ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİLERİ Tayyar ARI

KLASİK REALİZM VE NEOREALİZM

Yapı olarak tanımlanan sistemin devletlerin dış politikası üzerindeki belirleyici ve sınırlayıcı etkisi üzerinde durulması, uluslararası politikada davranışsal düzenlikler olduğunun varsayması, dış politikadaki benzerliklere dikkat çekmesi, bilim felsefesinin ilkelerini önemsememesi, tarihsici bir yaklaşım yerine yapısalcı bir yaklaşım benimsememsi ve anarşi kavramına yüklediği anlam bakımından neorealizm klasik realizmden farklılık göstermektedir.

Klasik realizm insan doğasından hareket ederek devletin güç peşinde koşmasından kaynaklanan güç mücadelesi üzerinde yoğunlaşırken, neorealizm ise uluslararası yapıdaki anarşi olgusu üzerinde durmaktadır. Uluslararası yapıda sürekli bir düzenin bulunması, diğer taraftan devletlerin farklı çıkarlara sahip olma savaşlarına yol açmaktadır.

Klasik realistler de neorealistler gibi, “yapısal anarşi” veya sorunların çözümünü sağlayacak “merkezi bir otoritenin yokluğu” üzerinde durmakla beraber bunu bir sonuç olarak değerlendirerek devletlerin dış politikası üzerinde belirleyici bir etkisi olduğu üzerinde durmuyor oysa neorealistler anarşi olgusuna bir neden olarak bakarak devletlerin dış politikasını açıklamada önemli bir çıkış noktası olarak kabul edilmektedirler. “Güvenlik ikilemi” (security dilemma) ve ve “kendine güvenme” (self help: kendine yardım) kavramları üzerinde duran neorealistlere göre, her hangi bir devletin güvenliğini tehlikeye sokmaktadır. Dolayısıyla “nisbi kapasite” (relative capabilities) sorunun realist yaklaşımda merkezi bir öne sahip olduğunu vurgulamak gerekir. Ayrıca idealistlerin ve liberallerden farklı olarak realistleri için devletler arasındaki çatışmalar, kötü liderlerin hatalarından, bilgi eksikliğinden, yanlış algılamadan, eğitimsizlikten, sosyo-politik yapıdan ve tarihsel nedenlerden kaynaklanan bir durum olmayıp tamamıyla doğal ve olağan bir durumdur.

Morgenthau’ya göre rasyonel bir dış politika riskin minimize edilmesi, kazancın ise maksimum kılınmasıdır. Morgenthau’nun rasyonel politika varsayımında da ideoloji gibi unsurlara yer verilmemektedir. Realistler tarafından devletler üniter ve bütüncül bir yapı olarak görüldüğünden bunların politikaları, iç siyasal koşulların bir sonucu olmaktan ziyade dışsal gelişmelere verilen bir tepki olarak (bilardo topu varsayımı) düşünülmektedir.

Bununla beraber, klasik realizmin temel özelliklerinden olan, “moral unsurlarının siyaset dışı tutulması ve etikten arındırılmış bir siyaset anlayışı”. Bir taraftan bilimsellik kaygısıyla hareket ederken diğer taraftan pozitivizmin önemli ilkelerinden biri olan “değerden arındırılmış bilim” ilkesini yadsıması neorealizme yöneltilen önemli bir eleştiridir.

Uluslararası politikanın temel aktörünün devlet olarak görülmesi, devletlerin üniter yapılar olarak değerlendirilmesi, devletlerin ve devlet adamlarının rasyonel sayıldıklarının varsayılması ve devletlerin bencil ve kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden birimler olarak kabul edilmesi, hem klasik realizmin hem de neorealizmin ortak varsayımları ve özellikleridir.

Neorealizm, devletin en temel amacı varlığını sürdürmektir. Devletler en azından varlıklarını korumak, ancak mümkünse genişletmek ve etkilerini arttırmak amacını gütmektedirler.

Neorealizmde; korkunun yanlış anlamadan, önyargıdan veya eksik bilgilenmeden kaynaklanabileceği bazı devletlerin yayılmacı politika izlemeyebileceği dikkate alınmaktadır.

Neorealizmde insan doğası faktörün dışlanıp uluslararası yapıya öncelikli bir rol tanıması; klasik realizmde ise uluslararası yapı ve insan doğası faktörlerinin birlikte düşünülmesidir.

