UFO

Ortam biraz daha serinlemişti. Gökyüzü mavi yakıcılığından arınmış, gri bir ton almıştı. Sabah işe giderken hazırlıksız yakalanmış ve şemsiyemi almamıştım. Ayaklarımın iş yerine doğru attığı her adımda, vücudumdaki tüm kemiklerime ağrılar giriyordu. Beynim ise adımı geriye doğru attığımı algılıyor, ileriye gitmenin şaşkınlığı ile arada afallıyorum. Her zaman ki gibi sıkıcı bir gündü. Ne olursanız olun, ne yaparsanız yapın, bir süre sonra rutine bağladığınızda her şey sıkıcı oluyor.

Anlatacaklarım yine böyle sıkıcı bir günün sonunda yaşandı. Anlattıklarıma inanmayabilirsiniz. Zaten sizden inanmanızı da beklemiyorum. Ben yaşadıklarımın doğru olduğunu biliyorum sadece, benim gibi orada bulunan insanların da bunu bildiğini biliyorum… Nedense onlar susuyorlar…

Sıkıcı bir gündü yine. Bu günün tek farklılığı akşam uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımın sunacağı bir programa davet etmesiydi. Aslında böyle sosyal etkinliklere pek gelemem ama bir taşta iki kuş vurma umuduyla gitmeye karar verdim. Program deyince öyle televizyon programı gibi bir şey düşünmeyin. Şöyle kendi çapında, zihinsel engelliler mi, yoksa lösemili çocuklar için mi yapılan bir bağış gecesi… Ne kadar umursadığımı düşünün artık.

Son cümlemden bazı yanlış anlaşılmalar çıkabilir, sadece görev bilinci için gittiğimden ötürü, bu kadar umursamazım… İtiraf etmem gerekirse pek onlara da yakın kalmak istemem. Biraz sulu göz sayılırım, bu aşırı duygusallığın verdiği bir şey olabilir. Ne zaman sorunlu bir birey görsem -tabi kime göre sorunlu olduğu tartışılır- tüylerim diken diken olur, nefes alışverişim hızlanır, vücudumdaki tüm kan beynime çıkar ve bu basınç altında kalan, beynim gözlerime baskı yaparak onların sulanmasını sağlar.

Tabi bu her zaman böyle diyemem. Artık biraz olsun kendimi kontrol etmeyi öğrendim. Bir diğer öğrendiğim çevrenin gerektirdiği duruma göre reaksiyon gösterebilmem… Bir nevi duygusal bukalemun olarak tanımlayabilirim kendimi, ama sabit bir duygu varsa, o da sıkıntı duygusudur.

Akşam vakti iş çıkışı yürüyerek programın olduğu yere gittim. Hava serinlemiş gri bulutlar gökyüzünde dolanıyordu. Hava durumları her ne kadar yağmur yağabileceği ihtimalinden bahsetmiş olsa da sabah çıkarken şemsiyeyi almayı unutmuştum. Şimdi ise eve gidip şemsiyeyi alıp çıkmak bana ölüm gibi geliyordu. Zaten eve girdiğimde çıkmayacağımı tecrübelerime dayanarak söylemeliyim size.

Büyük bir bahçesi olan, tek katlı bir binanın önünde, arkadaşımın gezindiğini gördüm. Sekiz sıra halinde yan yana on adet sandalye dizilmiş, konuklar buraya oturtuluyordu. Aslında beklediğimden daha kalabalıktı. Öne doğru ilerledim. Asıl amacım, ona gözüküp, gönlünü yapıp hemen kaybolmaktı. Beni görünce el salladı. Yanıma gelmedi ama eliyle ön tarafta bir yeri göstererek oturmam istedi. İnsanların önünden geçerek sandalyeye vardım. Bütün insanların işi gücü yok bana bakıyormuş gibi bir his vardı içimde. Yüzüm kızardı, terlemeye başladım. Bu duygu kendimi sandalyeye atıp, dibe doğru gömülünce beni bıraktı. Tam o sırada sert bir rüzgar hissettim…

Program başlamış sayılırdı. Bir izleyici olarak bizi neyin beklediği hakkında hiç bir fikrim yoktu. Bir yayın akışı ise verilmemişti. Yoksa dağıtılmıştı benim mi haberim yoktu? Neyse bu o kadar önemli değildi.

