Devlet, Sistem ve Kimlik (Derleyen: Atilla ERALP)


DEVLET SİSTEM VE KİMLİK
Derleyen: Atilla ERALP
GİRİŞ
Disiplinin kurumsal açıdan çoğulcu bir ortama girmesi. Soğuk savaş döneminin Realizm gibi. Soğuk savaş sonrası denemin realist paradigmayı sorgulayan yeni arayışlarının.
Siyaset Bilimi Uluslar Arası İlişkiler disiplininin gelişimini etkilemeye başlamıştır.
Kurumsal yaklaşım ve güncelin anlaşılmasında temel araç olarak.
ULUSLARARASI İLİŞKİLER” ÖNCESİ
A.Nuri YURDUSEV
İlk çağlarda (Eski Çin ve Yunan-Roma dünyasından), orta çağlarda (Hıristiyan doktrininde ve klasik İslam düşüncesinde)
Modern dönemdeki uluslar arası ilişkiler kavramsallaştırmalarını da; Machiavelli ve Hobbes ile özdeşleştirilen realist (Hpbbesiyen) tanımlama, Grotius ile ilintilendirilen rasyonalist (Grotiyen) tanımlama ve Kant ile bağlantı kurulan radikal (Kantinyen) tanımlama olmak üzere üç alt başlık.
Uluslararası ilişkiler nedir?
İnsanın sosyalliği, kendine yetmezliğine dayanır. İnsan ilişkisi türü olarak uluslar arası ilişkiler de sosyal ilişkilerdir.
Toplumsal birimlerin hiçbiri, kendisini oluşturan bireylerden bağımsız değildir. İnsan tekinin, içinde yer aldığı aidiyet iddiasında bulunduğu sosyal birimlerce tamamlanıp kimliklendiğini söyleyebiliriz.
Uluslar arasında gerçekten ilişkiler. Uluslar arası ilişkiler ile öteki toplumsal birimler arasındaki ilişkiler aynı problematiğe hitap etmektedirler.
McNeill otoritenin kişiden değil ofisten 8makamdan) gelmesi anlamında bürokrasinin Hammurabi zamanında oldukça gelişmiş olduğunu bildiriyor.
Toplumlararası ilişkilerin belli 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa’da ulus-devletin doğuşu ile ortaya çıktığı yeni oluşan ulus-devletin ilişkilerini düzenlemek için belli değerler, kurallar ve normlar üzerinden uzlaşarak bir sistem oluşturdukları ve bu sistemin kurallar ve birimleri (ulus-devletler) ile tarihsel süreç içinde bu gün bilinen dünyayı kapsaması sonucu günümüz uluslar arası ilişkileri sisteminin oluşturduğu genelle kabul edilen bir görüştür. Ulus (nation) kültürel yanı ağır basan çeşitli ortak özelliklere sahip insan topluluğunu nitelerken devlet topluluğun teşkilatlanmış gücünü nitelerse. Egemenlik (hükümdarlık) belli bir topluluk da “nihai ve mutlak bir otorite”nin kabulünün yanı sıra bu iddia. Bu tekelin en önemli ifadesi Bodin’e göre yasa yapma ve feshetme gücü, Weber’e göre ise meşru olarak zor kullanma hakkına sahip. Modern ulus devlet örneği kadar iktidar tekelinin ve merkeziyetçiliğin yaygınlığı tarihte görülmemiş dersek pek yanılmış olmayız.
(Devletin egemenliği baştan beri hiçbir zaman mutlak olmamıştır. Egemenlik sınırlı olmanın yanı sıra, diğer toplumsal birimlerle de paylaşıla gelmiştir.)
Toynbee’ye göre, birbiriyle temas halinde lokal, egemen devletlerin ortaya çıkışından bu yana uluslar arası ilişkiler daima varolagelmiştir. Sümer site devletleri (Parkinson ve Olson ve Groom da Uluslar arası ilişkilerin ilk çağlara kadar götürülebileceği yönünde.) klasik yunan Site-Devletleri döneminde.
