19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı Kutlu Olsun

19 Mayıs

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı Kutlu Olsun

Sırf bu gün var diye Samsunlu olmayı bir övünç bilirim. Ayrı bir gurur, ayrı bir keyiftir benim için. Bazen de o ışık dolan ve tüm Anadolu’ya Samsun’dan yayılan ulusal egemenlik, millet meclisi ruhunu kaybettiğimiz için kızarım kendime.

Ama birkez daha hatırlamalı;

“İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî, bedhahların olacaktır.”
ve bu bilinçle daha da sarılmalı bu güne.

Nice 19 Mayıslara…

buralarda yokken izlediklerim

Jumanji: Welcome to the Jungle (2017)

Jumanji’nin ölüsü bile para yapar mantığıyla çıktığımız yolda hızla devam ediyoruz. Filmin devamı ile ilgili söylentiler var. Gider mi, gider. Ben izlerim. Zaten bu tarz filmler pek kalmadı. İşin aksiyonundan çok fantastik yapısı önemli benim için. Bu kez Jumanji bir video oyunu olarak çıkıyor karşımıza. Birbiri ile pekte anlaşamayan lise öğrencileri bir ceza esnasında eski bir video oyunu bulurlar. Oyunu oynamaya başladıklarında ise kendilerini oyunun içerisinde oyun karakterleri olarak bulurlar. Aksiyonu bol, kendi içinde çelişkileri olan, kafayı takmadan izlenebilecek bir film Jumanji. https://www.imdb.com/title/tt2283362/

Hwayugi (2017)

Aslında diziyi beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Ancak gerek fantastik öğeleri gerek Kore mitolojisine çalan tarafları diziyi izleyip sonunu getirmem için sebeplerden biriydi. Şu sıralar genelde Kdrama izleyen genç kızlarımız erkek oyuncular için izlerken bende işi çevirip bu filmi kadın oyuncular için izledim dersem ayıp olmaz sanırım. Onun haricinde dizinin hikayesi değişik olmasına rağmen kurgusu hiç mi hiç yanıltmadı ve çok fazla açık vardı. Sahne devamlılıklarındaki sorunları saymıyorum. Zaten kdramalar için klasik bir durum oldu bu. Hayaletli, tanrılı, tanrıya karşı çıkmalı bir dizi A Korean Odssey. https://www.imdb.com/title/tt7099334/

Kokkoku (2018)

Değişik bir anime Kokkoku. Zaten Japonlardan değişik olmayan bir şey beklemek garip olur. 19 yaşında iş görüşmeleriyle uğraşan Juri Yukawa bir güne ve geldiğinde yeğenin ve abisinin kaçırıldığını öğrenir. Onları kurtarmak için ise çok kısa süre içerisinde yüklü bir miktarda bir parayı eski bir depoya getirmesi gerekmektedir. Yaklaşık on beş dakika içerisindeki bir sürede bu parayı bulmaları bulsalar bile oraya götürmeleri imkansızdır. O esnada dedesi onları bir taşın başına toplar ve o esnada zaman durur. Aile fertlerini kurtarmak için depoya giderler. Ancak depoda onlar gibi hareket edebilen insanlar vardır. Juri hem bu taşı, hem bu taşın peşindeki tarikatı, hem de güçlerini keşfetmeye başlar. Anime insanları, zamanı ve gerçekliği başarılı bir şekilde sorguluyor. Tavsiye ederim. https://www.imdb.com/title/tt7933666/

Cold Skin (2017)