Arkadaşımın saçları uzamıştı. En son gördüğümde, bir erkek çocuğundan farkı yoktu. Aslında ona erkek çocuğu diyemem boydan kaybediyor biraz. Kayıp derken uzun olduğundan bahsediyorum. Benden uzundu. Uzun ve ince. Bir çeşit zariflik sembolü gibi. Yan yana geldiğimizde, aradaki fark kilometrelerce öteden gözükebilirdi. Benim yarımın beşte biri diyebilirim onun için. Ben nasıl mıyım? Bir bira fıçısını düşünün…

Toprak rengi uzun bir elbise giymişti. Elbise boyundan bağlamalıydı. V şeklindeki dekoltesi son göğüz kemiğine kadar inmişti neredeyse. Siyah olduğunu tahmin ettiğim topuklu ayakkabılar üzerinde yükseliyordu. Onunla yan yana durmak istemiyordum, aramızdaki boy farkı oldukça aşılmıştı, ancak böyle bir güzelliğin karşısına geçip onunla sohbet ederken görünüp, diğer erkekleri çatlatmak büyük bir zevk olurdu. Onu kırmızılar içerisinde hayal ettim. Aslında bu şekilde kırmızı bir elbise onu daha da ateşli gösterecekti. Ya da Marilyn Monroe’dan hatırladığım düz beyaz…

Ben hülyalarımla uğraşırken hoparlörlerden çıkan ince bir ses beni kendime getirdi. Arkadaşım mikrofonu eline almış, açılış konuşmasını yapmaya hazırlanıyordu. Bana baktı ve gülümsedi. ya da ben öyle hissettim ama bu ona gülümseme ile yanıt vermeme engel olmadı.

“Sevgili konuklar, öncelikle hepinize…” Büyük bir gürültü ile konuşması kesildi. Öncelikle ne olduğuna anlam veremedim. İnsanların bağrışlarını duydum bir anda. Eminim ki refleks icabıydı bunlar. Gözlerimi arkadaşımdan alıp kafamı kaldırdığımda ise tam onun üzerinde bir nesnenin uçtuğunu gördüm. Bu bir UFO’ya benziyordu. Yani UFO diye çizilen resimlere benziyordu. Tek fark bunun çatısı olmasıydı. Bir an için yerin altından tek katlı binayı da alarak çıktığını düşündüm ama bina yerinde duruyordu. UFO’nun çatısı hariç, her tarafı  bembeyazdı. Çatısı ise bildiğimiz kiremit renginde. Bu asarım o kadar ilginç gelmişti ki bana, gülümsememin dudaklarıma yapışmasına engel olamadım.

Arkadaşımda göz göze geldiğimizde bana anlamsızca baktığını gördüm. Yanına gitmek istiyordum ancak ne o hareket edebiliyordu ne de ben. Uzaylıların elinden onu kurtarmak büyük bir kahramanlık göstergesiydi benim için. İnsanlar çığlık atarak, kaçıyorlardı. Çantamın içinden, fotoğraf makinesini çıkardım. UFO’ya doğru baktığımda, su ve rüzgarın oluşturduğunu düşündüğüm, bir elin üzerime doğru geldiğini, gördüm. Refleks olarak deklanşöre bastım. Patlayan flaş onu geriletti biraz. Evet biraz saçma ama gerçekten onu geriletti. Yoksa ben mi öyle sandım?

