Devlet, Sistem ve Kimlik (Derleyen: Atilla ERALP)

Uluslararası İlişkiler Disiplininin Oluşumu: İdealizm-Realizm Tartışması

Atila ERALP

Uluslar arsı ilişkilerin doğuşu, İdealizm-Realizm tartışmasıyla eş anlamlıdır.

Grotiyan ve Kantiyan düşünceler ile İdealizm arasında ve daha da belirgin olarak N. Machiavelli ve T. Hobbes’un düşünceleri ie reailzm arasında yakınlıklar kurulabilir uluslar arası ilişkilerle ilgili ilk sistematik kitaplar, üniversitelerde ilk kürsüler ve konuya ilişkin ciddi fikir odakları Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra “İdealizm” diye nitelendirilebilecek eksen etrafında oluşmaya başlamıştır. Uluslar arası ilişkiler disiplininin Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İdealizm ekseninde doğduğunu ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Realizm ekseninde ivme kazandığını söyleyebiliriz.

Temelde idealizmi realizm tarafından yaratılmıştır. Realizm kendi gayesi çerçevesinde “öteki” olarak “idealizmi” yaratırken, “idealizmi” basitleştirilmiş ve kendilerini pratiğe ve reelpolitiğe yakın “idealistleri” ise ütopyacı şeklinde nitelendirmiştir.

İdealizmin etkisi realizm kadar belirgin değilse de bölgesel ve kültürel bütünleşme çalışmalarında rahatlıkla izlenebilir. Eleştirel yaklaşımların kökeninde idealizm yatmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı Sonrası Ortam ve İdealizm

Ülkelerin “yetkeci-baskıcı” yönetimlerle idare edilmeleri ve liderlerinin demokratik sorumluluklarının olmamasının anlaşmazlıkların artmasını önleyecek uluslararası mekanizmaların azlığının ve yetersizliğinin de gelişmeler. Ulusal alanda otoriteler-mutlakiyetçi rejimler yerine demokrasinin uluslar arsı sistemde “gizli diplomasinin” geliştirilmesi, uluslar arası hukukun güçlendirilmesi ve uluslararası kurumların kurulması.

Liberal düşüncede İdealizmin özellikle insan doğasına ilişkin bakış tarzının şekillenmesinde etkili. Bireyler temelde rasyonel ve iyidirler; dolayısıyla savaşlar devletlerin varlığı mutlakıyetçi, otoriter biçimde örgütlenmelerinden ileri gelmekteydi. J.Locke, J.Bentham ve J.S.Mill’in bu görüşleri İdealizmin felsefi temellerini oluşturmuştur. Gotiyan düşünce I. Kant’ın düşünceleri de İdealizmin sekilenmesine etkili. Uluslar arası toplum fikri ve bu toplumun norm, gelenek ve hukuku olduğu anlayışının izini “İdealistlerin” çalışmalarında rahatlıkla gözleyebiliriz.

Uluslar arası sistemin “akıcı” düzenlenmesini öngören ve yeni bir uluslar arası kurumsallaşmayı savunan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson’ın düşünceleri etkili oluyordu. Bir akademisyen, demokrasi prensibi, “açık demokrasi” ve Milletler arası Cemiyeti^nin kurulmasına öncülük ediyordu. Milletler Cemiyeti –kollektif güvenlik prensibine- dayanacak, böylece eski güç dengesi yaklaşımları ortadan kalkacak ve barışcıl bir dünya düzeninin kurulmasına öncülük ederek savaşları imkansız kılacaktı. Uluslar arası ortam “akılcı” bir temele oturacak ve uluslar arası hayatta “ilerleme” gerçekleştirecekti.

İngiliz ve Amerikalıların dönemin çalışmalarındaki bu ağırlığı galip devlet düşünürlerinin kurulu düzeni eleştirisini bile gündeme getirmiştir.

İlk Uluslar arası İlişkiler Kürsüsü, Galler’in Aberyteytk kentindeki University Collage of Wales’de 1919 yılında kurulu.

Uluslar arası ilişkiler disiplininin içeriğinin savaş/barış ekseni etrafında şekillenmeye başladığını. İdealizm damgasıyla gelişen uluslar arası kurumsallaşma alanı günümüzde “İdealizm”in izlerini taşımaktadır. Kısaca çalışmaları “açıklayıcı” olmaktan ziyade “normalif-misyoncu” ve “betimleyici” olma özelliğini taşımaktadırlar. Temelde savaşın önlenmesi ve barışın geliştirilmesi misyonu ile uluslar arası ilişkiler yakınlaşmıştır.

