ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİLERİ Tayyar ARI

OKUMA PARÇASI

NEOLİBERALİZM: BİREYSEL ÖZGÜRLÜK, SİYASAL

ÖZGÜRLÜK VE TOPLUMSAL EŞİTLİK İLİŞKİSİ

1940’lardan (…) Keynesyen iktisatçıların ortaya koymuş oldukları politikalar 1960’lardan sonra meydana gelen genel iktisadi bunalımı aşamada yetersiz kalırken…

Ekonomik özgürlük mü yoksa siyasal özgürlük mü öncelikli?

Yeni Sağın Bireysel Özgürlük, Siyasal Özgürlük ve

Toplumsal Eşitlik İlişkisine Bakışı

Tartışma başta da belirtildiği gibi, ekonomik özgürlüklerin siyasal özgürlükleri beraberinde getirip getiremeyeceği üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Milton Friedman: Siyasal ve Ekonomik Özgürlük İlişkisi

Friedman’a göre, ekonomik özgürlük tek başına bir amaçtır.

Siyasal özgürlüğe ulaşmasında bir araç olarak görüldüğünde ekonomik düzenlemeler gücün merkezleşmesi ya da yayılmasını etkilediği için önemlidir.

Siyasal özgürlüğün serbest piyasa modeliyle birlikte yer aldığıdır daha doğrusu.

Friedman ekonomik özgürlüğün siyasal özgürlükten önce geldiğini ve tarihsel olarak da bunun kanıtlandığını ileri sürmektedir.

Temelde milyonların ekonomik etkinliklerinin eş güdümü için yalnızca iki yol vardır. Biri zor kullanılmasını gerektiren merkezi yönlendirme ki bu teknik ile olur ve modern totaliter devletin tekniğidir. Öbürü ise bireylerin gönüllü işbirliği ile olur ve bu da piyasa alanının tekniğidir.

F.A. Hayek, Bireysel Özgürlük ve Neoliberalizm

Hayek’in özgürlük kavramından anladığı şey, “insanların başkalarının keyfi düşünceleri yüzünden zora koşmaması şartıdır”. İktisadi özgürlük siyasal özgürlük için gerekli olurken, bireysel özgürlüğün garanti altına alınmasını da sağlamaktadır.

Devlet bir dizi yasalara uymaya zorlanmalıdır ve bürokrasinin etki alanını genişletmek amacıyla yasaları istediği gibi kullanmasını önlemek için otoritesi sınırlanmalıdır. İşte kollektivist sistem (…) bu yüzden totalitarizme giden ilk adımı oluşturur ve bireyin özgürlüklerini yıkıp devirir.

Hayek’e göre siyasal özgürlük bireysel özgürlük için gerekli bir önkoşul değil ve demokrasi de bir amaçtan öte bir araçtır.

Hayek’e göre “özgür bir toplumu özgür olmayan bir toplumdan ayıran özellik, özgür bir toplumda her bireyin kurumsal alandan açıkça ayrılan ve iyice tanımlanmış özel bir alan olmasıdır ve bireylerin herkese eşit şekilde uygulanan kurallara uyması beklenir.

Beklentileri gerçekleşmeyen bireyler ya da sosyal gruplar siyasi mekanizma yolluyla ödüllendi-rilmeye başlandığı ölçüde sistem dinamizmini kaybeder ve uzun dönemde bu tür ödüllerin kaynağı tamamen kurur.

Hayek’e göre, sosyal adalet olgusu devlet müdahalesi için bir gerekçe olmalıdır.

Bireysel Özgürlük Toplumsal Eşitlik İlişkisi ve

Yeni Sağ: Eleştirel Bir Yaklaşım

Macpherson ve Bireysel Özgürlük

Tarihsel bağlantı, kapitalizmin siyasal özgürlük için zorunlu bir koşul olduğunu çok ender olarak ortaya koymaktadır.

Ekonomik zorlayıcı iktidarla siyasal zorlayıcı iktidarı tam rekabetçi kapitalist toplumda olduğu gibi ayı insan kümlerine vermek, birincinin ikinciyi denetlemesini değil, ikincinin birinciyi desteklemesine yol açmaktadır.”

Yeni sağın otoriter ve totaliter sistemler arasında bir ayrım yapıldığında birinciyi ikinciye tercih ettikleri görülmektedir.

Altvater ve Toplumsal Eşitlik

Başta Freidman ve Hayek tarafında ortaya konulan yeni sağın ideolojisi, eşitliği en büyük tehlike sayılmaktadır.

Aşırı nüfusa karşı bir tek fren vardır, o da yalnız kendilerini besleyebilen halkın yaşayıp çoğalmasıdır.

Ayrıca neoliberal yeni sağa göre, “eşitlik yeknesaklığa, yeknesaklıkta doğruca totalizme götürür”.

Farklılık=eşitsizlik=özgürlüktür, oysa eşitlik=özdeşlik=totalizm demektir.

Sonuç

Bireysel özgürlüğü geliştirmenin tek yolunun serbest piyasanın bütün kurallarıyla işletilmesini ve devletin müdahalesinin azaltılması, bunun için de yetkilerinin sınırlandırılması olduğu düşüncesi Friedman ve Hayek’in temsil ettiği yeni sağın temel tezlerini oluşturmaktadır.

