Bir İnsan Çıkarma Seansı

İki

Gözlerimi açtığımda saat dördü geçiyordu. Öğleden sonra dört. Başımda hafif bir uğultu, pencereden içeriye güneş ışığının aydınlattığı odamda sıcaklık adeta otuz derecenin üstüne çıkmıştı. Bomboş bir kafayla uyanmıştım. Mesanemin yaptığı basıya dayanamayıp tuvalete koştum. Tuvaletin kapısına uzanırken mutfaktan gelen tıkırtıları duydum. Annem olmalıydı. Hızlıca tuvalete girip kendimi rahatlattım. Ne kadar kaldığımı bilmiyorum ama bana saniyeler gibi gelmişti. Tuvaletten çıktığımda soluğu mutfakta aldım.

“He uyandın mı? Sabahtan beri seni dürtüyorum ölü gibi uyuyordun. Sabaha kadar oturuyorsunuz sonra uyanmak bilmiyorsunuz.” Annem konuşmaya başlamıştı. Konuşmaya başlamışsa susturamazdınız onu. “Açsan ekmek al.”

“Anne sen niye evdesin?”

“Pazar bu gün. Günlerin şaştı değil mi? Az erken kalk ta bir işe yara. Bodrumdaki odunları diz. Hepsi darmadağınık.”

Tüm bu cümleleri kurarken tuhaf bir şekilde bana hiç bakmadı. Ya da bana tuhaf gelmişti.

“Anne” dedim ve sustum. Mehmet’i soracaktım ona vazgeçtim. Babaanneme sormam daha iyi olurdu belki de. “Babaannem nerede?”

“Bahçede çiçekleri suluyor.” Mutfaktan çıktım. Odamın kapısını araladım ve içeri girdim. Kaldırdığım tozlar, sararmaya başlamış güneşin etkisiyle peşime takıldılar. Pencere kanadına düşen perdeyi aralayarak arka bahçeye baktım. Babaannem elinde hortum çiçeklerin dibine su sıkıyordu. Odadan çıktım ve bahçeye indim.

Babaannem beni görür görmez “o bok böcü uyandın mı?” diye karşıladı. Anlaşılan bana kızmıştı gerçi onun kızıp kızmadığını bu laflarından pek anlamazdım. Sevdiğini söylediği anda yarımı da yılan yavrusu yapar bir yerlere birilerine giydirirdi.

“Napıyon babaanne?”

“Çiçekleri suluyorum, yanmış hayvancıklar.”

“Onlar hayvan değil babaanne, bitki.”

“Siktir oradan, büyümüyor mu bunlar, canları yok mu? Canlıysa hayvandırlar.”

Bu cümlesine ne diyebilirdim ki?

“Babaanne, şu bizim Mehmet var ya…” dedim, lafımı yarıda kesti.

“Nesliyan’ın oğlu mu?”

“He o.”

“Çok konuşma onla. Yalnız başına hiç konuşma hem de.” Şaşırmıştım, hadi konuşmayı anlamıştım da, yalnız başına hiç konuşmamayı anlamıştım.

“Niye babaanne çocukluk arkadaşım, şimdi durup dururken niye konuşmayayım.”

“Kötü yere uğradı o.” Elindeki hortumu yere bıraktı. Musluğa giderek kapattı ve yanıma geldi. “Ara ara kayboluyor bu sonra geliyor bir garip haller. Hocaya götürdü Nasliyan bunu kötü yere uğramış demişler. Bize hiç demedi, biz de başkasından duyduk. Gene kayboluyormuş arada ortadan. Nereye gittiğini, ne yaptığını bilen yok.”

Eve çıkar çıkmaz vitrinde bulunan Meydan Larousse’u karıştırmaya başladım. Önce cinler sonra, musallat derken araştırabileceğim her şeyi araştırdım ama bildiğimin ötesinde bir şeyle karşılaşmadım. Zaten bildiklerimi ben de bu ansiklopediler sayesinde öğrenmiştim. Ama daha fazla kitap olmalıydı evde. Mutfağa, hala orada olan annemin yanına geçtim.

“Anne bizim ansiklopediler, kitaplar nerede?”

“Yer yok diye babaannen bodruma kaldırttı. Kışın soba tutuştururken iyi oluyor.”

“Anne ya kitap yakılır mı? Kalsın onlar yakmayın ben alırım onları.”

Cevap vermedi. Benim de cevap vermesini bekleyecek halim yoktu. Acele ile bodrumun ışığını yakarak kapısına koştum. Kendimi bildim bileli bu bodrumu sevmemiştim. Belki de düzensizliğinden. Arka bahçedeki kapısından girmek daha mantıklıydı. Balkon altında kalan küçük kapıyı hiç kullanmazdık. Odun taşımak haricinde.

