yapmayabilir mi o ayrı bir konu ama bu fedakarlıktan öte gitmez. Tabi burada aşkın anlamını tekrar düşünmek gerekir. Sanırım Bi Köşe’ye yeni bir konu çıktı. Filmin en çarpıcı yanı ise bir cinayetin meşrulaştırılması. Aslında o durumda pek acımıyorsunuz. Hatta iyi oldu, kurtardı gibi yorumlar da yapabiliyorsunuz. Çok üstü kapalı yazdım. Kısaca hikayeye değineyim.

Georges ve Anne seksen yaşlarında emekli müzisyen bir çifttir. Bir gün Anne inme iner ve Georges ona bakmaya başlar. Yine müzisyen olan kızından destek almaz, onu hemşirelere emanet etmez. Her gün onunla ilgilenmeye devam eder. İşler başta iyi giderken sonra onun için sıkıntı olmaya başlar. Ancak kafasında kurguladığı bir şey vardır.

Avrupa sinemasını seviyorsanız izleyin derim. **/ Yönetmen/Senarist: Michael Haneke Oyucular: Jean-Louis TrintignantEmmanuelle RivaIsabelle Huppert  https://www.imdb.com/title/tt1602620/

Maide’nin Altın Günü (2017)

maidenin altin gunuEzgi Mola^yı severim. Zaten sevdiğim için de bu filme katlandım. Yoksa yanına bile yaklaşmazdım. Yaklaşmadıklarım da olmuştur. Bu filmin hikayesi de Ezgi Mola’dan çıkmış. Nasıl çıkmış anlamıyorum. Gerçi düşünülen ile ortaya çıkanın nasıl olduğu konusunda tecrübelerim var ama bu film pek piyasaya sürülecek gibi olmamış bence. Filmin neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor. Senaryo, kurgu, çekimler, oyunculuklar, espriler… Hepsini böyle yan yana dizseniz de film olmuyor. Karakterlerin tamamı havada ve hiç bir derinliği yok. Ne ne sebeple oluyor bir neden sonuç ilişkisi kuramıyorsunuz.

Maide klasik bir ev hanımıdır. Bir gün gün düzenler eve eşi dostu davet eder. Tamda o gün değerli takısını kaybeder ve takıyı bulmak için komşularını izlemeye başlar. Ona yardımcı olan ise uzak bir akrabanın çocuğudur. Dediğim gibi nereden tutsanız elinizde kalan bir film. Daha iyiler mevcut. * Yönetmen: Caner Özyurtlu Senaryo: Serkan AltunigneÇagdas Dinç Oyuncular:  Ezgi MolaMesut can TomayDemet Gül  https://www.imdb.com/title/tt7642878/

Enes Batur Hayal mi Gerçek mi? (2018)

Enes Batur Hayal mi gerçek miEnes Batur’u tanımazdım. Aslında bu filmle tanıdım. Çok şey kaybetmemişim tanımadığım içinde. Film vizyondayken çok fazla izleneni var diye duymuştum ama izlemek gibi bir meraka düşmemiştim. Şöyle vakit geçsin ses olsun diye gözüme çarpınca açıp izledim. Film bir biyografi. Türkiye’de sosyal medyadan parayı götüren bir gencin biyografisi. Bu süreci, yaşadıklarını da film yapmış. Bildiğimiz gördüğümüz dışında çok fazla bir şey yok. Lakin o bildiğimiz, ailemiz tarafından zaman zaman mahsur kaldığımız şeyleri görmek gülümsememe sebep oldu.

