Yazar arşivleri: Kişisel Depresyon Anları

Buralarda yokken izlediklerim

Bu blog kendini bildi bileli ayda ki yazı yörmemiştir. Görmemişti diyorum geçen ay görmüş. Tamamen tembellikten. Hatta hafta sonu dedim ki yazayım yok arkadaş kaldırmamadım bir taraflarımı. Tabi bu aralıkta izledim okudum. Şimdi üçer beşer yazma vakti.

Roboti Aniya 2017

Açılışı bir kore dizisi ile yapalım. Dizi MBC kanalında 32 bölüm orlak gösterime girdi. 32 dediysem her bölüm 30 dakika. Yani yine standart 16 bölüm. Eğlenceli bir Güney Kore dizisi I am Not a Robot.

Kim Min-kyu IQ yüksek Kore’nin en büyük şirketlerinden birin sahibidir. Ancak Kim Min-kyu’nun insanlara güven problemi vardır ve insanlarla temas ettiğinde vücudu ölümcül derecede kabaermaya başlar. Bu sebepten dolayı insanlara yaklaşmamaktadır. Bir gün kendine bağlı bulunan şirketlerden birinde çalışan bir ekip insana benzeyen kadın bir robot yaparlar. Kim Min-kyu bu robotu denemek için evine alır ama o esnada robot arıza yapar. Geliştirici ekip parça gelene kadar patronlarını oyalamak için şekil olarak esinlendirkleri Jo Ji-ah’ı Kim’in yanına robotmuş gibi sunarlar. Kim, Aji 3 adındaki bu robota güvenir ve onunla hastalığını yener. Ancak Kim, Aji 3’nin gerçek bir insan olduğunu öğrenince insanlara olan güveni yine kırılır ama bu esnada ona aşıkta olmuştur. Eğlenceli senaryo ve devamlılık hatalarına rağmen sıcak bir dizi. http://www.imdb.com/title/tt7521778/

Aku No Kyôten 2012

Bir süredir  filmi izlemiyordum. Artık takipsizliğimden mi iş yoğunluğunda mı nedir, bilmiyorum. Bu film 2012 yılında çekilmiş bir bilm. Film tam bir teen slasher ve söylemem lazım ki Miike’ın en iyi filmi değil. Dahası oldukça sıradan bir film diyebilirim. Buna rağmen IMDB puanı ortalamanın üzerinde. Sanıyorum bu da Miike hatrına verilmiş.

Miike’ın diğer filmleri gibi bu filmde yavaş bir giriş yapıyor. Bu kez o kadar yavaş gidyor ki arara ara aksiyon beklemedim değil. Ancak bu esnada bir okulda olabilecek cinsel taciz, zorbalık ve öğretmen-öğrenci ilişkileri gibi konuları da yavaş yavaş izliyor. Sonra birdenişler karışıyor tabi.

Hikaye ise Hasumi adında genç ve yakışıklı bir öğretmen etrafında dönüyor. Hasumi okulda olan tüm bu olayları izlerken birden ölümlere şahit oluyoruz. Ben neden sonuç ilişkisine raslayamadım filmde. Bir çek yerde neden dedim? Ancak yinede bir Miike cazibesi vardı filmin. Bu arada film roman uyarlamasıymış. http://www.imdb.com/title/tt2294473/

Za niebieskimi drzwiami 2016

Filmin yönetmeni Mariusz Palej ve senaristleri ise sayıca biraz kalabalık ama Magdalena NiecKatarzyna Stachowicz Gacek ve Adam Wojtyszko. Film 2016 Polonya yapımı. Şİmdi bu şekilde ayrıntıya girme sebeplerimden biri bu film aslında bi çocuk filmi edasında olmasına rağmen benim çok beğenmiş olmam. Evet ana hikayesi biraz basit ama o kadar güzel işlenmiş ki filmin sonuna kadar keyifle izliyorsunuz. Bu arada tabi ki filmde betimlenen dünya ve karakterler de çok ilgi çekici.