Transyonalizm Ve Karşılıklı Bağımlılık Yaklaşımı

R. O. Keohane ve J. S. Nye ikilisi tarafından gündeme getirilen uluslararası politikada geleneksel devlet merkezli analizlere bir meydan okuma olan transnasyonalizm ve karmaşık karşılıklı bağımlılık, geleneksel uluslararası ilişkiler teorilerinden özellikle plüralist bir yaklaşım olması bakımından ayrılmaktadır.

DEVLET MERKEZLİ PARADİGMAYA KARŞI TRANSNASYONALİZM

Uluslararası sistemin yeni görünümü, uluslararası politikanın analizinde geleneksel devlet merkezli (state centric) paradigmanın eksikliğini ve yetersizliğini (Morse, 1972: 23; Sullivan, 1989: 255), dolayısıyla ya Lakatos’un ileri sürdüğü gibi çetin özü korunarak varsayımlarının gözden geçirilmesini (Warrall, Currie ve Lakatos, 1978: 49-50) veya Kuhn’un dediği gibi yeni bir paradigmanın onun yerini almasını gerekli hale getirmiştir.

Geleneksel devlet merkezli yaklaşıma göre, coğrafya, teknolojik düzey ve iç politika devletler arası ilişkilerin fiziki çevresini oluşturur.

Transnasyonal ilişkiler paradigması, devletleri önemli aktörler olarak dikkate almakla beraber, devletlerin tek aktör olmadıkları gerçeğine dikkat çekebilmektedir.

Transnasyonal Örgütlenmeler ve Etkileşimlerin Tanımı

Dolayısıyla Nye ve Keohane (1972: xii-xvi) global etkileşimleri dört grupta toplamaktadır: 1) İletişim (inanç, düşünce ve doktrinlere ilişkin bilgileri içerir); 2) ulaşım (savaş malzemelerinden ticari amaçlı mallara kadar tüm fiziksel nesnelerin bir ülkeden diğerine hareketi); 3) finans (para ve diğer kredi araçlarının hareketi); 4) seyahat (insanların bir ülkeden diğerine birtakım amaçlar için seyahat etmesi).

En azından tarafından birinin hükümet veya hükümetler arası (intergovemmental) örgüt olmadığı (yani hükümetsel olmayan aktör olduğu) ulusal sınırları aşan etkileşimlere uluslaraşırı etkileşimler ve ilişkiler denmektedir (Nye ve Koehane, 1972: xii)

Bir örgütün geocentric olabilmesi için karar alma ve örgüt yapısı açısından belli bir ülkeye bağlı gözükmemesi gerekmektedir. Şeklen ya da görüntü itibariyle geocentric olma çabası gerçekte bu örgütlerin başta ABD olmak üzere birkaç ülkenin denetiminde olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. BM, IMF, Dünya Bakası gibi örgütlenmeler buna verlecek çarpıcı örneklerdir.

Transnasyonalizmin Temel Karakteristliği

Sullivan (1989: 256-68), transnasonalizm temel niteliklerini dört noktada toplamaktadır: ilki ulus devletlerin uluslararası politikadakirollerinin artık değiştiğidir. İkinci niteliği, askeri ve güvenlik konuları dışındaki; üçüncü niteliği karşılıklı bağımlılığı arttırdığının; dördüncü, savaş artık dış politikada temel bir opsiyon olmaktan çıkmıştır.

Uluslararası Politikanın Gündeminin Değişmesi ve Çeşitlenmesi

Transnasyonalizmin ikinci karakteristiği, dünya politikasının konularının artık değiştiğini ifade etmesidir.

Savaşın Öneminin Azalması

Werner Levi, “The Coming End og War” isimli çalışmasında ulusal çıkarların giderek uluslararasılaştığı bir ortamda olası bir savaş durumunda, devletlerin kayıplarının kazançlarından yüksek olacağını belirtmekte.

Transnasyonalizmin Sonuçları

Uluslararası Politikaya Etkisi

Uluslaraşırı/uluslarötesi (transnasyonal) ilişkilerin toplumların birbirlerine karşı olan duyarlılıklarını arttırdığını ifade etmek gerekir.

Çok uluslu şirketlerin, aynı zamanda batı düşünce, davranış ve yaşam biçiminde diğer ülkelere yayılmasında da önemli rol oynayarak nerdeyse bir misyoner faaliyeti yürüttüğünü ileri sürmektedir.

Ulusaşırı ilişkilerin yol açacağı bağımlılık ve karşı bağımlılığın devletleri sınırlamasına gelince, Nye ve Keohane, bunun özellikle uluslararası ticari ve taşımacılık ilişkilerinin gelişmesiyle yakından ilişkisi olduğuna işaret etmektedir. Bağımlılık, bir devletin aksini yapılmasının kendi için daha maliyetli hale geldiği bir davranışta bulunması veya bir politikayı takip etmek zorunda kalmasıdır. Küçük devletlerin benimsedikleri politikaların sonuçlarını ve diğer ülkelerin gösterecekleri tepkileri hesap ederken, gelişmiş ülkelerinde izleyecekleri politikaların uluslaraşırı ilişkiler sistemine yapacağı etkiyi dikkate almak zorunda kaldığını belirtmektedir.