Keohanne’e göre neorealizm, realizmi bir uluslararası politika teorisi haline getirme çabasıdır.

Genelde realistlerin gözardı ettikleri uluslararası siyasal değişim sorununu ele anan Gilpin ise, “Dünya Politikasında Savaş ve Değişim” adlı çalışmasında uluslararası sistemin oluşumundaki amaçları ile toplumsal ya da siyasal sistemin oluşumundaki temel amacın anynı olduğunu düşünmektedir.

Değişim tamamen çıkarların ve gücün dağılımına bağlı bir durum.

Gilipin, uluslararası siyasal değişime ilişkin bazı varsayımlardan hareket etmektedir. Bunlardan ilki, hiçbir devletin sistemin değişiminden bir çıkar elde edeceğini düşünmediği sürece sistemin istikrarlı, yani dirgin olacağıdır. İkincisi, herhangi bir devletin, elde edeceği faydanın katlanacağı zararı aşılması (net kazanç) durumunda sistemi çıkarları doğrultusunda değiştirmek isteyeceğidir. Üçüncüsü, bir sistemin uluslararası bir sitemi değiştirmek istemesinin ana nedenlerinin ülkesel, ekonomik ve siyasal anlamada genişlemesinin getireceği ek marjinal fayda eşit yada daha fazla olduğu noktaya kadar genişlemek arzusundan kaynaklandığıdır. Dördüncüsü, yeni değişimin doğurduğu fayda ile maliyet arasındaki dengeye ulaşıldığında genişlemenin duracağıdır. Sonuncu varsayım ise, uluslararası sistemde dinginsizlik ve istikrarsızlık çözülemediğinde sistemin değişeceği ve yeni dinginliğin yeni oluşan güç dağılımını yansıtacağıdır.

Gilpin’e göre dönüşüm, hegemonik savaşlarla ya da hegemonya savaşıyla (sistemin yönetecek hakim gücü/güçleri belirleyen savaşlar) gerçekleşir ve savaş sonunda yapılan araştırmalar yeni güç dengesini ve oluşturulan statükoyu ifade eder. Çünkü egemen güçlerin uluslararası sistemin yapısından kaynaklanan fayda/maliyet sorunu mevcut yapı içinde çözememeleri krize yol açmakta; krizin barışçıl yöntemlerle çözülmesi mümkün olsa bile tarihe bakıldığında savaş, kriz aşamanın temel aracı olarak görülmektedir.

REALİZMİN ELEŞTİRİSİ

Realizmi eleştirenler, özellikle Soğuk Savaş sonrasında uluslararası ilişkilerin marjinal konuları olarak görülerek alçak politika olarak nitelendirilen konuların, yüksek politika, olarak görülen askeri ve güvenlik konuları kadar önemli hale geldiğini ve bu ayrımı anlamsız hale getirdiğini ileri sürmektedirler.

Meksika için “Tanrı’dan çok ABD’ye yakın.”

Günümüzde çatışmadan ziyade işbirliği anlayışının uluslararası ilişkilerin temel normu olduğuna dikkat çekilmektedir.

Realizm 1939-1989 arası dönemdeki gelişmelerde uluslararası politikayı açıklayan temel bir paradigma. Realizm ve neorealizm Sovyetlerin yıkılmasını, silahsızlanmaya dönük radikal denebilecek gelişmeleri, yaşanan demokratik devrimleri, global işbirliğini ve uluslararası entegrasyonları içeren sitemin öngörememiştir.

Global gündemde meydana gelen gelişmelere dikkat çekenler, hegemonya mücadelesinin karakterize ettiği Soğuk Savaşın gündeminin yerini uluslaraşırı karşılıklı bağımlılık, çevre sorunları, AIDS, ozon tabakasının tahribi, uyuşturucu kaçakçılığı, doğal kaynakların etkin kullanımı, hız nüfus artışı, okyanuslar ve atmosferdeki kirlenme, uluslararası borç sorunları, ekonomik resesyon, uluslararası ticaretin serbestleştirilmesi ve insan hakları gibi konuların aldığına işaret ederek.

Keohane’e göre realizm başlı başına tatmin edici bir dünya politikası değildir.

Lakatos’un araştırma programı kavramından. Lakatos’a göre bir teorinin her türlü sınamaya karşı korunmuş ve reddedilmeyen varsayımlardan oluşan bir çetin özü ve bir de olası yanlışlamalara karşı teorinin çetin özünü korumak amacıyla oluşturulmuş koruyucu kuşak adı verilen varsayımları (negatif heuristic) bulunmaktadır.

