ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİLERİ Tayyar ARI

KUZEY-GÜNEY İLİŞKİLERİ

Uluslararası sistemdeki çatışmaların nedenlerini Kuzey-Güney ilişkilerinden arayan yaklaşımlasın başında bağımlılık ve neo-Marksist yaklaşımlar gelmektedir.

Güney Ülkeleri Hangileri

Üçüncü Dünya kavramının eynı zamanda dördüncü ve beşinci dünya kavramlarını çağrıştırdığını düşünerek Güney ülkelerini yeni bir sıralamaya tabi tutmaktadır.

Güney-Güney İlişkileri Ne Durumda?

Güney-Güney ilişkisi de Kuzey-Güney ilişkisi tarafından belirlenmiştir.

Güney ülkelerinin en önemli ortak özelliği siyasal olarak güçsüz ve ekonomik olarak sa zayıf ülkeler olmalarıdır.

Bu ülkelerin diğer bir ortak özelliği ise bir iki istisna dışında büyük çoğunluğunun sömürge geçmişine sahip olmasıdır.

Kuzey-Güney İlişkileri İçin Bir Formül Geliştirilebilir mi?

Azgelişmiş Güney ülkelerinin gelişmiş ülkelere bağımlılığı, gelişmiş Kuzey ülkelerinin azgelişmiş ülkelere olan bağımlılığından çok daha ileri boyutlardadır.

Güneyin dünyadaki fiyat dalgalanmalarından daha az etkilenecek veya hiç etkilenmeyecek dallarda üretim yapması kendi yararına olabilir. Güney ülkeleri daha çok Kuzey ülkelerinde problem olarak görülen sektörlerde üretim yaparak bu pazarlara girmeye çalışabilir.

Kuzey- Güney İlişkileri Nasıl Gelişti?

Serbest ticaret sistemini kurumsallaştırmaya çalıştılar. Gelişmiş ülkelerin içerde Keynesyen politikalar benimserken dışarıda Adam Smith anlayışını savunmaları anlamına gelmekteydi.

Çoğunun tarım ürünleri üreten yada hammadde üretici ülkeler olmaları bilerek ve belki de kasıtlı olarak teşvik edildi. IMF ve Dünya Bankası gibi Soğuk Savaş sonrasının kurumsal düzenlemeleri, azgelişmiş ülkelerin retim yapılarını belirlemede öne çıka araçlar oldu.

ABD ilk başta destek verdiği bu bağımsızlık hareketlerini kısa bir süre sonra Batılı sömürgeci ülkelere verdiği destek çerçevesinde bağımsızlıklarını engellemeye ve hatta sert bir şekilde karşı çıkmaya başlamıştır.

Bandung Konferansıyla başlatılan bağlantısızlık hareketi… bunları birbirine bağlayan bağlar gelişmiş ülkelere bağlayan bağlardan daha zayıf olduğundan bağlantısızlık bir türlü beklenildiği kadar güçlü bir hareket olmamıştır.

IMF ve Dünya Bankası oy verme ekonomik güçle orantılı.

Batılı sanayileşmiş ülkeler 1950-1960 yılları arasındaki dönemde yüzde 4, 1960-1973 döneminde ise yüzde 5’lik bir gelişme hızına ulaşırken, bu oran 1973-1979 döneminde ancak yüzde 2,5 artmıştır.

Güney ülkeleri her ne kadar karar verme mekanizmaları Kuzey ülkelerinin denetiminde olan IMF, Dünya Bankası ve GATT gibi kuruluşlara karşı BM Genel Kurulu bir manivela olarak kullanmaya çalıştılarsa da seslerini istedikleri gibi duyurabilmeleri söz konusu olmamıştır.

Vermon’un üretin dönemleri. Kuzey ülkelerindeki geri teknolojilerin, tüketici beğenisine hitap etmeyen ürünlerin, hammadde yoğun teknolojilerin, çevreyi kirleten ve doğal kaynakların tükenmesine yol açan sektörlerdeki üretim yapan teknolojilerin ve işletmelerin, bu ülkelere kaydırılması söz konusu olabilirdi. Bu durum hem eski teknolojileri yeniden değerlendirerek ana şirketin yapmak istediği teknolojik değişimin finansmanının karşılanmasına, hem de az gelişmiş ülkelerde uygulanan korumacı politikalardan yararlanılarak yüksek tekelci karın ana firmaya aktarılarak, o firmanın uluslararası bir rekabetçi konumunun korunmasına yaradığı için gelişmiş ülkelerin çok uluslu şirketlerinin işine gelmekteydi.

