Cuma Gecesi Hikayeleri: Diken (Bölüm Bir)

Akşam saatlerinde arkamda bıraktığım gölgem yavaş yavaş küçülmeye yüz tutmuşken, parke taşlı sokakta pekte nizami bir biçimde dizilmemiş eğri büğrü sokak lambası direklerinin ucunda istemsizce parıldamaya başlayan ışıklar gecenin samimiyetsiz soğuk yüzüne biraz daha güvenilmezlik katıyordu. Ocak ayıydı ve yaklaşık bir yıldır akşamın bu saatleri içimde tarif zor duygulara sebep oluyordu. Aslında bu tarifsiz duygunun adı korkuydu. Ya da korku hissettiklerim yanında sadece tebessüm edilecek bir şeydi.

Ocak ayıydı. Ayın ikisi. Bu kadar ayrıntıya girmem gerekir mi bilmiyorum ama saat 16:49’u gösteriyordu. Hatta size saniyesini bile yazabilirim. Bu dakikada telefonun ekranı ile karşı karşıya geldiğimde gördüğüm tek şey saat ve hat yok yazısıydı. Bu arada büyük bir şehir en kalabalık ilçesinde olduğumu belirtmeliyim. Yani telefonun çekmemesi ya da sokaktan kimsenin geçmemesi gibi bir ihtimal yok. Ancak o gün gün batımının kızıllığı gitmiş, gün boyu süren sisin gökyüzünde bıraktığı grilik ile gün geceye varırken gökyüzü renk değiştirme konusunda muallakta kalmıştı.

Bulunduğum sokak iki ana cadde arasında kalmış, iki caddeyi uzunlamasına birbirine bağlayan uzun ucu kıvrımlı ilerleyen “L” şeklinde bir sokaktı. Sık ve kısa boylu evler, sokağa bağlanan çoğu çıkmaz sokaklar gökyüzünden baktığınızda sanki # diezler bileşkesi gibiydi. Sokakta hayranlıkla baktığım küçük boş ahşap bir ev ve belkide yüzyıllarca boş duran bir arsa vardı. Her zaman bu arsanın nasıl boş kaldığını hatta o ahşap evin bir bir türlü dalavereyle hala neden yıkılıp yerine yeni binalar yapılmadığını her zaman merak etmişimdir. Bunu sadece ben değil sokaktan geçen ve burada yaşayan herkes merak etmiştir ve bunun nedenini bu sokakta yaşamamın beşinci senesinde öğrendim. Büyük şehirde komşuluk ilişkileri pek iyi değildir bilirsiniz, bu sebepten midir yoksa herkes bu gerçeği saklanmakta mı, yoksa ben mi halüsinasyon gördüm bilmiyorum ama bu konuda kimseden bir şey duymadım. Anlamışsınızdır anlatacaklarım bu eski ev ve bu boş arsa ile ilgili.

Sokak korku filmlerindeki terk edilmiş bir kasabadan farksızdı. Bunun farkına aslında elimdeki çöp poşetlerini çöp konteynerinin içine atınca anlamıştım. O dakikaya kadar dikkatim elindeki telefona toplanmıştı. Zaten son zamanlarda kimin dikkati başka bir şeydeydi ki? Evin kapısını çektiğimde aslında bir sıkıntı olduğunu anlamalıydım çünkü kapıyı istemsiz bir şekilde şiddetle çekmeme rağmen kapıdan ses çıkmamıştı. Apartman da oldukça sessizdi. Hatta hayal meyal adımlarımdan da ses çıkmadığını hatırlıyorum ama bu konuda pek emin değilim. Uydurmuş olabilirim. Yani bazı yerler biraz kopuk. Merdivenlerden indikten sonra dış kapıya yöneldim. Sokak lambalarında etkisi ile aydınlanmaya başlamıştı.

Apartmanın kahverengi demir kapısından dışarı çıkarken kapıya uzattım elimin donduğunu hissettim. Aslında kışın ortasında bu normaldi ama sanki elim dondurucunun içine poşetlenip konmuş bir bezelye topuna değmiş gibi hissetmiştim. Tabi bunu da umursamadım. Eğer başıma gelenleri önceden kestirebilseydim emin olun ki her saniyesini aklıma kazırdım. Gerçi bu da yalan. Oysa tüm yaşadıklarıma ortak olan elimdeki telefon hem sesli hem de görüntülü kayıt almama olanak sağlayabilirdi. Ancak heyecan mi dersiniz yoksa korku mu elimde buz tutmuş metal kasalı telefonu hatırlamama neden olmuştu. Sanki elim telefon olmuştu ve ben onun elimdeki varlığını çok sıradan buluyordum. Yo öyle başkaları gibi çok fazla telefon meraklısı değilim.