Bodrumun küçük tahta kapısından içeriye adım attığımda, rutubet kokulu bir serinlik beni karşıladı. Üç metre ötemde sadece kendini aydınlatan kablosu uzun sabitlenmemiş bodrum ışığı beni bekliyordu, lakin ona ulaşmam için yere düzensizce atılmış, naylon ve odun parçalarının üzerinden atlamalıydım. Dikkatli davranmam gerekiyordu yoksa kendime zarar verebilirdim. Birkaç akrobatik hareketten sonra lambaya vardım. Kablosunun ucundan dikkatlice tutarak etrafta dolanmaya başladım. Bir köşede üst kat için alınmış kalaslar, diğer tarafta bir bisiklet mezarlığı, daha ileri gitmedim. Üs üste yığılmış kartondan bavulları gördüm. Kartondu sanırım bunlar, biraz zorlamayla hemen yırtılıyorlardı.

En üstteki bavulu açtım. İçinde onlarca kitap vardı. Her birini araştırmaya başladım. Bu bavul daha çok roman ağırlıklıydı. Onu zar zor yerinden indirip diğerini indirdiğimde İslam Ansiklopedisi diye bir kitap geçti elime. Kitabı biraz araştırdım. Bu kitapta bildiğimin dışında bana bir şey vermiyordu. Bir sonraki kitap dünya üzerindeki peygamberleri anlatan bir kitaptı. Nedense sonlarına doğru şeytanlar ve cinler hakkında bilgilerde vardı. Süleyman diyordu kitap, tüm cinlere hükmeden peygamber.

Bir sonraki İslam Âlimleri Ansiklopedisi’nde de cinlerden bahsediyordu. Hatta Nusaybin cinlerini bu kitapta gördüm. Meydan Larousse’dan Nusaybin’in Mardin’in bir ilçesini olduğunu öğrenmiştim. Muhtemelen Nusaybin cinleri ile ilgisi vardı ama ansiklopediden istediğim bilgiyi alamamıştım hiç biri bu konuda net bir cevap vermiyordu. Herhâlde bu cinler Nusaybinliydiler ve hayat şartları onları başka yerlere göç etmeye zorlamıştı. Bu fikir gülümsememe sebep oldu. Bodrumun karanlık kasvetli ortamında biraz olsun keyfim yerine gelmişti. Ansiklopedideki maddeyi okumaya başladım. Ben satırları okumaya başladığımda anda bir gürültü koptu tam arkamdan. Kendimi can havliyle gürültünün geldiği yöne çevirdiğimde bir kedinin parlayan gözleri ile karşı karşıya geldim. Kalbimin gürültüyle nasıl attığını hala unutmadım. Bazen o gün durmadıysa bir daha hiç durmaz diye düşünüyorum. Kedi ile göz göze geldim ama o dakikada kendimi dışarıya nasıl attım bilmiyorum. Birden bire karşılaştığım aydınlık gözlerime perde indirmişti adeta. Etrafta bir şeyler duymaya çalışıyordum. Kendime gelir gelmez koca bir bardak suyun ardından odama geçtim okumaya aldığım yerden devam ettim ve ardından çocuklara mesaj attım. “Sekizde buluşalım.” Saat yedi olmuştu bile. Ne kadar da çabuk olmuştu? Kaş saat kamıştım bodrumda?

Hızlıca bir şeyler atıştırdım. Mutfak penceresinden Salih’in gelmiş olduğunu sabırsız bir şekilde iki metrelik alanda volta attığını görebiliyordum. Bende hızlıca aşağıya indim.

“Ömer nerede?” dedim. Bilmiyorum anlamında omzunu silkti Salih. İçimizdeki en kısa ve en çelimsizdi. Gerçi o zaman ben de elli kilo falandım. Ekibin tek metal müzik dinleyeni, Slayer, Iron Maiden tshirtleriyle dolananı. Zaman zaman efkâr dağıtmak içinse My Dying Bride ile kafa bulanı. Bu küçük ilçede müzik zevkim nasıl bu kadar dönmüştü bilmiyordum. Ortak dilimiz ise zorunlu olarak arabesk fanteziydi. Neyse ki doksanlar pop bizi biraz kurtarıyordu be eski kalmışlıktan. Ya bu olay yüzünden ya da bu ayrılıklardan sonra pek fazla görüşmedik bu ekiple eski samimiyetimiz kalmadı.

Sonunda en irimiz olan Ömer geldi. Yüzünde sıkıntılı bir ifade vardı. Ne söyleyeceğimi merak ediyordu anlaşılan. İkisi de yüzüme baktı ve beni konuşmamı beklediler. Bulunduğumuz yerin biraz ilerisinde mahallenin yeni yetmeleri bağıra çağıra maç yapıyorlardı. Sokak mahalleydi bizim için, mahallede dünyamız. Bu sokaktan dışarı bile adım atmadan şehir değiştirenler vardı. Ne büyük acı. Sonra fark ettim ki bu sokağın kız nüfusu hiçbir zaman artmamıştı. En azından ben olduğum sürece.

“Dün geceyi hepiniz hatırlıyorsunuz değil mi?” diye sordum. Sıkıntılı ifadelerine sıkıntı katarak yüzüme baktılar.