Kuzey ülkeleri borç sonuna yaklaşırken bunu, az gelişmiş ülkelerin yapısal sorununda arayarak uluslararası ekonomik sistemin yapısında ciddi bir değişikliği gündeme getirmek yerine ilişkiyi ikili çerçeveye oturtarak alacaklı-borçlu ilşikisi biçiminde yaklaşmayı tercih etmişlerdir. IMF ve Dünya Bankası tarafından da desteklenerek borçlu ülkelerin ekonomileri açıkça ipotek altına alındı.

Soğuk Savaşın sona ermesiyle ideolojik rekabetin yerini bütünüyle ekonomik rekabet almıştır.

Soğuk Savaş sonrasında liberal ekonominin temel ideoloji haline gelmesinin ve ekonomik rekabetin uluslararası ilişkilerin ana gündemini oluşturmasının bu rekabete ayak uyduramayan ülkeler açısından ciddi olumsuz yansımaları olmuştur.

Bir Kuzey-Güney İlişkileri Teorisi Olabilir mi?

Bilindiği gibi güçlü bir koalisyon oluşturabilmenin ön koşulu ortak duygu ve sloganlardan ziyade taraflar arasında ortak çıkarların bulunmasıdır.

Bölüm III

ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE İŞBİRLİĞİNİ AÇIKLAYAN TEORİLER

1. Pluralizm

1970’li yıllarda uluslararası ilişkiler alanında uluslararası politika ve iç politika arasında ayırıma giden ve devlet merkezli bir analizi benimseyen düşünce okullarına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Devletin sınırlarını giderek önemini yitirmeye başladığında ve iç politikanın dış politikadaki ağrırlının arttığına…

uluslararası ilişkiler alanındaki (…) iki modele işaret ettiğini belirtmektedir. Devlet merkezli paradigmanın benimsediği bilardo topu diğeri ise örümcek ağı modelleridir. Örümcek ağı modeli göreceli bir kavram… Dünya toplumunu düzenleyen ana unsur güç olmaktan çıkmış; haberleşme ve iletişim olmuştur. Haberleşme ve iletişimi kontrol eden, diğer devletleri ve ilişkileri etkileyebilme yeteneğine daha fazla sahip olmaktadır.

Enst Hass da gücün kaynağının bilgi olduğuna dikkat çekmektedir.

Yukarıda vurgulananlar ışığında plüralist teorileri karakterize eden özellikleri Viotti Kauppi’ye (1993:7-8,228-29) dayanarak dört noktada özetlemek mümkündür: Öncelikle pluralistler, devlet dışı aktörlerin de varlığını kabul ederek (…) pluralist teoriler (…). Uluslararası ilişkilerin aktörleri arasında devletin yanında bireyi, ulusal ve uluslararası baskı gruplarını uluslaraşırı ve uluslararası örgütleri de dahil etmektedirler.

İkinci olarak plüralistler, devleti üniter yani yekpare olarak görmemekte. Plüralist yaklaşım bir anlamda, devleti parçalara ayırarak onu oluşturan bireyleri, bürokrasiyi ve çıkar gruplarını da uluslararası ilişkiler aktörü olarak kabul etmektedir.

Plüralistlerin üçüncü özelliği, rasyonellik konusuna kuşkuyla yaklaşmalarıdır.

Dördüncü oalrak, uluslararası politikanın gündemi oldukça yoğundur. Sadece askeri ve güvenlik konuları uluslararası ilişkilerin ana gündemi olarak alan realistlerin tersine, plüralistler ekonomik ve toplumsal konuların da en az bunlar kadar önemli hale geldiğine dikkat çekmektedirler. Plüralistler realistlerin yüksek politika-alçak politika (high politics-low politics) ayrımını kabul etmemektedirler.

Realistler ekonomik birleşmelerdeki asıl etkenin siyasal nedenler olduğunu düşünülmektedir.

