Nisan (Bölüm Dört)

Kapıyı açıyor. Doğa’yı karşısında, kırmızı eşofmanlarıyla görünce yatıya gelen biriymiş gibi algılıyor birden bire. Biran için Doğa’nın gülen yüzüne bakınca hatırlıyor bugün ders çalışacaklarını.
“Ah Doğa, geldin mi, geç içeri, ders çalışacaktık değil mi bu gün?”
“Evet ama eğer müsait değilsen…” Aslında bu durum onunda işine gelirdi.
“Yok yok geç biran aklımdan çıkmış işte. Bakalım unutmadıysak yardımcı olalım sana. Hangi konu?”
“Limit, türev falan işte.”
Odaya giriyorlar.
“Tamam sen otur masanın bir köşesine ben bir kahve suyu koyup geliyorum.”
“Gerek yoktu…”
“Bak ders bir: Çalışırken yanında kesinlikle içecek bir şeyler olacak, eğer geceyse kahve tercihtir.”
Mutfağa giriyor, o ketıla suyu doldururken, Doğa’da masanın üzerindeki kağıtları inceliyor.
“Evet sanırım başlayabiliriz. Şu kağıtları da bir yere toplayayım…” Kağıtlara uzanıyor.
“Yazmaya devam ediyor musun?”
“Karalıyorum işte bir şeyler.”
“Yalnız ben şu “soya sosu”ndan falan pek bir şey anlayamadım.”
“Sana bir şey bir sır vereyim mi?” Doğa evet anlamında bakıyor.
“Aslında ondan bende bir şey anlamadım.”
“Ama ne kadar az anlaşılırsan o kadar iyi sanatçı oluyorsun değil mi?” diye soruyor Doğa gülerek.
“Sanırım öyle.”
“Rüzgar abi…” Doğa sandalyeye oturuyor.
“Evet Doğa.” Rüzgar elindeki desteyi düzlettikten sonra masanın köşesine koyuyor ve kızın yanına oturuyor.
“Aslında biliyor musun sana abi demek hiçte içimden gelmiyor.” Cümlenin altından aslında öne sürmek istediği şey anlaşılmasın diye ekliyor.” Ne bileyim sanki bana biraz itici, hani –daha da hoşlanacağını düşünüyor- “yaşlıymış” gibi geliyor bana.”
Rüzgar gülüyor. “Aslında biliyor musun bende sıkılıyorum bu konudan, dışarıya çıkıyorum çocuklar bana “amca”, “dayı” diyor. “Ya!” diyorum, “ben bu kadar yaşlandım mı?”, ama “abi”ye alışmışız onu pek yadırgamıyorum, zaten arkadaş arasında hep “abi” diye konuşuyoruz…”
“Ama ben sanki…”
“Boş ver Doğacığım, sen ne dersen de kabul. Sende bizden sayılırsın artık. Neyse biz işimize bakalım yoksa yetiştiremeyiz bunları sabaha kadar.”
“Benim bir itirazım olmaz.” diye geçiriyor Doğa içinden. Ve istemeyerekte olsa derse başlıyor.
Yavaş yavaş gündelik konular, düşünceler fikirler tek bir noktaya bırakıyor kendini: Limitin sürekliliğine. Isıtmayı kesen ketılın sesi bile duyulmuyor. Ta ki cep telefonundan Beethoven’in “Dokuzuncu Senfonisi” duyulana kadar. Rüzgar izin isteyerek kalkıyor yerinden.
“Allah, allah kim acaba bu saatte, nerede şimdi bu telefonum?”
Koridora çıkıyor, ses portmantoda asılı montunun cebinden geliyor. Telefonu çıkartıyor ve numaraya bakıyor, ancak numara tanıdığı bir numara değil.
“Efendim.”
Ona ince bir kadın sesi yanıt veriyor. “Alo Rüzgar sen misin?
Rüzgar “Bu ne samimiyet…” diye düşünüyor “insan önce kendini tanıtır.”
“Evet benim siz kimsiniz?”
“Ben Meltem. Beni tanıyamamış olduğuna şaşırdım.”

“Meltem!” Konuşurken yine yürümeye başlıyor. Doğa içeride soruyla uğraşırmış gibi gözükürken aslında Rüzgar’ın konuşmasını dinliyor.
“Evet benim yoksa memnun olmadın mı aradığıma?”
Rüzgar bu soruya nasıl karşılık vereceğini düşünürken, nezaket icabı “evet” diye veriyor cevabı.
“Bak Rüzgar bir iş görüşmem var İstanbul’da, birkaç gün kalacak yere ihtiyacım var, sen hala aynı yerdesin değil mi?”
