Türkiye’nin Dış Politikası – Oral SANDER (1)

Yayın Yılı: 2006
276 sayfa
İthal Kağıt
13,5×19,5 cm
Karton Kapak
ISBN:9755332316
Dili: Türkçe

Türkiye’nin Dış Politikası
Oral SANDER

Tarihte Yöntem
I
Tarihte yöntem, tarihin, doğa bilimi gibi incelenebileceğini, tarihte de nedensel yasaların bulunabileceğini, öte yandan da bir historiyografi, tarihçiyi de bir kayıt aygıtı olarak düşünenler.
Tarihte ise de ney yapılamaz.
Tarihin konusu “biricik” (unique)’tir.
II
Tarih, tarihçisi ile olayları arasında karşılıklı ve sürekli bir etkileme süreci, bu gün ile geçmiş arasında bitmeyen bir “dialoque”dur
III
Tarihçi bir kayıt aygıtı değildir. Tarihçi değer yargılarını okuyucu ya da dinleyiciye iletir; onların sorgulanabilmesine olanak sağlar.
IV
Tarihçinin ilk ve ana görevi, son derece karmaşık olan, olayların açıklanması ve yorumlanmasıdır. İncelediği olayların verilerinin sınırı içinde eğilimleri ortaya koymaya çalışmaktır.
V
Vico’nun devreleri bir çember değil, sarmal (spiral) biçimde gelişmektedir.
Tarihte devri hareketler çizgisinin günümüzde sürdüren bir başka tarihçi, “Bir Tarih İncelemesi” adlı yapıtı ile Arnold Toynbee’dir.
Toynbee, tarihi olayları tam bir Hıristiyan gözü ile görmektedir.
VI
Maddeci tarih görüşünü sistematik bir biçimde ilk kez ortaya koyan Karl Marx’tır. Marx’ın bu yönde esinlendiği kişi Hegel’dir. Hegelin tarih görüşünün temeli şu: Tarih felsefesi, kendinden öncekilerin yaptıkları gibi, tarihin felsefi bir biçimde düşünülmesi değildir. Tarih, olayları yalnız incelemekle kalmayacak, tarihi olayların niçin böyle olduklarının nedenlerinin anlaşılması asıl çaba olacaktır. Tarih kendini asla tekrarlamaz, fakat Vico’dan esinlenerek, sarmal bir biçimde sürer.
Marx’a göre insan toplumunun itici güçleri kaynağını, Hegel’in dediği gibi, akıldan ya da mutlak ruhtan almaz; insanlık tarihi maddi bir temele dayanmaktadır.
Ekonomik temelin değişmesi ile ve buna uygun olarak, bütün üs yapıda değişikliğe uğrar. (Feuer op.cilt, 1969) İşte, çok kısa olarak tarihin maddeci yorumu da budur.
Tarih, amaç olarak insanın kendisini, dolayısıyla yeteneğini tanımasını, yöntem olarak da kanıtların ortaya çıkarılması ve belirli bir yaklaşımla yorumlanmasını benimseyen, toplumsal bir varlık olan insanın geçmişteki davranış ve çabaları ile uğraşan bir bilim dalıdır.