Realistlerin uluslararası ilişkileri sıfır toplamı olarak görmesi (…) Plüralist yada liberal teoriler hızla artan iletişim ve etkileşimin, işbirliği yapmanın maliyetini arttırdığına işaret etmektedirler.

Plüralist teoriler, artan karşılıklı bağımlılık olgusunun devletin egemenliğini tartışmalı, sınırlarını ise yapay bir hale getirdiğini vurgulamaktadır.

Rosenau, transnasyonalizmin uluslararası sistemin dönüşümünde belirleyici bir role sahip olduğunu ileri sürerken, realistler transrasyonalizmin uluslararası yapının anarşik özelliğine de bir değişiklik yapmadığını iddia etmektedirler.

Neolibaralizm teorilerde de realist varsayımlardan devlet merkezlilik ve anarşi varsayımı kısmen benimsenmekte; fakat anarşinin işbirliğine engel olduğu yönündeki realizmin varsayımları kabul edilmemektedir. Uluslararası ilişkilerin analizinde bürokrasileri, çıkar gruplarını ve uluslararası aktörleri esas almanın Amerikan etnosentrizmini yansıttığı iddia edilmektedir.

Pluralizm, devletlerin çıkarlarını sadece güvenlik ve askeri konulara indirgememesiyle, bireyin ve devletin çıkarlarının içsel ve uluslararası çevre tarafından belirlendiğini kabul etmesiyle, devletin kararlarını farklı unsurlar arasında yürütülen ve pazarlık ve konsensüs sonucunda alındığını varsaymasıyla, yerel ve uluslararası karşılıklı bağımlılığın savaş olasılığını azalttığını düşünmesiyle, silahsızlanmayı barışın sağlanmasında önemli bir unsur olarak görmesiyle, uluslararası hukuk ve uluslararası işbirliğinin geliştirilmesinin önemli araçları olarak kabul etmesiyle realist paradigmadan ayrılmaktadır.

2. Liberalizm

LİBERALİZM VE TEMEL VARSAYIMLARI

Klasik liberal düşünce, eşitlik, rasyonellik, özgürlük ve mülkiyet kavramları üzerinde inşa edilmiştir. Aydınlanma çağı dendiğinde 1688 ile 1789 yolları arasını kapsayan dönem akla gelmektedir. İngiltere’den Locke, İskoçya’da David Hume ve Adam Smith, Fransa’dan Montesqueu, Voltaire ve Almanya’dan Kant bu döneme damgasını vuran bilim adamları arasında yer almaktadır.

John Locke’un tüm insanlar eşit yaratılmışlardır, dokunulmaz haklarla donatılmışlardır. Fırdat eşitliği kavramı, XIX. Yüzyıl liberalizminin birinci temel kuralını oluşturmuştur. Liberalizmin ikinci kuralı bireyin doğal gereksinimlerini rasyonel yollarla karşılama ve isteme kapasitesine sahip olduğu ilkesidir. Üçüncü ilke bireyin temel alınması ve özgürleştirilmesidir. Liberalizmin dördüncü ilkesi özel mülkiyetin önemidir.

Hobbes’un düşüncelerinden bu noktada tamamen ayrılmaktadır. Locke’a göre doğa durumu savaş durumu değildir. Bireyler doğal özgürlüğünden köle duruma düşmek için değil; doğal haklarından güvenlik içinde ve özgür olarak yararlanmak amacıyla vazgeçerler.

Pozitif hukukun kurucusu sayılan Hugo Grotius “Savaş ve Barış Hukuku Üzerine”. Grotius’un insan doğasına olumlu yaklaştığı söylenebilir. Grotius’ta Machiavelli’nin tersine olarak hukuk devletten değil devlet hukuktan doğmuştur. Oysa Machiavelli’nin temel kaygısı güçlü bir ulusal devlet kurmaktı. Grotius’a göre ise böyle bir devlet düzeni oluştururken de doğal haklar sınırlanamaz ve kısıntıya uğratılamaz.

Grotius, savaşa uluslararası ilişkilerin doğal bir parçası olarak bakmaktadır. Doğal hukuk ve devletler hukukunu çiğneyen devlet ileride kendi barışının savunma siperlerini yıkmaktadır.

