ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİLERİ Tayyar ARI

Bölüm II

ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE

ÇATIŞMAYI AÇIKLAYAN TEORİLER

1. Realizm ve Neoriealizm

REALİZM

Uluslararası politika alanında özellikle 1940’dan 1970’lere kadarki çalışmaların ağırlık noktasını oluşturan klasik realist yaklaşımda güç kavramı ve bu bağlamda ulusal güç ve insan unsuru merkezi bir öneme sahip olmuştur. Devletlerin sahip oldukları kapasiteler büyük bir önem taşımaktadır. Realist yaklaşımı devletin kapasitesi ile askeri gücü özleştirseler.

Carr’a göre I. Dünya Savaşı sonrası düzenlemelerin iflası liberal ütopyacılığın da iflası anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla II. Dünya Savaşı arasındaki realizm bir anlamda iki savaş arası dönemdeki düzenlemelerin başarısızlığına bir tepki olarak ortaya çıkmış ve moda bir yaklaşım haline gelmiştir. 1960’lı yıllara Carr ve Morgenthau’nun çalışmaları damgasını vurmuştur. Nocholas Spykman, Reinhard Miebuhr, Arnold Wolfers, Walder Lippmann, Jhon Hertz, Hedley Bull, raymond Aron ve Martin Wight bu dönemdeki çalışmalarıyla realizme öenmli katkılada bulunmuş. Winston Churchill ve George F. Kenan gibi diplomat ve siyaset adamaları da uygulamalarıyla ve politikalarıyla realizmi savunanlar arasında yer almışlardır. Çalışmaların ortak yönü uluslararası ilişkilerin anlaşılması için güç politikası ve güç unsuru üzerinde durulması gerektiğidir.

Realizm, devleti uluslararası ilişkilerin temel aktörü olarak kabul ederek, uluslararası ilişkiler ve uluslararası politikayı devletler arasındaki mücadele süreci olarak görmektedir. Realistler devlet içi dinamikleri göz ardı etmektedirler.

Realistler insanın kötü, günahkar, çıkarcı, saldırgan ve ilişkilerinde gücü ön plana alan olumsuz bir doğaya sahip. Klasik realizm, uluslararası politikayı insan doğasıyla açıklamaktadır. İnsana yönelik değerlendirmesi oldukça negatif olan realizme göre, insan doğuştan kötü aç gözlü ve hırslıdır. Sürekli kapasitesini arttırma güdüsüyle hareket eden devletler, olanakları ölçüsünde diğerlerini egemenliği altına almaya çalışırlar. Dolayısıyla böyle bir yapıda savaş ve çatışma olağan hale gelmektedir.

Realizme göre devlet adamını yönlendiren unsurlar korku, kuşku, güvensizlik, güvenlik ikilemi, üne kavuşma, prestij ve çıkar gibi unsurlardır. Kaldı ki realistler diğer bir devletin ki eğer bu aynı zamana potansiyel bir düşman ise, güçlenmesine seyirci kalmaktansa onu önlemek için savaşa başvurmayı meşru saymaktadır. Bunun en önemli örneği Thucydides’in çalışmasın da görülmektedir. Thucydides Atina2nın güçlenerek güç dengesini bozma olasılığına karşı Sparta ve müttefiklerinin savaşa başvurmasının bir zorunluluk olarak görmektedir. Machiavelli’de haklı ve haksız savaş gibi kavramlar üzerinde durulmamaktadır. Eğer bir savaş, ulusla çıkarın korunması için gerekliyse yapılmalıdır.

İdealist yaklaşım politikanın ahlaki standartlara uyması gerektiği. Realistlere göre, devlet adamı devletin çıkarlarını gözetmek zorunda olduğundan bireysel ilişkilerinde uyduğu ahlaki standartlara çoğu zaman uymayabilir; zira devlet adamı öncelikle ulusal çıkarı gözetmek ve devleti dış tehditlerden ne pahasına olursa olsun korumak zorundadır. Çünkü merkezi bir otoritenin bulunmadığı bir uluslararası ortamda sonucu belirleyen her zaman için devletin gücü olmaktadır.