Elimdeki telefondan zaman çizgimdeki hareketlere bakıyordum. En çok dikkatimi çeken ve beni yolda da okumaya iten haber ise (bu konuda da tereddütlerim var. bir şey okuyor muydum, yoksa resimlere mi bakıyordum hatırlamıyorum. oluyor olmam lazım aslında buraya yazarken birilerinin resimlerine bakıyordum yazmak sanki teşhirciymişim gibi hissettirecekti bana.) marsa gitmek için başvuru yapan insanlardı. Ben bu mevzuyu nasıl kaçırmıştım hayretler içerisindeydim. Yalnız elimde çöp poşetleri konteynera doğru yürürken hissettiğim şey büyük bir yalnızlık duygusuydu. Öyle ki yalnızlık bir sis gibi sarmıştı etrafımı. Sis o kadar yoğundu ki bir metre ötemi göremiyordum. Etrafımdaki sis bana kendimi yalnız hissettiriyordu.

Dikkatimi biraz daha yoluma vermek üzere telefonu aşağıya indirdim ancak cebime koymadım. Bir yere sarılma hissi belki bunu bana yaptırdı. Hani başınıza bir şey gelse her an birinin numarasını tuşlayabilirsiniz ya da söyleyebilirsiniz, belkide ambulansı ararsınız. Ancak bir insanın zorlandığı em büyük şey de ambulansa yada 122’nin çağrı merkezindeki telefonu açan kişiye adres vermektir. Bildiğiniz bütün yer adresleri bir yumak halinde toplanır ver bir kedinin pençeleri altında kalmış gibi karmakarışık bir hal alır.

Telefona sıkıca sarılmıştım. Diğer elimdeki çöp poşetine de. Ancak sol elimde tuttuğum poşetler her ne kadar bir saldırı karşısında bana savun gücü verse de -öyle düşünüyordum- sol elimde olmasından dolayı güvenliğimden dolayı beni düşüncelere itiyordu. Gerçi birazdan poşetleri konteynera atacaktım o zaman bana kim yardımcı olacaktı, ne ile savunacaktım kendimi? Bakın kendi kendimi korkutmakta oldukça başarılıyım değil mi?

Neyse bir an için bütün vesveseleri kafamdan attım ve emin adımlarla yürümeye devam ettim. Temkinliydim çünkü burnumun ucunu göremiyordum. Bu şehirde ilk defa böyle bir sise şahit olmuştum. Bakın dakikalardır konuyu uzatıyorum. Sırf anlatacaklarımı ertelemek için. Belki tamamı sürekli korku filmleri izlemek, korku romanları romanları okumaktan kaynaklı halüsinasyonlardı ama yaşadıklarım en önemlisi hissettiklerim benim olanların gerçek olduğuna inanmamı sağladı. Belkide şimdi hikayeyi dinleyecekler buna mı korktun da diyebilecekler. Belki de öyle. Belki de değil.

Hava soğuktu ama üşümüyordum. Sadece sırtımın ortasında omuriliğim yerine sanki bir buz kütlesi yerleştirilmişti. Onun dışında muhtemelen vücut ısım normaldi. Yavaş adımlarla konteynera doğru yürüdüm. Aslında o anda koca şehrin ne kadar sessiz olduğunu hissettim. Hatta temkinli bir şekilde attığım adımlarım bile ses çıkarmıyordu. Sanki ben de bu sessizliği bozmamak için bu şekilde yavaş adımlar atıyordum.

Neyse ki bir kaç temkinli adım sonunda çöp konteynerinin yeşil rengi gözüme hayal meyal ilişmişti. Mutlu bir şekilde adımlarımı daha da hızlandırdım ama saatte on metreyi geçmemiştir hızım. Çöp konteynerına yaklaşınca elimdeki poşetleri içine attım. Tam bu esnada bir gürültü koptu. Zaten sessizliğin içinde türlü türlü hadiselerle raks eden aklım bir anda yerinden çıkacakmış gibi oldu ve sizi temin ederim çıktı da sanki bir kaç saniye kendimi o halimi tepeden gördüm.