“Neydi o olan biten? Rüya değildi değil mi?” diye kekeleyerek sordu.

“Ben rüya olduğunu düşünmüyorum.” dedim. “Biraz ansiklopedilere baktım. Nusaybin topluluğu Müslüman cinlerdenmiş zamanında Allah, Hz. Muhammed’e cinlere Kur’an oku demiş onu dinleyen ve Müslüman olan tek kabileymiş.” İkisinin de gözleri açılmıştı. Sessizce beni dinliyorlardı. “Babaannemle konuştum. Bizim Mehmet’in kötü yere uğradığını söyledi.”

“Benden bu kadar. İki gündür yaşadıklarımız, rüyalar falan, sürekli arkamı kontrol ediyorum paranoyak oldum resmen.” Salih’ten beklediğim tepki Ömer’den gelmişti. “Hiç de kalıbının adamı değilsin” demek istedim ama sustum.

“Bence de bulaşmayalım.” Dedi Salih. Ancak daha sakindi.

“Sürekli burada o olsa bu olsa diye laf yapıyordunuz. Alın size macera fırsatı şimdi geri mi çevireceksiniz. Hem de işin sonunda kardeşimiz Mehmet’in durumu var.”

“Lan oğlum biz ne anlarız bu işten. Ben yattım sağıma döndüm solumadan başka dua bilmem o da duaysa. Siktirmeyin Mehmet’i. Hocaya mı, gidiyor camiye mi gidiyor nereye giderse gitsin. Ben yokum.”

Bir an için sesimiz o kadar yükselmişti ki, çocuklar oyunu kesip bize bakmışlardı. Birkaç komşu pencereden dışarı bakmıştı.

“Gelin stadın oradaki parka gidelim. Daha sakin konuşalım burada olmuyor.”

Bilinçsizce arayı kullanmamıştık diğer sokağa geçerken. Yolumuzu biraz daha uzattık ana caddeden dolandık. Birkaç çocuk dışında parkta kimse yoktu.

“Bakın,” dedim. “En azından Mehmet’i bulup konuşalım. Ne olmuş ne bitmiş konuşalım o bir şeyler bilir. Dün geceden sonra an azından bize bir şey olmayacağından emin olalım.” Biraz tehditkâr bir cümle olmuştu bu ama işin içinde kalmaları için gerekliydi. O zamanki cesaretim ve adrenalin tutkuma hala anlam veremiyorum. Başka güçlerin bu işe bulaşmama katkısı var mıydı, bu soru da sürekli aklımda.

Bu cümlemin ardından hayretle ikisi de yüzüme baktı.

“Bize de mi bulaşacaklar?” dedi Salih.

“Olası,” dedim. “Dün gece olanları hatırlıyorsunuzdur hepiniz.”

“Amına koyim oğlum ya! Zararın neresinden dönersen kar demişler, siktir edin bulaşmayalım.”

“Ticaret yapmıyoruz oğlum. Bulaştık zaten. Biz olayı anlayalım götümüzü nasıl kurtaracağız onu araştıralım bence.”

“Hocaya gidelim.” diye atıldı Salih.

“Gideriz ama bizim hoca olmaz.” dedim.  Neden diye sorgular gözlerle baktılar. “Hoca bizi tanıyor ona sorarsak bir şeyle uğraştığımızı anlar bizimkilere ispiyonlar hemen.” Başlarını salladılar.

Bir süre sessizce oturduk. Havanın alacakaranlığı gitmiş, ortalık iyice kararmaya başlamıştı. Sokak lambaları yanmış ana caddeden tek tük geçen arabalar sessizliği bozuyordu. Hafif bir rüzgâr günün verdiği sıcaklığı vücudumuzdan atmaya başlamıştı. Biraz ilerimizdeki bir bankta bir kedi uyuyor, uzaktan bir köpek uluması geliyordu. O an için huzurluyduk diyebilirdim. Birden kedinin oturduğu bankın yanındaki lamba söndü. Beyaz yer yer siyah yamaları olan kedi bir siluet halinde duruyordu şimdi. Bazı flamanlı lambalar genelde ısındıklarında kendilerini kapattıkları için bunu pek umursamadım. Lamba daha sonra birkaç kez yanıp söndü ve yanıp sönerken rahatsız edici bir ses çıkarıyordu. Elektronlar hızlıca birbirine çarpıyordu adeta. Kedi rahatsız olmuş olacak ki aniden yattığı yerde doğruldu ve ayaklarının üzerinde dikilerek karanlığa doğru hırladı. Sonra bize doğru baktı ve gözlerinin parlamasıyla göz göze geldik. Benim gibi Salih ve Ömer’in de gözlerindeki parlaklığı gördüğüne emindim. Bu durum bizi tedirgin etmişti. Kedi hızlıca karanlığa karışırken artık bizim de gitme vaktimizin geldiğini anlamıştık. İlk kalkan ben oldum.

“Hadi, gidelim.” Konuşmadan evlerimize dağıldık.

Comments

facebook'ta yorum yazın

fikrin nedir?