Devlet ya da devlet adamını yönlendiren unsur, moral unsurlarından ziyade devletin çıkarları için yapılması gerekenlerdir.

Yalnız, otonom, egemen ve bağımsız hareket edebilme yeteneğine sahip siyasal varlıklar olarak gördükleri devleti tek uluslararası politika aktörü olarak kabul ederler.

Yöntem açısından bakıldığında realist teoriyi benimseyenlerin betimleme özelliğinden ziyade genelleme ve yararlılık özelliğine önem verdikleri görülmektedir. Davranışsalcılar özellikle klasik realizmi bilimsellik açısından yeterli bulmaktadır. Davranışsalcılığın eleştirisi karşısında varsayımlarını gözden geçirmek durumunda kalan klasik realizme bilimsel bir nitelik kazandırma çabasının da etkisiyle 1970’li yılların sonunda Kenneth Waltz’ın 1979’daki çalışmasıyla neorealizm ortaya çıkmıştır. Yapıtsal realist olarak da bilinen Waltz, realizmin temel varsayımını insan doğasına dayandırılması ve analiz düzeyi olarak sistem ve yapıyı esas alması bakımından daha bilimsel (davranışsalcı) bir teori geliştirilmeye çalışmıştır.

Realistler tarafından devletin varlığını sürdürmeye ilişkin olan ulusal güvenlik, konusu yüksek politika (high politics) olarak; ticari, mali, parasal ve sağlıkla ilgili konular ise alçak politika nitelendirilmektedir.

Realizmin diğer önemli bir varsayımı ise devletlerin tek tek güvenliğini sağlayacak bir merkezi otoritenin olmadığı uluslararası yapının anarşik olduğudur. Realistlere göre, uluslararası yapıdaki istikrarsızlıklar devletlerin düvenliği için tehdit oluşturmakta olup, devletler olası tehditlere karşı destek sağlamak için ittifak anlaşmaları imzalayabilirler. Ancak devletler güvenlikleri için bunlara çok fazla güvenmezler ve kendi güvenliklerini sağlayabilecek bir güce erişmeye çalışırlar. Realistler maksimum güce ulaşmak arzusuyla hareket eden tüm devletlerin birbirlerinin bu tür amaçlarına engel olmaya çalıştıklarını; bunun sonucunda ortaya çıkan güç dengesinin ise istikrarı sağlayan önemli bir unsur alduğunu iddia etmektedirler.

Tüm realistler için uluslararası kurumlaşmanın işbirliğinin gelişmesine etkisi oldukça marjinal düzeydedir.

Oysa liberallere göre, devletler mahkûmun ikilemi türlü bir ilişkide de işbirliği yapabilirler. Realistler, uluslararası anarşik yapıda istikrarı sağlayan ve devletleri işbirliğine ve kurumsallaştırmaya yönelten en önemli faktör birbirlerini dengelemeye dönük davranışlardır.

Tüm realistler iç politika ile uluslararası politikayı birbirinden ayırarak ele almaktadırlar.; fakat klasik realistler uluslararası politikayı da güç mücadelesi ve bundan kaynaklanan güç dengesiyle açıklarken neorealistler bu noktada anarşi kavramın başvurarak anarşinin devletlerin davranışlarını belirlediğini varsaymaktadır.

Vaquez, realizmin varsayımlarını üç başlık altında toplamaktadır. 1) Devlet, uluslararası politikanın temel aktörüdür. 2) İç politika ve uluslararası politika ayrımı yapılmaktadır. 3) Uluslararası ilişkiler güç mücadelesi olarak görülmektedir. Keohane de realizmin varsayımlarını araştırma programının çetin özü (hard coner) olarak nitelendirdiği üç noktada özetlenmektedir. 1) devlet merkezcilik varsayımı 2) rasyonellik varsayımı ve 3) güç varsayımıdır.

