BSÖ: 2. Kellik

Planlarım arasında kellik yoktu. Biraz genişleyebilir, ayak başına elli kilo bindirebilirdim ama bir kaç santimetre kare bile saçsız kalmak aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Şimdi tamamen farklıyım. Ne kadar zayıflarsam zayıflayayım ayaklarıma düşen ağırlığı indiremiyor, ne kadar uzun sakal bırakırsam bırakayım, kafamdaki saçların bir teli fazla çıkmıyordu.

Anlımın üzerinde şekilsizce uzayan ve varlığı benden daha fazla dikkat çeken beyaz telim olmasa.

Ne zaman bu hale geldim? Ne zaman dışladım kendimi bu kadar? Daha dün gibi hatırlıyorum, envai çeşit kokunun salık verdiği bar köşelerinde sabahın ilk ışıklarına dek bastırmaya çalıştığım o insanlık duygusunu.

Kaç hayal yıktım? Kaç yenilgime ortak ettim insanları? Hepsi varlığını bile unuttuğum bir hayalet yüzünden. Şimdi yalnızlığım, hem mezem, hem meyim, hem masanın karşısındaki sırdaşım. Biliyorum hep yalnızdım, hep yalnızdık. Yaşamayı bahşederken, usulca götürdü bizi. Arada kaldıkça farkına varmadık zamanın. İdare ettikçe, kalıplara girmeye çalıştılça yaralandık ve o yaralar üzerinden usulca aktı varlığımız. Bir barın köşesinde kaldık. Başımız dayalı, burnumuzda ahşabın envai çeşit kokusu, gözümüzün önünde iyi insan olmak için kaçırdıklarımız. Peki olduk mu? Belki bir sonraki içkiye kadar…

Ne yazık ki hep biz öldük…

Beklenen…

Kurtlar kuzulara göz sürerken Kaf dağından öte, yedi tepeli şehrin en yüksek tepesi ardında, daracık sokaklarına sıkışmış, trafiğin bile hissedilemediği, çocukların park halindeki iki araç arasını kale olarak kullandığı, çoğu kez evlerin pencerelerinde dedikoduların döndüğü, sokak gidişinde sevgililerin laf söz olmasın diye ayrıldığı, Çıkmaz Sokağındaki, iki katlı sokağın son ahşap binasının, ikinci katının merdivenlerinin çıkardığı sesler eşliğinde telaşlı adımlarla kapıya doğru koşturmakta olan Elçin, kapının ardında kendini beklemekte olan mutlu haberin hayaliyle, sönmemeye çalışan alevin bıraktığı kızıl saçlarını savurarak, herkesin “hasta mısın kızım?” demesine sebep beyaz teninin terlemesine aldırmadan, tek sorunu sigara olan ciğerlerine sıkıştırdığı nefesi de vererek tek hamleyle kapının kolunu indirdi. Şiddetle sarsılan kapı, önce dışa doğru açılmaya çalışırken, kilidin dili kapıyı salmamak için ona daha sıkı sarıldı. Hareketlerinin seriliği gerçek hayata bile hızlı gelen Elçin, ancak ikinci hamlesinde kilidi yuvasından çıkarıp kapıyı açabildi. Seksen yılı aşkın yerinde duran ahşap kapı homurdanarak açıldı. Homurdanmasının asıl nedeni yıllardır kendisi ile ilgilenilmemesiydi. Bir pazar sabahıydı, aile için belki de tamamıyla bu ev için hiçte mutlu olmayan bir günün sabahı.

Yirmi yıl önce son kez ince makine yapıyla yağlanmıştı bu kapı. Elçin, küçük elleriyle annesinin verdiği beyaz plastik yağ tüpünden sızan yağlara parmaklarını bulaştırmamaya çalışarak  babasına vermişti annesinin emanetini. Babası da onun verdiği tüpün içerisindeki sıvıyı kapının menteşe dedikleri  yere sıkarak, çığlık atmakta olan kapının acısına son vermişti. Elçin, kapının bu çığlıklarını kendi mutluluk durumuna göre yorumluyor, bazen çıkardığı sesleri acıya bağlarken bazen mutluluğa bağlıyordu. O günden sonra kapı bir süre çığlık atmamıştı. Üstüne üstlük en çok atması gerektiği zamanda sessiz kalmayı tercih etmişti. O günler Elçin kapıya kin beslemiş, sinir olmuştu. Zaman zaman tek başına kapıya gelir, küçük ayak parmakları ağrıyana kadar kapıyı tekmelerdi, acısına ortak olmuyor diye. Bir gün acının sessizde yaşanabileceğini öğrenmişti ama artık kapıdan özür dileyecek kadar küçük değildi.