Örneğin ADB, 1960’larda Fransa’nın nükleer gücünü geliştirmesini engellemek için ültimatom veya savaş ilan etmek yerine bu ülkede faaliyet gösteren IBM şirketini kullanmış ve bu şirketlin Fransa’ya kompüter parçası satmasını yasaklayarak Fransız hükümetini etkilemeye çalışmıştır.

Gilpin’e göre, II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik yapı da büyük ölçüde Amerika çıkarlarının geleneklerine göre biçimlendirilmiştir.

Devletlerin Denetimlerinin Zayıflamasına Yol Açması

Uluslaraşırı ilişkilerin bir anlamda devletlerin artan faaliyetleri ile bu olaylar üzerindeki denetim kapasiteleri arasında bir boşluk oluşturduğu ve uluslaraşırı ilişkileri bu konuda denetim açısından merkezdeki ülkeleri (karmaşık karşılıklı bağımlılıktan doğan ilişkiler bağlamında ) perifer ülkelere göre daha avantajlı hale getirdiği savına temel oluşturmaktadır.

KARMAŞIK KARŞILIKLI BAĞIMLILIK

Karşılıklı Bağımlılığın Anlamı

Transnasyonelizmde olduğu gibi karşılıklı bağımlılık teorisinde de uluslararası ilişkiler kavramı, (…) temel aktörü devlet olan bir siyasi süreç olmaktan çıkarak, tüm bu çok taraflı ilişki ve etkileşimler bağlamında birden çok aktörün rol aldığı veya alabileceği bir siyasal etkileşim süreci olarak analiz edilmektedir.

Bağımlılık, bir devletin dış politikalarının diğer bir devlet tarafından belirlenebildiği tek taraflı bir etkileşimi ifade ederken, karşılıklı bağımlılık farklı ülkeler arasındaki ilişkilerde gündeme gelen, karşılıklı etkileşimi ifade eden bir kavramdır. Bu etkileşimlerin kaynağı, parasal, mali, toplumsal ya da güvenlik konuları ya da sorunları olabilir. Eğer karşılıklı etkileşim sadece fayda temeline dayalıysa ve taraflar üzerinde bir maliyete yol açmıyorsa karşılıklı bağımlılık politikası ve teorisinin kapsamı dışında tutulmamaktadır.

İlişkinin asimetrik bir ilişki olması halinde taraflardan biri diğerine tek taraflı bağımlı olup politik etkiye açık hale gelmektedir. Diğer bir ekstrem durum ise, karşılıklı olarak bağımlılık derecelerinin simetrik olduğu durumdur. İlişkinin zarar görmesinin her iki tarafta aynı ölçüde olumsuz etkilenmektedir. Gerçek hayattaki durumlar bu iki uç noktanın arası bir yerde yer almaktadır.

Karşılıklı bağımlılık ilişkisinde taraflardan birinin (A’nın) diğeri (B) üzerindeki pazarlık gücü (bargaining power) diğer tarafın (B’nin) bu ilişkiye karşı hassasiyeti (sensitivity) ve etkilenebilirliliğine (vulnetability) bağlıdır. Bir devletin etkilenme derecesi diğer devletlerin politikalarına karşı söz konusu olduğu politikanın olumsuz etkilerini azaltıcı ya da ortadan kaldırıcı politikalar uygulayabilme becerisine ve olanağına da bağlıdır.

Karşılıklı bağımlılık teorisine göre, etkinin ve gücün kaynağı bağımlılık ve bunun derecesidir. Hassasiyet bir devletin diğer devletin ya da devletlerin politika değişikliklerine karşı duyarlı olmasıdır.

Karşılıklı Bağımlılığın Varsayımları

Keohane be Nye (1977: 24-29), çok taraflı bağımlılığın temel nitelikleri ve koşullarını üç noktada toplamaktadır: Bunlar, uluslararası ve toplumlararası iletişim kanallarının çokluğu, uluslararası konularının gündemine ilişkin bir öncelik sıralamasının olmaması ve askeri gücün öneminin giderek azalmasıdır.

İletişim Kanallarının Çokluğu

Gayrı resmi iletişim kanalları da bulunmaktadır. Uluslararası/devletlerarası ilişkiler, örneğin realist kuramcılarında üzerinde durduğu gibi resmi kanallar aracılığıyla kurulan ilişkilerdir.

Dış ekonomik politikaların iç ekonomik faaliyetlerle ilişkisi geçmişe oranla artmakta; iç ve dış politika arasındaki ayrım gittikçe bulanıklaşmakta.

Konular Arasında Önceliğin Bulunmaması

Gündemin bu denli farklılaştığı bir ortamda artık içerdeki baskı gruplarının çıkarlarına ters gelen fakat ulusal çıkarlar için gerekli olan konularda bu ikisi arasında uyumu sağlayacak bir dış politika belirlemek hükümetlerin karşılaştığı güçlükler arasında yer almaktadır.

Askeri Gücün Öneminin Azalması

Aralarında karmaşık karşılıklı bağımlılık bulunan ülkeler arasındaki sorunlarda askeri gücün uygulanabilme olasılığı oldukça azalmış bulunmaktadır.

