Siyasal Sistemler – Ahmet Taner KIŞLALI

İNANÇ SİSTEMLERİ VE SİYASAL ÇATIŞMA
Farklı inanç sistemlerini benimsemiş toplum kesimleri yan yana barış içinde yaşarlarken birden şiddetli bir çatışmaya tutuşmuşlarsa, bunu nedeni inanç sistemlerinde değil, toplumun maddesel koşullarının yarattığı bunalımlarda aramak gerekir.
DİN VE SİYASET
Marksizm, diğer ideolojiler gibi, dinlerinde sınıf çatışmalarının bir ürünü olduğunu savunur. Dinin toplumsal sistemin işlemesini sağlayan bir öğe. Karl Marx’ın Durkheim’le.
Max Weber, birey olarak bazı ruhsal gereksinimlerini karşıladığı.
Hıristiyanlık
İsa, “Sezar’a ait olanı Sezar’a Tanrı’ya verin” derken, Hıristiyanlığa gelinceye kadar varolmayan siyasal bir iktidar-dinsel iktidar ayrımı oluşturmuş oluyordu.
Paulus’a göre, tüm toplumlar bir beden gibidir.
Dinsel iktidar ruhu, siyasal iktidar ise bedeni yönetir.
Luther, Köle efendisine boyun eğmeli, o efendi bir “Türk bile olsa”, bırakıp kaçmamalıydı.
Hıristiyanlığı temsil eden kilise, bir dönemde derebeylerinin yanında yer alıp liberalizme karşı savaş açarken; daha sonra, eski düşmanı burjuvaziyle birleşip mücadele etmiştir. Genellikle kurulu düzenden ve egemen güçlerden yana olmuştur.
Kilise, Alman nazizmine olduğu gibi, İtalyan faşizmine de en büyük destekçilerden biri olmuştur.
Müslümanlık
Weberci bir yaklaşımla, Protestanlar Batı Avrupa’da kapitalizmin gelişmesini kolaylaştırırken, İslam dinini benimseyen ülkelerde kapitalizm gelişmemiştir.
Maxime Rodinson, “İslam ve Kapitalizm”: “İslam dini, kapitalist üretim biçimine hiçbir zaman itiraz etmemiştir.”
İnancı akla dayandırma çabası sadece İslamiyet’te belirgindir.
Musevilik, inancı yaratmak için akla değil Tanrı korkusuna başvurur. Bu eğilim, azalarak da olsa Hıristiyanlıkta da sürecektir.
Hıristiyanlıkta iktidarın bireysel, İslamiyet’te ise toplumsal nitelikli olduğunu görürüz.
“İslam’ın sinesinde Haçlı duygusu veya Engizisyon mezalimi gibi kavramları taşımadığını”.
Çok partili dönemdeki bir çok örnek, dinin ancak bir destek güç olarak önem taşıdığını,ama yalnız dine dayanarak siyasal iktidar olunamayacağını ortaya koymuştur. Laikleşme döneminin etkisi. Milliyetçilik akımı ise, ulusun yerini “ümmet”in almasını zorlaştırmaktadır.
Laiklik
Din ve vicdan özgürlüğü sadece din ve vicdan özgürlüğünün tanınmış olması, o toplum düzeninin laik olduğu anlamına gelmez. Osmanlı İmparatorluğunda. Laiklik, toplum ve devlet yaşamının akla ve bilime dayatılmasıdır.
Irksal değil, kültürel birliğe dayalı uluslar ortaya çıkmıştı. Papa’ya bağlı, tek merkezden yönetilen, Latince ibadeti zorunlu kılan Katolik mezhebinin yerini; yer yer, ulusal dillerle ibadeti öngören Protestanlık aldı.
Anadolu Selçuklularında ve Osmanlının yükselme döneminde, devlet dine egemendi. Duraklama dönemiyle başlayan ve gerileme dönemiyle güçlenen bir süreç içinde, dini güçler siyasal iktidara egemen olmaya başladılar.
Laikliğin günümüzde de “çağdaş toplumlar” için vazgeçilmez kılan iki temel nedeni vardır: Dine dayalı devlet özgür düşünceyi, bilimsel gelişmeyi engellemektedir. Dine dayalı devlet farklı inançtan toplum kesimlerinin “barış içinde” yaşamaları olanağını büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır.
ÇAĞDAŞ İDEOLOJİLER
Liberalizm
Liberalizm –tarihsel evrim içinde- Avrupa’daki topraksoylular (Aristokrasi) ile kentsoylular (Burjuvazi) arasındaki çatışmaya koşut olarak doğdu.