Realizmin Ortamı

1929’dan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nden bütün dünyaya yayılan Büyük Bunalım uluslar arası ekonomik sistemin çözülmesine Almanya ve Japonya gibi Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden devletlerin artan milliyetçilik duygularıyla uluslar arası statükoyu değiştirme çabaları. Milletler Cemiyeti’nin de uluslar arası sorunlara çözüm getirmemesi.

Schuman bu Uluslar arası ilişkiler2in Siyaset Bilimi temeline oturtulması düşüncesini savunmaktadır. Carr’ın 1939 yılında yayınlanan Yirmi Yılın bunalımı: 1919-1939 (The Twenty Years Crisis: 1919-1939) “ütopyacılık” dediği “idealizmin” en ciddi sorgulaması ve bu yartışma içinde Realizmin oluşturulmasının en güzel öreneğidir. “ütopyacı” bakışın egemen olduğunu ve olması gerekene ağırlık verildiğini savunur. Carr!a göre bilimler olgunlaşma süreçlerinde “olması gereken yerine” “olana “ eğilerek olanın “çözümlenmesine” ağırlık vermek durumundadır.

Carr evrensel ahlakiyatçılığın temelde hakim devletlerin değerlerinin yaygınlaştırılmasına hizmet ettiğini ve savaşta amaçlandığını. “olanın” anlaşılması için güç ilişkisine bakılması gerektiğini belirti.r

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce başlayan “idealizmi” sorgulama çabaları, savaştan sonra daha da ivme kazandı. Savaştan sonra yeni düzen olması gereken değil varolan güç ilişkileri etrafında sekilendi. Güç ilişkileri temeline oturtulmaya çalışıldığı görülmektedir. Yeni düzenin dışlayıcı değil, ülkelerin güçlerine göre içe alındığı bir düzenlemeyi öngörüyordu. Soğuk Savaşın güç ilişkilerinde askeri boyut çn plana. İngiliz ve Amerikalı düşünürlerin önemli “idealist” Amerikalı düşünür ve bilim adamlarının ağırlığının artmasıydı.

Realizmin Temel Özellikleri

Realizmin gelişmesi ve uluslar arası ilişkiler disiplininin şekillenmesinde Hans J. Morgenthau’nun çok özel bir konumu vardır.

İdealizme karşı olarak realizm netleşme ve sistematikleştirmede öncü rolü oynayan Morgenthau. Hobbes’un görüşlerinden esinlenen Morgenthau, bencil güç ve iktidar hırsıyla hareket eden ve kendi çıkarları peşinde koşan varlıklar, savaş halinden kurtuluşun tek çaresini kişilerin kendini yönetme yetkisinden vazgeçip bunu toplumsal siyasal-siyasal otoriteye yani devlete, devretmelerinde görmektedir. Morgenthau ve Realistler insanı özde bencil ve çıkarcı olarak.

İnsan doğasına yaklaşımından çıkar kavramını ön plana… “ulusal” çıkar. Morgenthau ve Realistler “idealistlerin” ulular arası kurumsallaşma ve uluslar arası toplum yaratmaya yönelik fikirlerini normalif ve ütopyacı şeklinde değerlendirir ve onlardan farklı olarak olması gereken yerine varolana bakılması gereğini savunurlar.

Dış politika analizin genel kavramı “ulusal çıkar” haline gelmektedir.

Ulusal çıkar kavramına böylesi merkezi bir rol veren Morgenthau’nun kuramının temeli ise ulusal çıkar ile güç arasında kurduğu ilişkidedir. Morgenthau, idealizmin evrenselliğinin aksine, güç ilişkilerinin belirlediği ve uluslar arası sistemin egemen ulus-devletler şeklinde bölünmüşlüğünü esas alan “partikularizm” (particularism) temel bakış olmaktadır.

Morgenthau’nun rasyonalite kavramı “idealistlerin” “akla” (reason) ağırlık veren “ilerlemeci-evrenselci” rasyonalizminden farklı olarak dönemin özellikle ekonomik alanda gelişen rasyonalite anlayışından hareketle siyaseti sınırsız ihtiyaçlar/arzular ile kıt kaynaklar arasında uyum kurabilme becerisi şeklinde nitelendirmektir. Morgenthau’nun belirlediği gibi çıkarlarını güçleri ile uyumlu hale getirirlerse, değişik seçenekler arasında gayelerini kaynaklarıyla enh iyi şeklide gerçekleştirecek ve maksimize edecek seçeneği bulmuş olacaklardı.

Morgenthau’nun bu kuramı uluslar arası ilişkileri siyaset bilimine yakınlaştırmaktadır. Uluslar arası hukum ve tarihten siyaset bilimine kaymaktaydı. Uluslar arası ilişkiler uluslar arasındaki ilişkileri inceleyen ve bunu yaparken ulusal çıkar ve güç kavramlarını temel alan bir disiplindir. Uluslar arası sistem egemen ulus-devletlerden oluşan ademi-merkeziyetçi ve anarşik bir yapıdır.