O gün kapının son yağlanışıydı ve Elçin’in babasını son görüşü. Belki o zaman herkes ağlıyor diye ağlamıştı ama vakit geçip ergenliğine gelinceye kadar babasının yokluğu için çok ağlamıştı. Kendinden yaşlı bu ahşap kapı, babasının ölümü üzerinden iki sene geçtikten sonra tekrar homurdanmaya başlamıştı. Zaman ilerliyor eksiklerin yeri ister istemez yavaş yavaş doluyordu. Nasıl toprak medeniyetlerin üzerini örtüyorsa, zaman da insanların acılarının üzerini örtüyordu. Bir süre sonra Elçin hiç babası olmamış gibi davranmaya başlamıştı. Zaman geliyor onu hatırlıyor üzülüyordu ama zamanın çoğunda onsuz bir hayat sürüyordu. Bunun farkına vardığına kapıyı yağlamaya bıraktı. On yedi yaşından itibaren kapının attığı her çığlık sanki babasının ona seslenişiydi. Bezen “hoş geldin” diyor, bazen “nereye bu saatte” diye soru soruyordu.

Koca kapı, “sakin ol” diyerek açıldı. Mesajı sadece Elçin almıştı. Derin bir nefes aldı, vücudunun titremesini kontrol etmek için nefesi ciğerlerinde tuttu. Bunun biraz tesiri olmuş olsada, vücudu tek bir kütle halinde sallanıyordu. Yine de bu iyiye işaretti. Kapı açılıp karşısındakini görene kadar sağa sola salınması devam etti. Kapıda gördüğü ise tüm metabolizmasının şaşmasına, birden bire gerçek hayata dönmesine sebep oldu.

“Elçin abla annem iki yumurta istedi, kek yapacakmış…”

Elçin karşısında gördüğü, yedi yaşındaki çocuğun kalın siyah çerçeveli gözlükleri ardındaki gözlerine bakarken ne dediğini anlayamadı. O karşısına çıkan bu davetsiz misafir karşısında şaşkınlık yaşarken çocuk cümlesini yineledi.

“Annem iki yumurta istedi, kek yapacakmış…”

İkinci cümlede Elçin kendine geldi. “Hay annenin de yumurtanın da” diye içinden ama dile getirmedi.

“Bir bakayım var mıymış.”

Biraz burkulmuştu. Biraz da hayal kırıklığına uğramış. Bazen beklentiler geciktikçe insanların hayal kırıklıkları artıyordu. Aslında Elçin sırf bu hayal kırıklıklarını yaşamamak adına çok fazla beklentiye girmiyordu ama toplum ister istemez insanları beklenti içine sokuyordu.

Mutfağa yürüdü, buz dolabını açtı. İki yumurta aldı. Annesi yıllardır koli ile yumurta aldığından evde yumurta olamaması olası bir şey değildi. Koca kapıya doğru yanaştığında Ercan’ın birileri ile konuştuğunu duydu. Sokaktaki arkadaşları olmalıydı. Adımlarını hızlandırmadı. Biraz kendine gelmiş gibiydi. Yani kan basıncı düşmüş, soluk alış verişi normale dönmüştü.

“Al bakalı…” kelimesi yarıda kaldı ya da daha uzatacaksa cümlesi. Kapının ardında Ercan’ın yanı sıra o duruyordu. Tökezledi. Aslında yerde takılacağı bir şey yoktu. O an havadaki ayağını yere indirmeyi unutmuş, bir diğerini kaldırmaya çalışmıştı. Neyse ki çabuk toparlandı ve düşmekte kurtuldu. Onun bu hareketi ile iki erkek endişeli gözlerle ona baktı.