“Evet ama…” Rüzgar’ın cümlesini bitirmesine izin vermiyor.
“Peki ben o zaman ayın ikisinde sendeyim, artık eski arkadaşını kırmazsın değil mi? Neyse kapatmam lazım bir arkadaşın telefonundan arıyorum da seni, görüşürüz cuma günü. Bay bay…”
Telefonu kapatıyor, Rüzgar bir süre elinde telefona bakıyor. Yıllar sonra, hem de hiç beklemediği, kırgın olduğu biri tarafından aranıyor. Odaya girdiğinde yüzündeki soluk ifadeyi, Doğa’nın ona yönelttiği soru dolu bakışlarda görüyor. Bakışları yanıtlamak zorundaymış gibi hissederken kendini ağzından çıkan kelimeleri düşünmüyor bile.
“Meltem… Eski bir arkadaş, bana uğrayacakmış ta…” duruyor “bugün ayın kaçı?”
“Otuz biri.”
“Salı değil mi bugün?”
“Evet!” Doğa Meltemin kim olduğunu biliyor aslında “evet” derken içindeki mutsuzluğu sergiliyor ortaya.
“Neyse ben şu kahveleri hazırlayayım.”
Dersin bu yarısı aslında anlatılmamışlar, dinlenilmemişler oyunu oynuyor. İkisinin de aklı başka yerlerde. Belki ikisi de bu geceki telefon yüzünden gergin. Saat on biri gösterdiğinde Doğa evden çıkıyor. Şimdi ikisi de akıllarında gelecek iki günün neler getireceği. Belki herkes için ayrı şeyler. Herkes kendi hikayesinin kahramanı aslında, ama hangi alt hikaye kimin yaşamını değiştirecek belli değil.
Rüzgar bu gece erken yatmak istiyor, alışverişe çıkmalı her ne kadar gelecek olan misafirini görüp görmemekte kararsız olsa da. Ama bu saatten sonra kaçması biraz zor olurdu. Meltem anlaşılan eski karakterinden hiç ödün vermemişti. Notlarını aldı. Karıştırmaya başladı. Boş bir sayfaya kendi el yazısı haricinde yatay olarak yazılmış yazıyı gördü:
“Rüzgarda bir Doğa olayıdır değil mi? Yani senin varolman için ben, benim düzenlenmem için sen gereklisin.”
Güldü. Bugün ne kadar çok şey geçmişti başından hem de nasıl tavır alacağını bilmeden. Sıradan gibi görünen nisan kendini hissettirmeye başlamıştı yavaş yavaş bir enjektördeki ilacın kaba ete yayılması gibi…
Bu akşam yazacak hiçbir şeyi yok. Arkasına baktığında, yazdığı bütün yazıların tekrara bağlanmış bir şarkı gibi çaldığını görüyor. Belki de on bininci kez aynı şarkı, on bininci kez aynı yazı. Yazı yazmayı bırakmalı, bir yaraya kül basar gibi acılarını ona gömüp. Aslında bu işten para kazanmaya hiç çalışmayıp şu anda onun ellerinden tutacak tek dostunu kendine küstürmemeliydi. İyi değildi belki ama onundu. Şimdi ise havada rasgele uçuşan, saçmalara tesadüfen çarpan bir ördek gibi yere düşüp can çekişen kelimelerini kurtarmak için elinden hiç bir şey gelmiyordu. Bu akşam yazmamalıydı. Diğer akşamlarda…
Yatağına yatıyor. Ama uyumak her ne kadar şu an en çok istediği şey olsa da düşünceler onun yakasını bırakmıyor. Sadece sokak lambalarının yansıttığı ışığın görüntüsü altında odasında, çalışma masasının sandalyesini pencerenin önüne çekerek, oturup sigarasını yakıyor. Gökyüzünde birkaç yıldız ansızın parlayarak gelecek günlerin güzelliği hakkında küçük mesajlar veriyor. Şu an ayın bulutlar tarafından tamamen kapanmasına ramak kala, sokak lambalarıyla ortaklaşa aydınlattığı yeryüzünde hafif rüzgar esmekte. Yerdeki toz toprak, kağıt parçaları, çöp parçalarıyla birlik olup küçük hortumcuklar oluşturup oyun oynarken, geçmişte kalan her şey tedirgin ediyor sanki onu.