Liberalizm, iki büyük ilkeye dayalı olarak doğdu: Eşitlik ve Özgürlük.
Genel ve eşit oy ilkesinin kabulü için, 1789’san 1848’e kadar süren büyük mücadelelerin verilmesi ve çok kan dökülmesi gerekmiştir.
“Siyasal liberalizm ve “ekonomik liberalizm.” Siyasal liberalizm, “liberal demokrasi”nin temel felsefesini oluşturur. Ekonomik liberalizm ise kapitalizmin ideolojisi.
Locke’u liberalizmin ilk temel düşünür. Uygar topluma geçmeden önce, insanlar bir “doğa durumu”nda yaşıyorlardı.
“Toplum sözleşmesi” ile uygar topluma geçerken, doğal haklarını değil, ancak yargılama ve cezalandırma haklarını topluma devrettiler. Öyleyse, toplumu yönetenlerin iktidarı mutlak ve sınırsız olamaz. Eğer yöneticiler doğal hakları koruyacakları yerde çiğnemek durumuna düşerlerse “devrim hakkı” doğar.
Montesquieu “Güçler Ayrımı”
Jean-Jacgues Rousseau ulusal egemenlik.
O’nun savunduğu şey gücün insanlara eşit olarak dağıtılması. Sosyalist (toplumcu) düşünceye kaymaya başladığını.
Benjamin Constant’ın özgürlüğü kuracak olanda ticaret ve sanayidir.
Alwxis de Tocqueville. Toplumsal sınıflara, nerdeyse Marksistler kadar önem veren bir düşünür. Orta sınıfın varlığının, demokrasinin işleyişini kolaylaştırdığını savunuyor.
“katılımcı demokrasi”
Jhon Stuart Mill. Devlet çoğunun karşısında bireyi korumalıydı.
Alain, “Düzen olmadan özgürlük olmaz, düzen ise özgürlüksüz hiçbir değer taşımaz”, “Yurttaşın iki erdemi, direnç ve itaattir.
“Geçmişte liberalizmin işlevi, kuralların iktidarını sınırlamaktı.
Ekonomik liberalizmde Alan Smith
İnsan, kendi çıkarları için çalışırken, toplumun gelişmesine de hizmet etmiş olmaktaydı. “servet yolu ile erdem yolu çoğunlukla birbirine karıştırılır.”
1929’da kapitalist ekonomiler çok büyük bir bunalım içine düşünce bu kez Keynes ortaya çıktı. Katı bir “bırakınız yapsınlar”cı görüşün terk edilmesinden yana bir tutum takındı.
Tüketim harcamalarından arta kalan “normal tasarruf”un yatırıma dönüşmesi gerekiyordu. Devletin seyirciliğini değil, müdahaleciliğini gerektiriyordu.
Özgürlük, eşitlik, insan haklarına saygıyı tutku ile seviyorum, ama demokrasiyi sevdiğim söylenemez.
Sosyalizm ve Komünizm
Topraksoylular-kentsoylular çatışmasında: topraksoyluların ezdiği köylüler kilisesinin de yardımı ile kendilerini ezenlerin, sömürenlerin yanında yer aldılar. Aydınlar ve bir çıkar çatışması içinde oldukları halde işçiler ise kentsoylular desteklediler.
Sosyalizm, toplum yararını özel bireysel yararların üzerinde tutmak ve toplumu bu amaçla örgütlemek.
Çağdaş toplumcu düşünce Fransız Devrimi öncesine kadar uzanır ve kaynağını geniş halk kesimlerinin ekonomik sıkıntılarından alır. Liberalizmin sağladığı hak ve özgürlükler, ancak sahip olunan ekonomik olanaklar ölçüsünde bir anlam taşıyordu.
Çağdaş sosyalist düşüncenin Jean-Jacques Rousseau ile başladığını söylemek yanlış olmaz.
Rousseau “servet eşitliği”nin mutlak olamayacağını düşünüyordu. Ama “hiçbir yurttaş başka bir yurttaşı satın alabilecek kadar varlıklı ve kendi kendini satmak zorunda kalacak kadar yoksul olmamalı.”
Fichte’nin geri kalmış ülkelerle ilgili şu iki yüzyıl önce yapılmış: “Hükümet yabancı ülkelerden para gelmesi için, onlardan bir mal gibi yararlanıyor… bağımsızlığını da satıyor.. bir hastalığın daha ağır bir hastalık ile tedavi edildiği.