GÖÇ VE ULSAL KAVRAMLARI

Morgenthau’ya göre, güç, politikanın temel amacını ve herhangi bir siyasal davranışın temel güdüsünü oluştururken bir başka yerde güç kavramının bir ilişki biçimi veya amacı gerçekleştirmek için bir araç olduğunu ifade edebilmektedir. Kenneth Waltz güçlü bir amaç olmaktan ziyade bir araç olarak devletin varlığını sürdürmesinin ve güvenliğinin sağlanmasının aracı olarak görülmektedir. Waltz’a göre devletin nihai amacı güç değil güvenliktir ve bu konuda Morgenthau’dan farklı düşünmemektedir. Waltz’a göre güç, devletin daha fazla güvenliğine sahip olmasının bir aracıdır.

Morgenthau’ya göre ulusal güç, nicel ve nitel unsurlardan oluşmaktadır. Bunlardan coğrafya, doğal kaynaklar, endüstriyel kapasite, askeri hazırlık derecesi ve nüfus nicel unsurlar, ulusal moral, ulusal karakter, diplomasinin niteliği ve hükümetin niteliği ise niteliksel unsurları oluşturmaktadır.

Morgenthau ve Niebuhr gibi klasik realistler gücü bir devletin sahip olduğu başta askeri ve ekonomik güçten oluşan kapasite toplamı olarak görmektedir.

Gerçek gücü kullanabilen ve diğer ülkeler üzerinde etki oluşturan güç olduğunu ifade etmektedir. Raymond Aroın gücü bir diğer devlet üzerindeki etki yapabilme, onların davranışlarını değişikliğe uğratabilme ve isteklerini onlara kabul ettirebilme yeteneği olarak görmüştür.

Güç, etki ve kapasite gibi iki temel unsurdan oluşmaktadır.

Gücün en temel unsurlarından sayılan ilişkinin tek yönlü olmaması gerektiği gibi, bunu sonucunda oluşan etkinin de sürekli arz etmesi gerekmektedir. Abartılı verilere dayalı rakamlar veya kullanılacağı sanıldığı halde doğrudan daha fazla bir etki yapabilir ve abartılı bir güç söz konusu olabilir.

Örneğin; 1990–91 Irak krizi sonrasında Saddam’ı deviremediği için eleştirilen Amerikan yönetimi, 2001 Eylül saldırısıyla başlayan Afganistan krizinde Taliban’ı devirmede daha kararlı bir tavır ortaya koymuştur. SSCB’nin 1956’da Macaristan’ı işgaline aşırı tepki göstermeyen ABD, 1962 Küba Krizinde farklı bir politika izlemiştir.

Frenkel’e göre güç maddi ve maddi olmayan unsurlardan oluşmaktadır. Örneğin bir ülkenin endüstriyel kapasitesi, teknolojik düzeyi, ekonomik durumu ve nüfusu gibi öğeler olumsuz olması halinde tek başına askeri kapasitenin iyi durumda olması fazla bir değer taşımayabileceği gibi, Çin Kalk Cumhuriyeti ve Hindistan’ın çok büyük nüfusa sahip olmaları, diğer kapasiteler bakımından yeterli olmamaları nedeniyle bu ilkelerin güçlü devletler arasında sayılmaları için yeterli olmamaktadır.

Keohane ve Nye’in karşılıklı bağımlılık teorisi çerçevesinde gücün salt kapasite olmadığı ortaya konmaktadır. Daha fazla kaynağa sahip olan devletin diğeri üzerine baskı uygulaması karşılıklı bağımlılık nedeniyle her zaman gerçekleşmeyebilmekte-dir. Diğer bir ifadeyle karşılıklı bağımlılıktan dolayı daha fazla bağımlı olan, daha fazla etkiye açık hale gelmektedir. Japonya’nın Orta Doğu sorunlarına ilişkin yaklaşımlarında Arap tezlerine daha yakın bir politika izlemesi bölge petrolüne olan aşırı bağımlılığından kaynaklanmaktadır.