Geçmişin, mısır tarlasının ortasındaki bir korkuluk gibi ortaya çıkması., iyice bronzlaşmış bacaklara çarpan tuzlu suyun verdiği hafif acı yavaş yavaş yüzüne vururken, asıl korkunun yaşanmış olandan değil de cevapsız kalan sorulardan kaynaklandığını hissetmişti. İçindeki sızı belki de başkalarına yüklediği problemlerin ürünüydü ve onlardan kurtulmak için hep başkalarına yüklemişti sorunları. Asıl korkusu şimdi ansızın gelen telefonla yüzüne vurulacak hatalarıyla yüzleşmesi olacaktı. Oysa kendini kandırmak için bunca sene uğraşmıştı. İçindeki sıkıntı burada sandalyenin üzerinde oturup, ağaçların çalkalanmasına bakarak çözülecek bir sorun değildi. Aslında “ortada bir sorun var mıydı?”, bu da tartışılacak başka bir konuydu. Oturduğu yerden kaktı, portmantodan montunu aldı, anahtarlarını ve cüzdanını kontrol etti, hepsi yerli yerindeydi, yavaşça kapıdan ve apartmandan çıktı.
Yüzüne ilk çarpan hızlanmakta olan lodosun getirdiği duman kokusuydu. İs sanki her tarafı kaplamış, bir sis bulutu gibi bütün sokağa çökmüştü. “Yine lastik yakmışlar.” diye düşündü. Oysa burnuna kokan ağır kömür kokusuydu. Küçük sokaktan yavaş adımlarla çıktı. Bir sigara daha çıkardı, buruşturup atılmak üzere bekleyen
paketin içinden. Bugünün ikinci paketi de, diğer arkadaşlarından ayrı, ana caddenin köşesinde rüzgardan belirsiz bir yere savrulmak üzere yere attı. Cebinden çakmağı çıkardı, rüzgara arkasını dönerek sigarasını yakmaya çalıştı, ama lodos sanki yön değiştirmiş bir şekilde ona “yakma” dercesine, korkuyla titreyerek yanan alevi söndürdü. İkinci denemesinde ise onun dediği oldu. Derin derin iki nefes çekti sigaradan, rüzgardan parıldamakta olan ateşine baktı, derin bir nefes daha çektikten sonra sigarayı her zamanki köşesine, sol elinin işaret parmağıyla orta parmağı arasına yerleştirdi. Ve hızlı adımlarla yürümeye davam etti.
Gecenin sonunda, yorgun olarak eve döndüğünde korktuğu tek şey eskiye dair, bir sandığa kilitlenmiş hayallerin tekrar geriye dönmesiydi. Ama bu kez kararlıydı, biliyordu ki düşünmek her zaman onu zora sokmuştu ve şimdi sadece yaşamak onu eski yaptığı hatalarından koruyabilirdi. Evet yaşayacaktı ve bu hayatı yaşayarak öğrenecekti.
O gece uzun zamandır hiç görmediği “rüya” denen şeyle tekrar tanışıyordu. Bazen üniversiteden arkadaşlarını görüyor, bazen de kendisini, şu “Fasulye” filmindeki ak sakallı dedeye benzeyen bir dedeyle baş başa görüyordu. Ama konuşmalar ya çok hızlı geçiyor, yada çok yavaş geçiyordu. Uyandığında önce hiç bir şey hatırlamadı, daha sonra bölük pörçük birçok rüya gördüğünü anımsadı, lakin rüyalar hakkında en ufak bir fikri bile yoktu.
Bir nisan sabahı, güneş gökyüzünde daha tam ortaya yerleşmeden açıyor gözlerini. Önce sıcak bir duş alıyor, ama suyun altındayken yarınki buluşmayı düşünmeden edemiyor. Umut etmek aslında insan doğası için, zedeleyici bir olgu. Umut edip daha sonra hayal kırıklığına uğramak. Neyse ki suyun akışının durmasıyla birlikte düşüncelerde duruyor, ve kalanlarda diğer pis suları izleyerek kanalizasyona doğru harekete geçiyordu. Evde yapmaktan hoşlandığı tek şey banyodan sonra bornozla evde dolaşmak. Mutfağa giriyor. Ketıla biraz su dolduruyor. Bir fincan alıyor ve içersine üç kaşık kahve koyuyor. Buzdolabının kapağını açıyor, buzdolabının ışığı soğukluğuyla birlikte yüzüne ve vücuduna doluyor birden, hafifçe titriyor. Saçları kısa olmasına rağmen henüz kurumamış. Yiyecek bir şeylere bakıyor, son dilim salam ve kaşar peyniri yerinden çıkartıyor, bugün yapması gereken bir şey daha ekleniyor listesine: Alış veriş…
Evden çıkıyor, bu hiç bir şey düşünmeme fikri onun gözüne çok güzel görünüyor ama sorunlarla karşılaştığında göstereceği tavrı kendiside merak ediyor. Merdivenlerden inmeye başlıyor, bu sırada beşinci kattan asansör aşağıya doğru inmeye başlıyor. adımlarını hızlandırıyor, ikinci katta asansör bekleyen Doğayla karşılaşıyor, kız onu önce görmemezlikten geliyor, ama Rüzgar’a cevap vermemekle ayıp edeceğini düşünüyor.