Robert Owen, kapitalist düzendeki üretim-tüketim dengesizliklerini ortadan kaldırmak için… üretim araçları üzerinde, kooperatifler kurulması, Amacı özel mülkiyeti kaldırmaktı.
Saint-Simon’un sosyalistliği, kapitalizme olan düşmanlığı ile başlıyordu.
“Kişilerin hükümetin yerini eşyanın yönetiminin alması”. Fichte’te gördüğümüz ve hada sonra da Marx’da rastladığımız bir düşüncenin.
Sismondi. Büyün ekonomi siyasetini “sınır tanımayan bir rekabet ilkesi” üzerine oturtmanın, insanlığın yararını bireylerin zenginlik hırsına feda etmek demek olduğunu savundu.
Pierre-Joshephe Proudhon “Devleti zorunlu biçimde istikrarsız yapan, koşulların ve zenginliklerin eşitsizliğidir. Devrimlerin genel nedeni budur. Siyasal istikrarsızlığın çaresi, eşitsizliğin zorunlu olduğuna dair önyargıyı terk etmek ve devlete temel olarak, ekonomik dengeyi almaktır.”
Mülkiyetin hırsızlık olduğunu söylüyordu. Ortadan kaldırmaya gelince kesinlikle karşı çıkıyordu. Bireyin özgürlüğünü de ancak mülkiyet hakkı koruyabilirdi. Mülkiyet hem baskıların kaynağı hem de özgürlüğün güvencesiydi.
“Yeniden yönetim” O’nun bu dengeleyici düşünceleri, Marx tarafından burjuva ve proletaryayı uzlaştırmak çabası olarak sonuçlanacaktı.
“Bilimsel sosyalizmin habercisi” Babeuf; komünizmi de, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son verip yerine toplumun mülkiyetini koymayı hedefleyen bir öğreti olarak tanımlarsak, Babeuf’ün ilk gerçek komünist devrimci olduğunu da söyleyebiliriz.
Kutsal olan temel kavram “eşitlik”tir.Miras hakkına da yer yoktur.
“Proletarya diktatörlüğü” kavramına da ilk kez Babeuf’de rastladığımızı söyleyebiliriz.
1838 yılında İngiltere’de ortaya çıkan “çartizm” akımı, işçiler özellikle iki şey istiyorlardı: genel ve gizli oy milletvekillerine ücret. (Millet vekili ödeneklerinin yüksek olmasını, Avrupa’da hemen her zaman sol partiler savunmuşlardır.
Marksizm kendi kendisini “bilimsel sosyalizm” olarak adlandırmıştır.
Marx’a göre; teknolojideki gelişmelerin yaratığı iş bölümü, üretimi kolektif bir çalışma ürünü yapmıştır. Oysa üretim kolektif iken, üretim araçlarının mülkiyetinin özel oluşu bir çelişkidir. Özel mülkiyete dayalı üstyapı kurumları ile altyapı arasında bir uyumsuzluk söz konusudur. Yarattığı ürün ona yabancılaşacak, yarattığı artı-değer işverenin elinde giderek onu ezen bir güce dönüşecektir.
Üretim araçlarına sahip bulunan küçük azınlık, büyük çoğunluğu sömüren “egemen sınıf”ı oluşturur.
Marksizme göre, devlet bu egemen sınıfın elindeki basit araçtan başka bir şey değildir.
Marksizme göre, kapitalist sınıfın egemenliğinden en çok zarar gören toplum kesimini işçi sınıfı oluşturur.
“İşçi hareketinin kendiliğinden gelişmesi, onu ancak burjuva ideolojisine yamanmaya götürür.”
Rosa Luksemburg, kitlelerin kendiliğinden oluşan eylemlerini, bilinçlenmenin en sağlıklı yolu olarak görmekteydi.
Tam bir çeşitlikçi düzenin kurulabilmesi ve egemen sınıfların baskı aracı olan devletin kalkıp, onun yerini “eşyaların yönetimi”nin alabilmesi için bir geçiş aşaması zorunludur. “Proletarya diktatörlüğü” olarak adlandırılan bu aşamada, herkes yeteneğini ve çalışması ölçüsünde üretimden pay alac

aktır.

Marksistler tarafından “revizyoncu sosyalistler” olarak adlandırılan Bernstein, Kean Jaures, silahlı bir ayaklanmayı gereksiz, zararlı. Demokratik süreçler, bir yandan kentsoyluları ödünler vermeye öte yandan da işçileri şiddetten uzaklaştırmaya zorlayacaktı.