Lukasz annesi ile birlikte yaşamaktadır. Günün birinde annesi ile yolculuk yaparken trafik kazası geçirirler ve annesi komaya girer. Lukasz bir süre yaşlı komşularında kalır. Ancak günün birinde annesinin kardeşi olduğunu söyleyen garip bir kadın onu alır ve annesinin çocukluğunun geçtiği kasabaya gider. Teyzesi burada bir otel işletmektedir. Otelde ise Lukasz bazı kurallara uymak zorundadır. Bir gün teyzesine kızıp odasının kapısını yumruklarken kapının mavi büyük bir kapıya dönüştüğünü görür. Kapıdan geçtiğinde ise farklı bir dünya onu karşılar. Ancak geri dönerken bir kötülüğü de yanında getirir. Herşeyi yoluna sokmak ise ona ve yeni tanıştığı arkadaşlarına kalmıştır. Şüpriz sonlu bir film ben izlerken çok keyif aldım. Tavsiye ederim. http://www.imdb.com/title/tt6233882/

La región salvaje 2016

Film hakkında ne demeliyim bilmiyorum. Oldukça yavaş ilerliyor. Tamam yavaş ilerleyen filmlere de bir şey demiyorum. Film hikayesi gereği çok başarılı bir şekilde cinsellik, aile kavramı, eşcinsellik ve bu tür kavramlara karşı toplumsal baskıları çok derinlemesie ele almış başarılı bir film. Ancak bunu bir yaratığı ortaya koyarak ne yapmaya çalışmış pek anlam veremedim. Film süresince ne olduğunu anlayamadığımız ama bir yerde metaforlara vurunca tanrı dediğimiz yaratığın varlığı filmde bana biraz gereksiz geldi. Hikayeye elle tutulur bir şey katıyor muydu tartışılır.

Bence hikayenin biraz daha yorumlanması lazımdı. Biraz havada kalmış gibi geldi film bana. Final ise iyi giden bir hikayeye yakışmamış. O kadar derin düşüncelere daldığınız filmde aslında boşuna kendinizi paralamışsınız hissi uyandırıyor sizde. Fabian eşcinsel bir hemşiredir. Günün birinde Veronica adında biri ila tanışır ve bu kız onu cinselliği tadabileceği bir yaratığa götürür onu. Akabinde Fabian, kendinden geçmiş ve çıplak bir şekilde bir yol kenarında bulunur. Olayı araştıran kız kardeşi, aslında homofobik görünen kocasıyla kardeşinin bir ilişki yaşadığını öğrenir ve işler karışır. Ne demeliyim bilemedim izleyip izlememek size kalmış. http://www.imdb.com/title/tt5265960/

Murder on the Orient Express 2017

Filmde öyle bir kadro var ki yeme de yanında yat cinsinden. Şimdi tüm kadroy buraya yazsam yazmayı planladığım satır sayısını fazlasıyla geçerim. O yüzden kadroyu yazıp yazmmak konusunda tereddütteyim. İsminden de anlaşılacağı gibi film, Agatha Christie‘in belki de onlarca kez uyarlanmış romanın bir başla uyarlanması.

Film kadrosu, şimdi karşımıza kim nasıl çıkacak merakı ile akıp gidiyor. Bu konuda bir sıkıntı yok. Görsellik ve çekim tekniği olarakta oldukça başarılı. Ancak genel olarak baktığımda filmde eksik kalan bir şeyler var. Bu eksiklik bir polisiyeden çok ahlaki değrlerin sorgulanmasından dolayımı bimiyorum. Baktığımızda aslında neden ve sonuçların izleyenin kafasına yattığı bir katili bulma hikayesi göremedim. Film bu kadronun biraz da Hollywood’un kurbanı olmuş gibi. Olması gereken deyatlar göz ardı edilmiş. Daha ne diyebilirim bilmiyorum. İzlenebilir ancak tatmin etmeyebilirde. http://www.imdb.com/title/tt3402236/

Hep, şöyle zincirlerimi kırayım da, burayı gönderi bombardımanına tutayım diyorum kendi kendime. Zaman zaman bu konuda planlarım da oluyor. Mesela sürekli tasarımı değiştirmekten bahsediyorum. Sonuç olarak ise elimde sadece bu düşünceler kalıyor.

Mesela bu ayı da iki yazıyla tamamlayacağım. İkisi de ayı es geçmemek için yazılmış yazılar. İkisinin de içeriği -birinde okuyorsunız zaten- göre bir boka benzemiyor.

Aslında zamanım kısalıyor ve bu kıslan zamanımda mutlu olmak için bir şeyler yapmam lazım. Yapacağım şeyler de belli aslında ama nasıl bir umarsamazlıktır ya da nasıl bir tembellik ya da nasıl bir düzen kilitlemesdir ki bir ürlü başlayamıyorum.