Beni korkutan ses ezan sesiydi. Öyle bir zamanlaması vardı ki sanki attığım o çöp dolu poşetler çıkarmıştı o sesi. Akşam ezanı olmalıydı. Aslında akşam için ortalık çok sessizdi. Sabah olmalıydı. Sabahta olamazdı çünkü akşamüstüydü. Düşüncelerim o kadar hızlıydı ki hoca daha ilk cümlenin sonunu getirmemişti. Bu esnada bir kedi miyavlaması duydum. Tam da ses sol tarafımda kalan duvarın arkasındaki boş araziden geliyordu. Dikkatimi o yöne çevirdim. Çünkü yıllar önce yeni yumurtandan çıkmış bir güvercini bu bahçeye bırakmıştım. Muhtemelen güvercin kedilere yem olmuştu ancak o günden sonra içimdeki vicdan da ne zaman çöp atmaya bu konteynera gelsem beni yokluyordu. Gerçi birilerinin hayatta kalması için birilerinin yenmesi gerekiyordu.

O dakikada duvarın arkasındaki kediye bakma iste peydahlandı içimde ve bu isteğe engel olamadım. Çöp konteynerine bıraktığım poşet yavaşça süzülerek konteyner içinde yerine yer ediniyordu. Miyavlama sesi tekrar geldi. Elimi uzatarak duvara dokundum. Soğuktu. Soğuk olması normaldi aslında. Soğuk ve ıslak ama duvara dokunduğumda hissettiğim başka bir şey daha vardı. Sanki bu soğukluk kanı çekilmiş bir ölünün soğukluğuna benziyordu. Aklımın köşesine bir şekilde takılmış bu durum duvar hakkındaki en mantıklı açıklamayı yapıyordu bana.

Bu düşünceler parmaklarımı duvara değer değmez çekmeme neden oldu. Ancak düşünceyi kafamdan atıp parmaklarımla, hatta avuçlarımla duvarları sarmalamam bir oldu. Her düşünceyi kafamdan uzaklaştırsam da o kediye bakma fikrini kafamdan atamıyordum. Aslında bir fikirden çok yapılması gereken bir eylem gibiydi. İki elimle duvarın üstünü iyice kavradım. Ellerim göğüs hizamdaydı. Ayaklarımla kendimi yukarı atarak ellerimin üzerinde asılarak aşağıyı görmeye çalıştım. Sis o kadar yoğundu ki gri duman bulutundan başka bir şey gözükmüyordu. Tabi baktığım yer de ışık almadığından hiçbir şey gözükmüyordu.

Ellerimi dirseklerimden kırarak göbeğimi duvara yasladım. Aşağıya doğru sarkabildiğim kadar sarktım. Ancak yine hiç bir şey gözükmüyordu. Görüş alanımın tek hakimi koyu gri sis bulutuydu. Ellerimin üzerinde doğrulup duvardan ineceğim sırada kulağımın hemen dibinde bir tıkırtı duydum. Hani yürürken bir dala basarsınız ya öyle bir ses. Ancak hiç bir şey görülmüyordu. Sesle birlikte irkildim ancak onun kedi olması olasılığı korkmama engel oldu. Gerçi kedi de can havli ile saldırabilirdi ama bu tölere edilebilir bir korkuydu. Sesin geldiği yönde bir soğukluk hissettim. O tarafa bakıp “pisi pisi” diye söylendim. Bu bir söylenmeydi, korkuyu defetmek için.

Yine ses gelmedi. Beklediğimden değil. Bir süre daha etrafa bakınarak bir şeyler görmeye çalıştım. Hiç bir şey görünmemekle beraber sanki sis biraz daha artmıştı. Sessizlikte sis ile birlikte büyüyordu. O an okunan ezan geldi aklıma. Hoca sadece “Allahu” demişti ve devamını getirmemişti. Akşam ezanı kısaydı ama en azından okunanları duymam lazımdı. Hoca belki de yanlış vakitte başlamış hatasını anlayıp vazgeçmişti okumaktan.

Kendimi geriye doru savuracakken yeşil iki yuvarlak gördüm. Koyu yeşil iki yuvarlak arasında ondan biraz daha küçük derin bir karanlık vardı. Gözlerimi hızlıca kırptım, belki yanlış görüyorum diye. Ama hiç bir şey değişmedi. O iki yuvarlak gri duman arasında havada asılı duruyordu. Ortasındaki karanlıkta zifiri karanlık gibiydi. Zaten gözlerimi açıp kapatman sadece filmlerin ve kitapların gerçeği anlamamız için direttiği önermelerden biriydi. Bir şey varsa karşınızda vardır. Göz açıp kapamanız bir şeyi etkilemez.

Ben bunları düşünürken iki yeşil yuvarlak söndü ve yandı. Bu dakikadan sonra onların göz olduğu kanısına vardım. Kedi gözleri parlardı biliyordum ama yeşil renkle parlayanı ilk defa görmüştüm. Ancak bu da sisi verdiği yanılsama olabilirdi.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?