Tüm ülkeler için güvenlik sorunu acil bir sorun haline geldiğinde, ekonomik unsurlar ve diğer kaynaklarla desteklenmiş bir askeri güç temel güç kaynağı haline gelir.

Çoğu durumlarda askeri gücün hedefe yönelik etkisinin hem belirsiz hem de maliyetli olduğunu ifade etmek olanaklıysa da askeri güzcün kullanılma olasılığının bütünüyle ortadan kalktığını söylemek inandırıcı değildir.

Herhangi bir bağımsız ülkeye karşı bir konu yüzünden güce başvurma diğer pek çok konuda çok daha yararlı ilişkiler kurabilme olanağını tamamen ortadan kaldırabilmektedir. Doğrudan güvenliği ilgilendirmeyen konularda güç kullanımı son derece maliyetli ve riskli hale gelmiştir.

Karşılıklı Bağımlılığın Siyasal Süreçleri

Bağlantı Stratejileri

Güçlü devletler zayıf oldukları konularda avantaj elde edebilmek için üstün konumlarını kullanarak diğer konularda da üstünlük sağlamaya çalışarak askeri ve ekonomik gücün genel yapısı arasındaki uyumu da sağlamaya çalışırlar.

Askeri gücün önemi azalırken askeri bakımdan güçlü devletlerin zayıf oldukları konularda sonuçları etkileyebilecek ölçüde bir denetim sağlayabilmeleri olanağı ortadan kalkmaktadır.

Güçlü devletlerin zayıf oldukları konularda sonuçları etkileyebilecek ölçüde bir denetim sağlayabilmeleri olanağı oradan kalkmaktadır.

Güçlü devletlerin ekonomik bağlantı stratejisini uygulayabilmesi kamuoyunun, hükümetlerötesi aktörlerin çıkarlarını etkilediği için ve bunların gösterebileceği muhalefet yüzünden çok da kolay olmayabilir. Güçlü devletlerin askeri güç gibi bir aracı bağlantı stratejisi için birbirlerine karşı kullanmaya kalkışmaları tehlikeli sonuçlar doğurabilirken, uluslararası örgütler gibi bağlantı enstrümanının kullanılması yoksul ve zayıf devletler için mümkün olduğu gibi hem daha kolay hem de daha az risklidir.

Devletler arasındaki asimetrik bağımlılığı bir güç unsuru olarak kullanma yoluna gideceklerdir. Devletler bunun yanında uluslararası örgütleri ve uluslaraşırı aktörleri ve ilişkileri de bu amaçla kullanmak isteyeceklerdir.

Gündem Belirleme

Karmaşık karşılıklı bağımlılık bağlamında gündemin, ekonomik büyüme ve karşılıklı bağımlılıktan kaynaklanan içsel ve uluslararası sorunlardan etkileneceğini söyleyebiliriz. 0

Politizasyon ve çatışma bir konuyu derhal gündemin ilk sırasına yerleştirebilir.

Uluslaraşırı ekonomik örgütlenmelerin ve uluslarötesi bürokrasilerin politizasyondan kaçınması beklenir.

Uluslaraşırı ve Uluslarötesi İlişkiler

Diğer hükümetlerle ilişki söz konusu olduğunda hükümet organlarının bir bütün oluşturacaklarının veya diğer ülkelerle müzakereler söz konusu olduğunda her bir organın ulusla çıkarları yorumlama konusunda diğerleri gibi davranacağının bir garantisi söz konusu değildir. Ulusal çıkarlar farklı konularda, farklı zamanlarda ve farklı hükümet organları tarafından farklı biçimlerde tanımlanacaktır.

Uluslararası Örgütlerin Rolü

Uluslararası örgütlerin siyasal pazarlıklardaki rolü de gittikçe artmaktadır. Uluslararası gündemi belirleyebildikleri ve koalisyon oluşturma sürecinde katalizör rolü gördükleri gibi, zayıf ve küçük devletlerin siyasal inisiyatif kullanma ve bağlantı stratejisi uygulama zemini olarak da rol oynamaktadırlar.

Bir çoğunun diğeri nezdinde diplomatik temsilciliği olmayan azgelişmiş ülke temsilcilerini bir araya getirmesi açısından uluslararası örgütler gerçekten büyük öneme sahiptir.

Bir devlet bir oy ilkesinin işlediği BM sistemi küçük ve güçsüz ülkelerin koalisyonu için iyi zemin oluşturmaktadır. Uluslararası örgütlerin büyük çoğunluğunun kuralları devletlerin toplumsal ve ekonomik eşitliği prensibine dayanmaktadır.

Uluslararası örgütler aynı zamanda küçük ve zayıf devletlerin bağlantı stratejileri için de uygun bir zemin oluşturmaktadır.

Devletlerin temel amaçlarının güç ve güvenlik elde etmek olduğunu düşünen realistler, devletlerin güvenlikleri için sürekli tehdit ve tehlikenin söz konusu olduğunu varsayarlar. Liberal düşünürler için ekonomik konular askeri ve güvenlik konuları kadar önemlidir.