Aç gözlülüğümden mi acaba? Yani bazen her şeyi yapmak istiyorum sanırım o sebepten bir şey yapamıyorum. Evet, olay bu!

Çok acayip bir yer oldu burası da. Tamamen düşüncelerim, tavırlarım gibi karma karışık bir yer. Torbadan ne çekerseniz şansınıza o gelecek. Ama bir dünya gibi düşünürsek, hep saçmalık hep sorun.

Satırlarıma son vermeden önce Gökhan Semiz gibi başlamak istedim. İyi adamdı vesselam. Işıklar içinde uyusun mekanı cennet olsun. İşte bir karmaşa da burada. Sonrası burada da kaos.

Yetenek

Zamanın nasıl aktığını bilmiyorum. Bu durumu idrak edemeyince bir şeyleri kaçırmak, ertelemek fevkaladenin de fevkinde olası bir durum oluyor.

Türkçeyi nasıl katlettiğimin farkındayım. Ancak kısa bir yazıyı uzatmak için ne yapabilirim bilemedim.

Yazabiliyor olmak bir yetenek midir? Ya da okuyabiliyor olmak? Okuyabilmek ya da okuduğunu anlatabilmek? Masum bir gönderme yaptım.

Yazmak elbette bir yetenek değil, söylemek, oynamak, bir topun peşinde koşmak dışında.

Yeteneği mühürlü hale getirmek mi yazmak acaba? Yoksa neden söyleyen, oynayan yazan haline dönüşsün ki?

Ve sorgularken kendimi de sorgular hale düştüm. Aslında Türkçede bir cümle “ve” ile başlamaz.

Ve ben yine “mak” eklerinde kaybolurum.

Ve yine uzaktan bir ses…

‘oğlum, bu aşk fazla sana’

lakin, fakat, ama

Yazının başlığı bir şeylere muhalefet eder oldu. Aslında planımda bu yoktu. Planımda bu yazı yazmakta yoktu. Telefondan uygulamayı açınca bir de baktım ki on gün olmuş bir önceki yazıyı yazalı. Aslında öyle ayrıntılı bir şekilde aklımdaki o yazının nasıl yazıldığı, sanki bir kaç saat önce yazmış gibiyim.

Sanıyorum kendimi çok kaptırıyorum yazarken bir süre sanki o yazım hala devam ediyormuş, sanki ben hâlâ yazıyormuşum gibi hissediyorum kendimi.

Az önce de belirttim ya aslında yazmak gibi bir fikrim yoktu. Bu sebepten bu yazı çok dağınık ilerliyor. Beş uykusu ardından mayışık bir şekilde uyandığımda akşam yemeği yemeye bile takatim yoktu. Bir tost ile geçiştirdim insanların özene bözene dışarıya çıkıp yedikleri akşam yemeğini. Zaten dışarıdan da söylesem sadece karnımı doyurmak için söyleyecektim. Tat olmayacak tuz olmayacak nasılsa. O zaman ne ne anlamı var aksiyona girmenin? Kuru ekmek bile yeterli.

Bir yandan da gözüm korkunç olmaya çalışan Türk filmine kayıyor. Daha önce izledim aslında. Bu arada telefonun klavyesini değiştirdim ve yazmakta güçlük çekiyorum. A biraz ileride ve çoğu zaman a’yı yazdığımı sanıyorum. Aynı kaderi i de paylaşıyor. Hal böyle olunca muhtemelen şu kısa yazıda onlarca hata oluşuyordur. Geri dönüp düzeltmeye takatim yok.

Aslında hep diyorum ya bunlar alıştırma diye, hep merak ediyorum bu alıştırmalar ne zaman son bulacak? Artık sanki asıl’a başlamanın vakti geldi. Bir gaz lazım bana.

İşte bende tam o haz verecek şeyi arıyordum. Film, kitap, müzik her neyse. Aklım Neil Gaiman’ın Stardust’una kadar gitti. Çok keyifli bir kitaptı. Ortalıkta dönen bir de Poe uyarlaması varmış. Zor zanaat tabi Poe hikayesini uyarlamak. Gaza geleceğim diye nefret etmekte var. Yok nefret olmaz eminim.

Yazamayan yazar icat etmişler. Herkes mesela öyle. Yazan yazar oluyor tabi. Kendimi çok mu zorluyorum bilmiyorum. Mükemmel mi olmalı her şey? Yani piyasa hep mükemmellerle mi dolu? Elbette hayır.

