birinci hikaye (uyandığım yer)

Bana kim olduğumu sorduklarında vücudumdaki tüm kanın çekildiğini hissediyorum. Çekilen kan, sanki beynime hücum ediyor. Bu durumda yüzüm, emin ki kapıya sıkıştırdığım parmağımın renginde olacaktır. Bazen o şişkinliği patlattığım gibi yüzümü de patlatmak istiyorum. Neyse ki bu istek gelip geçiyor. Ben geçtiğini bilmiyorum. Sadece yüzümün şiştiği anlarda gördüğüm tek bir şey var.  Geçmiş, belki de başka bir dünyadaki hayatıma ait kötü bir anı. Aslında bu hastanede olma sebebim de bu. Gördüklerime ve anlattıklarıma kimsenin inanmaması. Sonuçta bir deliyim. Kimseden beni anlamalarını beklemiyorum. Kim olduğumu anımsamıyorum. Hastanedeki görevliler bana Mümtaz diyorlar. Kimsesi olmayan sokaklarda yaşayan Mümtaz. Üniversite mezunu, sonra birden bire ortalıktan kaybolan Mümtaz. Bazen daha kolay bir ismim olabileceğini düşünüyorum. Zaten bu ismin bana ait olmadığını biliyorum.

Mümtaz hakkında çok şey bilmiyorum. Doktorlar ne dediyse o kadar. Bazen onun hakkında hikayeler anlatıyorlar bana. Mümtaz’ı tanımadıklarını biliyorum. Bu sebepten dolayı onların yalan söylediklerini biliyorum. Amaçları Mümtaz’ı kullanarak benim hakkımda bir şeyler öğrenmek. Ya da beni Mümtaz yapmak.

Mümtaz Sil. Ben olmaya çalıştırdıkları kişi. İsminden sanki önemli bir adammış gibi duruyor. Acaba benim Mümtaz Sil olmamı neden bu kadar çok istiyorlar ki? Bu adam bir suikastçı olabilir mi? Ya da bir seri katil? Eğer o adam bensem önemli biri olamayacağım kesin. Ne bileyim, mesela ünlü bir mimar ya da kıymetli bir profesör. Ama kimse beni tanımıyor. Şimdiye kadar kimse ziyaretime gelmedi. Belki de bu kişi dediğim gibi bir katil ve sanıyorum onun suçlarını benim üzerime yıkmak istiyorlar.


Hafızamı yitirirken zaman kavramımı da yitirdim. Dün ve bu gün haricinde diğer günler içinden çıkmayan bir karmaşa benim için. Tarihleri karıştıran hafızam cümleleri ve olan bitenleri bir bilgisayar itinasıyla hafızasında tutuyor. Ancak gidebildiğim en geri tarih bu hastanede gözlerimi açtığım tarih. Tarih… tarih… Cumartesiydi sanırım. Beyaz bir odadaydım. Tavana monte edilmiş florasanın kabı beyaz odadaki en sarı şeydi. Yattığım yataktaki örtüler de bembeyazdı. Bir hastane için oldukça beyaz. Yattığım yatağın başlıkları, sağ elime bağlı olan serum şişesinin asılı oldu askılık hepsi bem beyazdı. Sağ kolumun içinden damarıma giren iğnenin serum hortumuyla bağlı olan başı hariç. O yeşildi. Tam olması gerektiği gibi hastane yeşili.

Gözlerim beyaza alışmaya başladığında duvarlarda bulunan çatlakların boya ile kapanmış olduğunu gördüm. İnce çatlaklar hafif bir çizgi ile duvardan duvara uzanıyordu. Çizgileri sessizce takip etmeye çalıştığımda bir kartal sembolü çıktı sanki karşıma. Sanki diyorum, bu kartalı daha sonra hiç göremedim.

Gözlerimi hareket ettiriyordum ama hiç bir şey düşünmeyen boş beynimin ellerimi ve ayaklarımı hareket ettireceğinden şüpheliydim. Önce beyaz örtü ile kapanmış araklarımın sağ baş parmağını aşağıya doğru oynattım. Geri kalan parmağımda onunla birlikte yavaşça aşağıya eğildi. Baş parmağımı yukarı kaldırdığımdaysa diğer parmaklarımı yerinde tutabildim. Aynı şekilde sol ayak parmaklarımı hareket ettirdim. Serum bağlı sağ elimi hareket ettirmeden önce sol elimle yumruk sıktım ve bıraktım. Bunu bir kaç kez tekrarladım. Yumruk sıkmam sanki bana güven vermişti. Bu yumrukla herkesi devirebileceğimi düşünüyordum. Sağ elimle aynı şeyi yapmak istediğimde ince bir sızı keşfettim. Bu sızı başımı koluma çevirmemi sağladı. Başımı da kontrol edebiliyordum. Bu iyi haberdi. Boş beynim gibi, boş boş yatmak istiyordum. Bir süre de yattım. Bir şeyler hatırlamaya çalışıyordum, ne hatırlamaya çalıştığımı bilmeden ve inanın bana neyi hatırlamaya çalıştığınızı bilmiyorsanız hatırlamak daha da zor oluyor. Düşüncelerim etkisiz bir dalga gibi beynimde dolanıyordu. Düşüncesizlik beni yormuş olsa gerek bir süre sonra uykuya daldım. Rüyamda derin bir karanlık aklımdaki boşlukla yarışır halde beni içine çekiyordu.