2. Jeopolitik Teoriler

insan-çevre ilişkisini araştıran pek çok yazar, çevresel faktörlerin siyasal davranışlar üzerindeki belirleyici ve koşullandırıcı etkisi üzerinde durmuşlardır.

Jeopolitik, Rudolf Kjellen coğrafi oluşum ve mekan içinde devlerin bilimsel olarak tetkik edilmesi ifadesini kullanmaktadır. Jeopolitik, devletin varlığının doğa kanunları ve insanların davranışları açısından araştırılması ve değerlendirilmesidir. Haushofer’a göre coğrafi bölgenin ve tarihsel gelişmelerin etkisi altında değişen politikanın devlet üzerinde yaşadığı toprak parçası ile ilişkisinin araştırılmasıdır.

Siyasal coğrafyacılar coğrafyanın yanı sıra toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal nedenlere yer verirken…

Jeopolitikçilerin coğrafya ile dış politika arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmasına karşılık, siyasal coğrafyacılar coğrafya faktörünü diğer unsurlarla birlikte dikkate almaktadırlar.

ULUSAL GÜÇ, REALİZM VE JEOPOLİTİK TEORİ

Güç ve ulusal güç devlete bir şey yaptırmayı ya da bir davranıştan vazgeçilmeyi sağlayan araçtır. Başında askeri güç; siyasal yapı, ekonomik durum, coğrafik konum ve büyüklük, nüfuz ve teknolojik düzeyde aynı derecede önemli unsurlardır. Bu öğeler dikkate alınarak süper devlet(ler), büyük devletler, orta boy devletler ve küçük devletler olarak sıralanmaktadır.

Deniz gücünün unsurları adını verdiği öğeler; coğrafik konum, topografik özellik, ülke büyüklüğü, nüfus, askeri güç, ulusal karakter ve hükümetin karakteridir. Morgenthau’ya göre ise ulusal gücün öğeleri, coğrafya doğal kaynaklar, endüstriyel kapasite, askeri güç, nüfus, ulusal karakter, ulusal moral, diplomasinin niteliği ve hükümetin niteliğidir. Frederic H. Hartmann’a göre ulusal gücün öğeleri; askeri durum, altyapı (enfrastrüktür), demografik yapı, coğrafya, ekonomik durum, bilimsel-teknolojik düzey ve psikolojik durumdur askeri güç, termonükleer güç, psikolojik durum, kültürel özellikler, inanç sistemleri ve moral unsurlar olarak…

Jeopolitiğe realist anlayışın egemen olduğu söylenebilir. Jeopolitik teoriler de devlet, uluslararası ilişkilerin temel ve tek aktörü olarak görülmektedir.

Frankel’e göre, iletişim, ulaşım ve askeri teknolojideki gelişmeler de ülkenin coğrafik ve topografik özelliklerinin geçmiş dönemlerdeki önemini azaltmıştır.

Frankel coğrafyanın dış politikadaki önemini kabul etmekle beraber toprak genişliği ile dış politika arasında sürekli bir bağlantının kurulamayacağına inanıyordu.

Strausz-Hupe, Orta Avrupa, Baltık, Adriyatik ve Ege’yi içine alan bölgeyi ele geçiren devletin Avrupa’ya hekim olacağını ifade etmektedir.

Strausz-Hupe, Avrupa kıtasının tek bir gücün hakimiyeti altına girmesini ekonomik ve teknolojik dengeyi bozmasının yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenliği açısından da tehlikeli olacağına işaret etmektedir.

JEOPOLİTİK DETERMİNİST TEORİ VE DIŞ POLİTİKA

Çevresel determinizm de denen jeopolitik determinizm, dış politika davranışlarını belirlemeye yönelik emprik araştırmalarsa çevresel koşullar ve coğrafyayı temel veri olarak almaktadır.

Mahan, denizlerin ve özellikle stratejik su yollarının denetimini elinde bulundurmayı büyük devlet olmanın önkoşulu olarak görmektedir. O dönemlerde okyanusa çıkışın sağladığı kolaylığında etkisiyle deniz ticaretinin avantajlarından Almanya ve Rusya’ya göre çok daha fazla yararlanan İngiltere ve Amerika Birleşik devletleri mutlak bir üstünlüğe sahip olmuşlardır.