Gücün karşı taraf üzerinde bir etkiye sahip olabilmesi için amaçladığı gibi algılanması gerekir.

THUCYDIDES, MACHIAVELLI, HOBBES,

MORGENTHAU, WALTZ VE CARR

Thucydides

Pleponezya Savaşları adlı çalışmasıyla realist literatüre yaptığı katkıyla realist okulun ilk mensubu olarak bilinen Thucydides (MÖ 471-400), Sokrat ile Aristo arasındaki dönemde yaşamıştır. Sparta ve Atina arasında yirmi beş yıl süren savaşın yirmi bir yılının ele alındığı çalışması, askeri ve siyasi güç mücadelesinin en iyi yansıtıldığı ilk örnek çalışma niteliğindedir.

Thucydides’e göre savaşın nedeni Atina’nın güçlenmesinin Sparta’da yarattığı kuşku ve güvenlik kaygısıdır. Sparta Helen dünyasındaki egemen konumunu kaybetmek endişesine kapılmış ve gücünü arttırmaya ve ittifaklar oluşturmaya dönük karşı önlemlere başvurmuş.

Nicco Machiavelli

Bir İtalyan siyaset felsefecisi olan Nicco Machiavelli (1469-1527) ayrı ayrı kent devletlerine bölünmüş olan XVI. Yüzyıl İtalya’sında yaşamış olup Floransa Cumhuriyeti’nin 1512’de yıkılmasına kadar bürokrat ve diplomat olarak görev yapmıştır.

Rönesans İtalya’sındaki yoz uygulamaları kaleme alan yapıtta o günkü düşük ahlaksal uygulamalara felsefi aklama getirmekte ve kitleler üzerinde güç kazanmayı ve sürdürmeyi amaçlayan devlet adamlarına uygulamalarında yok gösterecek bir kılavuz sunmaktadır. Bu nedenle “amaç aracı aklar” diyen bir felsefi anlayışı temsil eden “Machiavellizm” bazılarına göre yüz kızartıcı bir terimdir. Machiavelli, tıpkı modern felsefeci Nietzche gibi, güce başlı başına bir amaç olarak hayranlık duydu ve onu ahlaksal ölçülerle ya da etik unsurlara bakılmaksızın kazanılacak bir şey olarak gördü.

İyi yönetici sorumluluk ahlakı doğrultusunda hareket ederek devletin bekasını sağlayan yöneticidir. Klasik anlamda iyi ve ahlaklı bir kişi olsa bile bu noktada becerikli değilse kötüdür.

Demek ki prens, merhametli, dindar, namuslu, insanlıklı görünmelidir; fakat mutlaka böyle olması gerekmez.” Prensin dilinde barış ve sadakat gibi sözcükler eksik olmamalıdır.

Machiavelli’ye göre, devletin varlığını sürdürme ve hayatta kalma amacı diğer tüm amaçların önünde gelir.

Thomas Hobbes

Bir İngiliz siyaset felsefecisi ve soylu bir aileye mensup bir kişi olan Thomas Hobbes (1588-1674) Oxford’u bitirdikten sonra yazmaya başladı. Leviathan’ı, II. Charles’ı memnun edeceği umuduyla yazmıştı. Kilisenin devlete bağlı olmasını savunmuş olsa da “yurttaşları için barış ve güvenlik sağlayamayan tüm hükümetlerin değiştirilmesini”.