Çoğul toplumsal birimler üç durumda; birincisi, her birimin kendi kendine olduğu bir izolasyon (tecrit) durumudur ki, toplumlar arası ilişkilerden bahsedemeyiz. İkincisi çoğul toplumsal birimlerin, tek bir çatı veya merkez altında toplanması. İlişkiler bir merkezden düzenlenmektedir. Roma , Çin ve Osmanlı emperyal sistemlerinde olduğu gibi. Üçüncü durumda ise çoğul ve farklı toplumsal birimler karşılıklı yatay ilişkiler kurarlar ve ilişkiler karşılıklı uzlaşmalara, spesifik konuların gereklerine ve mütekabiliyet esasına göre düzenlenir. Sümer Site-Devletler, Klasik Yunan Site-Devletleri, Modern Ulus-Devletler sisteminde olduğu gibi.. uluslar arası ilişkiler modern bir fenomendir.
Uluslararası ilişkilerde disiplin
Wright’a göre bir disiplinin varlığı şunları gerektirir: Yasarların bir tür bütünlüğüne sahip bir anlanın varlığının bilincinde olması; alanın ya da çalışma konusunun kapsamının ve onun diğer alanlardan ayıran sınırlarının belirlenmesi; anlanın organizasyonu, alt alt bölümleri ve metodları üzerinde belli bir uzlaşma; ve alanda uzaman olan kişilerin ve uzmanlık kriterlerinin herkes tarafından belli ölçüde kabulü.
Doğa bilimleri için bu uzlaşı düzeyi yüksekken aynı şeylerin “sosyal bilimler” için söylenemediğini biliyoruz.
Dış politika ve savaş gibi konularda askerlerin ve diplomatların tekelinin kırılarak başkalarının da bu konularla ilgilenmeye başlamasının bir sonucudur. Uluslararası İlişkiler’in 20. yüzyılda başlamasının nedeni, Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı daha önce benzeri görülmemiş felaketlerin tekrarını önlemek, Modern dönemde artan kurumsallaşma ve uzlaşmanın getirdiği disiplinlerin, önceleri tek tek sınıflandırma sürecinin sonuçlarını da dikkate almak gerekir.
“Uluslar arası politika” “develetler arası ilişkiler” “dünya siyaseti”
1919 yılında Amerika Wilson Uluslar arası Politika Kürsüsü (Wilson Chair of International Politics). Profesör A. Zimmern’in düşünceleri Uluslar arası İlişkiler’de hakim olan realizm-idealizm tartışmasında idealizm kanadında yer alan bir.
İlk Çağlarda Uluslar arası İlişkiler
(Uluslar arası ilişkilerin hanedanlararası ilişkilerden uluslar arası ilişkilere geçişi simgeleyen 1789 Fransız Devrimi ile başladığını iddia ediyor.)
Site-devletleri modern dönem uluslar arası ilişkiler, rekabet içinde bir arada yaşama niteliği, siyaset teorisinin, klasik düşünürleri Plato ve Aristo dahil uluslar arası ilişkilerle ilgilenen, beklide tek yazar olan Thucydides.
Siyaset teorisinin kurucularından Plato ve Aristo’da da Plato ünlü ütopyası Republic (Devlet) kitabında “ideal” devletin nasıl olması gerektiği üzerine kafa yorarken, Aristo klasik eseri Politics’de “en iyi” devleti bulmaya çalışıyordu.
Thucydides’in Peloponezya Savaşı tarihi de Uluslar arası İlişkiler teorisinin ilk klasiği “güçlüler yapacaklarını yaparlar ve zayıflar katlanmaları gerekene katlanırlar.”
Eski Roma ve Yunan Düşünürlerinin ana uğraş alanı devletin harici münasebetlerinden ziyade, dahili yapısı, fonksiyonu, gücü ve vatandaşla olan ilişkileri olmuştur.
