Devlet, Sistem ve Kimlik (Derleyen: Atilla ERALP)

Normalif Yaklaşımlar: Adalet, Eşitlik Ve İnsan Hakları
İhsan D. DAĞI
Normalif uluslararası teoriler, uluslararası ilişkiler’in etik boyutuyla ilgilenen ve disiplinin daha geniş anlam ve yorum sorunlarını da açmaya çalışan yaklaşımlardır.
Ulsulararası İlişkiler ve Normalif Teori
Bütün sosyal ve siyasal problemler özünde normaliftir, değer ve kabullere dayalı öz taşır.
Normlar, sosyal ve siyasal ilişkileri kuran kurallardır. Normatif teori bu kuralların betimlenmesi ve açıklanmasından çok bunların ahlakiliğinin temellendirilmesi, oluşan ilişkiler ağının değerlendirilmesi, ve gerektiğinde dönüştürülmesini öngörür.
“Ne yapmalı-yapılmalı” sorusu irdeleyen normatif önermeler ancak aktörlerin özgürlüğünü tanımakla anlamlı hale gelir. “Ulusal çıkar” tanımlamasının öngördüğü tekçi ve dayatıcı mantığı reddeder. İnsan iradesinin gerçekleştirilmesinde moral kılavuzluk yapmayı amaçlar. “Uluslararası normatif düzenin her şeyi aşan bir amacı olmalıdır ve bunun kabulü gereklidir.” Komüniteryen tavır yerine Kant’çı felsefenin evrenselci ve dolayısıyla tekçi söylemine dayanmak zorunda kalır..
uluslararası ilişkilerin bir disiplin olarak ortaya çıkmasına da temel bir pratik normalif sorun sebep olmuştur: savaş. Savaşların neden çıktığı, nasıl son verilebileceği, nasıl yapılması gerektiği, ne zaman meşru olabileceği gibi sorular uluslararası ilişkiler üzerinde düşüncelerin başlangıç noktası olmuştur:
Geleneksel olarak devletlerin birbirlerinin işine karışmaması gerektiği… bu, devlet özerk bir moral özne olarak tanınmasından devlete tanınan negatif, egemenlik hakkı kavramından kaynaklanan uluslararası ilişkilerin temel ilkelerindendir.
Normalif teorinin önermeleri, pozitivist bir bilim anlayışından farklı olarak gözlemlenebilir., test edilebilir olgular dünyasında değil, “ne olmalı-ne yapılmalı”nın değerler ve moral tercihler dünyasına aittir.
Normalif teorinin kökenleri klasik felsefecilere dayanır. Grotius, Vatten, Wolff, Pufendorf, Hobbes, Locke, Rousseau, Kant ve Mill’e kadar uzanır. Özgürlük, adalet, hak, görev ve yükümlülükler siyasal teorinin temel sorunsalları olduğu gibi normalif teorinin de ilgi odağıdır.
“Uluslararası Toplum”, gelenekler normlar ve prensiplerle bir diğerine ilintilenmiş bir devletler topluluğunu ifade eder. Moral temeli ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, karişmama ilkesi, savunma hakkı, güç dengelerinin korunması ve, pacta sund servanda.
“Poliséin değil “kosmos”un vatandaşı, evrensel bir şehrin üyesi, yani kozmoopolitan olduklarını söyler Stoacular.
Kant açık diplomasi, saldırmazlık, self-determinasyon, müdahale yasağı, savaşta hukuk dışı araçların, kullanılması, uluslararası güveni sağlamanın önkoşulu olarak silahsızlanma gibi modern uluslararası sisteminde temel kabulleri haline gelmiş ilkeleri dile getirir. Kant, ebedi barışın üç temel şartı vardır. Birincisi, Cumhuriyet, ikinci olarak, uluslararası düzen, üçüncü olarak uzlaşı ilkesi.
Dış dünya ile ilişkilerde salt ulusal iyiler, doğrular ve çıkarlarla değil, evrensel iyiler, doğrular ve çıkarlarla da hareket edilmelidir. Kendi çıkarlarını başlı başına, bir amaç, diğer ülkeleri de araç olarak nitelenmesi Kantçı liberal ahlakla bağdaşmaz.
Marksizm de kozmopolitan “kurtulmuşlar” ve “lanetliler” gibi ideolojik bir ayrıma. Marsizmi sınıfsız toplum hedefi.
Temelde savaşların önlenmesi ve barışın tesisi gibi normatif bir kaygı taşıyan Uluslar Arası ilişkiler disiplininin yirminci yüzyılın başındaki, siyasal öncülüğünü idealistler yapmıştır. Uluslar arası hukuka dayanan bir uluslar arası toplum fikri Kant ve Grotius’dan geliyordu.