Çektiğim resme baktım. Bunları sattığımda köşeyi dönebilirdim. Sıkıcı hayatımın sonu gelmişti artık. Önümde iki seçenek vardı. Ya bu uzaylılar beni alır gider yeni bir hayata başlardım, ya da bu fotoğraflar sayesinde, köşeyi döner, yine bir hayata başlardım. Seçenek az. Peki ya ölürsem? O da yeni bir hayat zaten…

Deklanşöre ardı ardına basmaya başladım. Bu arada el bana doğru uzanıyor, iyice yaklaşıyor, sonra geri çekiliyordu. Sanki elin içerisindeki su bir hava akımı ile şekillendiriliyordu. Arkadaşıma baktım. Elin ona doğru gittiğini gördüm. Resim çekmeye devam ederek yanına vardım ve elinden tutarak onu çekiştirmeye başladım.

Eli soğuktu. Korkudan kanı çekilmiş gibiydi. Suratına baktığımda ise bir ifadesizlik vardı. Koşmaya başladık. resmen onu çekiştiriyordum ve o da bana bir şey söylemiyordu. Çatılı UFO ardımızdan hareket ediyordu sanki, durdum otoğraf çekmeye devam ettim. O esnada arkadaşıma ayakkabılarını çıkartmasını söyledim. Hızla onları çıkarttı tek bir kelime söylemiyordu. El üzerimize doğru gelirken bir flaş daha patlattım. Sanki bu UFO’nun tek derdi bizimleydi. “Koş” diye bağırdım ve koşmaya başladık.

Dar bir sokağa geldiğimizde dinlenmek amacı ile bir tentenin altında durduk. Gelen gürültüden UFO’nun yaklaştığını hissedebiliyordum. Arkadaşıma baktım. Saçları dağılmıştı. Aynı ifadesizlik yüzündeydi. Elbiseye göz gezdirdim. Her şeyi ben düşünmek zorunda değildim ama öyle oluyordu. Eğildim, elbiseyi ayaktan itibaren, dizden bir karış üstüne kadar yırttım. “Şimdi daha hızlı koşabileceksin.”

“Ama bu elbise” diye bir ses duydum. Uzaklardan geliyordu sanki ses… O arada diğer elinde ayakkabısını tuttuğunu fark ettim. Ayağa doğru kalkarken, bacaklarına bakmaktan kendimi alamadım, şimdi fırsat olacaktı da…

Ses iyice yaklaşmıştı. Koşmaya devam etmemiz gerekiyordu ama nereye kaçacağımızı bilmiyordum. Koşmaya devam ettik. İnsanlar kaçışmaya devam ediyordu. Aslında hayatında değişiklik isteyen bir insan için ondan kaçmak çok saçma ama kaçıyordum. Yol üzerinde, durduk. İş yerinden bir arkadaşım elinde kablolar arabadan iniyordu.

“Selam, ne yapıyorsun burada.” dedim.
Sakin bir şekilde “çalışıyorum” dedi.
“Bırak çalışmayı görmüyor musun uzaylılar geldi insanlar kaçıyor…” Rüzgar daha da sertleşmişti.
“Bu işi bitirmem lazım.”

Onun işine olan bu bağlılığı ne yalan söyleyeyim, gözlerimi yaşartmıştı. Birden rüzgarın aniden kesildiğini hissettim. Derin bir sessizlik kapladı ortalığı. Bir tıkırtı durdum… Tıkırtının geldiği yöne baktığımda bir çift ayakkabı gördüm ve ortalıkta kimse yoktu. Hava kararmış, ay gökyüzünde en tepeye kadar çıkmıştı. Kendi etrafımda döndüm durdum. Sessizliği bozmak bana riskli geliyordu. Bir yandan da kimseyi bulamayacağımı düşünüyordum… Ürkek adımlarla her an bir şey olabilecekmiş, dikkatle eve gittim. Bütün haber kanallarını ertesi güne kadar izledim ancak hiç bir habere rastlamadım ve bir haftadır da arkadaşıma ulaşamıyorum…

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.