Montesquieu, bu alana da savaş ile yönetim biçimlerini arasında doğrudan ilişki kuran ilk kişi sayılabilir. Otoriter rejimlerin savaşa daha yatkın olduğunu ileri sürmüştür. Montesquieu güçler ayrımı ilkesi üzerinde durmuştur.

Vattel, her bir devletin özgür, bağımsız ve egemen olduğunu ileri sürmüştür.

Analiz birimi olarak bireyin önemi üzerinde duran bilim felsefesi anlayışıyla David Hume.

Devleti, yurttaşların özgürlük ve eşitlik için doğuştan, vazgeçilmez hakları ve kendi yazgılarını belirleme güçleri yoluyla katıldıkları bir toplumsal sözleşme üzerine dayalı politik bir örgüt olarak tanımlayan Rousseau…

Kant’a göre çeşitli devletler arasındaki ilişkileri yönetmek için hazırlanacak bir uluslararası yasanın şu ön koşulları kapsaması gerekmekteydi: 1) Dünya barışını korumaya yönelik tüm antlaşmalar hiçbir gizli terim yada sınırlamayı kapsamamalıdır. 2) Hiçbir devlet başka herhangi bir devleti boyunduruk altına almayacak ya da denetlemeyecek ve her biri özgür ve bağımsız kalacaktır. 3) Sürekli ordular kaldırılacaktır. 4) Her ulus dış politikasının bir aracı olarak ödünç para kullanmaktan kaçınacaktır. 5) Hiçbir devlet başka devletlerin kendi anayasa ve yasalarını uygulamalarını engellemeyecektir. 6) birbirleriyle savaşan devletlerin barış görüşmelerini olanaksızlaştıracak savaş yöntemi ve araçlarını kullanmaları yasaklanacaktır (Sahaikan, 1997:165).

Kant da Montesquieu ve Voltaire gibi savaşları önlemek için mutlakıyetçi yönetimlere son verilmesi ve tüm dünyada demokratik ideallerin ve halk egemenliğinin geçerli hale gelmesi gerektiğini savundu.

Çıkarların uyumu” ilkesi laissez faire liberalizminin temel unsurlarından birini oluşturmaktadır.

Bentham, devletin zora dayanarak kurulduğunu ve alışkanlıklarla devam ettiğini ileri sürer.

Adam Smith’in “bırakınız yapsınlar” (laissez faire) ilkesini benimsemekte.

Hobson ayrıca serbest ticaretin devletler arasında karşılıklı bağımlılığı arttırarak savaşı daha maliyetli kılacağı için barışı sağlayacağını savunmuştur.

Toplumlardaki eğitim seviyelerinin yükseltilmesi uluslararası barışı sağlamada önemli bir unsur olarak görüldü.

Carr’a dolayısıyla 1919 düzenlemesi ile liberal demokrasinin tüm dünyaya yayılacağı beklentisi de aynı şekilde bir ütopyadan ibaretti.

ULUSLARARASI LİBERAL TEORİ

Klasik liberal teoride birey temel analiz birimi olarak alınırken, liberal uluslararası ilişkiler teorisinde hem analiz birimi sadece birey değildir hem de analiz düzeyi olarak plüralist bir yaklaşım benimsenerek, uluslararası ilişkiler ve devletin dış politikası birey, ulusal baskı grupları, devleti uluslararası örgütler ve uluslaraşırı örgütlenmeler düzeyinde (yani aktör düzeyinde) analiz esilmektedir.

Moravcsik, liberalizmin üç temel varsayımı üzerinde durmaktadır. Birincisi, liberalizmde uluslararası ilişkilerin temek aktörleri yalnız devletler değildir; aynı zamanda bireyler ve sivil toplum kuruluşlarıdır. İkincisi, tüm hükümetler toplumun belli bir temsilcileridirler; hangi kesimin çıkarlarının yansıtıldığı veya temsil edildiği önemlidir. Üçüncüsü, uluslararası çatışma ve işbirliğiyle uluslaraşırı ekonomik etkileşimler devletlerin davranışlarının yansımaları ve tercihlerinin sonuçlarıdır. Liberal uluslararası ilişkiler teorisi birim (aktör) düzeyindeki nedenlerden yola çıkarak sistem düzeyindeki sonuçlara ulaşmaktadır.