Aslında çok farklı ve güzel konusu olan bir film Cold Skin. Ancak nedendir bilmiyorum bilme bir türlü adapte olamadım. Sanki yer yer film hikayeden kopup farklı yerlere gidiyor gibiydi. Bir saat kırk sekiz dakika film için uzun olmuş bence. Anlatılmak istenen aslında bir saat içerisinde de anlatılabilirdi. Oyunculuklar fena sayılmazdı daha iyi olabilirdi elbet. Genç bir bilim adamı bir adaya buranın coğrafyasını incelemeye gelir. Adada bulunan bir başka bilim adamıyla yer değiştirecektir ama adam yoktur sadece deniz fenerinden sorumlu Gruner vardır. Genç bilim adamı adadaki ilk gecesinde bazı yaratıklar ona saldırır. Sonra öğrenir ki adaya bazı deniz canlıları gelmektedir ve onlarda Gruner’e saldırmaktadırlar. Bilim adamı bunun Gruner’in yaratıklardan birini alı koymasından kaynaklandığını anlar. İnsanlığı, zeki bir yaratık olmanın getirdiği şiddet ve baskı olgusunu anlatmaya çalışmış. İkinci deniz yaratığı ile çiftleşme filmi diye not düşelim. Yeni trend bu olacak sanırım. https://www.imdb.com/title/tt1034385/

Jungle (2017)

Film aynı isimli romanın yazarı aynı zamanda ana karakteri olan Yossi Ghinsberg ‘in başından geçenleri anlatıyor. Yani gerçek bir hikayeden uyarlama film. Şimdi garip dediğim tesadüfler olmadı mı filmi izlerken oldu. Gerçekten öyle miydi hadi kurgulayalım bu şekilde mi olsun dediler onu bilmiyorum. Birde filmde çok fazla din teması vardır. Tamam kurtuldun Allah’a şükür de bu kadar göze sokulmalı mıydı bilmiyorum. Yossi genç yaşta dünyayı dolaşmaya çıkar. Hindistan’a geldiğinde burada tanıştığı birkaç kişiyle Bolivya ormanlarına gider. Bu esnada grup içinde çatışma çıkar ve derken işler iyice karışır. Bu sırada ikiye ayrılan grup yollarına farklı şekilde devam eder. Yossi arkadaşından da ayrı düşerek nehirde sürüklenir. Mucizevi bir şekilde hayatta kalması anlatılıyor filmde de. https://www.imdb.com/title/tt3758172/

istek

Aslında neler olduğunu bende bilmiyorum. Gecenin geç saatlerinde şiddetle vurulan kapıma basiretim bağlanmış gibi cevap verdim. Tabi öncesinde yataktan fırlamamla, vücuduma derin bir ter basması bir olmuştu. Derin bir ter diyorum, korktuğum ve heyecanlandığımda sanki vücudumdaki tüm iç organlarım terliyor, bu terle birlikte içerideki tüm ekşimiş, kötü koku vücudumdan atılıyordu.

Bir ara bu kokuyla kendime geldim. Ancak geç kalmıştım. Ağzımdan “kim o” kelimeleri dökülmüş, kapının ardındaki sesimi duyunca daha şiddetle kapıya vurmaya başlamıştı. Bir an saati düşündüm. Gece yarısı olmalıydı. Gözümün ucuyla baktığım pencereden günün ışımadığını fark edebiliyordum. Acaba kimdi kapıdaki? Bir şafak operasyonuna kurban gitmiş olmazdım ya… Hızlıca sosyal medyada yazdıklarımı aklımdan geçirdim. Çok siyasi takıldığım söylenemezdi. En azından kimsenin kanına dokunacak şeyler yazmam… Yazmamışımdır da… Sanırım…

Korku, zaman konusunda cömert davranıyordu. Uzun uzadıya hayatımın son günlerini düşünecek kadar vakit ayırmıştı bana. Kapı vurmaya devam ediyordu. Bir an apartmanı dinledim. Komşulardan birinden bir ses bekledim. Kimsede ses yoktu. Bu biraz daha korkmama sebep oldu. Kesin bir operasyona kurban olacaktım ve apartman boşaltılmıştı. Aklımdan birilerini aramak geçti. Birilerine mesaj bırakmak. Yoksa meçhuller arasına katılabilirdim.