Hobbes’un ünlü eseri Leviathan, siyaset alanında ilk genel teori olarak kabul edilmektedir. Machiavelli gibi Hobbes’un da insan doğasına yaklaşımı olumsuzdur. Hobbes, insanın kendi varlığını ayakta tutma ve sürdürme güdüsünün tüm eylemlerini belirlediğini savunur. “Herkesin herkese karşı savaş durumu başlar. Bu durumda “insan insanın kutru”dur. Bu varlığı koruma güdüsü, insanları bir sözleşmeye ellerinde bulunan güce başvurma yetkisinden bir devlet adına vazgeçmeleri ve onu bir egemene devretmelerine yok açmıştır. Doğa durumundan yurttaşlık durumuna geçilmiştir.

Doğa durumu herkesin herkesle savaştığı; kuşku, korku ve şiddetin söz konusu olduğu oldukça güvensiz bir ortamdır. Bu durumdan kurtulmak için her türlü yetkilerinden vazgeçerek bunları Leviathan’a (en üstün yönetici ya da devlet otoritesi) devrederek “commonwealth” oluşturdular.

Macliavelli gibi Hobbes için de “hakkın kaynağı güçtür”; yani güç hakkı doğurur. Zor ve aldatma savaşta başlıca iki erdemdir. İnsanı bencil olarak görmekte olan Hobbes’un ahlak felsefesi Machiavelli’ye benzemektedir.

Commonwealth, tüm yetkileri kullanan egemenin (leviathan) bu konuda kimseye hesap vermek durumunda olmadığı ve sınırsız ve mutlak egemenliğe sahip olduğu bir duruma işaret etmektedir.

Hobbes, egemenliğin kaynağını halkta görmesi açısından seküler bir yapı öngörmektedir.

Egemen güç demokratik ya da otoriter olabilir. Hobbes için söz konusu olan Lanieathan’ın egemenliğin tartışılmaz oluşu ve bireyin de bütün yetkilerini bu egemen erke devretmiş olmasıdır. Devletin olmaması veya herhangi bir şekilde yıkılması halinde toplum yeniden savaş durumu olan doğa durumuna geri döner ve tekrar üstün bir otorite çıkarır.

Hobbes’a göre bir Leviathan, ya da hegermonik bir gücün veya bir dünya devletinin olmadıpı uluslararası ilişkilerde doğa durumu devam etmekte olduğundan anarşi sürmektedir.

Mahkum ikilemi modelindeki mahkumlar gibi her bir devlet dış dünyadan izole olmuş gibidir; niyetleri hakkında bilgi sahibi olmadığı diğer devletlere karşı kuşkuyla yaklaşmakta ve kararlarını kendi mantığına dayandırmaktadır.

Edward H. Carr

Yirmi Yılın Krizleri. 1919–1939” adlı çalışmanın sahibi olan Edward Hallet Carr, çalışmasını 1939’da Avrupa’da savaşın gölgesinde tamamlamıştır. 1. Dünya Savaşının korku, endişe ve güvensizlikten kaynaklandığını belirterek diğer realist yazarlar gibi o da güç unsurunun önemi üzerinde durmaktadır.

Carr, ilk bakışta güvenlik endişeleriyle ve meşru savunma amacıyla başlayan I. Dünya Savaşı’nın bir süre sonra saldırı savaşına dönüştüğüne dikkat çekerek, önce savunma amacıyla savaşa girmiş olan Avrupa devletlerinin de bir süre sonra bazı toprakları ele geçirmek amacıyla hareket etmeye başladıklarını ifade etmektedir. Carr, kendisinin ütopyacılık olarak adlandırdığı idealist teorilerin acımasız bir eleştirisini yaptığı değer ve güç unsurlarının ütopya ve gerçeklik gibi birbirlerinden farklı kavramlar ve olgular olduğunu ifade etmektedir.

Politikayı etiğe üstün gören Carr’a göre, yöneticiler güçlü oldukları için yönetmekte, yönetilenlerde zayıf oldukları için tabi olmaktadırlar.

Carr’a göre, politika etiğin değil, etik politikanın bir fonksiyonudur.

