Ziyaretçi – 2

Başım hala dönüyordu. Alkolün vücudumdaki etkisine bakılırsa sızalı en fazla üç saat olmuştu. O dönemler uyumuyordum. Sadece sızıyordum. Hayattan bir beklentim kalmamıştı.Şimdi var mı diye sorsanız yine yok derim. Kimse gibi hırsım yoktu. Özel meraklarım da yoktu. Bir zamanlar kitap okurdum. Çok eskiden de fizikle ilgilenirdim. Hatırladım da orta okul ödevimi fizikten almış ve kuantumu araştırmıştım. O zaman fizik yoktu tabi. Fen bilgisiydi ders. Kuantuma da merak sarmam malum Geleceğe Dönüş filmi yüzünden olmuştu. Bir zaman makinesi yapacaktım. Tabi zamanla “Amerikalı misin oğlum sen, hiç bir bok yapamazsın” diyerek gerçekleri yüzüme vurdum. Biliyor musunuz, aslında bunu toplum olarak bunu yapamayacağınızı bilmek sizin önünüzdeki en büyük engel. Tabi biz Amerikalıları aptal görüp kendimizi üstün görürken tüm işleri onların yapması da biraz garip. Amerikalı haritada Türkiye’nin yerini bilmiyorumuş. Peki sen Uganda’nın yerini bildin de ne oldu? Hiçbir şey.

Aslında bu soruyla başladım hiçbir şey yapmamaya. Yaptığımı yada yapmak istediğimi var sayalım. İstedim en büyük şirketlerden birinde çalıştım. Takim elbisemi giyip o imrenilen holdinglerin kapısından içeri girdim. Senelerce. Hatta oradan sıkıldığım da oldu. Hatta çok sıkıldığım. Aslında imrenilen hayatlar çok sıkıcı oluyor. Sonra daha aksiyonlu bir iş. O diyar senin bu diyar benim. Peki ne oldu? Sadece amaca hizmet ettim. Kitap okumayı sevmem ama belki bu işleri yapmasaydım, oturup kitap okumayı sevebilirdim. Belki çiçek yetiştirirdim. Ne bileyim belki mesela şu an yazmayı çok sevdim, yazar bile olabilirdim. Bir sürü belki sıralarım size. Çalışmak elime ne geçirdi, belki orada kazandım ama harcayamadım. Ne elde tutacak ne harcayacak kadar kazandım. Kıt kanaat derler ya. Sosyallik mi? Hayır mesela hala bekarım. Kız arkadaşımda yok. Onları geçtim, arkadaşım da yok. Bunlar tercih diyenleri duyar gibiyim. Hayır aslında duymuyorum. Etrafımda kimse yok. Oda boş. yeni aldığım vanilya kokulu mum yanıyor. Vanilya kokusunu severim. Ancak bu kokuyu içime çektikçe kanser olacakmışım gibi hissediyorum. Ama ben kanserden ölmem. Nasılsa sürünmeye alıştım, daha çok sürünmek üzerine bir bahsim var. Karşılığında çok şeyde istemiyorum.

Tuvalette kalmıştık. Tuvaletten tam çıkıp kapıyı kapatacakken bir çığlık sesi duydum. Sürekli kavga eden komşularımdır dedim. Kavga dövüş iki çocuk büyüttüler. Nereden mi biliyorum? İyi duyarım. Çığlık sesi duydum. Yada vücudumun üzerinde nasıl duracağını kestiremeyen başımın içindeki beynin bir oyunu bu dedim. Kapıyı kapatırken ses biraz daha yakından geldi. Bir çığlıktı ama feryat figan bir çığlık değil. Sanki daha usul daha edepsiz, daha davetkar bir çığlık. Bir erkek olarak bunu alkol sonrası uçkur merakıma bağladım. İçelim şarabi sikelim Arabı derler ya o dava. Umursamadım. Zaten umursayacak bir havada değildim. Kapıyı çektim ve bir yerler çarparak yatağıma yattım. Gözlerimi kapattıkça başım biraz daha dönüyordu. Boşluğa bakan odamda kaçak göçek süzülen güneş ışınları pencereden içeriye doluşmaya başlamıştı. Tam bir alaca karanlık peydahlanmıştı odamın içinde. Alfred Hitchcock gölgelerin içerisinden siyah beyaz bir şekilde çıksa şaşırmayacaktım. O an kendi merkez kaç kuvvetini oluşturmak için dönen dolabımın ikiye katlandığını gördüm. Baş dönmesinin ötesinde bir sarhoşluk yaşıyordum sanırım. Gözlerimi sıkıca yumdum. Şimdi ise midemin merdaneli bir makine gibi sağa sola döndüğünü hissediyordum. İçimdekileri temizliyordu besbelli. Uyku ile uyanıklık arasında, yada sızma ile sızmama arasında diyelim aynı çığlık sesi ile irkildim. Öyle irkildim ki bütün vücudum bir anlık etki ile tüm alkolün etkisinden kurtuldu. Uzak komşumun duvar saati yedi kez donk sesi çıkardı. Net olarak sayabildim. Ayılmıştım. Cidden ayılmıştım. Nasıl bir şey beni ayıltmıştı bilmiyorum ama bu gonk seslerini duymam ayıldığımın en büyük kanıtıydı.