20. Yüzyıl Tarihinin Temel Özellikleri
I
“Demokrasi”, silahsızlanmanın savunulmaya başlandı. 20. yüzyılı “dönüşüm yüzyılı” demek olanaklıdır. “Bertrand Russel bir zamanlar, “evren noktalardan ve sıçramalardan ibarettir” demişti.
II
Avrupa’nın 19. ve önceki yüzyıllarda dünya politikasında sürdüğü üstünlüğünü, 20. yüzyılda yavaş yavaş, bir süreç içinde yürütmesi ve asıl etkili gücün Amerika ve Asya kıtalarında geçmesidir.
NATO ile Varşova Paktı, Avrupa devletlerinin yalnız başlarına güvenliklerini sağlayamadıklarının, üzerinde bulundukları kıta da askeri ve siyasal dengeyi kuramadıklarının en açık, belirgin göstergesidir.
2. Büyük Savaştan sonra ortaya çıkan Avrupa statükosunu belgeleyen 1975 Helsinki Antlaşması’nın, yine Avrupa statükosu ile ilgili 1815 Viyana düzenlemesinden en önemli ayrımı, ilk sözü edilen belgenin altında ABD ile Kanada’nın imzalarının bulunmasıdır.
60’lı yılların ortalarında, Batı Avrupa devletlerinin ABD’den bağımsız olarak bir “kişilik” bulma uğraşı içinde olduklarını söyleyebiliriz. Ancak, 1973 petrol bunalımı, tümüyle Ortadoğu petrolüne bağımlı olan Batı Avrupa ülkelerine, ekonomik gönençlerin temelinin ne denli sallantıda olduğunu göstermiştir. ABD’nin destek ve yardıma gereksinme duymuşlardır.
III
20. yüzyıla dek temelde Avrupa devletlerince kurulan güç dengesinin, artık Avrupa dışında oluşmaya başlaması ve bu denge içindeki güç özerklerinin değişken bir nitelik göstermesi. Güç dengesi iki biçimde, basit “iki kutuplu” denge, değişken “çok kutuplu denge”.
1815 Viyana düzenlemesi bir büyük devletin (Fransa) kendi sistemini öteki Avrupa devletleri üzerinde zorla kabul ettirmesine karşı bir öbekleşmeyi anlatır. Güç dengesi uygulamasının ikinci önemli örneği Kırım Savaşı’nda görülür. Üçlü Bağlaşma (Almanya, Avusturya, İtalya) ile Üçlü Anlaşma (İngiltere, Fransa, Rusya), 19. yüzyılın güç dengesinin son uygulamasıdır.
“iki-kutuplu” dünya
18. yüzyılda İngiltere ile Fransa, 1890 ile 1914 yılları arasında Üçlü Bağlaşma ile Üçlü Anlaşma ve şimdi de ABD ile Sovyetler Birliği arasında olagelmiştir. Çok kutupluluğun tarihteki örnekleri arasında en belirgin olanı, 1648 Vestefelya Anlaşması’yla 1. Büyük savaşın 1914’te çıkışına dek süren dönemde İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya ve Prusya arasındakidir.
IV
20. yüzyıl tarihinin bir başka temel özelliği, Asya-Afrika uluslarının, yani çok kullanılan terimiyle “Üçüncü Dünya” ülkelerinin bağımsızlıklarını almalarıdır.
19. yüzyılı tek bir tümceyle “Avrupa’da uluslaşma yüzyılı”, 20. yüzyıl da “Asya ve Afrika’nın uluslaştırılması dönemi”.
Çok kutuplu eşitsiz ekonomik değişim, 2. Büyük Savaş sonrasının güçler dengesini temelinden sarsmaktadır.
20. yüzyıl bir “kitle” savaşı “topyekün” savaş (total war) yüzyılı olması ve ikinci yarısında da çekirdek güçlü savaş tehlikesini bütün yılgısıyla belirmesidir.
1. Büyük Savaş, ilk “topyekün” savaştır, ilk “kitle” savaşıdır.
Topyekün savaş, önceki yüzyılın üç önemli oluşumundan kaynaklanır: endüstri devrimi; Zorunlu askerlik; profesyonel kamu hizmetlileri, bütün olanakları sonuna dek kullanarak, inatla savaşı sürdürdüler.
İngiltere’de “tank”, zehirli gaz; Almanlarca Batı cephesinde kullanıldı. Uçak, denizaltı savaş tarihte ilk kez “üç boyutlu”.
Fransız Devrimi’ne kadar, savaş, sınırlı araçlarla ve sınırlı anaçlarla yapılan, sınırlı savaş biçiminde olmuştu. Fransız Devrimi’nin askeri alandaki gizli, bugün yakından bildiğimiz “kitle” ve “topyekün” savaş kavramlarını ortaya çıkarmasıdır. Avrupa hükümetleri tarihte ilk kez, kitle savaşını yürütebilmek için gerekli iki öğeye sahip olmuşlardır: Ülkenin tüm ekonomik ve toplumsal gücünü seferber edecekleri bir savaş ekonomisi ve zorunlu askerlik sistemi.
Savaşın sonunda kadının yerinin evi olduğu anlayışı yıkıldı.
1. Büyük Savaş Avrupa’nın yeniden kurulması, 2. Büyük Savaş ise, bu yeniden kurulmuş bulunan Avrupa’nın sürdürülmesi için verilmiştir.
Hitler’in askeri stratejisi olan “yıldırım savaşı”nın (Blitzkrieg) amacı, gerçek bir yıpratma savaşı başlamadan, maddi olmaktan çok psikolojik araçlarla düşmanı çökerterek, şaşırtarak teslime zorlamaktı.
Hitler Almanyasının terine geçen Stalin Rusyası, aynı “yıldırım savaşıyla” Batı Avrupa’yı birkaç hafta içersinde işgal edebilirdi. NATO böyle bir anlayış içinde kuruldu ve yine bu anlayışla askeri stratejisi çekirdek güçlü silahlara dayandırıldı.
Çekirdek güçlü bir savaştan sonra taraflardan hiçbirinin ayakta kalmayacağı, “Süper” devletleri edilginliğe iten bu olguya kısaca “yılgı dengesi” diyoruz.
ABD, 1945’te Hiroşima’da açtığı çekirdek güçlü dönemden sonra, bir yirmi yıl yeryüzünde stratejik üstünlük sağlamıştı. Sovyetler Birliği, 1957’deki Sputnik başarısıyla bu silahı uzak noktalara gönderebilecek füzelere sahip olduğunu kanıtlamışsa da, 1960’ların ortalarına gelinceye dek, ABD’nin karşısında Stratejik dengeyi sağlayamamıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısının “yumuşatma” (détente) olgusunun nesnel temellerinden biri de budur.
V
20. yüzyıl tarihinin bir başka önemli yapısal özelliği, uluslararası örgütlenmenin öneminin anlaşılmış ve uygulamasının yaygınlaştırılmış olmasıdır.
İngiltere ile Fransa’nın elinde, Milletler Cemiyeti bir Avrupa örgütü olmaktan kurtulamadı.
Örgütün görevi Fransa onu, Almanya’ya karşı kurulacak güvenlik dizgesinin temel direği, İngiltere ise Almanya’yı da içerecek bir uzlaşma dizgesi olarak görüyordu.
Milletler Cemiyeti için öldürücü darbe, İtalya’nın Habeşistan’ı işgalidir.
BM kuramında bütün devletlerin eşit, ama uygulamada devletler arasında ekonomik, toplumsal ve siyasal güçlerine göre aşama sırası çok belirgindi. BM’in karar ve eylemlerinin, gerçekten uluslararası değil, “yarı-uluslararası” nitelikte olacağı da belliydi.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?