Lakin, bu filmden bir film olarak bahsedemem. Mesela yukarıdaki film daha filmdi bunun yanında. Ne ışık, ne senaryo, ne kurgu, ne ses hiç bir şey yoktu bu filmde. Yani film olarak betimleyeceğimiz bir bütün yoktu karşımızda.  Bu filme puan vermek istemiyorum. 🙂 Yönetmen: Kamil Cetin Senaryo: Enes Batur , Busra Nur Karahan Oyuncular: Enes BaturBilal HanciAtakan Özyurt https://www.imdb.com/title/tt7668842

Gifted (2017)

gifted dehaFilmin uzun süre reklamlarını görmüştüm. Dram olması sebebi ile biraz modumun uygun olmasını bekledim. Tabi bu esnada IMDB’deki puanı da biraz beklentimi yükseltmeme sebep oldu. Aslında kötü bir film değil, oldukça iyi bir konuya sahip, ancak konu o kadar sığ geçilmiş ki bunu filmin her karesinde hissedebiliyorsunuz. Yönetmen çekelim de filmi gidelim diye düşünmüş sanırım.

Bunun haricinde oyunculuklar iyi. Bilhassa ufaklık hayran bırakıyor kendine. Bir ödül almasını beklerdim ama aday olup alamamış. Hikayede boşluklar mevcut ayn şekilde kurguda sıkıntılar var.

Küçük Mary dayısı ile birlikte gizlice yaşamaktadır. Ancak kendisi bir dehadır. Annesinin isteği doğrultusunda Mary normal bir insan gibi onlardan dışlanmasın diye okula gider. Burada öğretmeni onun dehasını fark eder ve okula bildirir. Derken iş büyür. Mary ve Frank gizlendikleri yerde ortaya çıkarlar. Mary anneannesi onu almak için dava açar ve kazanır. Ancak Mary, Frank ile mutludur. Tabi Mary ananesine geçince bütün sosyal hayattan uzaklaşır. Frank ise onu geri almak için abalar.

İzleyin derim. **/ Yönetmen: Marc Webb Senaryo: Tom Flynn Oyuncular: Chris EvansMckenna GraceLindsay Duncan  https://www.imdb.com/title/tt4481414/

Thirteen (2003)

thirteenVallahi ilginç bir film Thirteen. Aslıda ilginç diyorum ama şu dönemde de oldukça yaşanılan bir durum karşımızda. Biz her ne kadar bu durumu millet olarak kendimize yakıştıramasaka şu an kapımızda olan bir durum. Peki bu konuda ne yapıyoruz o ayrı bir konu.

Filmde durağan bir sahne bile yok. Bu hareketli duruma bir süre sonra alışıyorsunuz ve aslında karakterlerin yaşadıkları dünyanın hızın sizde yaşamaya başlıyorsunuz. Filmin işlenişi oldukça iyi. Kurgu, diyaloglar sanki gündelik bir hayatı izliyormuşsunuz hissi veriyor size. Aynı şekilde oyunculuklarda oldukça başarılı. O kadar doğal ki tüm duyguları hissettiriyor size.

Tracy kendi halinde bir kızdır. Hep okulun en popüler kızı olmak ister. Bir gün okulun popüler kızı Evie ile arkadaş olur ve bütün hayatı değişir. O zamana kadar yapmayacağı şeyleri yapmaya başlar hep bu popülarite uğruna. Tabi filmin sonu malum. Ancak rahatsısız edici atmosferi iyi yansıtılmış bu film izlenmesi gerekenler arasında.

**** Yönetmen/Senaryo: Catherine Hardwicke Oyuncular:  Evan Rachel WoodHolly HunterNikki Reed https://www.imdb.com/title/tt0328538/

Zhuo yao ji (2015)

zhuo yao jiAslında bu filmin yönetmenini Shrek, Madagascar, Çizmeli Kedi gibi bir çok animasyon filminden tanıyormuşuz. Bu film ile kendi memleketinde animasyon ve gerçek karışık eğlenceli bir film yapmış Raman Hui. Tabi filmi sevmeniz için eski Çini ve hikayelerini sevmeniz gerekli.

Hikaye olarak fena değil. Yer yer süreklilikte sorunlar yaşansa da genel anlamda hikayeden kopmuyorsunuz. Eğlenceli zaman zaman da aşırıya kaçan görsellikleri ile de keyifli bir izlenim sunuyor.