Bakışları üzerinde hisseden Elçin “İyiyim, iyiyim”, diye bakışlara yanıt verdi. Bu düşünülerek değilde sadece tepki olarak verilen bir cümleydi. Bu ikilenen iki kelimenin oluşturduğu boşluk arasına bir çok düşünce sıkıştırdı Elçin: Yolda yürüyemeyen salaktı, komik duruma düşmüştü, saçı başı dağılmıştı, acaba nasıl görünüyordu…

Hiç birine cevap vermedi. Sadece “şey” diyebildi. Sonra elindeki yumurtalara bakar buldu kendini. İki çift göz ise kendini izlemekteydi. Biri neyse de bir diğeri…

“Yumurtalar, E-ercan. Annene selam söyle…”

Bu cümle çok mu onu ev hanımı olarak göstermişti? Bir süre bunun pişmanlığını yaşadı Elçin. Kendine geldiğinde ise ne kadar kapının önünde dikiliyorlardı bilmiyordu. Belki dakikalardır. Kendine geldiğinde ise eşekliğine yanıyordu. Oysa henüz saniyeler geçmişti. Yine heyecanlanmıştı titremeye başlamıştı ama bunu hissettirmemeye çalışıyordu.

“Gel… şey yani buyurun…” diye bir kaç kelime çıktı ağzından. Merhaba mı demeliydi? Ya da bekliyormuş gibi hemen davet etmemeli miydi, şaşırmış gibi mi yapmalıydı. Aslında en yakın arkadaşı onun geleceğini söylemişti Elçin’e. Adam davet üzerine içeriye adım attı. Elçin yanından geçen bu uzun boylu adamın parfümünün kokusunu aldı, adamın ceketinin ucu, onun yol verirken kenara çekildiği vücuduna çarptı. İyice heyecanlanmıştı.

dördüncü hikaye (sır)

Bir sırrımm var. Herkes gibi. Biraz büyük. Kimsenin sırtlayamayacağı türden değil elbet. Bir çok kişi için sır bile sayılmayabilir. Çünkü duvarlara anlatmışlığım var. Bir de Leonardo’ya. Pek umursadığını düşünmüyorum. Yüzüme biraz baktıktan sonra arkasını dönüp gitti. Leonardo konuşmuyor. Bu sebepten dolayı sırrımı saklama ihtimali daha yüksek. Yazamıyor da. Yani şüphe etmem için bir neden yok. Biraz da bu ikimizin sırrı sayılır. Hatta bu sırra ortak. Ben neysem o da o. O insanları ben öldürmüş olabilirim ama etlerini o yedi.

üçüncü hikaye (bir yerden başlayalım)

Her ne kadar zor gelse de yazmak dokunduğum her şeyi kelimelere döküyorum. Beynimin kıvrımları açık ara fark atıyor ses tellerime. Bezen dediklerimden habersiz düşünceler uçuşuyor aklımda. O cümleyi ben kurmadım diyorum kendi kendime. Evet, düşünmüş olabilirim ama ben kurmadım. Kurmuşta olabilirim. Aklım bu konuda kararsız. Kimseyi öldürdüğüm söylenemez. İstediğim doğru. Yapmışta olabilirim. Tek güvencem düşündüğüm her şeyi yapmadığımı bilemem Nereden mi biliyorum? Yoksa şimdi bu satırları yazmıyor olurdum, yani yazamıyor. Ama söylemiş olabilirim. Konuşmuş, atfetmiş… Bu konuda tereddütlerim var.

Çoğu cümle içimde. Ya da bir duvara saklanmış. Çekinir oldum onlardan da. Yüzlerine bakacak yüzüm kalmadı. Her biri üzerime düşecekmiş gibi. Her birinin üzerime titrediğini görebiliyorum. Ben bir duvar olsaydım eğer şimdiye kadar çoktan gitmiştim. Ya da yıkılı vermiştim üstüme öldürmek için. Katil olmak istemem! Gitmek en iyisi.

Gitmeyi becerebildiğimi söyleyemem. Gitmek adımları atarak, uzaklaşmakla olan bir şey değil. Bir parçanın geride kalmasıyla alakalı. Giden de kalır, kalan da kalır. Hiç kimseye yar olmayan başına buyruk bir parça. Hepsinin bileşkesinin yalnızlığı oluşturduğu. Bu yüzden yalnızlık hep bizimledir. Bizimdir.

Cümlelerim geniş zamanların en büyük savunucusu. Günü yaşayacak, sefasını sürecek kadar cesur değilim. Bilirim ki cesaret acıları beraberinde getirir ve acılar hayattan silinmenin en büyük kaynağıdır. Hayat en büyük acı kaynağı.