“Merhaba Doğa, n’aber nasılsın?”
“Sağ ol iyiyim Rüzgar…” duraksıyor bir fısıltı gibi ardından “a” sesi çıkıyor.
“Bu gün çok şık görünüyorsun.” Gülümsüyor bu sözleri söylerken.
Doğa birden şaşırıyor ama iltifatına cevap vermekte gecikmiyor, bu iltifat acaba ona yeşil ışığın yandığı mesajını vermek için miydi? Biraz daha beklemeliydi, şimdi bir boş boğazlık yaparsa belki her şeyi mahvedebilirdi.
“Teşekkür ederim.”
“Okula mı?”
“Evet.”
“Matematik sınavın bugündü değil mi?”
“Evet.” Doğa beklemekte olan asansörün kapısını açıyor.
“Sana başarılar. Ama bence merdivenleri kullanmalısın.”
“Peki, seni mi karacağım.” Kız asansörün kapısını kapatıyor ve onlar yarım kat indikten sonra asansörün ışığı sönüyor. Eski boyalı apartman kapısından çıkacakken, apartman panosundaki ilan gözüne çarpıyor.
“Binamızın iç ve dış cephesinin boyanması için…”
“Nihayet” diyor aklından. “Belki şu pis kokuya da bir çare bulurlar.”
Doğa dışarıda onu bekliyor. Rüzgar kapıdan çıkıyor gülümseyerek.
“Sonunda apartmanı boyamaya karar vermişler.”
“Evet, bence biraz geç kaldılar, asansörü de elden geçireceklermiş…” sağ eliyle kahverengi saçlarını geriye atıyor. “ama senin için asansöre pek gerek yok…”
Yürümeye başlıyorlar, yeni flört etmeye başlamış liseli sevgililer gibi ama bu düşünce sadece Doğa’nın aklından geçiyor, bence bu iyiye işaret.
“Evet ben nasılsa asansörü kullanmıyorum.”
“Bunun özel bir nedeni mi var?” Doğa soruyu sorarken gülümsüyor.
“Yok…” soruya doğru cevap vermesi gerektiğini düşünüyor birden “aslında var…” kafasını kaşıyor. “birkaç kez asansörde kalmıştım o zamandan bu zamana bir antipati oluştu bende ve binmiyorum.”
Doğa gülüyor. “Yani korkuyorsun.”
Kızıyor. “Hayır korkmuyorum.”

“Korkuyorsun, korkuyorsun” Doğa gülmesini hararetlendirirken, bir yandan da Rüzgarın tepkisini izliyor.
“Tamam biraz korkuyorum diyebilirim. Ama bu tamimiyle korkuyorum anlamına gelmez.”
“Bence korkunun azı çoğu olmaz.”
Rüzgar’da gülmeye başlıyor. “Of ne inatçı keçisin be tamam korkuyorum ve o yüzden asansöre binmiyorum, sende benim gibi delinin biriyle kalsaydın asansörde sende binmezdin…”
“Korkuyorsun yani…” Doğa inatla gülmesine ve sorularına devam ediyor.
Rüzgar hızlı adımlarla Doğa’nın önüne geçiyor. “Anlatamadım galiba, istersen şöyle yapayım.” Rüzgar sesini yükseltip bağırmaya başlıyor.” Evet asansöre binmekten korkuyorum var mı? Korkuyorum…”
Doğa etrafına bakınıyor utanmış bir şekilde etraftan geçen ve onlara bakan insanlara bakıp, gülmesine devam ediyor. Rüzgar yanına yaklaşıyor eğilerek göz kırpıyor.
“Oldu mu?”
Doğa gülerek cevap veriyor ona.
“A otobüs geliyor, sende binecek misin buna?”
“Hayır ben tam” parmağıyla otobüsün geldiği yönü gösteriyor. “zıt yöne gidiyorum.”
“Peki o zaman görüşürüz.”
“Görüşürüz, akşam bana haber vermeyi unutma sakın.”
Doğa “Neyi?” anlamında suratını buruşturuyor.
“Sınavın nasıl geçtiğini.”
“Tamam.”

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?