ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİLERİ Tayyar ARI

OYUN TEORİSİ MODELLERİ

Sıfır Toplamlı Oyunlar

Sıfır toplamlı (zero-sum) ya da sabit toplamlı (fixed-sum) oyunların, birinin kazancının diğerinin kaybı anlamına gelen oyunlar olduğu… Sıfır toplamı oyunlar, uzlaşması mümkün olmayan çatışmalara ve gerilimlere sıkça uygulanan bir yöntem olagelmiştir.

Bu tür oyunlarda izlenen stratejiler maksimin veya minimaks olarak ifade edilir.

Optimal denge noktası olmayan sıfır toplamı oyunlarda tarafların izlediği karışık strateji minimaks stratejisidir.

Rasyonalite maksimin/minimaks stratejinin temel unsurudur.

Amerikan hükümeti, SSCB’nin geliştirdiği SS-9 füzelerini bir ilk vuruş esnasında kullanması halinde ABD’nin misillemede bulunma yeteneğini önemli ölçüde nötralize edeceği varsayımıyla hareket ederek füze savar füze (anti balistik füze) sistemi geliştirmiştir. Rakibin niyetiyle ilgilenmemiş; sadece rakibin bulunduğu potansiyel dikkate alınarak en kötü duruma göre hareket edilmiştir. Bu şartlarda rakibin kapasitesini tahmin etmek, niyetini tahmin etmekten daha kolaydır. Bir savaş esnasında bir devlet ya rakibin kapasitesinden yola çıkarak ne yapabileceğini ya da  niyetinin ne olduğunu tahmin etmeye çalışarak strateji geliştirecektir. Kuşkusuz birincisi ikincisine göre hem daha kolay hem de daha güvenlidir.

Uluslararası politika da devletlerin rasyonel davranması gerekir. Taraflar aynı oyunu tekrar tekrar oynayacağını düşünerek uzun dönemdeki kazanç ve kayıplarını hesap etmek durumundadırlar. Burada devletler ya kısa dönemi dikkate alarak ve diğer oyuncunun davranışıyla ilgilenmeden kendileri için rasyonel olan en az zararla en fazla kazanç sağlayan stratejiyi seçebilirler ki buna stratejik olmayan rasyonalite adı verilmektedir. Stratejik rasyonalitede karar verici rakibin uzun vadede göstereceği davranışları da hesaba katmaktadır.

Sıfır Toplamlı Olmayan Oyunlar

Gerek günlük yaşamdaki gerekse uluslararası politikadaki çatışmaların hepsi sıfır toplamı değildir. Bunların bir çoğu değişken toplamlı olmayan (non-zerosum) oyunlara benzer. Oyuncular ikiden fazlada olabilir. Oyuncular birlikte kaybedebilecekleri gibi ortak çıkarları doğrultusunda işbirliğine gitmeleri halinde birlikte kazanabilirler.

Bazen çatışan tarafların farklı algılamaları nedeniyle değişken toplamlı bir oyun sıfır toplamlı bir oyun haline dönüşebilir. Oyun modelleri arasında özellikle üçü önemlidir. Bunlar: Tavuk oyunu (chicken game) modeli, geyik avı (stag hunt) modeli ve mahkumun ikilemi (prisoners dilemma) modelidir.

Karşılıklı Tehdit algılaması ve Tavuk Oyunu

Tavuk oyunu modeli, aynı şeritten karşı yönde son hızla seyreden iki genç sürücünün cesaretlerini göstermek amacıyla oynadıkları ve yıllar önceki bir Hollywood filminden esinlenerek geliştirilen popüler bir oyun modelidir.

İki oyuncu için minimaks (maksimin) durum birinci durum olup, -5’er puana razı olarak kaybı minimize etmektedir. Bu oyunda en rasyonel olan opsiyon her iki oyuncunun da işbirliğine yönelik bir strateji izlemesidir.

Oyun teorisinin genel niteliğini işbirliğinden kaçınmaya dönük olduğunu; işbirliğinin ise işbirliği yapmamanın maliyetinin yüksek olduğu durumlarda gerçekleştiğini belirtmekte yarar var.

Soğuk Savaş döneminde Süper devletler arasındaki çatışma genel olarak sıfır toplamlı olmayan bir tarzda cereyan etmiştir.