Ancak aklıma geleni yapamıyordum. Yıllardır korkmamakla övünen ben, sonunda bilinç altına işlemiş tüm korku sahneleri ile başbaşa kalmış vücudundaki her hücre korkunun tadını almaya başlamıştı. Derin bir nefes aldım. Pencereden odama dolan soğuk sarı ışık eşliğinde kapıya doğru yavaşça ilerledim. Yataktan kalkıp dudaklarımdan kelimelerin dökülmesi ne kadar hızlı olduysa kapıya varışım o kadar yavaş olmuştu. Kapının ardındaki bir rekora imza atmak üzereydi. Kaç kez çalındı hatırlamıyorum.

Kapının deliğinden koridora baktım. Işık yanmıyor, bir karartı görüş alanını kapatıyordu. Hırsız olabilir miydi? Cüzdanımda sabah bulduğum yüz liradan başka para yoktu. Bir an arka odanın penceresinden dışarı atlamak geldi aklıma. Evim en alt kattaydı atlasam bile ölmezdim. Bu bir opsiyondu am demirleri nasıl geçecektim. “Kimsin” diye bağırdım tekrar. Soruma cevap gelmedi ama kapıya yapılan işkence durmuştu. Delikten tekrar gözledim. Hala karanlıktı. Bu kez zifiri karanlık.

Bir süre kapının arkasında bekledim ve dinledim. Gece olması gibiydi. Sessizdi. Yavaş yavaş vücudum eski sakinliğine kavuşuyor sadece terin bıraktığı ıslaklık inceden vücudumun titremesine sebep oluyordu.

Bir süre daha etrafı dinledikten sonra mutfağa geçtim. Su ve sigara yardımıyla kendimi iyice sakinleştirdikten sonra annemin odasının önünden geçerken sanki sesini duydum. İki senedir evde yalnızdım. Zaman zaman yalnızdım diyelim. Bazen onun varlığını hissediyordum. Ne zaman eve geç gelsem sanki sağlığındaki gibi bana söylendiğini hissediyorum. Arkadaşlarımın evinde kalmam yasaktı mesela. Benim evim yok muymuş? Onun ölümünden sonra adeta içime bir canavar yerleşmişti. Artık o çocuk, onun çocuğu ben değildim. Dediği hiçbir şeyi yapmıyordum. Sanki son perdeye başlamış, insanların sürekli birbirine düşmanlıkları keşfetmeye soyunmuş bir sürekli onların içinde onların hareketlerini izliyordum. Derdim neydi bilmiyorum. Bazen gitmek istiyordum. Bu şehirden, bu ülkeden, neye yarayacaktı bilmiyorum. Kendimi burada bırakamadıktan sonra.

Uyuyacağımı düşünmüyordum ama odama geçtim. Yatağıma uzandım. Lambayı loş bir ışıkta bıraktım. Tavanda anlam verebileceğim şekiller aradım ama bulamadım. Sanki her şey çekilmişti. Bir hiçlik sarmıştı etrafı. Ne kadar geçti bilmiyorum. On dakika, on beş, bir saat. Tekrar kapının vurulduğunu duydum. Bu kez ses vermedim. Sessiz adımlarla kapıya doğru ilerleyip, gözden dışarıya baktım. Bir an annemi gördüm küçük deliğin ardında, küçük bir panik kapladı bedenimi. Ne kadar çok duyguyu yaşamıştım bu gece. Annem ölmemiş miydi? Onun öldüğünü algılayacak kadar zaman geçmişti ölümünün üzerinden. Uyuyor olmalıydım. Bunun bir başka açıklaması yoktu. Muhtemelen lüsid rüyanın ortasındaydım. Kapıyı açtım. Öfkeli bir şekilde bana baktı.

“Gecenin bir yarısı ortalığı yıktım, neden açmıyorsun kapıyı? Bütün milleti uyandırdık.”