Ortam reklamla dolu. Yaptığın şeyin reklamını yapacaksın aslında. Bakın bu blog 10 senelik. Kendi kendine. Yağı sabit değişmiyor bile. Arada çokluk çocuk gelip küfürlü yorum yazıyor başka. Zaten neye küfrettklerini de anlamıyorum. Küfretmeyi de beceremiyorlar. Tabi bir de filmlere yorum yapanlar var.

Neyse bu bölümü sevmedim silmek istedim ama silmedim de kalsın. Parmaktan çıktı bir kere.

Şimdi muhtemelen bana kalsa ben böyle günlerce yazarım. Yalan söylüyorum. Yazamam. Parmaklarım yorulmaya başladı zaten bilhassa sol baş parmağım. Bir sıkıntısı var zaten arada kendini hatırlatıyor. Son yazdığım hikayede de belim falan tutuldu iki haftadır yeni geldim kendime. Diğerine başlayabilirsiniz belki. O hikayeyi düzenleyip, PDF öykü olarak yayınlamayı düşünüyorum. Şöyle mobilde okunacak e-kitap haline getiririm. İki kapak illüstrasyon falan bak iyi fikir. Basılı olmuyorsa … Cidden bu cümlenin sorununu getiremedim.

Tanıdıklar oluyorsa bu yazıyı lütfen yorum yazabilir mi? Geveze miyim acaba ben? Muhtemelen hiç yorum olmayacak çünkü kimse okumuyor çoğu da bilmiyor.

Muhtemelen kelimesini kaç kez kullandım? Muallaklık benim işim. Neyse kapı çaldı…

Aaa. Gerçek mi?

Jack Keoruac – Yeraltı Sakinleri (The Subterraneans)

Her ne kadar ‘ın “Yolda“sını beğenmiş olsam da bu kitap için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Bunun başlıca nedeninin kitabın içine bir türlü girememek olduğunu belirtmeliyim. Çeviriden kaynaklı mı, yoksa okuduğum dönemde benim psikolojim mi bu kitap için yerinde değildi pek bilmiyorum.

Şimdi tüm bunları göz önünde bulundurarak bu kitap hakkında ne yazabilirim bilmiyorum. Şahsen iyi diyemem, kötü hiç diyemem. Ancak tazım matematiğine de uyduğunu hiç söyleyemem. Hal böyleyken aslında fazla yorum yapmayayım.

Keoruac bu kez bir aşk romanıyla çıkıyor karşımızda. Entelektüeller arasında takılırken oradan bir kıza aşık olur ve daha sonra bu kitap çıkar ortaya. Kimilerine göre en iyi aşk kitabı, kimilerine göre anlamsız, uyuşturucunun etkisiyle başı sonu belli olmayan cümleler. Ancak bir gerçek varsa o da Keoruac’ın anlattığı aşkı.

Kitap Arkası:

Jack Kerouac’tan unutulmaz bir roman daha. Bir kıza âşık olup, aşkın ve uyuşturucunun doruklarında ayakları yerden kesilen ama sonra terk edilince oturup ü0 günde yazdığı muhteşem eser.

Aklında yine yol var / Yolculuklar var ama / Jack Kerouac bu kez / Aşk durağında molada. / Tam da o sıralarda / Yeraltı sakinleriyle takılıyor / Ki bunlar janti değil afililer / Klişey kaçmaksızın kafalı ve zehir gibi entelektüeller. / Âşık olduğu dilber de onlardan / Mardou adında bir Negro, / Kahverengi gözlerinde yıldızlar gezinen / Üzüm karası küçücük bedeninden şehvet yayılan. / Geceleri gümbür gümbür / Gerry Mulligan çalıyorlar / Ve gün gri gri ağarana dek / Dayayıp başını Kerouac’ın koluna / Proust okuyor Mardou.

Ama Kerouac bu, âşık da olsa / Hep içkinin, dahası uyuşturucunun etkisinde / Buna kuşkular ve kıskançlıklar da eklenince / Kendi deyimiyle / Özgüvensiz, patavatsız bir adam oluveriyor / Ve aşk yolculuğu hüzne doğru yol alıyor. / Sonra oturup, üç gün üç gecede / Şiir mi desek, güzelleme mi, ağıt mı / Bu kitabı yazıyor.

Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
Çeviren: Zeynep Demirsü
Sayfa Sayısı : 144