Night Visions by Cindy Iverson http://www.paperstudio.com/night_visions.shtml

01.42-1

Birkaç gündür sağanak şeklinde yağan kelimelerle başa çıkamaz oldum. Ne yapmalıydı? Nasıl kurtulmalıydı, yetmiş insanın yanına ek? Nasıl öldürmeliydi onları? Uyuyarak mı? Yoksa konuşarak mı? Peki ama kiminle? Yazmak? Ölürler mi?… Denemeli…

15.12-1

Bakın diyorum sadece. Maçka’dan Taksime doğru arabaların yanaştığı yolda yürürken, ellerimin donmasına rağmen, sırtımdan uzun uzun soğuk bir şekilde kuyruk sokumuma doğru akan damlalar, bir bu kütlesi soğukluğunda vücudumda seyrederken, bir neşterle iki parçaya ayrılmış deri gibi sızlıyor bedenim. İçimde bir ürperti ayaklanıyor, susuz, bitap düşmüş vücuduma, kamçının darbeleri inerken bayılmak üzere titriyorum sanki.

“Evet az kaldı.” Hayır, rüzgar dövüyor bedenimi. Marmara denizinin bir bölümü takılıyor gözümün bir ucuna. Hayır bakmamalıyım! Çişim… Şimdi sırası mı? Peki ya İnönü Stadı… yeşil… boş… İnsanın içinde küfretmeyi özlüyorum. “Ne işim var burada?”

“Düşünmemeliyim az kaldı…”

yalnız yağmurun vurduğunu, yandan bir trenin vagonlarıymış gibi geçen arabaları, rüzgarın öksürmesini duyuyorum… “Evet bu iş olacak.” “Az kaldı şu levhayı izlemeliyim sadece…”

Küçük bir hışırtı. Hayır! Gökyüzünden geçen bir uçak… ne düşündüğümü biliyorum… Yolu bulmalıyım… Taksim… Taksim… Ne tarafta? Taksim… Taksim… Taksim…

Büyük bir gürültü kopuyor sol tarafımda. O masun gözüken yağmur damlacıklarıyla ıslanmış, rüzgarın etkisiyle bir o yana bir bu yana savrulan ağaçların, yeşilliğin arasından. Demir parmaklıklar… Bir adım sola sıçrıyorum. Gökyüzüne bakıyorum. “Yıldırım düşmüş olmalı… ya da bir uçak…” Tekrar gürüldüyor. Bir cesaret parmaklıklara doğru bakıyorum. Pitbull cinsi bir köpek(?) bana havlıyor. Vücudumda anlık oluşan sıcaklık yerini ani bir soğumaya bırakıyor. Sanki içmişim gibi titriyorum.

“Hassiktir lan puşt! Sen misin?” Arkama bakıyorum sanırım beni kimse görmedi. Rezil olmak var yani sonunda…

01.43-2

Böyle devam etmeli miyim? Hayır demek isteyenler… bu değil… yanlış… Sadece kelimeler miydi? Bu gün ayın kaçı. Yeni bir şeyler. Açıkça.

01.59-2

Açıkça anlatmalıyım. Gökyüzünün maviliği –hayır simsiyah yada koyu mavi, hayır şu lacivert renkten- hiçte dostça olmayan rüzgarı savuruyor. Rüzgar yine mi? Şu an kıçımı verdiğim yanan bir kalorifer peteği olmasa donabilirdim. Gökyüzünde bir tek yıldız bile yok. Ayı arıyor gözlerim, bakışlarımın erişebildiği yerlerde. O da yok. Hayır inanmıyorum gökyüzü ışıksız. Şu anlamadığım dildeki reklamları izlerken gözlerim kararmış her halde. Peki ya uçak bile mi yok? Gökten elma düşecek değil. E hadi geç. Başımı aşağıya indiriyorum. Karşı apartmandaki direnin birinde televizyon ışığı görüyorum. Yok, yok tam karşımda… televizyondaki kadın yüzüne takındığı; şaşkın, üzgün, mutsuz ifadeyle –rol kabiliyeti de yok- kırmızı rujlu dudakları arasından şunları yuvarlıyor:

“Olumsuz hava şartları nedeniyle hava ve deniz taşımacılığı…”

-“19.52 ana haber…” Evet hatırlıyorum. Kafamı İtalyanca konuşan insanlara çevirdim.İşte şu kutunun içindeler… Yeki ya Amerika? Ne yapacak şimdi? Saddam havadan saldıramaz… Bunu düşünmek benim işim değil biliyorum. Rocky filmi gibi… Allah’ım Amerika’nın Rusya gibi bir dostu kaybetmesi ne acı…

Mavi ve kırmızı köşeler… Sizden kimler var? Ben? Sen? O? Sallama? Daha düzgün. Sol. Kes. Kes…

Kim neyi ispatlayacak? Boy, kilo, uzunluk ya da kıllılık oranı? Sanırım televizyondaki karelerin anlamını çözdüm. Bu “Biri Bizi Gözetliyor”un İtalyancası… Bunları düşünmek için daha gencim(?).

İtalyanlar genelde esmer mi? Karşımda duran balık etli, hafif dalgalı saçlı ve saçlarının bir kısmı arkasında toplanmış, diğer bukleleriyle açıkta kalan omzunu örterken, gözümde ayrıymış gibi görünen hatun… Deriler içinde gülücükler savururken etrafa hayaller içinde yüzdüğümü itiraf etmeliyim. Eğer buzdolabı ile birlikte bağırsaklarımda başlamasaydı…

Ev ne kadar sessiz…

Masanın üzerinden şu an okuduğum pembe renkli kitabı alıyorum. Ayak seslerim sessiz evde yankılanıyor. Yavaş yavaş uzaklaşan İtalyanca kelimeler ve esin kaynağım buzdolabı motoru… Işığı yakmak için düğmeye basıyorum, -çıt- ve –pat- arasında bir ses… Banyo aydınlanıyor. Eşofmanımı indiriyor ve klozete oturuyor ve kitapta kaldığım yeri bulana kadar gelen baskılara göğüs geriyorum. Evet burası…

“Orada bi hüc” aşağılardan bir ses geliyor “fork… şlaps… şap”. “…ne de bi…”, “şap, pof…şup,pırt”. “bi parça ölü ağaçla falan tıkılmışım falan…” “şap.” “… ve sonunda cidden de kitabın içine girdim. Yani beni bi işler…” efektler netde? Kelimeler yavaş yavaş uzamaya başlamıştı Banyoyu bir sessizlik kapladı… Musluktan akan damlalar lavaboya çarptıkça çıkarttıkları sesler büyümeye başladı birer birer. Banyo penceresinin aralığından usul bir rüzgar esti. Bir karartıyla birlikte, perdeyle örtülü küvetin altına saklandı…

“Şimdi de kopmuş durumda abi. Böyle yapınca hep çok utanıyom ve benim ufaklığın yaptığı gibi ellerimle…” kitaptaki kelimeleri hızla okunmuşlar hazinesine katıyorum ama… Musluktan gelen şıplama sesi anlamamam için elinden geleni yapıyordu. Perde bir kez daha sallandı. Duvarla arasındaki aralıktan pencereye doğru baktım, kapalıydı. Kitabı kapadım. Damlalar hızlanmıştı. Küvetin yanına koydum. Klozetin musluğunu açtım. Küvetin içine bakmıyordum. Tuvalet kağıdı. Evet… Lanet olsun! Sıçtımın damarı tamda çatlayacak zamanı mı buldun? Kırmızıya bulanmış kağıdı klozete Mr. Monkey ‘lerin yanına attım. Küçük gürültüler taratıyordum kendi çapımda. Damlalar büyümeye devam ediyordu… Şimdi tamam… sifonu çekiyorum. Önce klozet suyla doluyor sonra saat yönünde dönerek her şeyi içine çekmeye başlıyor… her şeyi, beni… beni.lava…boya bakıyorum… o da dönüyor… peki ya küvet… o… o şey… göz ucuyla bakıyorum… hayır … hayır dur… ben olamam… dur… duuuurrr…

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?