Gelenin annem olduğu kesindi. Zaten bir tereddüttüm yoku bu konuda. Rüyada başka kim olabilirdi ki? Ama sürekli mustarip olduğum milletli konuşması o olduğunun en birincil kanıtıydı. “Milletin oğlu, millet ne der, milletin evi…” ‘Milletin’ sonuna ve başına her türlü kelimeyi manalı manasız yerleştirebilirdi annem ve Türkçede karşılığı olmayan cümlelere bile anlam katardı o zaman.

Hızlıca benim odama girdi. Sıkıcı bir konuşmanın başında mıydık yine bilmiyorum. Ne derse desin sessizce dinlemek niyetindeydim onu ne yalan söyleyeyim özlemiştim. Yatağın kenarındaki sehpanın üzerindeki cüzdanımı aldı ve içinden bugün bulduğum yüz lirayı çıkardı. “Bunu ne yapman gerektiğini biliyorsun değil mi?” diye sordu. Aslında biliyordum. Fakat annem onun eski çocuğu olduğumu bilmiyordu. O an için umarım buzdolabını ziyaret etmez diye düşündüm. Birkaç dakika sonra yine kapı çalmaya başladı.

“Aç, aç babandır.”

Babamı hatırlamıyordum. Ben çok küçükken ölmüştü. Kapıdan içeri giren bana resimlerden babam diye tanıtılan adamdan başladı değildi. Ancak onunla aramda bir bağ olduğunu hissedemiyordum. Annem ise yıllardır tanıyormuş olmalıydı bu adamı. Demek ki gerçekten babamdı. Onula konuşacak bir şeyimiz yoktu. Herkesin babası gibi, nasıl olduğumu, ne iş yaptığımı sordu. Sonuna benim ile gurur duyduğunu da ekledi. Bir süre sonra annemin akrabalarım olduğunu iddia ettiği birçok kişi geldi eve. Ben hiçbirini tanımıyordum. Ha, on beş yaşında ölen kuzenim dışında. Hala aynı yaştaydı. Konuşacak çok şeyimiz yoktu onunla da. Bir ölüyle ne konuşabilirdiniz ki? Eski günlerden bir iki kelam ettik. Bir gün benim bisikletimle geziyorduk. Ben bisikleti sürüyor oda arkamda oturuyordu. Küçük bir çıkıntıda önümü kaldırdım ve ikimizde göt üstü yere oturduk. Bu sırada bisiklet gitmeye devam ediyordu. Ne olduğu şaşırmış bir şekilde birbirimize baktık ikimiz birden kahkahalar içine bilgisayarın peşinden koşmaya başladık. Neyse ki eskiden çok fazla araba yoktu. Bisiklet kaldırıma çarpıp durmuştu. Şöyle bir düşündüğümde onunla ilgili tek anımız buydu.

Anı olmayınca, insanlarda olmuyordu. Sanıyorum gidenlerin ardından sildiğim tek şey anıları. Onları sildiğinizde hüzünlerinizde siliniyor. Tabi arada mutlulukları da kaynatmış oluyorsunuz.

Sabah titreyerek uyandım. Üzerimde ki yorgan yatağın bir köşesine toplanmıştı. Rüyamda tanımadığım bütün ölü akrabalarımı, tanıdığım ve ölen tüm tanıdıklarımı görmüştüm. Ne yalan söyleyeyim en çokta eski sevgililerimi aramıştım içlerinde. Tek bir sorum olacaktı.

Onların ölmüş olmalarını istemem kötü bir şey mi sizce? Sanmıyorum.