Günümüzde komünizmin üretiminde, demokratik sosyalizmin ise tüketimde toplumsallaştırma. Liberalizm siyasal hak ve özgürlüklerin ve bu arada özellikle genel oy hakkının, giderek toplumsal adaleti sağlayacağını öne sürüyordu.
Günümüzde demokratik sol ideolojiler, sosyalizm ile liberalizmin bir sentezi.
Demokratik Sol-Sosyal Demokrasi
Marksistler “özgür genel seçimler”in bir aldatmaca olduğunu savunurlar. Çünkü kamuoyunu oluşturan kitle haberleşme araçları, varlıklı sınıfların denetimi altındadır.
Sosyal demokrasi, ne özgürlükler uğruna hakça paylaşımı ne de hakça paylaşım uğruna özgürlükleri ertelemeyi kabul eden bir ideolojidir. “Liberal devlet” ile “sosyal devleti”, “hukuksal adalet” ile “toplumsal adaleti” bir arada gerçekleştirmeyi önerir.
Çağdaş sosyal demokrat ideolojinin Ferdinand Lassalle. Feodal düzen, emekçinin tam anlamıyla boyun eğdiği bir “özgürlüksüz dayanışma” ortamıydı. 1789 Fransız devrimi’nden sonra özgürlük uğruna toplumsal dayanışmadan vazgeçildiği, sermayenin egemen olduğu bir “dayanışmasız özgürlük” arayışı yaşandı. Oysa 1848 ayaklanmalarından sonra girilen dönem, “özgürlük” ile “dayanışma”nın uzlaştırdığı bir dönem olacaktı.
Lassalle devleti Marx gibi egemen sınıfların bir baskı aracı gibi görmüyordu.
Lassalle’e göre, işçi sınıfının kurtuluşu “genel oy” hakkı ile gerçekleşecekti. Lasselle’ın devletten beklediği görevler arasında “ekonominin planlaması” yoktu.
Edward Bernstein Ortodoks Marksistler tarafından “revizyonculuk” ile suçlanıp şiddetli bir biçimde eleştirilmiştir.
Marx kapitalistleşme sürecine koşut olarak tekelleşmenin ortaya çıkacağını, küçük işletmelerin yok olacağını, kapitalistlerin sayısı azalırken sayıları hızla artan emekçilerin yoksullaşacaklarını öngörmüştü.
Demokrasi, sınıf egemenliğinin yokluğudur, yani, hiçbir sınıf siyasal ayrıcalığa tekbaşına sahip olmadığı bir toplum durumudur.
Karl Kautsky sosyal demokrat düşünce çizgisinde, demokrasiye olan inancı ve şiddet yönetimlerine karşı takındığı kesin tavırla sağlamıştır.
Kautsky, diktatörlüğün sosyalizmi gerçekleştirmede bir araç olarak kullanılmasına karşıydı. Marksizm’in kurucusuna göre, “proletarya diktatörlüğü, proletaryanın ezici bir çoğunlukta olması nedeniyle, gerçek demokraside ister istemez ortaya çıkan bir durum”du.
Fransız Jean Jaurés sosyalizm ile demokrasiyi ayrı ayrı düşünemiyor. “sosyalist bir demokrasi”, bireyci bir sosyalizm anlayışı var.
Sınıflar arası çatışmadan çok ucuzlaşma.
Léon Blum, Fransa’nın ilk sosyalist başbakanı. Toplumsal dönüşümün oy ile gerçekleşebileceğine.
İngiltere’de demokratik sol ideolojinin doğum noktasında Fabian adlı bir derneğin. Dernek anti-Marksist bir sosyalizm anlayışının öncülüğünü yaptı. Kapitalizmden sosyalizme geçiş, devrimle değil evrimle olacaktı.
Marksizmden şu ya da bu şekilde etkilenmiş tek çağdaş sosyalizm akımı olarak bilinen Fabiancılık, sosyalizmde işçi sınıfından çok aydınlara ağırlık tanıyordu. Bernasd Shaw işi, sosyalizm önündeki en büyük engelin “işçi sınıfının aptallığı” “sanayi demokrasisi”. “Bireysel gelişmemizi kusursuzlaştırmak yerine, bir parçası olduğumuz toplumsal organizmayı düzeltmek için daha büyük bir dikkat göstermeliyiz.
Sosyal demokrat Ernst Wigforss, sosyalizme işçi sınıfının yoksullaşmasıyla değil, tersine maddi koşulların ve kültür düzeylerinin giderek daha iyileşmesiyle ulaşılacağını savunuyordu.
Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin kasım 1959’da BadGedesberg’de kabul ettiği programın, çağdaş sosyal demokrat ideolojiyi yansıttığını söyleyebiliriz.
Büyük ekonomik işletmelerin gücünü denetlemektir.
Etkili küçük veya orta boy işletmeler, güçlendirilmelidir. Kamu işletmelerinin rekabeti.
Kamu mülkiyeti, kamu denetiminin, hiçbir çağdaş devletin vazgeçemeyeceği meşru bir biçimidir.
Ekonomik gücün her türlü yoğunlaşması tehlike yaratır.
Yönetici sınıfların ayrıcalıklarının yok edilmesinde.
Yerel özerklik ilkeleri
Rocard, “Sol korumacı eğilimlerde de kendisini kurtarmalıdır…”
Kemalizm’in bir “liberal demokrasi”yi değil, “sosyal demokrasi”yi hedeflediği açıktır.
Ecevit, “Halk iktidarını gerçekleştirebilmek için, halkın ekonomik alanda örgütlenmesini hızlandırmamız gerekir” demektedir.
Tutuculuk ve Faşizm
Tutuculuk, liberalizmin karşısında topraksoyluların bir savunma ideolojisi olarak doğdu.
Liberalizme göre çok daha akılcı ve tutarlı olan tutucu ideolojinin Avrupa’da etkisi’nin sürmesinde, kilisenin desteği büyük rol oynamıştı.
Faşizmi, tutucu ideolojinin çağdaş kalıplar içersindeki bir uzantısı sayabiliriz.
Faşizm, İkinci Dünya Savaşı öncesinde bu ad altında Mussolini İtaylasında somutlaştı. Nazizm, ispanya ve Portekiz, Franco ve Salazar Şili’deki Pinochet.
Faşizm, insan aklının gücünü yadsır.
Faşist düşünenin temel kaynaklarından biri olan Schopenhauer’e. İnsan bencil yaratılmıştır ve siyasal eylemlerle bir sonuç elde edilemez. Aynı “umutsuzluk felsefesi”ni paylaşanlardan Kierkegaard’ın buna karşın: “Hıristiyan inancı”na yeniden dönmek.
Faşizmi belki de en çok etkileyen düşünür ise Nietzsche’dir. Zorunlu çalışma kastı ve özgür çalışma kastı”.
Nietzsche, “çağdaş dünyanın en büyük hatası”nın, Avrupalı işçinin “insanlık gururunun bilincine varması”na izin vermesi olduğu kanısındaydı. Şöyle diyordu: “Azla yetinecek, Cinli benzeri, alçak gönüllü bir tür insanın oluştuğunu görmek umudundan tamamen vazgeçmek gerekiyor.
Faşist düşüncenin önemli bir basamağını da Pareto oluşturur. “Seçkinlerin Dolaşımı” ile en önemli seçkinci kuramlardan birisini oluşturmuş.
Sadece demokrasi karşıtı değildi, aynı zamanda çok katı bir ırkçılık ve emperyalizm yanlısıydı.
Faşist düşüncenin önemli isimlerinden biri olan Warner Sombart.
Liberalizm ve sosyalizmde ana hedef bireyin mutluluğu iken, faşizmde önemli olan devlet yada ulustur.
İnsanlar doğuştan eşit değildir.
Parlamenter demokrasi, “sorumsuzluk ve güçsüzlük” rejimidir.
Faşizmin sınıflar arasındaki çelişkileri ortadan kaldırmayı öngörür. İşçi de işveren de, sermaye sahibi de emekçi de “Üretimciler Birliği” içinde bir aradadırlar.
Büyük sermaye çevreleri, kilise ve ordu, rejimin üzerine oturduğu sacayağını oluşturmaktadır.
Milliyetçilik
Kapalı tarım ekonomisinden ulusal Pazar ekonomisine geçilirken, insanlar ülke düzeyinde birbirleriyle ilişki içine girdiler aynı topluma ait olmanın bilinci gelişti.
On sekizinci yüzyılda Batı Avrupa’da milliyetçilik ideolojisi belirginleşirken, bu ideolojiyi öncelikle kent soyluların, benimsedikleri ve kullandıkları doğrudur.