Morgenthau, Carr’da olduğu gibi normalif yaklaşımlara karşı çıkar ve olması gerekenin değil varolanın incelenmesi gereğini savunur. Politikanın bilim olarak görülmesine karşı çıkmakta ve ancak sanat olabileceğini savunmaktadır. Uluslar Arasında Siyaset kitabında pozitivizm egemendir. Morgenthau ve onu takip eden Realistler diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi uluslar arası İlişkiler’in de pozitivist yöntemlerle incelenebileceğini savunmaya yönelmişlerdir. Realistlerinde yöntembilimsel sorunlar pek de ağırlıklı yer tutmamıştı. İdealizmin normatifliğine karşı, pozitivizmi savunuyorlardı, ancak yöntem bilim konusunda fazla derinlikleri yoktu.

Ulus-devletin temel aktör alındığını ve ulusların dış politikalarının ulusal çıkar kavramı etrafında incelendiğini görürüz.

Çözümleme düzeyi değişse bile çözümleme birimi, yani temek aktör, ulus-devlet olarak beliriyordu.

Realizmin Gücü

Gücü, uluslar arası ilişkiler disiplininin doğuşunda öncü rol üstlenmesinden. Uluslar arası politika…

Realist çerçevede devlet adamları ve diplomatlar, araçlar ile amaçlar arasında bir ilişki kurarak, ulusal çıkarları en-fazlalaştırmaya çalışan akılcı bir uğraş içinde.

Uluslar arası ilişkiler’in esasında “bir Amerikan sosyal bilimi”. Realizmin bir yandan güç dengesi çerçevesinde A.B.D.’nin silahlanma yönelişini meşrulaştırırken diğer yandan uluslararası gerginliğinin yumuşatılması için akılcı politikalar öneriyordu. Realizmi Soğuk Savaş politikasının akılcılaştırılması için önemli bir araç olarak görmüştür.

Realizmin monolitik yapısı, ona güç kazandırmaktadır. Realizmin gücünü artıran ve çoğulcu bir yapısının da. Realist yaklaşım ekonomik faktörlerin çözümlemesini göz ardı etmiş ve siyasi/güvenlik konularının incelenmesine ağırlık vermiştir. Ekonomik faktörlerin önemini yadsımayan E.H.Carr’dan gelen bir Realist bakış. Realistleri birleştiren ortak özellik ulus-devleti temel yekpare bir birim şeklinde. Uluslar arası ilişkilerde ekonomik faktörlerin incelenmesine ağırlık veren “Neorealizmin”.

Pratik Realizm esasta diplomatların ve devlet adamlarının güç mücadelelerini yürütürken nasıl bir bakış içinde olduklarını anlamaya, “teknik realizm” dış politikada anlama yerine pozitivizmin etkisiyle kontrol etmeyi hedeflemektedir.

Pozitivizm çerçevesinde kalınması koşuluyla, Realizm yöntem konusunda son derece esnektir.

Realizmin Soğuk Savaş yıllarında altın çağını yaşadığını söyleyebiliriz.

George Kennan ve önerdiği Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikasıdır (containment policy).

Kissinger bildiğimiz gibi, Soğuk Savaşın ideolojik gerginliği yerine güç ilişkilerini vurgulayan “datente –yumuşama” yaklaşımına ağırlık vermiştir.

İstikrarın sağlanması içinde güç dengesini gücün tanımlanmasında askeri boyut ön plana çıkmıştır.

Değişen Uluslararası Ortam: Realizm ve Sorunları

1989’dan sonra yaşanan önemli değişim/dönüşümleri öngörme ve incelemede Realizm son derece yetersiz kalmıştır.

Uluslararası sisteme ilişkin bu “özcü” bakış özellikle kitabında daha sonra “yapısalcı-Neorealizmde”, ulus-devlet ve buna bağlı olarak ulusal çıkar ve güç kavramlarını tarihsel kategoriler olmaktan çıkarabilmektedir.

Değişimle ilgili sınırlı Realist çalışmalar uluslararası sistemdeki önemli dönüşümleri savaşlarla ilişkilendirerek açıklamaya yönelmişlerdir. Realistler güç dengesinin ancak savaşlar yoluyla değişebildiğini göstermişlerdir. Büyük savaşlara güç dengelerinde önemli değişiklikler. Sovyetler Birliği’ndeki çözülüşün savaş olmadan gerçekleşmesi, gene Realizmin değişimi konusundaki yetersizliğini göstermesi açısından dikkat çekicidir. Ekonomik ve hatta çevre ile ilgili konuların güvenlik sorunu ile iç içe girdiği gözlenmektedir.

Realist paradigmanın sorunları açıklamada yetersizliği gündeme gelmektedir.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?