Stoacıların baştan düzenlenmiş kozmik bir site olan dünya kavramı Romalılar tarafından benimsendi. Roma İmparatorluğu bu kozmik sitenin pratikteki görünümü olarak algılandı. Stoacıların tek ve bütün bir birim olan dünya kavramı, Romalılar tarafından benimsendikten sonra İmparatorluk dahilinde ve haricinde yaşayan toplulukların ilişkilerini düzenleyen bir uluslar arası hukuk kavramına dönüştürüldü. Romalıların konsepsiyonun da imparatorluğun hükümdarlık kapsamı dışındaki bölgeler normal ilişki kurulacak birimler değil, ,tehdit ya da ganimet oluşturan topluluklar olarak görülmüştür.
Orta Çağlarda Uluslar arası İlişkiler
Ortaçağ Avrupası’nda kendi nüfuz alanlarında hükümdarlıklarını ilan eden ama emperyal otoriteyi de tanıyan, sayısız otorite birimleri vardır. Ortaçağın emperyal sistemi iki-başlı bir nitelik arzediyordu: Bir yanda imparator diğer yanda daha baskın olan Papa, tek ve bütün bir Hıristiyan Ülkesi’nin.
Hıristiyan doktrininin kurucularından Saint Augustine’e göre kuşatıcı bir ülke vardır: Tanrı Ülkesi barış ve huzuru temsil ederken, Yeryüzü kargaşa ve mutsuzluklar ülkesidir. Bu iki dünya devamlı savaş halindedir. Saint Augustin’e göre insanlık ortak merkezli dört daire şeklinde organize olmuştur.
“Hıristiyan Ülkesi”, “Hıristiyan olmayanların ülkesi”. Hıristiyan olmayanlar Tanrı Ülkesi’nden dışlandı. Bunun sonucu uluslar arası ilişkilerin iki birimi arasında bir savaş haline indirgenmesidir. Hıristiyan olmayanlar normal ilişki kurulacak topluluklar olarak algılanmadı.
Pratikteki bu çoğulculuğa rağmen, Hıristiyan doktrininde olduğu gibi, İslam düşüncesinde de tek ve kapsayıcı bir birim üzerinde yoğunlaşılarak, çoğul birimlerin ilişkileri üzerinde durulmasıdır.
Cihad; İslam davasını her yerde ve her türlü ortamda yayma çabasıdır. Dar ul-İslam; Müslümanların özgür ve güvenli şeklide, gayrimüslimlerin hakimiyeti altında olmadan, yaşadıkları topraklar demektir. Dar ul-Harb: Dar ul-İslam’ın tersidir, Müslüman olmayan ve Müslümanların özgürlük ve emniyetine tehdit oluşturan gayrimüslim toprakları. Dar ul-Sulh; Müslümanların barış yaptıkları, gayrimüslimlerle sulh içinde bulundukları topraklar demektir. İslam’ın her ne kadar Dar ul-İslam ve Dar ul- Harb kavramları ile Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir dışlayıcılık öğesi taşıyorsa da, Dar ül-Sulh kavramı ile daha fazla evrensellik ve kapsayıcılık niteliğine sahip olduğu söylenebilir. (İslam’ın Hıristiyanlığa göre daha kapsayıcı olduğu görüşü için, bkz. Parkinson, a.g.e., dipnot 9, s 19). Ebu Süleyman’a göre, İslam’ın Uluslar arası İlişkiler teorisi; gerektiğinde savaşı meşru gören ama temel olarak barışı amaçlayan adalet ve işbirliği prensiplerine dayanan bir kuramdır.
Modern Çağ ve Uluslar arası İlişkiler
Machiavelli’nin modern siyaset teorisine en büyük katkısının politikanın sekülerleşerek kamusal ve özel moralite alanlarının kesin olarak ayrılmasında ve teşkilatlanmış ve egemen bir güç olan modern devlet tanımının yerleşmesinde olduğu söylenir.
Politikanın sekülerleşerek kamusal ve özel molarite alanlarının ayrılması ve devlet ve siyasetin kişiler arası ahlak kurallarından soyutlanıp salt politikanın gereklerine göre değerlendirilmesi sonucunu doğurmuştur.