Karşılıklı bağımlılık özetle çok sayıda kanalla sadece devletlerin değil toplumların da birbirine bağlı hale geldiğini, konular arasında bir hiyerarşinin olmadığını ve devletlerin birbirlerine karşı askeri güç kullanımının azaldığını ortaya koymaktadır.

KARŞILIKLI BAĞIMLILIK VE

TRANSRASYONALİZME YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER

Karşılıklı bağımlılığı bir efsane olarak niteleyen Kenneth Waltz, karşılıklı bağımlılığın uluslararası ilişkilerle etkisinin ancak marjinal düzeyde olduğunu iddia etmektedir. Waltz, devlet ve uluslararası toplum arasındaki ayrımdan yola çıkarak karşılıklı bağımlığa karşı argümanlarını sıralamaktadır. Devletler az çok birbirlerine benzeyen dolayısıyla aralarında derin farklılıklar olmayan üniteler olduğundan bunlar arasında ileri derecede bir karşılıklı bağımlılık olması söz konusu değildir. Birbirlerine benzeyen homojen öğelerin arasında karşılıklı bağımlılığın düşük olması genel bir kuraldır. Uluslararası politikayı etkileyen faktörler Waltz’a göre “yüksek politika” adını verdiği güvenlik ve askeri konulardır.

Artan karşılıklı bağımlılığın barışın ve güvenliği artırmasının söz konusu olmadığı, daha ziyade gelişmiş ülkelerin diğer ülkeler üzerinde baskı uygulamasına olanak sağladığı ileri sürülmektedir.

Uluslararası politikada transnasyonel unsurların ağırlık kazanmasına karşılık iç politikalarda ulusçuluğun giderek önem kazanması gözden kaçmıştır.

  1. Uluslararası Entegraston Teorileri

Entegrasyon uluslararası politika ile ilgilenenler için ili açıdan önemli olmuştur. Birisi, çok sayıda uluslararası ve uluslar üstü örgütlenme bulunmakta ve gün geçtikçe bunlara yenileri eklenmektedir. İkincisi ise ulusal devletlerin başta barış ve güvenlik sağlama gibi yetersiz kalmaları global yapıların üst ve kurumlaşmalarının bu amaçların gerçekleştirilmesindeki önemini arttırmıştır.

Entegrasyonlar, öğeleri arasında şiddet unsurlarının azaldığı, bunların yerini karşılıklı bağımlılık, ortak yarar ve işbirliği kavramlarının aldığı yapılardır.

Entegrasyon, Deutsch’a göre, genel anlamda aralarında karşılıklı bağımlılık bulunun birimlerin ayrı ayrı tek başlarına sahip olmadıkları özelliklere sahip yeni bir sisten meydana getirmeye dönük ilişkileridir. Siyasal topluluklar alan bakımından üyeliğin herkese açık olması halinde “evrensel” belli bir bölgedeki ülkelere açık olması halinde ise “özel topluluklar” olarak nitelenebilmekte; belli bir amacı gerçekleştirmeyi öngören bir topluluk ise “spesifik topluluk”, biden çok amacı gerçekleştirmeye yönelik topluluk ise “yaygın topluluk” olarak nitelendirilmektedir.

(Eğer işbirliğinin maliyeti kazanımlardan daha fazlaysa topluluk bir çatışma topluluğuna dönüşmektedir. Tersine topluluk üyeleri kazanımları işbirliğine gidişiyle orantılıysa pozitif çıkar topluluğu olarak nitelendirilmektedir.)

FONKSİYANALİZM VE ENTEGRASYON

Fonksiyonalizm kavramının çağdaş entegrasyon teorisiyle ilgilenenlerin hareket noktasını oluşturduğu bilinmektedir.

Fonksiyonalist teori yine de bir çoklarınca savaşın önlenmesi ve barışın korunması için gerekli uluslararası ekonomik ve toplumsal işbirliğinin gelişmesini açıklayan bir teori olarak nitelendirilmektedir.

Fonksiyonalist teori, çatışan çıkarların uzlaştırılmasından öteye ortak sorunların çözülmesi için öngörülen yapıcı işbirliği üzerinde odaklanmaktadır.

İlk olarak fonksiyonalizm, savaşın, insanın topluluk halinde yaşamasının nesnel ürünü olduğunu varsaymaktadır. Savaş, global toplumun bir hastalığıdır ve insanlığın sahip olduğu ekonomik ve diğer kaynakların eşitsiz ve adil olmayan dağılımından kaynaklanmaktadır. Fonksiyonalizm, hayat standardının iyileştirilmesini…

Fonksiyonalizm ikinci olarak, savaşların ulusal devlet sisteminin kurumsal yetersizliğinden kaynaklandığını varsaymaktadır.

Üçüncü olarak savaşların, insanların içinde bulundukları subjektif koşulların ürünü olduğunu, barışın sağlanmasını bu koşulların değiştirilmesine ve iyileştirilmesine bağlamaktadır. Fonksiyonel örgütlenmelere gidilmesini önermektedirler.

ENTEGRASYONUN AMAÇLARI, ARAÇLARI VE KOŞULLAR

Entegrasyonun amaç ve yararları Karl Deutsch tarafından dört başlık altında toplanmaktadır. 1) Barışı korumak 2) daha büyük çok amaçlı kapasitelere ulaşmak; 3) belli spesifik görevleri yapmak; ve 4) yeni bir imaj ve kimlik kazanmak.