Geyik Avı Modeli

Değişken toplamlı (sıfır toplamı olmayan) ve ikiden fazla (n) oyuncunun söz konusu olduğu çatışmalarda kullanılan diğer bir oyun teorisi modeli ise “geyik avı” (stang hunt) örneğindeki avcıların durumudur. Amaca ulaşılması işbirliğinin tam olarak gerçekleşmesine bağlıdır. Dolayısıyla her bir avcı için iki alternatif söz konusudur; ya daha tatmin edici bir sonuca ulaşmak için işbirliğini seçmek, ya da bireysel çıkarları küçük ölçüde tatmin etmeye çalışarak durumu riske sokmak. En rasyonel olanı işbirliğini tercih etmektir.

Tehditler ve Vaatler Öngören Çatışmalar ve “Mahkum İkilemi” Modeli

Değişken toplamlı (sıfır toplamı olmayan) oyunlara verilebilecek diğer bir ilginç örnek ise mahkumun ikilemi oyunudur. Tarafların karşılıklı istenmeyen bir durumdan kaçınmaları için işbirliği yapmaları gerekmekle beraber aralarında iletişim olmadığından diğerlerine güvenmeleri ve işbirliğinden kaçınabileceği riskini göze almaları gerekir. Arkadaşı erken konuşursa aynı şey bunun için söz konusu olacak ve arkadaşı ödüllendirilerek serbest kalırken kendisi idama mahkum olacak. İkisi de aynı gün itiraf ederlerse idama mahkum olmayacaklar fakat onar yıl hapis yatacaklar. İkisi de konuşmamayı tercih ederse para ödülü alamayacaklar ama ikisi de serbest kalacaklar. En rasyonel strateji sonuncusudur.

En rasyonel seçim mavi butona basmaktır.mahkumun ikileminde genellikle oruncuların daha önce birbirlerini tanımadıkları, birbirlerinin geçmişlerini hakkında hiçbir şey bilmedikleri, daha sonra da görüşmeyecekleri, aralarında haberleşmenin ve güvenin bulunmadığı be oyunun bir defa oynandığı ve tekrar edilmeyeceği varsayılmaktadır.

Her ikisi de rasyonel davranarak silahlanmaya devam edeceği için sonuç 2,2 olacaktır.

Diğer taraftan, eğer mahkumun ikilemi oyunu bir defa değil de belirli bir toplumsal çevrede birçok defa tekrarlanıyorsa modelin adı “mahkumun ikilemi süper oyunu” olarak ifade edilmektedir.

(güçler dengesi ittifak ant.)

Örneğin 20 defa tekrarlanacak bir oyunda taraflar ilk başlarda işbirliğine daha yakın bir tutum içinde olacaklardır. Bu aşamada işbirliği yapmak daha rasyonel bir stratejidir. Oysa oyunun sonuna doğru taraflar yeniden işbirliğinden uzaklaşacaklarından işbirliğinden kaçınma taraflar için daha rasyonel bir stratejidir.

Gelecekten ziyade mevcut gün ile ilgilen ve hazır kazancı gelecekteki kazanca tercih eden bir oyuncu için oyunun tekrarlanmaması fazla bir anlam ifade etmeyebilir.

OYUN MODELLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Bu nedenle silahlanma yarışları ve çeşitli nedenlerle başlayan tırmanma durumları ile aralarında ideolojik vb. nedenlerle çatışma yaşanan ülkeler arasındaki sorunların bir türlü çözülememesi mahkumun ikilemine benzemektedir.

Uluslararası çatışmalarda X devleti, Y devletine karşı (veya tersi) niye böyle davranıyor diye sormak yerine; X devletinin Y devletine (veya tersi) böyle davranmasına Y devletinin hangi davranışlarının sebep olduğunu araştırmak daha anlamlı olabilir. Dolayısıyla provakatif davranışlarla kilitlenmeye sebep olmak veya sürekli işbirliğini tercih etmek yerine taraflar şöyle bir strateji izleyebilirler (1) Önce işbirliğiyle başlamak, (2) bu işbirliğini diğeri de aynı şekilde davrandığı sürece sürdürmek, (3) diğerlerinin suistimali halinde misillemede bulunmak, (4) zaman zaman işbirliğini arzuladığı göstererek rakibe de sürekli bir işbirliğinin gerçekleşe-bilmesi konusunda bir şans vermek.

