evde dağınıklığı toplarken bir dvd buldum, içinden eskiler çıktı buyrun bakalım hiçte birşey değişmemiş 🙂

“Buyuru burdan yakın.” diyor, yatağın baş ucunda bulunan paketi alıp, ter içinde, soluk soluğa kalmış, etrafına aptal aptal bakınan, boşalma sonrası rahatlamanın verdiği geri zekalılıkla, kendinden geçmiş adama. Uzun sürdüğünü sandığı beş dakikalık bir sevişmenin ardından, omzunu yastığa gururla dayayarak böbürleniyordu adam.

Kadın adamın sigarasını yakıyor.

Daha sigaranın dumanını içine ilk çekişinde beynine hücum eden duman onu bu rehavetinden kurtarıyor ve kulağına ilişen şarkının sözleriyle yastığın ve yatağın içine biraz daha gömülüyor. Ve bir tokat!

“Küçük kaygan deliği, koskoca bir dünya mı sandın?”

Hikayeyi biraz daha ilginçleştirelim.

Son kelime dökülmeden dudaklarından kırmızı şarabında etkisiyle, iri kırmızı dudaklarını yapıştırıyor karşısındaki dudaklara. Kendisine söylenen sözlerin sarhoşluğuyla, göğüs uçları kalbi gibi atmaya başlarken bir elin onları kontrol etmeye çalıştığını hissediyor. Küçük bir zevk acısı çığlık olarak dökülecekken dudaklarından, birden alt dudağını ısırıyor. Bu arada ıslak bir dilin çenesinin çevresinde dolaştığını hissediyor. Dil yavaşça dudaklarına doğru kayıyor. İnsanlar gözleri kapalı sevişirken başkalarını hayal edebilir. “Bana bak!” diyor adam emir verici bir tonla, kısık bir sesle. Gözlerini açıyor, az sonra ne olacaklardan emin bir gözle karşılaşıyor birden, ürküyor, ama başına gelebilecekler daha sonra alışkanlık yapacak cinsten. Bir dil ağzından içeri yavaşça giriyor, sular hızla karışıyor birbirine. Ellerden biri göğüsleri bırakırken diğeri onu belinden sıkıca kavrıyor ve kendine çekiyor, dizi bir çıkıntıta çarpıyor. Eteğinin altından uzanan bir başka el, nemlenmeye başlamış kilodunun üzerinde yavaşça dolaşıyor. Bu eller…

Peki neden bu giriş?


28 Ağustos 2004 tarihli gazeteler: Yazılar, resimler, reklamlar…

Tv: Klipler, reklamlar, programlar, filmler…

Müzik: Sözler, klipler…

İnsan bu kadar alelade icraatın içinde, dışarıda herkesi bir acayip görüyor.

Hadi kitlece düzüşelim.

Mazur görün…

Yine bir tatil sabahı, oysa bana her gün tatil ama, cumartesi, pazar psikolojik bir tatil rahatlaması dolduruyor insanın içine. Yine aynı köşe. Sabah demiştim ya yanlış anlaşılmasın saat bir olmuş bile. Televizyonu açıp kanalları seyre koyuluyorum. O, bu, şu, derken Türksat 1c deki bütün transpordırları magazin programlarını esir almış durumda. Bir iki aptal söyleşi, bacak gösterisi, cinsel nameler ve birilerinin çocuk yapma sevdası…

Kapatıyorum!

Ekleriyle birlikte yaklaşık yedi kilo gelen dört gazeteyi alıyorum. Aşk, seks, cinsel sağlık, iç haberler, dış haberler, reklamlar, inlemeler (pardon inleme mi dedim inceleme olacak), röportajlar, resimler… derken gazete bitiyor (konuları anlatmama gerek var mı?). Dört gazeteden aklımda tek kalan, alakasız bir konuya resim olmuş, Petek Dinçöz’ün göbeği Paris Hilton’un bacakları. Daha sayayım mı?

Onları da atıyorum. “Müzik dinleyeyim, ama aynı zamanda görselliği de olsun. Bir müzik kanalı açıyorum. Gördüklerimi anlatmama gerek var mı? Neyse bunlar yabancı, biz çevirelim kanalı Türkiye’ye.

Ne farkı var, “sarı sarı” olmaya başlarken “bacaklarımdan çocuklar akarken”, tadıp tadıp içindeki ateşe bulanırken” iyiden iyiye bir depresyonun içinde buluyorum kendimi. Düşünceler, düşüncelerim, zorlamalar, yaptırımlar…

Dışarı çıkmalıyım patlamaya hazır bir potansiyel sapık gibi.

Ne yapmam gerekiyor, hormon aktivitesinin hızlandığı bu sıcakta iki üç kişinin üzerine saldırmam mı yoksa, oturup bu satırları yazmam mı?

Markete gittiğimde kasiyerden göğüs istemem değil mi? Yada ağzımdan, kalça, bacak kelimelerini. O kadar da olmaz herhalde.

Affınıza sığınayım mı?

Bence hayır.

Edebiyat özgürlüktür tabii ki sanatta.

Ancak bu kadar aktivite arasında neden tık yok insanlarda… J

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.