Bir devlet uzun süre kendi halinde ve barış içinde kalamaz. Machiavelli uluslar arası ilişkilerin, devletlerarası ilişkilerin ötesine geçebileceğinin de farkındaydı. Machiavelli sonraları Wolffi Vattel, Hume ve Gentz gibi düşünürlerin özellikle üzerinde durdukları güç dengesi kavramının da kapısını aralıyordu. Uluslar arası ilişkiler karşılıklı bağımlılık ve müteakibiliyet esasına dayalı bir sistem olarak tanımlanıyordu. (Wight’ın üç “R” ile ifade ettiği –Realizm, Rasyonalizm, Radikalizm- gruplamasının modern dönem yazarlarının tümünü temsil edip etmediği tartışılabilir.)
Realizm (Hobbessiyenizm) : realistler uluslar arası ilişkileri bir anarşi durumu olarak görürler. Son tahlilde, çoğul egemen devletlerin ilişkileri çatışma ile düzenlenir ve bunda belirleyici faktör güçtür. İlişkilerin sürekli rekabet ve çatışma şeklinde olması anlamında da anarşiktir.realizmin önde gelen savunucuları olarak Machiavelli ve Hobbes’u zikrederler.
Uluslar arası ilişkiler bir “doğa hali” niteliği, insanların toplum halinde ortan bir otoriteye boyun eğmeden önce yaşadıkları varsayılan durumu gösterir. Doğa haline de düzen vardır ne de adalet. İnsanın doğal hali, pratikte, bir “savaş hali”dir. Nedeni, insanın bencilliği, hırsı, çıkarcılığı, yaşamını idame ettirmek arzusu ve buna bağlı olarak güç ve iktidar hırsıdır. Dinmez bir iktidar yerine iktidar arzusu.
İktidar arzusu hayatın idamesi arzusunun doğal bir sonucu ve aracıdır. Dahası insan doğasında, çatışmaya sebep olan üç özellik vardır: Yarış güdüsü, duyarsızlık ve şöhret arzusu. İnsan kendi iktidar haklarını soyut bir varlığa, Leviathan’a devrederler ve doğa halinden “toplum hali”ne geçerler (bir insanın kendi iktidar hakkından ancak diğerleri de öyle yarsa vazgeçeceğidir. Devletin insan özgürlüğüne bir kısıtlama teşkil ettiğidir. Üçüncü hususu ise bireyin devlete boyun eğmesinin nedeninin kendi bireysel çıkarları (hayatın idamesi) olduğudur).
Uluslar arası ilişkiler, Leviathan’ın meşhur xııı. Bölümde.
Hobbes toplumsal bir leviathan önerirken uluslar arası leviathan önermez.
Çükü kişiler arası doğa haline göre uluslar arası doğa hali katlanılabilir. Uluslar arası İlişkiler devletlerin güç rekabetine sahne olacak; dostluk, yardımlaşma ve dayanışma olmayacaktır. Çoğul devletlerin varlığının tek güvencesi güç dengesi olacaktır. Negatif tanımlanmış değişmez bir insan doğası.
Rasyonalizm (Grotiyenizm); Holandalı hukukçu Hugo Grıtius’un adı ile anılan rasyonalist yaklaşım (epistemolojik anlamı (bilgi edinmek için tek ya da en meşru rol ve araç akıldır) kastedilmektedir. Bura rasyonalizm “makuliyet” demektir). Uluslar arası ilişkileri bir savaş hali oarak tasvir etmez. Uluslar arası toplum güçten çok gelenekle bir arada tutulur. Merkezi bir zor organı tarafından yapılıp uygulanmasa da, uluslar arası toplumun bir hukuk sistemi (uluslar arası hukuk) vardır.
Doğa hali, toplum ikilimi halinden yola çıkıyorlar. Rasyonalist yaklaşım Locke!un analizini benimsemektedir. Locke doğa hali ile savaş hali arasına kesin bir ayrım koyar: Doğa hali bir savaş hali değildir; doğa iyi niyet, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma. Locke da ama doğa hali sürekli bir savaş hali değildir.