Gözlerimi açtım. İki büklüm olmuş dolap eski formuna geri dönmüştü. Odanın alaca karanlığı devam ediyordu. Ancak bu kez Hitchcock’un gelme fikri aklımdan gitmişti. Kim gelebilirdi başka alacakaranlığın ardından. Bunu düşünmedim. Aslında şimdi yazarken aklıma geldi kimin gelebileceği. Düşündüm de hiç kimse gelmesin zaten.

Çığlık sesini bir kez daha duydum. Bu kez kayıtsız kalamadım. Ayılmamla beraber merakımda yerine gelmişti. Yatağımdan kalktım. Yavaş ve sessiz adımlarla salona yürüdüm, oradan da sesin ilk kaynağı olan tuvalete. Hafifçe kapıyı araladım. Duvardaki su borularından bir fosurdama sesi geldi. Bu borular çığlık atıyor olabilir miydi? Neden olmasın? Bir fokurdama daha duydum. Sesin borulardan geldiğine şüphem kalmamıştı. Kapıyı kapattım ama sessiz ve yavaş hareketlerime devam ediyordum. Kapıyı kapadım ayni yavaşlıkla. Odaya doğru gelirken bir çığlık daha duydum, sanki daha derindendi bu seferki. Dış kapının yanından geçerken kapının arkasından sızan bir parlaklık hissettim. Kapının altındaki küçük aralıktan yoğun beyaz bir ışık içeri doluyordu. Hemen besmele çektim. Bu akşamdan kalmalığımla her ne kadar beni korumayacağını düşünmesem de, adet yerini bulsun istedim. Kapının altındaki beyaz ışıkta bir ne bir azalma ne de bir artma oldu. Öylece sabitti. Sanki kapıma doğru bir projektör tutulmuştu. Beyaz ışığı olan bir projektör.

Korkunun ecele faydası yoktur yada insanin başına ne gelirsem meraktan gelir. Artık ne derseniz deyin kapıya doğru yanaştım. Önce kulağımı kapıya dayadım. Hiç ses duyamadım. Ayaklarıma vuran yoğun ışıktan parmak uçlarımdaki her ayrıntıyı görebiliyordum. Hatta o ışıkta parmak uçlarımdaki her bir kılı net olarak görüyordum. Ancak yoğun ışık parmaklarımı ısıtmıyordu. Yani kapının ardından gelen ya çok uzaktan geliyordu yada ısı yaymayan bir kaynaktandı. Tabi ben ne olduğunu biliyorum. Şimdi buraya yazsam anlatılan hikayenin hiç bir anlamı kalmaz değil mi?
Şöyle yazdıklarıma bakınca aslında kendimi bir yazar gibi hissettim. Baya baya o forma çevirmişim yazdıklarımı. Oysaki daha çok, iki saçmalar bırakırım diye düşünüyordum. Demek ki yazar olmak böyle bir şey. Kaptırınca kendini gidiyorsun. Yazar olduğumu da iddia ettim ya artık sırtım yere gelmez. 🙂

Kapının anahtarını bir kez çevirdim. İlk tık sesinden sonra dışarıdan bir ses bekledim. Aldığım ses yine su borularının homurdanma sesi oldu. Bir kez daha çevirdim. İkinci çevirişle kapının açıldığını yani kilitten kurtuluduğunu biliyordum. Tabi bundan kapının arkasında olan yada olma ihtimali olan şeylerin haberi yoktu. Her ihtimale karşı anahtarı elimden bırakmadım. Ayak parmaklarımı kapıya bastırarak kapının açılmamasını garantiledim. Parmaklarıma ne kadar güveniyorsam artık. Yine dışarısını dinlemeye koyuldum. Bu kez ve borulardan ses geldi ne de başka bir yerden. Derin bir sessizlik sardı etrafımı. Sessizlik tüylerimin diken diken olamasını sağladı. Az önce sizde olduğu gibi. Biraz da üşüdüm. Sırtımı buz kapladı. Hani ölüm soğuğu derler ya onun gibi.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?