İnsanlar kendi krallıklarında yaşarken, canavarlar da kendi krallıklarında yaşamaktadırlar. Birlikte yaşamalarının üzerinden o kadar geçmiştir ki insanlar artık anlatılanları bir efsane olarak görürler. Canavarlar diyarında ise bir insan ve bir canavarın çocuğu olan sevimli Wuba, hükümdar olacaktır ama peşinde onu istemeyen başka canavarlarda vardır. Canavarlar ülkesinden kaçıp insanlar ülkesine gelince burada da canavar avcıları tarafından yakalanmaya çalışılır. Bu esnada tabi eğlenceli bir macera çıkar ortaya.

Boş zamanınızda eğlenceli bir şeyler olsun isterseniz izleyebilirsiniz. *** Yönetmen: Raman Hui Senaryo: Alan Yuen Oyuncular: Baihe BaiBoran JingWu Jiang  https://www.imdb.com/title/tt3781476

Anon (2018)

anonİlginç konusuyla filmi beğendiğimi söylemeliyim. Ancak film çok daha iyi olacakken, yine Netflix’in klasik film hengamesine kapılmış ve tam olamamış. Konu güzel, işleniş fena değil ama kurguda bazı sıkıntılar var. Tabi filmin yönetmeni ve senaristi Andrew Niccol olunca insan biraz daha beklentiye giriyor. Filmin atmosferini beğendim ancak biraz daha eski İngiltere’den çıkıp günümüze yaklaşsaydı daha iyiydi. Film kendine bir atmosfer yaratmamış, eski ile yeniyi bağlarken de bazı uç noktaları bir araya getirmiş. Bu sebepten dolayı zaman zaman gözüme battı bu durum.

Aslında filmde bir kaç yıl sonra nereye geleceğimiz anlatıyor. Adete uysun diye bende kişisel verilerin korunumu hakkında bir şeyler yazıyorum ama hepsi boş. Olayda tam burada başlıyor Anon’da. Devlet güvenliği gerekçesiyle insanların tüm kişisel bilgileri paylaşılıyor. Bu bilgilerde erişime açık ve kaydediliyor. Yani özel diye bir şey yok. Bu şekilde suçlar en aza indirgenmiş.

Böyle bir dünyada cinayetler işlenmeye başlar ama kayıtlar bu durumu tespit edemez. Çünkü ölen insanların geçmişi izlendiğinde kendilerini ölürken görürler. Bu cinayetleri araştıran Sal Frieland’da oyunun bir parçası olmaya çalışır. Sonu sürpriz olmakla birlikte aslında daha iyi olabilecek, izledikten sonra da geleceğimizi sorgulamamıza yarayacak bir film.

*** Yönetmen / Senaryo: Andrew Niccol Oyunuclar: Clive OwenAfiya BennettMorgan Allen https://www.imdb.com/title/tt5397194/

Interlude (2004)

Animenin açılışı bana çok garip geldi. Karakterler bir sahnede monologa girerek gerçeklikle ilgili değişik şeyler anlatıyorlardı. Bu vesile ile de oturdum izledim. Sanki bana biraz karışık geldi konusu. Daha net toparlansa daha etkili olurmuş ama üstünden yıllar geçmiş. Aslında bu OVA serisi bir mangadan uyarlanmış ama çizerini kısacık arayıştan sonra bulamadım. Sonrasında oyun olarakta piyasaya sürülmüş.

Adını bilmediğimiz ana karakterimiz garip rüyalar gören bir ergendir. Sanki başka bir dünyaya da gidip gelmektedir. Ne olup bittiğine anlam vermeye çalışırken alternatif dünyada bir kızla tanışır. Bu kız bu dünyada yalnız yaşamaktadır. Karşısına çıkan tüm engellere rağmen kızla birlikte ne olup ne bittiğini araştırmaya başlar. Ancak aslında kızla bir araya gelmemesi gerekmektedir. Araştırmaya devam ettikçe yaşadıkları hayat hakkında inanılmaz şeyler öğrenir.