(Mahan, ulusal güç ile coğrafyayı özdeşleştirirken, burada karalardan çok denizlerin önemi üzerinde durmaktadır.)

Mackinder’e göre tarih nerdeyse deniz güçleri ile kara güçleri arasındaki mücadelenin tarihi biçiminde gelişmiştir.

Mackinder analizinde, kenar kuşak teorisini ortaya atarak Mankinder’in “heartland” kavramına tutarlı bir alternatif getiren Nicholas J. Spykman “rimland” (kenar) kavramı üzerinde durmuşlardır.

Spykman’a göre, Avrupa ve Asya’da uzun bir süre güç dengesinin sürmesi nedeniyle, Transatlantik ve Transpasifik’te herhangi bir gücün tek başına egemenliği söz konusu olmamış ve bu burum ABD’nin bugünkü hegamonik pozisyonuna erişmesinde oldukça önemli rol oynamıştır.

(Spykman’a göre, Eski Dünya, Yeni Dünya’dan toprak bakımından 2,5, nüfuz bakımından ise 7 defa daha büyüktür. Bunun yanında endüstriyel kapasite bakımından dengede bulunsalar da kendi kendine yeterlilik bakımından Avrasya, Afrika, Avustralya’nın da içinde bulunduğu Eski Dünya daha yi durumdadır.)

Friedrich ratzel, Rudolf Kjellen, devletleri canlı bir organizmaya benzetmekte ve onların da tıpkı hayvanlar gibi hayatta kalma için mücadele etmek zorunda olduklarını… “dinamik sınırlar” Ratzel, Kjellen… Haushofer… iki savaş arası dönemdeki Alman yayılmacı politikasının düşünsel temelini oluşturmuştur.

(En önemli sorunun Almanya ve SSBC’nin dengelenmesi, bu iki devletin arasında kurulacak bir siyasal birliğin oldukça geniş bir coğrafyayı içine alan bir “Doğu Avrupa Federasyonu” olacağına dikkat çekiyor.)

coğrafya ile ulusal gücün özdeşleştirdiği Alman jeopolitik düşüncesi, ulusların yeterli hammadde, sanayi ve pazarına ulaşabilmek, büyük bir nüfusa ve özellikle “lebensraum”a (“hayat sahası”; “yeterli toprak parçası”) sahip olmak amacıyla sınırlarını genişletmelerini normal karşılamaktadır.

(Ratzel bir çalışmasında, sınırlar için, bunun bir ülkenin genişlemesinin gerçekçi olarak durduğunu gösteren hatlar olduğunu belirtmektedir.)

JEOPOLİTİK TEORİ VE EMPERYALİZM

Emperyalist genişlemeyi ve yayılmacı politikaları devletler için doğal kabul eden klasik realizm gibi jeopolitik teori de emperyalizm ve yayılmacı politikalara kılavuzluk eden bir uluslararası politika teorisidir.

Coğrafya, sömürgeci politikaların bilimsel altyapısını hazırladığından giderek emperyalizmin aracı haline gelmiştir.

Friedrich Ratzel’in “doğal genişleme yasası”na göre, savaşlar devletlerin coğrafik anlamda genişlemesinin gerekli bir aracıdır. Harlford Mackinder’in “global güç dengesi” teorisi de emperyalist politikaya kaynak teşkil eden bir yaklaşımdır. Teori, Amerikan karar vericilerinin Savaş sonrasında başlayan çevreleme politikasının da temelini oluşturmuştur.

JEOPOLİTİK DETERMİNİZM YERİNE

ANALİZ ÇERÇEVESİ OLARAK JEOPOLİTİK (ÇEVRESEL) OLASILIK

Poisbilist” Lucien Febvre ve Vidal de la Blanche. Çevre, insan davranışlarının sınırlarını tek başına belirleyememekteyse de eylemler üzerinde sınırlı da olsa koşullandırmacı bir etkiye sahip olduğunu kabul etmek gerekir.

Sprout’lara göre coğrafya bize ne yapmamızı emreden bir öğe olmayıp tercihlerimizi oluşturmada yol göstericidir.

Olasılıkçı doktrine göre, çevre ve dış ortam karar vericiyi bir davranışa zorlayan bir öğe olmayıp karar vericinin önündeki olanaklara ve sınırlamalara işaret etmektedir.