Çıkar çatışmasını olmadığı düşüncesi, İdealistler’in temel varsayımlarındandır. Savaş, insan doğasının veya çıkar çatışmalarının değil yanlış anlamalarının ve yanlış hesaplarının sonucudur. W.Wilson’un hararetle savunduğu “açık diplomasi”nin de savaşları önleyeceği düşünülüyordu.
Objektif adalet, ilerleme, rasyonel insan ve ortak-üst çıkar gibi temel kavramlar ve kabullere dayanan idealizm. “global olma ve ortak yaşamsal çıkar” Dünya Düzeni Modelleri Projesi (WOMP) Uluslar arası İlişkileri normatif bir perspektiften “düzenleyici” çağdaş bir idealist teşebbüstür. Dört temel değer etrafında kolektif şiddetin en aza indirgenmesi, ekonomik refahın en yukarıya çekilmesi, sosyal ve siyasal adaletin en yükseğe çekilmesi ve ekolojik dengenin muhafazasıdır. Devletlerarası ve toplumsal ilişkilerde devlet gücünün kötüye kullanılmasını engellemeyi öngören liberalizm; sosyal refah temeli bir ekonomik ilişkiler biçimi öngören siyasalizm; ekolojik hümanizm; küresel modelleşmedir.
II. Dünya Savaşı sonrası idealist görüşlerin içine düştüğü duru Uluslar arası İlişkiler’i “empirik, olgusal, ve açıklayıcı” olmaya itti.
Kısaca dış politika eylemlerin ahlakiliği değil ulusal çıkara ulaştırmada etkinliğidir önemli olan. Devlet, dış dünyadan bağımsız kendi başına bir moral özne egemen göç olarak tanınır.
Hobbes’un deyimiyle “herkesin herkesle savaş halinde olduğu” bir durumda hiçbir şey gayri-ahlaki olamaz.
Siyasal, sosyal moral ve dinsel alanlarda belirleyici bir konsensus yoktur. “Medeniyetler savaşı” tezi bu oydaşı yokluğunu bir yandan yaratırken, meşrulaştırıyor.
Devletlerin “güç gerçeği” yoluyla ulusal çıkarlarını maksimize ettiği bir dünyada kural, norm ve moral değerlerinin fazla anlamlı olmadığı görüşüne. Savaşa başvurulduğunda bunun “haklı ve meşru” olduğunu gösterilmesi çabasına tanık oluruz.
Uluslararası Sorunlara Normatif Yaklaşım
Savaş ve Barış
Teknolojik kökenli “meşru savaş doktrini” aydınlanma Dönemi sonrası geliştirilerek Lahey ve sonradan Cenevre sözleşmeleriyle uluslar arası hukukun temel metinleri arasına girmiştir.
Clausewitz’in meşhur nitelemesiyle, siyasetin başka araçlarla devamıdır; siyasetin bir aracıdır.
Kant’ın ebedi barış projesinin de parçası olan savaşa ilişkin yaklaşımı üç ana noktadan oluşur. Kant’ın savaşı anormal olarak nitelemesine karşılık Hegel savaşı işlevsel bulur. Çünkü bireyselliğin kaynağı da adına savaştıkları devlettir. “Faydacı”; rituel bireyin kutsal devlete feda etmesidir kendini. Gerçekte savaş, devletin kutsallığını-alışkınlığını yeniden üreten ve bireysel kimlikler üzerinde devletin “kurucu gücünü” arttıran bir süreç olarak “devletin bekası” için işlevseldir. Ama bu ahlaken savunulamaz.
Meşru savaş doktrini temelde savaşa toptan karşı olmak değil, hangi koşullarda savaşın meşru ve hatta ahlaken kaçınılmaz olduğu üzerine kuruludur. Toprak bütünlüğüne ve siyasal egemenlik hakkına saygı devletlerin sistem içindeki en temel haklarıdır. Saldırganlık suçtur be iki hareket biçimini meşrulaştırır; saldırıya uğrayanın meşru savuna savaşı ve saldırıya uğrayan taraf veya uluslar arası toplum tarafından saldırganı uluslar arası hukuka uymaya zorlamak.
Konvansiyonal olmayan şiddet kullanımı “terörizm” olarak nitelenmedikçe uluslararası sempati ve destek bulacak, bu da şiddeti teşvik edecektir.
“terörist” ile “özgürlük savaşçısı” Cenevre Savaş sözleşmesi
Milletlerin Eşitsizliği ve Uluslararası Adalet
Kozmopolitan bir adalet
Rawls, toplumsal kuramların temel şartı olarak bireylerin iki temel ilke üzerine anlaşacaklarını düşünmektedir.