Gerçekliği sorgulatan biraz Inception vari demiyeyim çünkü bu anime daha büyük, onuna yakın bir konuya sahip bir anime. İzlenebilir. **/ Yönetmen: Tatsuya Nagamine Senarist: Akemi Omode Seslendirenler: Houko KuwashimaMami Kingetsu https://goo.gl/BMq9H5

Şahsiyet (2018)

ŞahsiyetŞahsiyet son dönemde izlediğim en iyi Türk dizileri arasında. Tabi bu gibi dizileri televizyonda görmek oldukça zor. O sebepten dolayı hala izlememişseniz buyurun Puhu Tv‘den izleyin. Emin olun ki hiç bir şey kaybetmeyecek üstüne üstlük kazanacaksınız. Şahsiyet nedir aslında öğreneceksiniz.

Dizi, hikayesi, senaryosu, müzikleri, oyunculukları; renkleri, açıları kısacası sinematografisiyle oldukça başarılı. İkinci sezon gelecek mi bilmiyorum ama şu haliyle bile bitse bence zirvede bırakmış olur. Dizinin bölüm süreleri yeterli, her bölüm iyi düşünülmüş iyi yazılmış, ayrıntılara dikkat edilmiş. Bilhassa diyaloglar üzerinde çok düşünülmüş. Tabi dizinin senaryosunu Hakan Günday’ın yazmış olduğunu belirtmem lazım. He ne kadar son bölümlere doğru biraz oldu bittiye getirip finali hızlandırıp keyfimi kaçırsa da vermek istediği mesajı dibine kadar vermiş.

Tabi dizinin son günlerin kanayan yarasını da konu yapması cabası. Ve bu konu öyle güzel işlenmiş mesajlar öyle güzel verilmiş ki her bölümde hayran kalıyorsunuz. Dizinin konusunu anlatmayacağım buyurun izleyin ama bir kaç replik alıntı yapmadan geçmeyeceğim.

“Adalet peşinde koşmak şahsi bir mesele değildir, bir şahsiyet meselesidir.” “Adalet ile hukuğu karıştırıyorsun, tabii hukuk varsa!”

Kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. ****/** Yönetmen: Onur Saylak Senaryo: Hakan Günday Oyuncular: Haluk BilginerCansu DereMetin Akdülger

B: The Beginning (2016)

b beginningNetflix anime işine de el atmış ve izlediğim ilk animesi olan B: The Beginning ile de gönlüme taht kurmuş. Sanıyorum cümle biraz devrik oldu ama bu animeyi, hem konu, hem görsel hemde işleniş olarak oldukça beğendim. Polisiye bilim kurgu biraz iç içe girmiş olay örgüsü dikkatinizi azalttığınız bir bölümde hemen dağılabiliyor ama finale doğru çözülen soru işaretleri ile aslında birden çok bir kaç konu hakkında fikir sahibi oluyorsunuz. Animenin ikinci sezonu da gelecek gibi duruyor çünkü o şekilde bitti. Bakalım bekliyoruz.

Yapılan antik kazılar esnasında tanrı oldukları düşünülen yaratıkların fosilleri bulunur. Bu fosillerden elde ettikleri DNA’lar ile bu yaratıkları yeniden yaratırlar. Tabi ki askeri amaçlı. Bu türden oluşan bir grup hayatını kraliyetin yanında yer alarak düzeni sağlamaya adamıştır. Ama günün birinde cinayetler işlenmeye başlar. Kendini arşive kapatmış zeki polis memuru Keith bu olayı araştırmaya başlar ve bu cinayetlerin sıradan olmadığını anlar. Ve macera başlar.