Yüzüme bakın ya da aynada kendinize. Ne farkımız var birbirimizden? Ne kadar dolu hayatlarınız. Ardınızda gördüğünüz yansıma ne kadar gerçek? O gördüğünüz dünyadaki bir böcek aslında gerçek hayat. Toz pembe bulutları parçalayan. Ne kadar mutlu olursanız olun mutluluğunuzu kesmez mi sevgilinizin kollarındayken gördüğünüz yerde gezinen karafatma? Şimdi bırakalım rol yapmayı. Kendimiz olmak değil mi kalıplara uymamak?

Şimdi nereden yakmalı?

ikinci hikaye (demet’in günü)

Yatsı namazı henüz okunmuş, Demet hızlı adımlarla etrafına gülücükler saçarak hatırı sayılabilecek ama pekte meşhur olmayan, sadece önemli günlerde gittikleri restorana doğru yürüyordu. Mutluluk yüzünden okunuyordu. Bu pozitiflik insanlara olan yaklaşımını da etkilemiş, ilgisiz, vurdum duymaz görünümünden sıyrılmış, cana yakın bir hal almıştı. Buluşmalarına yarım saat vardı ancak o erken gidip vaktini biraz tuvalette geçirerek, günün yorgunluğunu makyajla yüzünden silebileceğini düşünüyordu.
Neon ışıklarla aydınlatılmış restoranın kapısına yaklaştığında yüzüde ışığın etkisi ile renklenmişti. Kapı önüne gelir gelmez, camdan onu garson kapıyı açtı.

“Buyurun hoş geldiniz.”

Uzun boylu, atletik yapılı, ince bıyığıyla atmışların delikanlılarını andıran bir yapısı vardı.

“Merhaba, yer ayrıtmıştık, Mehmet Alatun adına.”

“Mehmet Bey henüz gelmediler ben sizi şöyle alayım.”

Eli ile yolu gösterdi bir iki adım atmaya yeltendiği sırada, ardından gelen sesle durdu.

“E, ben öncelikle lavaboya gidebilir miyim? Ne taraftaydı acaba?”

Garson yönünü değiştirdi. Sol tarafta bulunan ince koridoru göstererek “Buyurun en sonda soldaki kapı.” dedi ve kenara çekildi. Demet garsonun gösterdiği koridora girdi. Karanlık koridor onu görünce aydınlandı. Tuvaletin kapısını ittirerek içeri girdi. Önce aynada kendine baktı. Daha sonra tuvalet kabinlerinin en solundakine girdi.

Bu gün güzel bir gündü. Önemli bir gün. Sonunda Mehmet’in ona evlenme teklif edeceği gün bu gündü. Mehmet bunu vurgulamamıştı ama buraya gelmelerinin bir başka sebebi olamazdı. Çünkü ilişkilerindeki önemli dönüm noktaları burada atılmıştı. Araları da bu aralar çok iyiydi. Hem de hiç olmadığı kadar.

Demet, klozzette oturmuş bunları düşünürken -daha çok mutluluk hayalleri kurarken- bir ağama sesi duyudu. Başlarda duyduğnu sandı. Korku filmleri izlediği zaman, katil/hayalet yada her neyse onun geleceğini sandığı gibi. O zaman hissettiği korku şimdi yerini meraka bırakmıştı. Kulaklarını kabarttı. Saldır komutu bekleyen bir köpek gibi. Ancak sesi tam alamadı. Sanki uzaktan ve derinden geliyordu. Muhtemelen ses diğer kabinlerden birinden geliyordu. “Neden diğer kabinler boş mu dolumu diye bakmadım ki?” düşündü. Mutluluk bazı ayrıntıları göz ardı etmesine sebep oluyordu. Şimdi içinde mutluluğun yanı sıra peydahlanan merak, kim ve neden ağladığı düşünceleri ile körükleniyordu. Tanımadığı biriydi elbet. Ama neden sorusunun cevabı potansiyel bir dedikodu niteliği taşıyordu.