Ferhat Uludere – Son 11

Aslında iki güne sıkıştırdığım bir kitap @ferhatuludere nin son kitabı #Son11 adettir ya kitabın yanına bir fincan, arkasına bir manzara yerleştiremediğim için kendimi tuhaf(!) hissederek sosyal mecralarda paylaşımlarda bulunamadım. Sonrasında birden bire ezici bir üstünlükle üzerime gelen işin baskısı, yok oluşlar, yolun yorgunluğu 'paylaşım' kelimesini aklımdan sildi. Ancak o kadar yer edinmiş ki Puşkaş Sami, Yazı Vedat, Sezgin ve diğerleri kapıdan eve her adımımda karşıma dikilip sorgulayan gözlerle bana baktılar (Kitabı sürekli görebileceğim bir yere koymamalıydım aslında). Sonunda dayanamadım ve paylaşmaya karar verdim. 24 el hadi 2 de yazarın ki desek 26 eli daha fazla yakamda taşıyamaycaktım. İşte böyle sizle birleşen, parçanız olan bir kitap #Son11 Evet hala kahve ve manzaram yok ama tıpkı #son11 gibi, yaralı bir kaktüs koydum yanına. #yenikitap #sonçıkanlar #kitap #booknerd #sayfa #okumak #kahve #bookstagram #kitapoku #kitaplık #sözler #kitaptavsiyesi #kiraplariyikivar #book #reading #booklover #instagram #prilaga #kitapaşkı #kitapkokusu #bookshelf #kitapsever #okumahalleri #kitapkurdu #kitaplar #bookme

A post shared by Resül Efe (@re.efe) on

Okumaya devam et

Bir İnsan Çıkarma Seansı

Üç

Üç gün geçmişti. Oldukça sıradan geçen üç gün. Bu üç gün içinde de Mehmet’e ulamamıştık. Neslihan Teyze de çeşitli bahanelerle bizi başından savmıştı. Onun yokluğuyla birlikte biz de adı koyulmamış bir anlaşmayla olayları pek irdelemiyorduk. Ben kitapları araştırmaya devam ediyor, eşe dosta cinniler hakkında sorular sorup kulaktan dolma bilgiler edinmeye çalışıyordum. Bu gün sabah erken kalkmış bir süredir ara verdiğim Poe hikâyelerine geri dönmüştüm.

Öğle ezanı sonunda telefonumun uyarı sesi ile kafamı kitaptan kaldırdım. İki satır ekranı üzerinde, saatin tam üstünde mesaj sembolü yanıyordu. Mesaj kutusuna girdiğimde, mesajın Mehmet’ten geldiğini gördüm. O esnada, kalbimin sıkıştığını, nefesimin darlandığını, tarif edemediğim bir korkunun içinde dalgalandığımı hissettim. Parmaklarım mesajı bir alt satıra geçirmiyor, bilinçaltım sanki mesajı okumak istemiyordu. İçimde büyük bir tereddüt yaşadım. Açmalı mıydım, devam etmeli miydim? Kendimi bokun içine daha fazla sokmaya gerek var mıydı? Her şeyi böylece bırakıp ilerde anlatılacak yarım bir yaz macerası olarak bırakabilirdim. Bir yanım ise bitmemiş hikâyenin arkadaşımı yüz üstü mü bırakacağımı söylüyor, bitmemiş hikâyenin hiçbir albenisi olmadığından bahsediyordu. ‘E sonra’ diyecekti herkes.

Bir süre telefonu elimde tuttum. Sonra yatağa fırlatarak mutfağa geçtim. Bir bardak su doldurdum kendime ve pencereden dışarıya bakmaya başladım. Tepedeki güneş iyice kavurmaya başlamıştı ortalığı. Ben dışarısını izlerken telefondan bir mesaj sesi daha duydum. Heyecanım iyice artıyordu. Elimdeki bardağı başıma diktim ve ardından bir bardak su daha doldurdum. Salonu geçerek odama vardım. Mesajları okumamda bir sakınca yoktu. Okuyabilirdim ama bir tepki vermeme gerek yoktu. Telefonu elime aldım. İki satır ekranda “Yeni Mesaj: Mehmet” yazıyordu. Oku’yu seçerek mesajı okumaya başladım. Okumaya devam et