Strateji şu şekilde ortaya konmuştur; (1) Diğerleri de aynı şekilde davrandığı sürece işbirliğini tercih ederek gereksiz çatışmalardan kaçınmak; (2) diğer oyuncunun aksi yönde provakatif şekilde davranması halinde misillemede bulunmak; (3) gerekçeli bu misillemelerden sona geçmişi bir tarafa bırakmaya çalışarak yeniden işbirliğine fırsat tanımak; (4) bu aşamada artık bu tutum suistimal edilemeyeceğinden işbirliğini sürdürmek. Bu aşamada işbirliğinin sürdürülebilmesi için; (1) Rakibine geçmişteki provakatif davranışlardan dolayı (bir takım kazanımları olmuş dahi olsa) kin tutma ve bağışlamaya çalışır.; (2) ilk başta ihanet eden (provakatif) taraf olma; (3) ihanetin ve işbirliğinin karşılıklı olmasına çalış; (4) fazla açıkgöz davranmaya çalışma.

ABD’nin Küba Krizi’ndeki tutumu bu açıdan değerlendirildiğinde tavuk oyunundaki rasyonel stratejiye, ticari çatışmalar ve tarife görüşmeleri ise mahkumun ikilemi durumuna benzetilmektedir.

Fransa ile Almanya arasındaki ilişkiler Fransa’ya karşı kazanılan savaşın arkasından 1871’de alman birliğinin sağlandığı andan itibaren hep sıfır toplamlı olarak devam etmesine karşılık Avrupa Birliği süreciyle ve bu oluşum içinde yer almalarıyla beraber sıfır toplamlı olmayan bir görünüme dönüşmüştür.

OYUN TEORİSİNE YÖNELİK ELEŞTİRİLER

Eleştirilerde, teorinin tipik bir özelliği olarak gerçekleri basitleştirdiği ve insan davranışı ve pratik hayattaki durumlar üzerinde yapılmış geniş bir araştırmaya dayanmadığı için emprik değerlerin fazla olmadığı…

Uluslararası ilişkilerin indirgemeci bir yöntemle analiz ettiği için de eleştirilmektedir. Oyun teorisi bu varsayımlarıyla realizmin etkisi altında kalmış bir görüntü sergilemektedir. Oyun teorisinde de tarafları işbirliğine yönelten ana unsur toplam fayda değil net faydadır. Devletler genellikle net faydadan ziyade kendi, toplam faydasını (kazancını) dikkate almaktadır.

Oyun teorisinin modellerinde rasyonel çözümler genellikle işbirliğini öngörmemektedir.

4. Globalizm ve Globalist Teoriler

GLOBALİZM

Uluslararası sistemi ekonomik kavramlarla açıklamaya çalışan globalistlere göre, dünya sistemini anlamak için onun tarihi gelişimine bakmak gerekir. Yoksul ülkelerden sürekli olarak zengin ülkelere doğru bir artı değer transferi söz konusu. Globalistlere göre bu adaletsiz gelir dağılımı dünya sisteminde yaklaşık dört yüzyıldır devam etmektedir.

Nitekim Soğuk Savaş sonrası dönemde Doğu-Batı ayrımının yerini Kuzey-Güney ayrımı ile Kuzey ülkelerinin kendi aralarındaki ekonomik rekaber almış durumdadır.

Globalistler uluslararası sistemi kapitalist üretim tarzının şekillendirdiği bir yapı olarak gördükleri halde…

Globalistlere göre çağdaş dünya sisteminin gelişimini ve işleyişini anlamada ekonomik faktörler anahtar rol oynamaktadır.

Realistler analiz düzeyi olarak birey ve devleti, neorealistler ise devlet ve sistemin esas alırken diğer iki yaklaşım (pluralizm ve globalizm) uluslararası ilişkilerin bunların dışında çok daha farklı düzeyde de analiz edilebileceğini göstermektedir.

Değişimin barışçıl mı yoksa devrimle mi gerçekleşeceği sorunsalı Globalistler açısından tam çözülmüş değildir.

Dolayısıyla bağımlılığın az gelişmişliğin nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu sorunsalının çözümlenmiş olduğuna dikkat çekilmektedir.