Ütopyacıların (liberallerin veya idealistlerin) “çıkarların uyumu” (birey kendi çıkarları için çalışırken toplum çıkarları için de çalışmış olur. Kendi çıkarı peşinde koşan devlet uluslararası toplumun çıkarlarına da çalışmış olur) doktrinini eleştiren Carr’a göre, ütopyacıların böyle kendi çıkarlarını dünyanın geri kalanına kabul ettirmek amacıyla bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde evrensel çıkar adı altında gizlediğini ileri sürmektedir. Carr, İngilizce konuşan milletlerin kendi çıkarlarını, insanoğlunun iyiliği kisvesi altında gizlemekte usta olduklarını ve bu tip bir ikiyüzlülüğünün Anglo-Sakson aklına haz bir özellik olduğunu belirtmektedir.

Hans J. Morgenthau

Realist okulun en önemli temsilcilerinden sayınla Hans J. Morgenthau, öncelikle, insanın ve politikanın doğasına yaklaşım bakımından birbirlerinden ayrılan iki ekol arasındaki farklılıklara dikkat çekmektedir. Birinci ekol, insanın doğası itibariyle iyi olduğunu kabul etmektedir.

İkinci ekole, yani siyasa gerçekliğe göre ise, dünya rasyonel bir bakış açısından kusurlu ve noksandır. Bunun nedeni ise insanın doğasında aranmalıdır. İnsan kötü, günahkar ve ilişkilerinde çıkarı ve gücü ön plana alan bir doğaya sahiptir.

Siyasal gerçekliğin ilklerinden birincisi, genel olarak toplum gibi, politikanın da, kökenleri insan doğasında bulunan objektif yasalarca yönetildiğine inanılmasıdır.

İkincisi, siyasal gerçekliğin hareket noktasını güç olarak tanımlanan çıkar kavramının oluşturduğudur.

Üçüncü olarak siyasal gerçekliğe göre, çıkar kavramı gerçekten de politikanın özrüdür ve zaman ve mekâna bağlı değildir. Bütün devletlerin dış politikalarında, ne şekilde ifade edilmiş olursa olsun, bunun etkilerini görmek mümkündür.

Dördüncüsü, Morgenthau, evrensel moral prensiplerin devletlerin dış politikadaki eylemlerine aynen uygulanmasının mümkün olmadığını belirtmektedir ve bu prensiplerin zaman ve mekana bağlı olarak ortaya çıkan somut şartlara göre ayıklanması gerektiğini belirtmektedir.

Siyasal gerçekçiliğin beşinci ilkesine gelince, Morgenthau’ya göre, siyasal gerçekçilik bir devletin siyasal eylemlerini, yani ahlaki hareket edip etmediğini evrensel ahlaki prensiplerle ölçmeye kalkamaz.

Altıncı ve son olarak Morgenthau, siyasal eylemlerin siyasal kriterlerle değerlendirilmesi gerektiği üzerinde durulmaktadır.

Diğer gerçekçi yazarlar gibi Morgenthau da, devletin sahip olduğu kapasitenin devletin dış politikasının belirlenmesinde önemli bir faktör olduğu üzerinde durulmaktadır. Morgenthau da, devletin sahip olduğu kapasitenin devletin dış politikasının belirlenmesinde önemli bir faktör olduğu üzerinde durmaktadır. Bunlardan, coğrafya, doğal kaynaklar, endüstriyel kapasite, askeri hazırlık derecesi ve nüfuz niceliksel öğeler olarak dikkate alınırken; ulusal karakter, ulusal moral, diplomasinin niteliği ve hükümetin niteliği, niteliksel öğeler olarak dikkate alınmaktadır.

Morgenthau da tüm diğer gerçekçiler gibi, güç dengesinin uluslararası sistemde barışın korunması bakımından etkin bir teknik olduğu üzerinde durulmaktadır.

