Sonra…

Sıradan bir gün, zaman zaman aklımdan sakıncalı düşüncelerin geçtiği ama çoğu zaman kendimi daha sonra hatırlamayacağım gereksiz düşüncelerin yorgunluğuyla kendimi yatağa attığım bir gün. Sakıncalı düşünceler demişken yönetimi, yada cumhurbaşkanını hesaba katmıyorum bile.

Güneşin en yoğun olduğu zaman, gölgede sakin ve bilgece esen rüzgara kendimi kaptırmışken aklıma yer eden gereksiz düşüncelerden biri çıkıp dolaşmak oldu. Patika yolda bir yanımı derin maviliğe, bir ulu yeşilliğe verip yürümek. Sin cümle size çok cazip gelmiş olabilir. Doğrusunu söylemek gerekirse bana da cazip geldi.

Yattığım yerden doğrulmam yarım saat sürdü. İçimdeki istek hala devam ediyordu. Acelem yoktu aslında. Tatildeysen hakkını vermelisin. Yavaşça doğruldum, gerindim. Beni miskinleştiren üzerime yapışmış buz parçalarını birer birer attım. Artık hazırdım. Yüzümde bir karış sakalın gizlediği uyku aptallığı ayağıma terliklerimi geçirdim. Öyle parmak arası değil bildiğin terlik. Kimin yaptığını bilmediğim düzensiz ağaç kabuklarının çakıldığı kapıdan tam çıkacakken kardeşim seslendi.
“Abi beni bekle Duygular buradaymış. Onlara gidelim.”
Ne belirsiz bir cümle. Duygu kim? Birde ‘lar’ var. Demek ki birden fazla tanınmamış kişi. ‘Gidelim’, yoksa beraber mi?
Sesimi çıkarmadım, aslında onu beklemedim de. Benim için yavaş geçen zaman onun için hızlı geçiyor olsa gerek birden yanımda bitiverdi. Gençlik işte ne yaparsın? Benim de böyle zamanların olmuştu. Sanırım olmuştu.

Birlikte yürümeye başladık. Konuşmuyorduk. Otuz yıllık kardeşimle ne konuşabilirdik ki? Yalnız benim tatilimde onun ne işi vardı bunu bilmiyorum. Rotayı onun çizdiği aşikardı. Ben takip moduna girmiş, bir zombi bilinçsizliğinde ilerliyordum.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?