Katı bir bağımlılık tezi, az gelişmiş Üçüncü Dünya ülkelerindeki geri kalmışlığım suçunu bütünüyle sanayileşmiş ülkelere yüklemektedir. Bu ülkelerdeki baskıcı yönetimlerin beceriksizliğinin de şüphesiz payı ve rolü bulunmamaktadır.

Globalizm, özellikle Poperyan anlamda bilimsel bir teori olarak kabul edilmemektedir.

Venezüella, Brezilya, Singapur ve Güney Kore, Japonya’nın gösterdiği başarının otonom davranmanın mümkün olduğunun örnekleri olarak sunulmaktadır.

Eleştiri sahiplerine göre, bu tür çabalar dikkatleri azgelişmişliğin içsel nedenlerinden uzaklaştırarak ve başka taraflara kaydırarak, bir anlamda çözmeye çalıştıklarını sandıkları sorunu derinleştirmektedirler.

GLOBALİST TEORİLER: EMPERYALİZM,

BAĞIMLILIK VE MERKEZ-ÇEVRE TEORİLERİ

Yaşam standartlarının yükselmesinin ve ulusal ekonomideki büyümenin devletler arasında barışa yol açtığı uluslararası ilişkiler teorilerinin bir çoğunda açıkça veya örtülü olarak vurgulanmaktadır.

Marksist Teori ve Çalışma Olgusu

Marksist paradigmanın temel varsayımlarından hareket eden emperyalizm teorileri uluslararası ilişkiler ve olayları siyasal güçten ziyade ekonomik getiriye dayandırmaktadır. Karl Marx’ın (1818-1883) felsefesinin temelini oluşturan diyalektik materyalizme… Bir Tanrı inancını bütünüyle yadsıyan Marx, her şeyin temelinde doğanın kendisini ve maddeyi koymakta; Hegel’den yola çıkmakla beraber onun benimsediği töz yada manevi öz kavramını reddederek doğayı esas kabul etmekte ve bir anlamda Hegel idealizmini tersine çevirmektedir. Marx’ın, kurumsal ve ideolojik yapısının ekonomik üretim ilişkileri tarafından belirlendiği, ekonomik sistemi denetleyebilen siyasal sistemi de denetler. Siyasal kuruluşlar ekonomik alt yapıya dayanan üst yapılardır.

Günümüze kadarki bütün savaşlar sınıf savaşıdır. Ezen ile ezilen arasında. Son kertede burjuvazi ile proleteryanın savaşına dönüşmüştür. Marksist düşünceye göre sınıf çatışması toplumsal değişimin ana nedeni oluşturmaktadır. Burjuvazi (tez) ile proleterya (antitez) arasındaki çatışmanın sosyalizme (sentez) yol açacağını, çünkü tarihte her zaman egemen sınıf (tez) ile halk yığınları (antitez) arasındaki çatışmanın yeni bir ekonomik, siyasal ve toplumsal yapının (sentez) ortaya çıkmasını sağladığı ifade etmektedir.

Marx’a göre sosyalist devrim önce ulusal düzeyde olacaktır. Her ülkenin proleteryası kendi burjuvasını alt edecektir.

Kapitalist sistemde toplumun büyük bir kısmı köleleştirilmektedir.

Emperyalizm Teorileri

Hobson

Hobson’a göre, emperyalizm kapitalizm içindeki yanlış uygulamalardan kaynaklanmaktadır. Kapitalist toplumlar aşırı üretim ve yetersiz tüketim ikilemini yaşamak zorunda kalıyor. Ülke içinde kullanılmayan sermaye ve tüketilmeyen mal için yeni yatırım ve pazar olanaklarının araştırılması emperyalizme yol açmaktadır.

Hobson’a göre, XIX. Yüzyılın sonlarında Avrupa’nın genişleme çabalarında esas olarak ekonomik olmayan askeri, politik, psikolojik ve dini faktörler etkili olmuştur.

Marksist-Leninist Okul ve Emperyalizm Olgusu

Marks’ın kendi başına bir emperyalizm teorisi geliştirmediği yukarıda ifade edildi. Bu konu üzerinde ağırlıklı olarak ilk defa duran Lenin olmuştur. Lenin’e göre kapitalist tekel grupları –karteller, teröristler- önce kendi ülkelerinin iç pazarını paylaşırlar.