Bir entegrasyonun beklenen amaçları gerçekleştirip gerçekleştirmediği Deutsch’a göre, aşağıdaki faktörlere bağlı bulunmaktadır. Entegrasyonun koşulları dört başlık altında özetlenmektedir. 1) Birimlerin birbirlerine olan yakınlık duygusu; 2) değerler veya ortak kazanımlarsa uyum olması; 3) karşılıklı hassasiyet; ve 4) belli ölçüde ortak kimlik ve sadakate bağlı olmaları.

Entegrasyonun gerçekleştirilebilmesinin süreç ve araçları Deutsch tarafından dört başlıkta toplanmaktadır: 1) değer üretimi; 2) değer tahsilatı; 3) zorlama ve 4) tanımlamadır.

ENTEGRASYONUN ANLAMI

Ernst Haas entegrasyonu, siyasal aktörlerin sadakatlerini beklentilerini be siyasal eylemlerini, kurumlar aracılığıyla üye devletler üzerinde yetkilere sahip olabilecek yeni bir merkeze kaydırma konusunda ikna edilmeleri süreci olarak tanımlanmaktadır.

Charler Pentland ise uluslararası siyasal entegrasyonu modern devletlerin egemenlik yetkilerinin azaltılması veya ortadan kaldırılması süreci olarak tanımlamaktadır.

Uluslararası alanda entegrasyon, iki veya daha fazla devlet arasındaki siyasal sürecin kurumsallaştırılması olarak kavramlaştırılabilir. Entegrasyon eskileri kapsamakla beraber tamamıyla onların yerini de almayan (not replace) yeni yapıların olgunlaştırılmasıdır.

Entegrasyon, siyasal, ekonomik be toplumsal entegrasyon olarak (…) Karşılıklı bağımlılık entegrasyona yol açtığı gibi entegrasyonda karşılıklı bağımlılığı arttırmaktadır.

SİYASAL TOPLULUK (ENTEGRASYON) ÇEŞİTLERİ

Eğer entegrasyonun amacı, entegre olmuş (bütünleşmiş) siyasal birimler arasında barışın korunması değil de, genel ve özel amaçlar için daha büyük bir güç elde etmek, ortak bir rol kimliğine sahip olmak veya belli ölçüde bu amaçların tamamına ulaşmaktansa o zaman ortak bir hükümete sahip bir amalgam topluluk (birlik) tercih edilmelidir. Pluralistik güvenlik topluluğu.

Amalgam Güvenlik Toplulukları

ABD ve Birleşik Krallık İngiltere’si birer amalgam güvenlik topluluğudur. Amalgam güvenlik topluluğu (birlik) şu şekilde sıralanmaktadır.

1. Siyasal davranış oluşturmak için gerekli temel değerlerin karşılıklı olarak uyumlu olması.

2. Kendine özgü ve cazip yaşam biçimi.

3. Güçlü beklentiler ve ekonomik bağlardan kazanımlar elde etme veya ortak kazanımların olması.

4. En azından bazı üyeler içinde siyasal ve idari kapasitelerinde belirgin bir artış olması.

5. Bazı üyeler içinde olsa süper ekonomik büyüme.

6. Entegre olacak ülkeler arasında karşılıklı kopmaz güçlü ve önemli toplumsal iletişim bağlarının bulunması.

7. En azından bazı siyasal birimlerdeki siyasal elitlerin ve bunun ortaya çıkacak genişlemesi ve bunun ortaya çıkacak geniş toplulukta da gerçekleşmesi.

8. Göreceli olarak kişiler arasında veya en azından belli bir üst kesim için coğrafik ve toplumsal hareketliliğin yüksek olması.

9. Karşılıklı iletişim ve etkileşimin sayıca da çok olması.

10. Entegre olacak birimler arasında iletişim ve değişimden doğan kazanımların genelleştirilmesi.

11. Siyasal parti birimlerin bazı grup rollerindeki (çoğunlukta mı yoksa azınlıkta mı kalacak, faydalanan mı yoksa fayda üreten mi olacak, tepki uyandıran mı yoksa tepki veren mi, olacak) karşılıklı değişim.

12. Davranışların nispeten önceden belirlenebilmesi.

Tüm siyasal bilimlerin yapması gerekenler:

  1. Ortak hükümetsel kuramları kabul etmesi ve desteklemesi.
  2. Bunlara karşı daha fazla siyasal sadakat göstermeleri ve bu oluşumu korumaya çalışmaları.
  3. Faaliyet esnasında, bu ortak kurumların, katılan siyasal bilimlerin gereksinimlerine ve mesajlarına yeterli hassasiyeti ve dikkati göstermesi.

Amalgam güvenlik topluluğu federasyon veya imparatorluk biçiminde ortaya çıksa da bunun dağılmasına yol açacak en az yarım düzine neden bulunmaktadır.

Entegrasyon sürecinde psikolojik olarak savaş karşıtı bir tutum hakim olur. ABD’nin 1861’de dağılma tehlikesi geçirmesi bunun başlıca örnekleridir.