Demokrasinin barışı teşvik ettiği tüm liberal görüşü savunanların üzerinde durduğu en önemli noktadır.

Liberalizm, Neoliberalizm ve Realizm

Uluslararası liberal teori, realizmden faklı olarak çatışma yerine barış ve işbirliği konuları üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Liberal kurumsalcılardan örneğin fonksiyonalistler için uluslararası örgütler, neofonksiyonistler için işçi sendikaları, siyasal partiler, ticari örgütlenmeler ve suranasyonal bürokrasiler, karşılıklı bağımlılık okulu için çok uluslu şirketler ve uluslaraşırı koalisyonlardır. Modern devlette karar alma süreci adem-i merkezi bir özelliğe sahiptir.

John Locke ve J. J. Rousseau’dan Woodrow Wilson, Hobson, David Mitrany’e kadar birçok liberal düşünür uluslararası örgütlerle barışın korunması, geliştirilmesi ve garanti edilmesi arasında doğrudan ilişki kurma gereği duymuşlardır.

Neoliberaller, birim düzeyi (aktör düzeyi) analizleri benimserken neorealistler sistem düzeyi (yapısalcı) analizleri benimsiyorlar. Diğer bir değişle liberalizm, savaşları uluslararası sistemdeki güç dağılımının bir fonksiyonu olarak görmek yerine neorealizm savaşları devlet (birim) düzeyindeki değişkenlerle ve iç toplumsal güçlerin çatışmasıyla açıklamaktadır. Halkın küçük bir kısmını temsil eden devletler de o oranda şiddete daha fazla başvurma eğiliminde olacaklardır.

Realistlerin tersine neoliberallere göre ekonomik güç askeri güçten daha önemlidir. Neoliberaller, realistlerin tersine ahlak ve moral unsurların önemini kavrıyorlar ve uluslararası barışı geliştireceğine inanıyorlar.

Neoliberalizmle neorealizm benzerlikler… Her ikisi de uluslararası sistemi anarşi olarak tanımlıyorlar. Uluslararası işbirliğini mümkün görüyorlar. Neoliberaller mutlak kazanç (diğer-lerinin ne kadar kazandığına bakmaz), neorealistler nisbi kazanç…

Uluslararası İşbirliği: Liberalizm ve Realizm

Modern gelişmiş demokrasiler aynı zamanda refah devletleri olup, güç ve prestij yerine ekonomik gelişme ve sosyal güvenlik konularına ağırlık vermektedirler. Devletin birbirlerini uluslararası güvenliği ve ülke içi refahı arttırmada işbirliği yapabilecekleri ortak noktalar görmektedirler.

Neoliberalizme göre rasyonel bireycilik maksimum fayda üzerinde durmayı gerektirmekte olup bir devlet için söz konusu olan fayda diğer devletlerin elde edeceği fayda ile bağlantılı olarak ele alınmamaktadır.

Realistlere göre, biri devletlerin birbirlerini aldatabileceği diğeri ise nisbi kazanç olgusu olmak üzere işbirliğinin önünde iki önemli engel bulunmaktadır.

Fonksiyonalistler Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi uzmanlık kuruluşlarının işbirliğini geliştirici etkisi üzerinde durmaktadır. Neofonksiyonalist teori de AB gibi supranasyonal örgütlenmeleri, ulusal devletlerin ulusla refahı arttırma amaçlarını bölgesel işbirliği ile gerçekleştirebilmelerine olanak sağlayan yapılar olarak görmektedir.

(Oyun teorisine göre, taraflardan her birisi daha ziyade kendilerine en avantajlı stratejiyi seçmek isteyeceğini ve işbirliğinden kaçınabileceğini varsaymasıdır.)

Neorealistlerden farklı olarak neoliberallere göre uluslararası ilişkileri tek bir oyun modeli-ne indirgemek doğru değildir.

Realist ve Marksist paradigma tarafından benimsenen hegemonik istikrar teorisine göre, uluslararası anarşinin söz konusu olduğu bir yapıda, işbirliği ve düzenin sağlanması bir hegemonyanın varlığını getirmektedir. Hegemonya işbirliğini kolaylaştırmaktır.