Lenin’e göre modern kapitalizmin temel özelliği büyük kapitalistlerin bir araya gelerek oluşturdukları kartellerdir.

Lenin’e göre emperyalizm kapitalizmin gelişmenin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve emperyalizm kapitalizmin en ileri aşamasını simgelemektedir. Emperyalizm kapitalizmin tekelci aşamasıdır.

Lenin’e göre emperyalizmin tanımının şu nitelikleri göz ardı etmemesi gerektiğini belirtmektedir: Üretim ve sermayede tekellerin oluşması; mali oligarşinin oluşması; sermaye ihracının özel bir önem kazanması; uluslararası kapitalist temellerin kurulmuş olması; toprak bakımından, paylaşmanın tamamlanması.

Emperyalizm, tekellerin ve mali-sermayenin (finans kapitalin) egemen olduğu, sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı, dünyadaki tüm toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında pay edildiği bir genişleme aşamasındaki kapitalizmin adıdır.

Barışçı ittifaklar, savaşları hazırlar ve savaşlardan doğar.”

Marsist-Leninist’lere göre, finans kapital emperyalizmin kaynağını ve uluslararası çatışmaların temel nedenini oluşturur.

Lenin’den önemli ölçüde etkilenen Sweezy de emperyalizmi dünya ekonomisinin gelişiminde bir aşama olarak tanımlamaktadır. Sweezye’ye göre bu aşamada (a) endüstri malları için dünya pazarında ileri kapitalist ülkeler rekabet halindedir; (b) tekelci sermaye hakim sermaye şeklidir; (c) birikim sürecinin zıtlaşmaları öyle bir derecede olgunlaşmıştır ki sermaye ihracı dünya ekonomik ilişkilerinin belirgin özelliğidir. Bu temel ekonomik koşulların bir sonucu olarak iki özellik daha ortay çıkmıştır: (d) dünya pazarında birbirinin ardı sıra, boğaz boğaza düşmanlık ve uluslararası tekelci birleşmelere yol açan ciddi rekabet ve (e) dünyanın işgal edilmemiş yerlerinin önde gelen kapitalist güçler (ve onların uyduları) tarafından paylaşılması.

Emperyalizm Teorilerine Yönelik Eleştiriler

Morgenthau, hatırlanacağı üzere farklı bir emperyalizm tanımı yaparak Lenin ve Hobson çizgisinden farklı olarak bir dış politika biçimi olarak gördüğü emperyalizmi “iki veya daha fazla devlet arasındaki güç ilişkilerini değiştirmeyi be statükoyu kendi lehinde bozmayı amaçlayan dış politikalar”. Morgenthau, emperyalizmi ekonomik bir temeledayandıran teorilerin kapitalizm öncesi emperyalist politikaları açıklamakta yetersiz kaldıklarını, hatta 1870-1914 arasındaki kapitalist dönemdeki emperyalist uygulamalara da inandırıcı bir açıklama getiremediğini iddia etmektedir.

Kapitalistlerin büyük çoğunluğu çıkacak bir savaşın kendilerine zarar vereceğini düşündüklerinden genellikle barıştan yanadırlar. Kapitalist toplum savaşa, silahlanmaya ve profesyonel büyük ordular oluşturulmasına muhalefet ederek bu yönde sosyolojik bir altyapı oluşturmaktadır.

Schumpeter eleştirisinde özellikle 1870’te sonraki savaşların büyük çoğunluğunun ekonomik nedenlerden kaynaklanmadığını belirtmekte.