Grotius’un moral bir değere sahip olan bir uluslar arası toplumun varlığını. Grotius için insanın doğal olarak çıkarcı olmayıp sosyal bir varlık olduğunu belirtmeliyiz. Devletlerin sosyalliği bireylerin sosyalliğinden kaynaklanır.
Devletler hukukunu ve tabii hukuku hiçe sayan bir devlet de gelecekteki huzurunu koruyacak olan duvarları yıkar.
Devletin başkalarını dikkate almadan salt kendi gerekliliklerine göre hareket edebileceği düşüncesini (reason of state) reddediyor. Devlet de birey de aynı ahlaki kurallara ve kısıtlamalara uymak durumundadır. Grotius minimalist bir çizgi takip ederek, varolan devletler sisteminin dünya devleti sistemine dönüştürülmesini kabul etmez.
Grotius ancak nefs-i müdafaa amacıyla yapılan savaşı meşru görür.
Modern devrin rasyonalist uluslar arası ilişkiler anlayışı insanın sosyla be akıllı bir varlık olduğunu varsayımı ile, realist tanımlamanın vardığı savaş halinin aksine, uluslar arası toplum haline varmıştır.
Radikalizm (Kantiyenizm): realist ve rasyonalist yaklaşımların aksine uluslar arası ilişkileri devlet ilişkilerin ötesinde ağlılar (İngilizce literatürde Kantiyen analiz “revulutionism” olarak geçer). Devlet kurgusal bir varlıktır ve hiçbir gerçekliği de yoktur.Esas olan ve moral bir değer taşıyan insanlardır ve insanlar temelde iyi sosyal varlılardır. Kötü aşılacak insanlık ortak bir topluluk altında birleşecek ve böylece bugünün anarşı ve savaş hali “ebedi barış”a dönüşecektir.
Machiavelli’nin sandığı gibi, siyaset moraliteden ayrılamaz siyaset ahlakın önünde diz çökmelidir.
Kant’ın evrensel (edbedi) barış için önerisi bir “barışçı birlik” (foedus pacifium) kurulmasıdır.
Kant altı tane ön şart koyar: 1) Gelecekte herhangi bir savaşa yol açabilecek reservasyona sahip hiçbir barış anlaşmasının yapılmaması; 2) hiçbir ülkenin başka bir devle tarafından miras mübadele, satın alma veya bağış yoluyla ilhak edilmemesi 3) profesyonel ve sürekli orduların zaman içinde kaldırılması 4) devletin dış meseleleri ile bağlantılı olarak herhangi bir borç anlaşmasının imzalanmaması 5) hiçbir devletin diğerinin oluşumuna ve yönetimine sor kullanarak müdahale etmemesi 6) başkası ile savaşan bir devletin ileride barış zamanında karşılıklı güveni imkansız kılacak eylemlere müsaade etmemesi. Bunlara üç tane de nihai koşul ilave eden kant: 1) her devletin cumhuriyetle idare edilmesi ve cumhuriyetçi bir anayasaya sahip olması, 2) devletler hukukunun bir hür feodalizmine dayanması, 3) kozmopolitan ya da dünya hukukunun sınırlarının evrensel misafirperverlik ilkeleri ile çizilmesi.
Kant; Hobbes gibi kötümser değildir.
Radikaller egemen devletleri veri alıp teorileştirirken onları aşma amacındadırlar. Her üç yaklaşımda, modern dönem öncesi emperyal sistemleri hiçbir şekilde öngörmüyor.
Atinalılar ve Melanlılar diyaloğunun o çarpıcı tespitini yadsıyamayız: “Güçlüler yapacaklarını yaparlar ve zayıflar katlanmaları gerekene katlanırlar.”
Adı Devlet, Sistem ve Kimlik
Alt Lejant Uluslararası İlişkilerde Temel Yaklaşımlar
EAN 9789754705560
ISBN 9754705569
Yayın No İletişim 374
Sayfa – Fiyat 311 Sayfa / 19.500.000 TL – 19,50 YTL
Baskı 9.Baskı Kasım 2007, İstanbul
Derleyen Atila Eral

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?