Fonksiyonel Amalgam Topluluklar

Fonksiyonalizm yada fonksiyonel düzenlemelerin bir amalgam güvenlik topluluklarının oluşması için gerekli bir ön koşul olduğu yolundaki tez çok kuvvetli gözükmemektedir.

Plüralist Güvenlik Toplulukları

Plüralist (çoğulcı) güvenlik toplulukları üyeleri arasında barışı korumak açısından da çok etkili olabilmektedir. Varlığını üç koşula bağlamaktadır.

  1. Temel siyasal değerlerin uygunluğu
  2. Hükümetlerin kapasitesi ve katılımcı devletlerin üst tabakalarının birbirlerinden gelen mesajlara gereksinimlere ve eylemlere karşı duyarlı olmaları ve yeterince hızlı cevap vermeleri.
  3. Birbirlerinin siyasal, ekonomik ve toplumsal davranışlarını önceden belirleyebilme (karşılıklı davranışların önceden belirlenmesi olgusu amalgam güvenlik topluluklarıyla karşılaşıldığında daha düşük düzeydedir.

Temel koşul, plüralist güvenlik topluluğunu oluşturan siyasal birimler arasında savaş olasılığının azalmış ve cazip olmaktan çıkmış olduğuna ilişkin bir algılamanın siyasal entelektüel hareketliliğin hazırlanması. Üçüncü olarak barışçık değişimim gerçekleşmesini sağlayabilmek için karşılıklı ilgi, iletişim ve hassasiyetin geliştirilmesidir.

NEOFONKSİYONALİZM

Neofonksiyonalizm konusunda çalışma yapan yazarlar.

Ernst Haas

Mitrany’in dallanma (ramification) olarak ifade ettiği görüşler Haas’ın çalışmasında sprill-over kavramıyla ifade edilerek temel bir kavram niteliğine dönüşmektedir. “bir alanda oluşturulan supranasyonal kurumların avantajlarından yararlananların diğer alanlarda da benzer oluşumları destekleyecekleri”…

Hass, uluslararası örgütlerin ulusal sınırlarını aşarak bir uluslararası sistem haline dönüşeceğinin varsaymaktadır.

Joseph Nye

Neofonksiyonalist “süreç mekanizması” ve “bütünleşme potansiyeli” Joseph Nye, entegrasyon sürecini dayandırdığı neofonksiyonalist teorinin yedi süreci (süreç mekanizmasını) öngördüğünü ileri sürmektedir.

Leon Lindberg

Lindeberg entegrasyonu, belirlenmesi, tanınması, karşılaştırılması, ölçülmesi ve analiz edilmesi gereken çok boyutlu bir interaktif süreç olarak görülmektedir. Hindberg, kolektif karar vermede hangi devletler grubunun yer alacağını belirleyen değişken özellikleri şu şekilde sıralamaktadır:

* kolektif karar vermenin fonksiyonel kapsamı (çok fazla sayıda konuyu mu yoksa belli konularımı kapsayacak);

* kolektif süreçlerde karar verme aşaması (başlangıç mı yoksa opsiyonların ve onların uygulanması da dahil tüm karar verme aşamaları);

* kamu tahsisatlarının belli önemli konularımı yoksa sadece marjinal anlara mı yapıldığının belirlenmesine ilişkin kolektif karar vermenin önemi;

* taleplerin (fazla sayıda veya az sayıda olabilir) eylem için kolektif alana taşınma ölçüsü;

* kolektif düzeyle liderliğin sürekliliği ve güçlülüğü;

* sistemin pazarlık gücü devletlerin bireysel çıkarlarını maksimize etmelerini teşvik etmekte veya kolektifliği genişletmekte;

* bireylerin davranışları üzerinde kolektif kararların etkisi (çok ya da az sayıdaki insan etkilenebilir);

* kolektif kararların şikayetleri, lakaytlıkları, ilgisizlikleri ve dış muhalefeti karşılama derecesi;

* kolektif kararların dağılımına ilişkin sonuçlar (çok önemli beya marjinal bir konuda mı);

Amitai Etzioni

Etzioni’ye göre siyasal birimlerin birleşmesi daha önce aralarında siyasal bir bağ bulunmayan birimlerin güçlü bir siyasal bağla birbirlerine bağlanmalarıdır.

Deutsch’un kullandığı merkez bölge (core area) kavramlaştırmasına benzediğini, bir devletin süreci başlatan devlet olabileceğini belirtmektir.

Bazı ulus birliklerinde bir devlet açıkça süper devlet rollü oynarken bazılarında birkaç tane devletin süper devlet rolünü yerine getirdikleri gözlenebilmektedir.

Dışarıdan bir gücün bazı devletleri birleştirme doğrultusunda teşvik etmesine örnek olarak Marshall yardımı alacak Avrupa ülkelerinin Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (OEEC, 1948) şeklinde örgütlenmelerini verebiliriz.

Amitai Etzioni, spill-over kavramından önce take-off kavramının anlaşılması gerektiğini düşünmektedir.

Entegrasyonlara uygulayan Etzioni’ye göre bir uluslararası örgütün take-off aşamasına kadarki durumunu hükümetin talimatlarıyla hareket eden bir uluslararası örgüte, take-off sonrasını ise supranasyonal bir örgüte dönüşmesine benzetmektedir.