Bağımlılık ve Tapısalcılık Teorileri

Sermayenin Uluslararasılaşması

Dünya ekonomisinin günümüze kadar üç aşamada; ilk aşama da, ticaret yoluyla kurulan ve sadece mal alışverişinin harekete geçtiği bir işbölümü söz konusu olmuştur. Bu iş bölümü kapitalistleşen bölgelerin gereksinimlerine uygun bir şekilde gelişmiştir. Bir başka deyişle azgelişmiş ülkeler kapitalistleşmiş ülkelerin gereksinimlerinin karşılandığı bölgeler olarak görülmüştür. Dolayısıyla işbölümünün boyutu kapitalistleşen ülkenin gereksinmesiyle ilişkili olmuştur. İkinci aşamada, kapitalizmin yerleştiği ülkelerden azgelişmiş bölgelere yapılan yatırımlar bu bölgelerin ticaret potansiyelini yükseltmiştir. Yani ticaret sermayesinin akışkanlığı dünya ekonomisinin sürükleyici gücü olmuştur. Bu dönemde azgelişmiş bölgelerde hakim olan ticaret sermayesi kapitalist ülkelerdeki üretici sermayenin gereksinimlerine uygun olarak hareket etmiş ve dünya ekonomisi içindeki iş bölümünü ilerletmiştir. Ticari sermayenin uluslararalılaşması. Üçüncü aşamada ise üretici sermayenin uluslararalılaşması söz konusudur.

II. Dünya Savaşı’na kadar ki dönemde dünya ekonomisini ve uluslararası iş bölümünü işlevsel bir bütün içinde devam ettiren ticaret sermayesiydi. II. Dünya Savaşından sonra ise üretici sermaye ülkeler arası nitelik kazanmaya başladı.

Çok Uluslu Şirketler ve Uluslararası Sermaye Hareketleri

Klasik ve neo-klasik dış ticaret teorileri uluslararası sermaye hareketlerini ve çok uluslu şirket yatırımlarını açıklamakta yetersiz kaldığı için..

Veron’un “Üretim Dönemleri Teorisi”

Yeni teknolojileri içeren malların üretimine ilk önce doğal olarak, en yüksek gelir ve teknoloji düzeyinde bulunan ülkede başlanmakta daha sonra, ihracat ve dolaysız yatırımlar yoluyla malın üretimi diğer sanayileşmiş ve nihayet azgelişmiş ülkelere kaymaktadır.

Firmanın tekelci gücü kaybolmaktadır. Bu dönem ise üretimin olgunlaşma dönemi. Büyük şirketi ihracat yerine yabancı ülkede kendine bağlı yavru şirketler kurarak dolaysız yatırıma sevk eder.

Üçüncü dönem, üretimin ve teknolojinin standardize olduğu dönemdir. Talebin gelir ve fiyat elastikiyetinin eşitlendiği, bu tek rekabet yolu malı daha ucuza üretebilmek.

Hymer-Kindleberger ve “Tekelci Rekabet Teorisi”

Bu teori yerli firmaların daha avantajlı olduğu düşüncesine dayanır. Çok uluslu şirket yatırımlarını ve bunun sonucu ortaya çıkan uluslararası üretim olgusunun arkasındaki nedenleri oluşturmaktadır. 1- Ürün piyasalarında tem rekabetten uzak bir ortam, 2- faktör piyasalarında da tam rekabetten uzaklaşmayı 3- dışsal ekonomiden yararlanmak.

Uluslararası Sermaye Hareketlerinin Marksist Teoriyle Açıklanması

Gelirin adil olmayan dağılımı ülkede tüketim talebinin gerekli hızla artmasını sağlayamadığından tekelci şirketler ellerinde biriken sermayeyi yabancı ülkelerde yatırıma yöneltmişlerdir. Ülkede tüketimin yeterli ölçüde artmayışından çok kapitalist ülkelerin deniz aşırı ülkelerde Pazar kapatma ve doğal kaynakları kontrol etme yarışının bir sonucudur. Eski kapitalizmde uluslararası mal ihracı sistemi temel niteliğini oluştururken tekelcilerin egemen olduğu tekelci kapitalizmde mal ihracının yerini uluslararası ölçekte sermaye ihracı almıştır.

Nihayet Magdoff’a göre, çağdaş emperyalizm belirgin yeni özelliklere sahiptir. (1) düşmanlık yerine emperyalist sistem (2) Amerika Birleşik Devletleri’nin, dünya emperyalist sisteminin örgütçüsü ve lideri (3) uluslararası olan bir teknolojinin ortaya çıkması.

Luxemburg’a göre kapitalist ülkelerin gelişmesi ancak azgelişmiş Üçüncü Dünya ülkelerinin varlığıyla gerçekleşmektedir.

Sermaye ihracı kapitalizmin ilk dönemlerinde de XX. Yüzyılsa ulaştığı tekelci aşamada da daima tek yönlü olarak azgelişmişlerden gelişmişlere doğru olmuştur.