Olay kurgusu merakta bırakan, hikayenin nereye gideceğini tahmin edemeyeceğiniz bir anime B: Beginning. İzleyin derim. **** Yaratıcı: Kazuto Nakazawa Seslendirenler: Hiroaki HirataHiroki TouchiAsami Seto

Bi Köşe – Sayı 7

amma velakin

lakin
bağlaç (la:kin. l ince okunur) Arapça lākin
1. bağlaç Ama
“Halis bir şiir fena okunabilir lakin sahte bir şiir iyi okunamaz.” – Y. K. Beyatlı
2. Ancak

“Ama” bağlacından çok “lakin” bağlacını seviyorum. Sanki “ama” biraz basite kaçmakmış gibi geliyor bana. Tabi bir de “ve lakin” var. Bir de Mustafa Sandal şarkısı var biliyorsunuz:

“Amma velakin cümbür cemaatin diline düştün sen
amma velakin cümbür cemaatin coş hoşuna gittin sen…”

Tabi burada bir çok bağlaç bir araya gelince birbirlerine bağlanmıyorlar tabi. Bu tamlama farklı bir anlama geliyor.

amma velakin Ar. amm¥ + ve + l¥kin
bağ. (amma vela:kin, l ince okunur) esk. 1. Bununla birlikte: “Amma velakin insan, ne de olsa yiğit geçinmekten hoşlanıyor.” -N. Hikmet. 2. Ne var ki.

Amma velakin bu kullanımlar pek yanlış kullanımlar değil. Sanki biz “lakin”i kullanırken biraz “amma velakin” anlamında kullanıyormuşuz gibi geliyor bana. Gerçi, “ama” dışında en çok kullanılan “fakat” bağlacı. Fakat ise tamamen kalın seslilerden oluşması ve söylerken sert çıkması sebebi ile hep karşı çıkma amaçlı kullanılan bir bağlaç.

İşte bu ayni sertlik ve baş kaldırış İlhami Algör‘ün Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku‘sunda da var. Bence çok başarılı bir isim seçimi. Ne zaman “fakat” desem ya da birinden duysam hemen ardından “Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” dememek için içimde fırtınalar kopar.


Şiddet

Bu akşam nedense içimde bir sakinlik var. Hafta içi yazmak için kurguladığım şeylerin hiç birini yazmak istemedim bu yüzden. Sanıyorum yazacaklarımın tamamı öfke ve şiddet içerikliydi. Şimdi ise onu çıkardığımda yazacak bir şey kalmadı. Aslında iş öfkeyi, şiddeti çıkarmakla bitmiyor. Bir şekilde sevgiyi de ekmek lazım yerine. Otomatik Portakal’ı hatırlarsanız şiddeti silmek için kullanılan şiddet ana karakterin elinden alındığında yerine bir şey konulmadığı için bir boşluk olarak kalıyor. Sonrasını biliyorsunuz zaten. Buradaki bir diğer husus ise şiddetin kime göre haklı olduğu. Eğer, gücün yanındaysanız, şiddet kullanmakta her zaman haklısınızdır. Tabi şiddetin haklısı olmaz hiçbir zaman.

İyilik içten gelir. İyilik bir seçimdir. Bir insan seçemezse, insanlıktan çıkar.

Otomatik Portakal

Kötülük her insanın doğasında vardır. Bu doğayı reddetmek için insan yasak elmayı, cennetten kovulmayı uydurur. Hep bu kötülüğü ona yaptıran bir dış güç vardır.

İyilik ise ekilir. Ekildiği kadar da insan bünyesinde var olur. Siz bir insana iyilik ekmezseniz o insanın iyi olmasını bekleyemezsiniz. Bu kavram o kadar değişkendir ki, dünün iyiliği bu günün kötülüğü olabilir. Bu günün kötülüğü ise yarının iyiliği. Bu farkı hayatınıza kısa bir göz attığınızda görebilirsiniz. Bir de bakmışsınız o yargıların içinde siz de aynı fikirlere sahip olmuşunuz.