Milliyetçiliğin ereği, ilk kez ortaya çıktığı Batı Avrupa’da ulusal devleti yaratmaya, güçlendirmeye yönelikti. Daha sonra birçok ülkede önce bağımsızlık, sonra da bir kalkınma ideolojisi olarak kullanıldı. İtalya ve Almanya örneklerinde “birleşme hareketi” olarak görülürken, Polonyalılar, Ukraynalılar, Çekler, Slovaklar, Finler, Yunanlılar, Bulgarlar için bir “ayrılma hareketi” anlamını taşıdı.
Batı Avrupa’da önce ulus sonra milliyetçilik ideolojisi. Geri kalmış ülkelerin çoğunda ve hatta Türkiye’deyse durum tersineydi, önce yeni bir devlet, sonra “ulus”u yaratmaya çalıştı.
Türklerde “ulus bilinci”nin gerilemesinin 1943’leden yani İstanbul’un fethinden başladığını söylemek yanlış olamaz. “Devşirme Sistemi”.
Osmanlılar, ulus ayrımını ortadan kaldırmaya çalıştılar ve din ayrımını ön plana çıkardılar. Ama bu hoşgörü ve dokunulmazlık, kilisenin güçlenmesi ve ulusal kültürleri canlı tutması gibi sonuçlar verdi. Osmanlı İmparatorluğu’nda kilise, milliyetçilik akımının önemli bir kaynağını oluşturdu.
Türklerde milliyetçilik akımının gecikmesinin bir nedeni olarak, kentsoylu (burjuva) sınıfının yokluğu. Osmanlı İmparatorluğu’nda 17. yy.dan başlayarak ticaret Müslüman olmayan azınlıkların eline geçti. Padişahların “el koyma” yoluyla özel servetleri yok etmesi de kentsoylu girişimci sınıfın ortaya çıkmamasına izin vermemişti. Servetlerini vakıf haline getirmişlerdi.
Çarlık Rusya’sında yaşayan Türk topluluklarında “ulus bilinci” Osmanlı Türkleri’nden önce gelişti. Rusya’dan İstanbul’a gelen Türk aydınları, Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk milliyetçiliğinin doğuşuna katkıda bulundular. “Türk milliyetçiliği Panislavizme bir tepki olarak” doğdu. Bu milliyetçilik akımı, bir “öç alma” duygusu içinde giderek “Turancılık”a dönüştü.
Gaspıralı, Türk ulusunun kendi dilini koruyarak batılılaşması gerektiğine inanıyordu.
Hüseyinzade Ali Bey, Türkçülük akımını bir düşünce sistemi haline getiren kişi, daha sonraları Ziya Gökalp olacaktır.
Uzaktaki yurtlarına “Turan” adını vererek, bir bakıma Turancılık akımının başlatıcısı olanlar Macarlar’dır.
Doğu Ergil, milliyetçiliğin amaçlarını; ekonomi; devlet; kültür.
(Saldırgan Milliyetçilik)
Kemalizm
Kemalizm, tıpkı liberalizm ve sosyalizm gibi, bir devrim ideolojisi olarak doğmuştur.
Devrimi, bilinçsiz bir ayaklanmadan, kızgınlık birikimlerinin kırıp-dökmeye dönüşmesinden ayıran ana özellik, sahip olunan “devrimci bilinç”, yani “bilinç” öğesidir.
İdeolojinin devrimdeki ağırlığının artması ölçüsünde, dogmatikleşme olasılığı da artar.
Mustafa Kemal, tıpkı Lenin gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın ülkesindeki eski düzenin temsilcilerini maddi ve manevi açıdan yıpratmasından yararlanarak, evrimin henüz zorunlu kılmadığı yeni bir toplumsal-siyasal düzeni yaratacak süreçleri harekete geçirmiştir.
Milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri Fransız Devrimi ve devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de sosyalizmden esinlendi.
Atatürk’e göre ulus, ne din ne de ırk temeline dayanır; ulusu yaratan temel öğe, ortak tarih o ortak tarihin ürünü ortak dil ve sonuç olarak kültürdür. “Türk Milleti”.
Kemalizm, seçkinliğe karşı bir ideolojidir.
1929-1939 yılları arasındaki on yılda dünya sanayi üretimi % 19 artarken, Türkiye’de sanayi ü

retimi artışı % 86’yı buldu. Sovyetler Birliği ve Japonya dışında hiçbir ülke, bu alanda Türkiye’den daha hızlı büyüme sağlayamadı.

Geri kalmış ülkelerin bilinçli bir “yeni insan” yaratmaya yönelik, “kültür devrimi” olmak zorundadır.
Napolyon, “Süngülerle her şey yapılabilir, ama üzerine oturulamaz.”

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?