Kapın ani bir şekilde açılması, sıçramama sebep oldu. Gözlerimi açtım, sesin geldiği göne doğru başımı çevirdim. Kapıdan içeriye ince uzun boylu bir kadının girdiğini gördüm. Gözlerimi yeni açmış olmamdan olsa gerek başta sadece beyaz bir hayalet olarak gördüm onu. Yaklaşıkça daha da netleşiyordu. Henüz yirmili yaşların ortasına varmamış olduğu yüzünden belliydi. Siyah canlı gözleri, oda ve beyaz kıyafeti yüzünden daha bir belirgin hal almıştı. Biçimli bir yüzü vardı. Güzeldi. Yüzünün belli yerlerinde aknelerden kaynaklı çukurlar oluşması onun güzelliğini gizleyemiyordu. Hayatımda gördüğüm en güzel kadındı desem yanılmış olmazdım. O dakikaya kadar bir kadın gördüğümü hatırlamıyordum.

Bana doğru yaklaşırken, ona baktığımı görünce birden irkildi ve durdu. “Uyanmışsınız” diyerek heyecanlı ve hızlı bir şekilde geriye döndü. Oysa ben yanıma geleceğini düşünmüştüm. Bir kaç dakika odada sessizlik oldu. Daha sonra kapı önünde başlayan gürültüler odanın içine yedi kişinin doluşmasıyla son buldu. Kimseden ses çıkmıyor kendimi teşhirdeki bir mal gibi hissediyordum. Bu hissimde yanılmamıştım. Daha sonra hocaları olduğunu öğrendiğim iki doktor ellerimi, ayaklarımı, parmaklarımı, vücudumun bazı noktalarını dürtüyorlardı. Ben hareketsizce yatarken birisi gözlerimin içine doğru eğilerek “merhaba” dedi. Üzerime yoğunlaşan bakışlar eşliğinde kendimi üzerinde deneyler yapılan bir uzaylıya benzetmiştim.

Adama yanıt vermek için ağzımı açtım. Adamın sarımsak kokulu nefesi yüzüme vururken başını çevirerek kulağını bana yaklaştırdı. Koku burnumun dibinden gidince daha rahat nefes almaya başlamıştım. Doktorun büyük yuvarlak suratına göre oldukça küçük bir kulağı vardı. “Bu kulaklarla beni duyamazsın zaten” diye bir espri yaptım içimden ve içten içe güldüm.

İlk cümlem ne olmalıydı? Bu kadar merak ve hevesle bana bakan insanlara ne demeliydim? Selam dünyalı, ben dostum mu? Sonunda merhaba demeye karar verdim. Bir çırpıda merhaba dedim ama kimsenin duyduğunu sanmıyorum, çünkü doktor kulağın hala yaklaştırmış bekliyordu. Bir kez daha konuşmayı denedim ağzımdan nefesin çıktığı hırıltılardan başka bir şey çıkmıyordu.

Sonunda doktor benden bir ses çıkmayacağını anlayarak başını kaldırdı. İşaret parmağını havaya kaldırdı ve gözlerimle takip etmemi istedi. Bu onu anlayıp anlamadığımın da göstergesi olacaktı. Başarıyla parmağını gözlerimle takip ettim.

Diğer doktor, ayaklarımı örten örtüyü kaldırmıştı. Elindeki kelemle sağ ayağımın altını çizdi. Refleks olarak parmaklarımı kapadım. Aynı işi sağ ayağıma da yaptı ve aynı tepkiyi aldı. “İyi görünüyorsunuz” dedi. Kapıda birikmiş kalabalığa dönerek seslendi. “Demet Hanım serumu çıkartalım.”

Hayatımda gördüğüm ilk kadın olan hemşire bana doğru yaklaştı. Adı Demet’ti demek. Merhaba Demet Hanım ben… Ben kimdim? Onca düşünce arasında kim olduğumu düşünmemiştim bile. Bir tanışmanın ilk adımı olabilecek ismimi bile biliyordum. Cümleye nasıl başlayacaktım? Konuşamıyordum. Haliyle cümleye de başlayamayabilirdim. Ama yazabilirdim. Yazabilirdim değil mi?

Demet serumun hortumunu bileğimden çıkardı. Ancak damar girmiş iğnenin ucu hala damarımda yerleşik bir biçimde duruyordu. Küçük kulaklı adamın bana seslendiğini duydum.

“İstediğiniz zaman kalkıp gezebilirsiniz. Demet Hanım sizinle özel olarak ilgilenecek.”

Demet’in benimle özel olarak ilgilenecek olması fikri hoşuma gitmişti.

Herkes gittiğinde kendi kendime ses çalışmaları yapmıştım. Konuşuyordum elbet ancak bu konuşmalar ağzımdan çıkmıyordu. Kendi sesimi duymuyordum. Zaten insan kendi sesini duyması biraz tuhaftı. Ama ben boğazımdaki titreşimleri de hissetmiyordum. Bu durumun kalıcı olduğunu düşünüyordum ki titreşimle başlayan garip sesler yerini konuşmaya bırakmıştır. Bu duruma nasıl geldiğimi bilmiyordum. Konuşmam gibi, yürüyüşümde ani bir şekilde oldu. Şimdi oldukça sağlıklı bir haldeyim. Aklımı saymazsak.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?