Klozet içerisinde girdap sona yaklaşırken Demet lavaboda ellerini yıkadı. Ağlama sesi kesilmişti. Diğer dört tuvalet kabinine bakmış, kapıları kapalı olmasına rağmen kilit renkleri yeşili gösteriyordu. Ya giren kişi kapıyı kilitlememiş, ya da duydukları sadece hayal ürünüydü. Oysa Demet gerçekten ses duyduğuna emindi. Merakı biraz daha artmış, diğer soruların yanına kabinlerde biri var mı sorusu da eklenmişti. Aynaya odaklandı, saçını düzeltti, rujunu tazeledi. Yüzünü aynada incelerken, ağlama sesini bir kez daha duydu. İçindeki merak yerini korkuya bırakmaya başlamıştı. Merak hala daha baskınken boşluğa seslendi.

“Merhaba, kimse var mı?”

Cevap olarak hıçkırık sesi duydu. içine bir sıkıntı çökmeye başlamıştı. Kabinlere doğru yürümeye başladı. En soldakinden kendisi çıkmıştı. En sağdakine ilerledi. Kapıya vurdu, biraz bekledi. Kapı açılmayınca, yavaşça itti. Aynını ikinci ve üçüncü kabin kapılarına da yaptı ve kimseyi göremedi. Dördüncü kabine yaklaştı. Beşincisinden kendisi çıkmıştı. Kapıya vurdu. Yine ses gelmedi. İçeride birilerinin olmasını diledi aksi takdirde mutluluğun ona gaipten sesler duyurduğuna inanacaktı. Kapıyı yavaşça itti. Bu kapı diğerlerinden daha zor açılıyordu. Arkasında birinin olabileceğini düşünerek yada kapıyı tuttuğunu düşünerek bir kez daha seslendi.

“Merhaba.”
Duyduğu tek ses kendi sesiydi, birde ufak alandaki küçük yankısı. Ortam sanki birden sessizleşmişti. Elbette bu odaklanmasından, pür dikkatle kapının arkasından çıkacak şeye kendini hazırlamasından kaynaklıydı. Biraz daha güç uyguladı kapıya, kapı bire bire boşaldı ve kabinin duvarına burarak geri sekti. çarpma sesinin çıkardığı tok sesle aynı anda başlayan müzik yayını Demet’in bulunduğu yerde sıçramasına sebep olmuştu.

En önemlisi, bir şey mi görmüştü?
Galiba, sanırım…
Kendine gelir gelmez yarı açık duran kapının kanadını biraz daha ittirdi. Kabin boştu. Kapıyı kapadı ve çıktı.
Aynı şekilde koşar adımlarla tuvaletten de.

Buluşma saatini 15 dakika geçmişti. Demet mutluluk haricindeki tüm duyguları üzerinden atmış, tek bir şeye odaklanmıştı: Yüzüğün nasıl olacağına. Aslında nasıl olduğu önemli değildi. Önemli olan evlenmek istemesiydi. Güzel bir yüzük olsa da fena olmazdı yani. Düşünceler o kadar yoğundu ki Demet birinin üzerine gitmeye yeltenmiyordu. Bir film şeridi gibi hepsi gözünün önünden geçiyordu. Bazen kendini tutmaya çalışıyordu. mutluluklar uzun sürmezdi, hepsini biranda tüketmesine gerek yoktu.

Mehmet Alatun geldiğinde yemeklerini kırmızı şarap eşliğinde söylediler. Kırmızı şarap Demet’in hayallerinin gerçekliğe ulaştığı konusunda yazılacak ilk delildi. Şarap her zaman onu çarpmıştı. Bu sebepten dolayı fazla içmek istemiyordu ama içmiştide. Zaten mutluluktan sarhoştu, onun yanında şarabın etkisi olacağını düşünmüyordu. Sarafin Cabernet Sauvignon son yudumları kadehine boşalırken Mehmet Alatun’un tedirginliğinin ve sıkkınlığının daha da arttığını görebiliyordu. Kolay değildi elbet, evlenme teklifi edecekti. Mehmet Alatun arkasına yaslandı, gırtlağını temizledi. Zamanı gelmişti. Vakit bu vakitti.
“Seninle konuşmak istediğim bir şey var” dedi Mehmet Alatun, gözlerini Demet’in sağ omuzunun üstündeki boşluğa iterek. Demet devam et anlamında gülümsedi ve şarabından bir yudum aldı. Heyecandan eli titriyor, kadeh parmakları arasından kayacakmış gibi geliyordu. Bir an için ağzına doldurduğu şarap yudumunu yutkunamadı.
“Demet, bu biraz ani oldu ama, artık ilişkimizin bitmesi gerektiğini düşünüyorum, bir süredir bir başkası ile…”