Etzioni’ye göre fonksiyonel entegrasyon saat yönünde ya da ters yönde gerçekleşmektedir. Saat yönünde olduğunda ilk başlangıç aşamasından sonraki aşamalar intibak aşaması (yükümlülükten ziyade ödüllerin olduğu bir dönem)i tahsis edici aşama, sosyal bütünleştirici aşama ve son olarak normatif bütünleştirici aşamadır.

Saat tersi sıranın daha yaygın olduğu anlaşılmaktadır.

  1. Çoktaraflılık (“Teorisi”)

Dünya Bankası ve IMF’nin SSBC’nin katılmaması dolayısıyla Batı’ya özgü kalması, BM’nin ise iki kutupluluk ve ideolojik çatışma dolayısıyla yeterince etkin olamaması çoktaraflılığın uluslararası barışçıl dönüşümün gerçekleşmesi için uygun bir yöntem olduğu yönünde genel bir kanının oluşmasını engeller.

Williams (995: 218-18), Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan koşulların çoktaraflılığı teşvik edici bir özelliğe sahip olduğunu belirtmektedir.

Robert Keohane, çoktaraflılığı, tamamen resmi ve sayısal anlamda ele alarak üç ya da daha fazla sayıda devletin (oluşturduğu grubun) ulusla politikalarını koordine etmeye çalışması olarak tanımlanmaktadır.

Kolektif güvenlik sisteminde (collective security system) temel varsayım barışın bölünmezliğidir (peace is indivisible).

Kolektif güvenlik sistemiyle ittifaklar (alliances) arasında belirgin farklar bulunmaktadır. İttifaklarda, tarafların sorumlulukları belli durumlarda ve belli devletlere karşı gündeme gelirken, kolektif güvenlikte herhangi birine saldırıda bulunması halinde güvenlik topluluğu için yer alan her bir üyenin saldırgana karşı koyma sorumluluğu söz konusu olmaktadır. Çok taraflılığın iki temel ilkesi olan “tehdidin bölünmezliği” ve “koşulsuz kolektif tepki” ilkeleri devreye girmektedir.

Çoktaraflılık kurumu, diğer benzer oluşumlardan üç farklı özelliğe ayrılmaktadır. Bunlar, “bölünmezlik ilkesi”, “genel yönetim ilkesi” ve “yaygınlaşmış mütekabiyet ilkesi”dir.

Sistem bütünü ifade ederken, rejim bunun parçalarından birini ifade eder. Düzen ise rejimlerin oluşturduğu bir yapıdır.

Çok taraflı kavramı ile bir örgütlenme ilkesine gönderme yapılmaktadır. Çoktaraflılık, ise çok taraflı kavramını da içermekle beraber belli devletler grupları arasındaki eylemlerin evrensel düzeyde nasıl örgütleneceğine ilişkin bir inançtır. Normatif bir içeriğe sahiptir.

Uluslararası kurumsal işbirliği için hegomonya kavramı üzerinde duran realist ve Marksist yaklaşıma karşın liberal teoriler uluslararası kurumsal işbirliği için hegomonyanın zorunlu olmadığını düşünmektedir.

6. Uluslararası Rejim Teorileri

KAVRAMSAL SORUN

Rejim teorisi bu konuda işbirliğinin mümkün olabildiğine ilişkin yeni bir yaklaşım sunmaktadır.

Keohane’e (1993:23) göre de rejim teorisi devletler arasında çıkarların uyumlaştırılması ve koordinasyonunu amaçlayan uluslararası işbirliğini anlamaya yönelik bir teoridir. İşbirliğinin bir kısmı yukarıdan aşağıya dayatma şeklinde (dikey biçimde) gerçekleşse de pek çoğu karşılıklı rıza sonucu oluşan yatay işbirliği biçimindedir. Hurrell (1993: 50) da rejim teorisinin egemenlik iddialarını sürdüren devletlerin güç ve çıkar için mücadele ettikleri anarşik bir ortamda işbirliğinin nasıl olanaklı olduğunu gösteren bir teori olduğunu ifade etmektedir.

Uluslararası rejim kavramı, Krasner ve Ruggie’ye ait olmakla beraber genel kabul gören tanımıyla rejim, belli konulara ilişkin örtülü ve açık ilkeler, normalar, kurallar ve karar verme süreçleri anlamına gelmektedir.

Rejim kavramını uluslararası anarşik yapıda devletlerin işbirliği durumu olarak almaktadır.

Uluslararası rejim kavramı aynı zamanda, uluslararası arenadaki aktörler (genellikle ulusal devletler) arasındaki oyun kuralları, bu aktörler için belirlenmiş bir eylem çerçevesindeki meşru görülen ve kabul edilebilir davranışları ifade etmektedir. Rejim en basit anlamda oyunun (uluslararası politika oyununun) kuralları anlamına gelmektedir.

Hedley Bull ise rejimi, devletlerin ve bireylerin davranışlarına yön veren ve yol gösteren kurallar ve kurumların toplamı olarak göstermektedir. Rejimlerin bir amacı da o alanda bir çerçeve oluşturarak tarafların aralarındaki sorunları anlaşmalar yaparak çözümlemelerini kolaylaştırmaktır.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?