Morgenthau’ya göre diplomasinin barışın korunmasında etkili olabilmesi için dört önemli noktanın göz ardı edilmemesi gerekir. 1) Dış politika amaçları ulusal çıkar çerçevesinde tanımlanmalıdır. 2) dış politika yeterli ölçüde güçle desteklenmelidir. 3) Devletler dış politikalarına başkalarının gözüyle de bakmalıdırlar. 4) devletler kendileri için hayati olmayan konularda uzlaşma yanlısı olmalıdırlar.

Kenneth Waltz ve Neorealizm

Kenneth Waltz’ın “Theory of Internetional Politics” adlı 1979’da basılan çalışması, 1980 sonrası döneme egemen olacak bir tartışmayı başlatmıştır.

Uluslararası yapı devletlerin benzer koşullarda kendi özsel farklılıklarına rağmen benzer politikalar izlemesinin kaynağını ve nedenini oluşturmaktaydı. Aslında Waltz’a göre indirgemeci olan yalnız dış politikayı insan doğasına ve devletin kapasitesine dayandıran klasik realistler değildi; klasik liberaller, Marksistler de bezer şekilde indirgemeciydiler. Waltz bu nedenle sistemin dış politika üzerindeki sınırlandırıcı ve koşullandırıcı etkisine dikkat çekmekteydi.

İç siyasal sistemin temel kuralı hiyerarşi olmasına karşılık uluslararası sistemin ana ilkesi anarşidir. Hiyerarşik bir yapıya sahip olan ulusal sistemde emir ve itaat ilişkisi hakimdir. Oysa uluslararası anarşik yapıda ast-üst ilişkisi ya da itaat eden-edilen ilişkisi söz konusu değildir.

Waltz’a göre güç dengesi süreklilik göstermekte; Waltz’a göre ister iki kutuplu olsun isterse çok kutuplu olsun her ikisinde de güç dengesi sistemin ana özelliğidir. Çok kutuplu sistemlerde söz konusu olan karşılıklı bağımlılığın artması da istikrarı azaltan bir diğer unsur olarak değerlendirilmektedir.

Waltz’a göre bu anarşik uluslararası sistemde her bir devletin öncelikli amacı egemenliği ve güvenliğini korumaktır.

Realistler uluslararası politikayı kabaca devletler arası etkileşim süreci olarak görmekteydi. Oysa, neorealistler devletler arası etkileşime bakarken yapısal nedenleri (system-level: structural causes) ve tek tek devletlerin kendilerinden kaynaklanan birim düzeyindeki nedenleri (unit-level causes) ayrı ayrı ele alıyorlar.

Waltz’a göre bu nedenle klasik realist düşünce tümevarımcı, neorealizm ise daha çok tümdengelimcidir.

Neorealist düşünce okuluna göre ise “güç” başlı başına bir “amaç” olmaktan ziyade, mümkün olduğunda ve gerektiğinde başvurulabilecek bir “araçtır”. Olağan üstü durumlarda devletlerin nihai endişesi “güç” değil “güvenliktir”.

Ayrıca neorealistlere göre uluslararası yapı devletlerin davranışlarını yumuşatmaktadır. Waltz’a göre, yapı devleti etkilerken devlet de yapıyı etkilemektedir ve bu nedenle bunlar arsında kesin sınırlar çizmek pek olanaklı değildir.

Tıpkı diğer realistler gibi Waltz da uluslararası yapıyı “anarşik” olarak nitelendirmektedir. Bunun uluslararası düzeyde mevcut merkezi ve otoritenin ve bireyleri ve kurumların ne zaman ne yapacaklarını ayrıntılı olarak yazıldığı anayasal metinlerin ve bir ast-üst ilişkisinin bulunmamasından –k, bu da devletlerin egemen olmasından kaynaklanmaktadır- ileri geldiğini belirtmektedir.

Comments

facebook'ta yorum yazın

ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİLERİ Tayyar ARI” üzerine 3 düşünce

fikrin nedir?