Genellemelerde bulunmak mümkündür, örneğin coğrafyanın birinci yasası da denen, “mesafe uzadıkça devletin etkisinin azalacağı” veya “devlet ülkesel (alansal) olarak büyüdükçe etkileyeceği mesafenin artacağı” gibi.

Mekan unsuru analizin çerçevesini meydana getirmektedir. İkinci bir katkı ise model kurmaya ilişkindir. Jeopolitikçilerin üzerinde durduğu bir diğer nokta da mekansal heterojenik ve mekansak bağımlılıktır.

Siyasal coğrafyacılar, coğrafyanın belirleyici bir etken olmadığını fakat posibilistlerden bir adım daha ileri giderek en fazla koşullandırıcı bir etkiye sahip olabileceğini savunmaktadırlar.

JEOPOLİTİK DÜŞÜNCE OKULUNUN SINIFLANDIRILMASI

Jeopolitik düşünürler altı gurupta ele alınabilceği… Geofrey Parker bunları a) ikili düşünce (binarist) b) marjinlistler (marginalist) c) üçlü düşünce (trinary) d)bölgeciler (zonalist) e) merkezciler (centralist) ve son olarak f) çoğulcular (pluralist) olarak ele alıyor.

İkili düşünceye göre, iki güç odağına. Mackinder kara gücü ve deniz gücü… ikili ayrıma…

Marjinalist düşünce, dünyanın merkezi olarak kenar kuşağı…

Üçlü düşünce… üç güç merkezine… Bunlar, kısaca okyanuslar veya deniz alanları, kıtalar veya kara parçaları ve kenar kuşak…

Zonalistler dünyanın merkezi olarak, kuzey yarım kürenin ılıman ve alt tropilak kuşağını almaktadır. Karl Haushofer’in görüşlerine.

Merkezci okulun merkez-çevre… Wallerstein ve Modelski, Batılı kapitalist ülkeler Üçüncü Dünya olarak bilinen yoksun ülkeleri sömürmektedirler. Azgelişmiş veya gelişmekte olan Doğu Avrupa, Doğu Akdeniz ve Orta doğu ülkeleri ise yarı perifer (semi periferi) durumundadırlar.

Çoğulcu okula tarihsel olarak güç merkezli bir yerden bir başka yere sürekli kaymıştır veya kaymaktadır.

3. Oyun Teorisi ve Uluslararası İlişkiler

OYUN TEORİSİ VE TEMEL VARSAYIMLARI

Oyun teorisine, çatışmayı ve rekabeti öngören karar verme süreçlerine ve ilişki biçimine uygulanacak bir teori olarak bakılmıştır.

Bir tarafın kazancı diğer tarafın kaybı anlamına gelmektedir.

Uluslararası ilişkilerin temel aktörü olarak devleti kabul etmesi realizmin özelliklerini yansıtan bir teori görünümüne sahip olması.

Oyun teorisi, taraflar (players), stratejiler (strategies), kurallar (rules) ve sonuçlar (payoffs) olmak üzere dört temel unsura dayanmaktadır.

Bu tür oyunlara sıfır toplamı oyunlar denmektedir.

Oyun teorisi, oyuncuların rasyonel davrandığını, rakibin en olumsuz tutuma göre stratejinin belirlendiği ve çıkarın maksimum kılınması zararın minimuma indirilmesinin temel amaç olduğunu varsayar. Optimal denge noktası her iki oyuncu için de minimaks ya da maksimin noktasıdır.

Oyun teorisi araçlardan ziyade sonuçlarla ilgili bir teoridir.

Taraflar arasında güven ve haberleşme olmadığı için taraflar rakibin en olumsuz tutumuna göre stratejilerini belirleyeceklerinden…

Uluslararası politikada sıfır toplamlı çatışmalara pek sık rastlanmasa da bu hiç gerçekleşmeyeceği anlamına gelmez. Örneğin Fransa, 1871’de Alsace Lorein’i Prusya’ya kaptırdığında, bu durum topyekün savaşlara söz konusu olabilir.

Sıfır toplamlı olmayan oyunlar da denen değişken toplamlı oyunlarda ise, oyunun sonundaki toplam kazanç tarafların izleyecekleri ortak stratejilere bağlı olarak değişebilmektedir.

Comments

facebook'ta yorum yazın

ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİLERİ Tayyar ARI” üzerine bir düşünce

fikrin nedir?