Liberalizm: Barışın Korunması ve Savaşın Önlenmesi

Birincisi, “ticari liberalizm”. Ekonomik karşılıklı bağımlılığın artması nedeniyle savaşın bu ilişkilere zarar vermesi veya ortadan kaldırılacak olması devletin savaştan kaçmasına yol açmaktadır. İkinci olarak, “demokratik liberalizm”in gelişmesine paralel olarak liberal demokratik sistemlerinde artması savaşı ve barışı sadece bir ülkedeki siyasi ve askeri seçkinlerin karar verdiği bir iş olmaktan çıkarmıştır. Artık siyasal konulara karşı duyarlı olan kamuoyunun savaş karşıtı bir tutum içinde olması karar vericileri etkilemektedir. Üçüncü, olarak “düzenleyici liberalizm” uluslararası hukukun ve uluslararası örgütlerin… Sonuncusu, savaş karşıtı bir tutum.

Karşılıklı bağımlılıkta devletler arasında dinamik ekonomik güçlerin etkisi söz konusu olup, etkin ekonomik güçlerin desteğin, kaybetme endişesi taşıyan bir devletin savaşa başvurma olasılığı da düşüktür.

Liberal teoriyi otoriter liderlerin ve totaliter partilerin daha saldırgan oldukları ve savaşa daha fazla başvurdukları iddia edilmektedir.savaşları devletlerin liberal olup olmamasına bağlayan liberal teori…

Liberal devletlerin uluslararası ilişkilerde barış ve savaş karşısındaki tutumları üç ana görüşe dayalı olarak açıklanmaktadır. Bunlar Schumper’ın “liberal pasifizm”, Machiavelli’nin “liberal emperyalizm” ve Kant’ın “liberal uluslararasıcılık” anlayışlarıdır.

Schumpeter liberal kurumların ve ilkelerin savaş ve saldırganlığı engellediğini avunmaktadır. Modern emperyalizmin üç nedeni üzerinde duran Schumpeter’a göre bunlar, savaş makinesı, saldırganlık içgüdüsü ve tekelciliğin ihracıdır.

Savaşın ve emperyalizmin irrasyonel bir davranış olduğunu ifade eden Schumpeter’a göre, tümünün temelinde atavist toplumsal kültürün kalıntıları bulunmaktadır.

Demokratik kapitalizmin barışı teşvik edeceği savunulmaktadır.

Liberal emperyalizm anlayışını savuna Machiavelli cumhuriyetlerin sadece pasivist olmadığını ileri sürmekle kalmamakta, aynı zamanda bunların emperyalist genişleme için en uygun devlet keşli olduğunu düşünmektedir. Machiavelli’nin cumhuriyeti klasik karma bir cumhuriyettir.

Machilavelli iki tür cumhuriyetten bahseder. Roma gibi halk cumhuriyeti, Sparta ve Venedik gibi aristokratik cumhuriyetlerdir. Emperyalist genişleme ile siyasal enerjileri dışa yöneltilmediği zaman devlet için tehlikeli hale gelebilirler. Machiavelli’ye göre, Roma ve Atina emperyalist cumhuriyetlerdi.

Kant!a dayandırılan liberal uluslararasıcılık anlayışına göre ise liberal devletler genelde barış ve işbirliğine daha yatkındırlar.

Demokrasinin genişlemesinin devletlerin saldırganlıklarını azalttığı liberalizmin temel savlarından diridir.

Dünyada başlıca büyük ekonomik ve askeri güçlere bakıldığında bunların çok partili sistemi ve serbest piyasa ekonomisini benimsemiş ülkeler oldukları görülüyor.

Demokratikleşme sürecini yaşayan ülkelerin bu geçiş döneminde dış politikada saldırgan bir tavır içinde olabileceğini söylüyorlar.

Rusya gibi otokrasiden demokrasiye geçen ülkelerde süreç bir kere başladıktan sonra bu süreci geri döndürmeye çalışmak bile savaşa girme olasılığını azaltmaktadır.

Bilişsel liberalizm, daha ziyade demokrasi ve eğitim arasında doğrudan ilişki…

Comments

facebook'ta yorum yazın

ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİLERİ Tayyar ARI” üzerine 4 düşünce

fikrin nedir?