Azgelişmişlik Sarmalı

Çünkü, gelişmiş ülkeler tarihin hiçbir döneminde azgelişmiş ülke olmadılar. Kendileri gelişirken bugünkü azgelişmiş ülkelerin geri kalmalarına neden oldular.

Azgelişmişliğin ilk niteliği kapitalizme geçişin özerk ve bağımsız bir yoldan değil, dışarıdan gelen bir koşullanmayla olmasıdır.

Frank’a göre azgelişmişlerin geri kalmışlığı gelişmiş kapitalist ülkelerin kolonileşme politikalarının bir sonucudur. Uydu ülkelerin gelişmelerinin ancak merkezle olan bağlarını gevşetmeleri durumunda olanaklı olacağını savunmaktadır.

Çok Uluslu Şirketler ve Uluslararası Sermaye Hareketlerinin

Azgelişmiş Ülkelerin Ekonomik Yapılarına Etkisi

Baran’a göre ise, sömürgelerdeki yatırımlar yalnız bu ülkelerin kalkınmalarına katkıda bulunmakla kalmamış aynı zamanda ticari kapitalizmi teşvik ederek bu ülkelerin endüstriyel kapitalizme geçmelerini önlemiştir.

Baran’a göre “kapitalist ülkelerle ilişkilerini koparıp yarattıkları artık değeri kendilerini üretken sektörlerde yatırıma dönüştürmedikçe mümkün değildir”.

Baran’ın önerdiği yeni sistem sosyalist sistemdir.

Fakat bu bağlar kapitalist bir dünya sistemi içinde yer aldığı sürece uydu tarafından gevşetilemez. Bağların gevşetilmesine neden olan şey yaşanan büyük ekonomik bunalım ve ardından gelen dünya savaşı olmuştur.

Yapısalcılık ve Merkez-Çevre Teorileri

Galtung’un Merkez-Çevre Teorisi ve Emperyalizm

Galtung’un yapısalcı emperyalizm teorisine göre dünya, Merkez ve Periferi olarak nitelenen iki grup ülkeden oluşmaktadır. Metropol ve uydu ilişkisi. Bu ilişki biçimini emperyalizm olarak nitelendirmektedir. Hegamonik bir ilişki… Merkez ülkenin merkezi ile Preferi ülkenin merkezi arasındaki ortak çıkar ilişkisi üzerine kurulmaktadır.

Galtung’a göre emperyalizm yapısal bir ilişki biçimidir.

Galtung, emperyalizmi Merkez ülkelerin Pariferi ülkeler üzerindeki hegemonyası* sonucu oluşan çıkar farklılaşması olarak tanımlamaktadır.

(* Kavramı ilk defa kullanan Gramsci. İşçi sınıfının örgütlenmesi sonucunda verilen mücadeleyle burjuvazinin hegemonyasının yerini de proloteryanın hegemonyasının** alacağını düşünmektedir. Gramsci, devleti bu anlamda egemen sınıfın hegemonyasını sürdürme aracı olarak görmektedir. Gramsci, hegemonyayı aynı zamanda bir devletin diğeri üzerindeki hakimiyeti olarak görmektedir.

** Lenin, “proleterya diktatörlüğü”.)

Galthung, feodal bir ilişki olarak gördüğü emperyalizmi, yine Merkez be Perferi ülkeler arasındaki ekonomik, siyasal, askeri, iletişimsel ve kültürel olarak üzere beş gruba ayırmaktadır.

Galthung’a göre, koloniyalizm, neo-koloniyalizm ve neo-neo-koloniyalizm.

Uluslararası alanda geniş kaynaklara sahip olan gelişmiş ülkeler azgelişmiş ülkelere yönelik bilgi akışını da kontrol edebilmektedirler. Merkez ülkelerin diğer Merkez ülkenin periferiyle bir ilişkiye girmemeye özen göstererek birbirlerinin etki alanlarına saygı göstermeleriydi.

Gri bölgeler, I. Dünya Savaşı öncesinde Almanya ve İngiltere arasındaki çatışmalarda II. Dünya Savaşı sonrasında ise ABD ile SSCB arasındaki özellikler Orta Doğu, Almanya, Kore, Vietnam, Tayvan, Afganistan gibi ülkeler üzerindeki çatışmalarda belirleyici bir rol oynamıştır.