Varılan ilkeleri; devletlerin eşitliği, self-determinasyon, içişlerine karışmama, pacta sund servanda, meşru müdafaa hakkı gibi.
Brian Barry; Rawls’ın analizinden gelen gelirin uluslararası yeniden dağıtımı ilkesi çıkmadığını sorgulamaktadır. Dolayısıyla farklı ulus-devletler arasındaki ilişkiler sosyal adalet-ayrı tutma ilkesi çerçevesinde düzenlenemez.
Böylesi bir teoriyi uygulamaya aktarabilmek için global toplumsal paylaşımı yönetecek ve dayatacak bir örgüte, siyasal inisiyatif ve siyasal kuramlara ihtiyaç vardır. Dış yardımlar sadece yardımseverlik duygularıyla değil bir tür adalet saikiyle yapılacaktır.
Liberteryen görüşe göre esas olan negatif özgürlük haklarıdır. Liberteryen adalet anlayışının özü “yeniden dağıtıma” karşı olmaktır.
“Önce vatandaş gelir” tezi kominiter yanların sınır ötesi yükümlülük görüşlerine getirdiği en güçlü cevaptır.
Uluslararası barışın kurucu unsurlarından birisidir, uluslararası ekonomik eşitsizliğin giderilmesi
İnsan Haklarımı Devlet Hakları mı?
Özgürlüklerin tanınması garantisi ve sağlanması “sosyal”dan “siyasal”a geçişin ana gerekçelerinden birisi olarak devletin temel işlevidir. İnsan haklarını uluslararası bir sorun olarak ortaya çıkması ve uluslararası faaliyetlerin bir konusu olması devletler arası ilişkileri ve uluslar arası sistemin geleneksel temellerini sarsacak bir gelişmedir.
Evrensel insan hakları kozmopolitan bir dünya görüşü ve siyaset modeli öngörürken,dış politika geleneksel olarak devlet merkezli bir paradigmayı yansıtır.
Modern uluslararası sistem devletlerin karşılılı olarak birbirlerine eşitliğini, egemenliğin ve özerkliğini kabulü üzerine kuruludur.
Devletin moral bir ünite olduğu görüşü Locke, Bentham Mill ve Hegel’a dayanır. Morgenhau, insan haklarının uluslararası eylemelerle gerçekleştirmeye çalışılmasını moral ve pratik olarak mümkün görmez.
İmzası bulunan bütün devletler insan haklarının “ussal” olmakla birlikte “uluslararası bir nitelik ve boyut” da taşıdığını kabul etmişleridir. Uluslararası insan hakları rejimi, bireyin uluslararası hukuk ve politikanın süjesi olmadığı yolundaki gelenek de devletin kendi halkına yönelik bütün politikaların bir içişleri sorunu olduğuna ilişkin prensipte ciddi gedikler açılmıştır. İnsan hakları devletin uluslararası meşruiyetinin ölçütünü oluşturmaktadır. Uluslararası meşruiyet sadece egemen bir devlet olarak self-determinasyon prensibi çerçevesinde tanımaya değil, aynı zamanda ülkede yaşayan birey ve gruplara uluslararası belglerde öngörülern hakların tanınmasına ve sağlanmasına da bağlıdır.
Uluslararası İlişkiler, en azından legal düzeyde, siyasetin Machiavellian tanımı ve pratiğinden “kozmopolitan uluslararası etik”e doğru bir kayma eğilimdendir.
Yerel olarak meşruluğu kabul edilmeyen bir devlet, uluslararası düzeyde de meşru değildir ve “egemenlik hakları” söz konusu olamaz.
Beitz, yalnızca, kurumları “uygun adalet prensipleri” üzerine kurulmuş devletlerin, kendi başlarına özerk bir moral süje olarak “hak” sahibi olabileceğini ileri sürmektedir. Dolayısıyla bir devletin içişlerine müdahale edilmesi iki şartın mevcut olmasıyla meşruiyet kazanır, devletin kurumları “uygun adalet prensipleri”ne göre adil değil ise ve müdahale adil yerel kurumların yapılanmasıyla sonuçlanacak ise, müdahale meşrudur.
Birleşmiş Milletler kurucu yasasının, bir devletin iç işlerine müdahalesini yasaklayan 2(7) maddesine rağmen insan hakları adına yapılacak bir dış müdahalenin meşruluğu ileri sürülebilir.
Herhangi bir konu “uluslararası bir mahiyet” kazandığı oranda devletin egemenlik hakları dışına çıkar.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?