Toplumun tamamının fikrine sahip olmak, bunları kabullenmek, aslında yapılacak kötülüğün kötülükten sayılmamasını sağlamaktan başka bir şey değildir. Bu yüzden insanlar güçlünün yanındadırlar, kötülükler karşısında vicdan azabı çekmemek ve kendini kamufle etmek için. Bu nedenledir ki işlenilen suç güçlünün yanında olmakla orantılıdır ya da gücün onu nasıl kullanacağıyla.

Bir genellemeye gidilmez ama aşağıdaki alıntıya bakalım.

Son olarak, Riviere’nin daha sağlıklı düşüncelere dönüşü, uzun süreli olmayabilir, kendisi suçlu olmasa da en azından tehlikeli bir kişidir ve kendi iyiliği ve her şeyden önce de toplumun iyiliği için kapatılması gerekmektedir.

Dr. L. Vastel (Bir aile cinayeti Ed: Michel Foucault)

Bir aile ciyaneti’ni kısaca özetlemek gerekirse, 20 yaşındaki Riviere adındaki genç bir gün annesini, kız kardeşini, erkek kardeşini balta ile katleder ve daha sonra aklı başında bir şekilde yaptığını kabullenerek ortaya çıkar ve mahkeme süreci başlar. Bir de hatırat kaleme alır olayların neden buraya geldiği ile ilgili. Daha sonra da gayet düzgün bir insan profili çizer. Bu alıntı da Riviere’yi inceleyip muayyene eden doktorun görüşlerindendir. Aslında özet olarak genel kanı insanın yaptığı şeye geri döneceğidir. Bu ya kendi isteği ile ya da toplumun onu itmesi ile olacaktır ama sonuç kaçınılmazdır.

Riviere bu olaydan sonra idam edilmemiş, müebbet hapis almıştır. Kendine göre hafifletici nedenleri de vardır aslında. Bunu babasını kurtarmak için yapmıştır.

Şimdi olay nereye geldi. Her ne olursa olsun, bir suç işlemiş insanın bu suçu tekrar işleme ihtimali var. Bu ihtimali ortadan kaldırmak aslında hüküm giydiği süreçte onu düşüncelerinden arındırmakla mümkün. Aksi taktirde toplum olarak genellediğimiz gibi aynı damgayı üzerine vurduğumuz sürece bu potansiyel var olacaktır. Zaten işlerin buraya gelmemesi için de küçük yaşlardan başlayarak eğitim çok önemli. Yani bir insanı cezalandırarak onun doğru olmasını sağlayamazsınız. Bu doğruluk her zaman geçici olacaktır.

Ancak ve ancak düzgün eğitim bunun karşısına geçebilir. O kişiyi öldürmek sadece kolaya kaçmak, süreci uzatmak demektir. Tabi kararı verecek merciler ve hukuk adil olabilmesi ayrı bir konu. Zaten değişen doğru algısında neyin doğru olduğu oldukça muallakta. Bunun için çok uzağa gitmeye gerek yok, yakın tarihimiz buna şahit.

Sonuç

Konu oldukça dağınık gibi görünüyor ama aslında bağlantısı büyük. Bi Köşe’de neden dönüp dolaşıp eğitime geliyorum bilmiyorum. Eğitim şart yani. Hani şu andaki eğitimden bahsetmiyorum, insanın kendini eğitmesi önemli olan. Ama ya aile, ya da eğitim deki ufak bir kıvılcımın bu eğitim merakını içine ateşlemesi lazım insanın. O merak olduğu sürece, tamah etmeyecek, itaat etmeyecek ve doğruyu algılama konusunda daha başarılı olacak.

Bir hafta sonraki yazı ne olacak tereddütteyim. İyi kötü bir şeyler çıkıyor ama. Daha garip konulara da mı girsem acaba?

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.