Periferi ülkeler bu tür Merkez ülkelerin tek taraflı belirleyebilecekleri bir ilişki yapısının içine çekilmektedirler. Bu durum Pariferi ülkelerin kendi aralarında Merkez ülkelere karşı bir ittifak ilişkisi oluşturmalarını olanaksız hale getirmektir.

Wallerstein’in Merkez-Çevre ve Dünya Sistemi Modeli

Wallerstein anlamında dünya ekonomisi bir toplumsal iş bölümüdür. Kapitalist bir yapıya sahiptir.

Kapitalist dünya ekonomisi” sistemi öncelikle Avrupa’da şekillenmekle beraber artık günümüzde evrensel bir boyut kazanmıştır. Temel mantığı dışarıya doğru ve mevcut sınırların ötesine doğru sürekli genişlemedir. Kapitalist dünya ekonomisi emek ile sermaye arasındaki toplumsal ilişkiyi ifade etmektedir. Artı değer bu ilişki sonucu proleteryadan kapitaliste akratılmaktadır.

Coğrafik bir tanımlama gibi gözükse de ilişkisel bir ayırımdır. Periferi bölgeden Merkeze artı değer transferi söz konusu olmaktadır.

Üretim dönemleri” (product cycles) teorisinden dolayı Merkez ülkede üretilen bir ürün daha sonra Preiferiye kakabilmektedir.

Periferi ülkelerde yarı-proleteryanın oldukça fazla olması, yani ücretli işçi olmak isteyenlerin çokluğu ücretlerin düşük olmasına ve kapitalistin daha fazla kar elde etmesine tol açmaktadır.

Wallerstein’a göre Merkez ve Periferinin dışında bu iki bölgenin özelliklerini de yansıtan bir ara bölgede Semi-Periferi bölgesidir.

Wallerstein’a göre, tarihsel sistem dönüşümseldir ve 50-60 yıllık aralarla bazı dönemlere durgunluk bazı dönemlere ise üretkenlik hakim olmaktadır. Her durgunluk dönemi üretim süreçleri ağının yeniden yapılanmasına yol açmakta ve sermaye birikimine yol açan toplumsal ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesine yönelik baskıları gündeme getirmektedir.

(Cox’a göre hegemonik güç, sömüren ülke değildir. Hegemonik güç devletler arası çatışmaları engelleyerek düzeni sağlamaktadır. Dolayısıyla hegemonya sadece dünya politikası için düzen anlamına gelmemekte; aynı zamanda dünya ekonomisi için düzen anlamına gelmektedir. Hegemonyayı temsil eden hakim üretim biçimi, dalga dalga diğer ülkelere de yayılmakta ve diğer ekonomileri kendine tabi kılan bir bağ oluşturmaktadır. Dünya hegemonyası kavramı, toplumsal, siyasal ve ekonomik yapıları içine alan bir kavramdır. Dünya hegemonyası, hakim üretim biçiminin sürmesini sağlayan ve sınırları aşan sivil toplum güçlerinin ve devletlerin davranışlarını etkileyen genel kurallar anlamına gelen evrensel normları, kurumları ve mekanizmaları temsil etmektedir.)

Modern devlet sistemi (kapitalist dünya ekonomisi) tarihinde üç hegemonik güçten söz edilmektedir. Bunlar XVIII. Yüzyıldaki Hollanda (Birleşik Eyaletler); XIX. Yüzyıldaki ;İngiltere (Birleşik Krallık) ve XX. yüzyılın ortalarından itibaren ABD* (Birleşik Devletler)dir. Bunların hegemonik pozisyonları askeri güçlerinden ziyade ekonomik güçlerinden kaynaklanmaktaydı.

(*Cox’a göre, 1945’ten 1875’e kadar süren ilk dönemde İngiliz hegemonyası söz konusuyken arkasından gelen 1875-1945 dönemi hegemonyanın olmadığı dönem olarak nitelendirilir. 1945-1960 dönemi ise Amerikan hegemonyasının geçerli olduğu dönemdir.)

Holtsi, kapitalist dünya sistemi modelinin sadece Batı-Güney ilişkilerini analiz etmeye alıştığını, Doğu-Doğu, veya Doğu-Güney ilişkilerine uygulanmadığını iddia etmektedir.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?