Kategori arşivi: Cuma Gecesi Hikayeleri

Dönüş

Lanet olsun. Dakikalardır bu şekildeyim. Pencereden yansıyan ışığın şiddetine bakarsam güneş eski şiddetini bırakmış gibi. Yani birazdan ezan okunur. Neden ezanın okunmasın a bu kadar taktım ki bilmiyorum. Muhtemelen açlıktan bu şekilde öleceğim. Vücudumun hareket etmeyip fazla enerji harcamadigini düşünürsek bekli bulunacak kadar hayatta kalabilirim. Neyse bu durumu kabukkenmekten başka çare yok…

Top patladı. Ezan okunmaya başladı. Sanki bir serinlik çöktü birden. Orucumu açmak için -Biraz tuzlu olacak ama- dilimi dışarıda gezdirdim ve bir parça ter çektim içime. Güzel, dilimi oynatabiliyordum. Bu iyi. Önceden oynatamıyor  muydum acaba? Şimdi hatırlamıyorum. Ezan ilk defa bu kadar net duyuluyordu evimden. Bilmediğim bir makam ama. Şimdi şarkıcılar bile kafalarına göre makam oluşturup okuyorlar ezan. Pop müzik parçası gibi türlü türlü remiksleri çıktı ortaya. 

Biraz daha uzaktan bir ezan sesi daha çalındı kulağıma. Diğeriyle arasında bir saniye fark var yada yok. Sonra bir diğer, bir diğeri… Onlarca caminin arasında kalmış gibi hissettim kendimi. Üstüne üstlük o patates, soğan hoparlorleri kullanan camiilerin. 

Yavaş yavaş kulağıma çalınan ezan sesleri son bulmaya başladığında parmaklariminin oynadığını hissettim. Allah’ım bu müthiş birşey. Içimdeki mutluluğu size anlatamam. Umarım devamı da gelecek. Nitekim öyle de oldu. Yavaşça yatakta doğruldum. Hareketiyle birlikte birikmiş ter golü çalkalandi ve yere döküldü. Önemli değil. Hareket etmenin nasıl bir mutluluk olduğunu anlatamam size. Yavaşça yataktan kalktım. Temkinli olmakta fayda var. Ter birikintisi üzerimden akarken huylansam da bir tepki göstermedim. Yavaşça yataktan kalkarak adımımı attım.  Yürüyebiliyorum. Şimdilik bir sorun yok gibi gözüküyor. Elektrikler hala yok. Gözümün ucuyla termometreye baktığımda, sıcaklığın 35 derece olduğunu gördüm. Bu kadar sıcak olması normal mi? Odadaki eşyalar güneşin çekilmeye başlamasıyla birlikte birer siluete dönüşmeye başlamıştı. Dikkatli olmam lazımdı ki hala elektrikler yoktu. Hemen şu şişesine koştum ve şişeyi ağzıma diktim. Oh şu günüsü yok. Kim ne derse desin. Bu terin acısını çıkarmam lazımdı. O kadar su kaybettim ki… Sadece bir litre bir bardak icebildim. Şu kalmamış. Almayı nasıl unuttum anlamıyorum. Elimi musluğa tuttum. İki üç damla ardından boş sesi geldi. Olaya bak. Ramazan Ramazan ne elektrik ne, ne su… Bir de İstanbul’un göbeğindeyiz. Hem de tam göbeği.

Üzerime kuru birşeyler giyip, Biraz da kurulayıp biz dolabının kapağını açtım. Ortalık acayip sessizdi. Acaba hareket etmeye başlayınca duyu yetimi mi kaybettim? Olabilir, hiç şaşırmam. Buzdolabının kapağını açınca bir serinlik vurdu yüzüme. O an disarisinin evden daha serin olabileceği fikri geldi aklıma. Çok pistim, muhtemelen piste kokuyordum ama bir kaç parfümleri bu işi halledebilirdim. Gerçi ter kokusu ile karışan parfüm kokusunun çokta iyi koktuğunu söyleyemeyeceğim ama bu seferlik olsun. 

Dönüşememek

Yarım saat oldu. Muhtemelen yarım saat. Belki de daha fazla olmuş olabilir. Saati bilmiyorum haliyle kipirdayamadigimdan bakamıyorum da. Eğer buradan kurtulursam tam karşıma bir saat koyacağım, tam tavana. Kim ne derse desin. Bir saati geçmedi bundan eminim ezan sesini duymadım henüz. Duysam belki… Bir saniye… Duyma yetim yerinde mi benim. Dakikalardır düşüncelerim dışarıdan gelen sesleri tıkadı. Eğer beynimi durdurabilirsem…

Siz yokken bağırmayı denedim. Aslına bakarsanız bağırmayı pek beceremem. Çığlık atsam pek erkeksi olmaz, bağırsam bir anirmadan öteye gitmez. Kendime ikinci bir not dusmeliyim. Bağırma provaları yapılacak ve en güzel bağırma şekli bulunacak. Bağırmak demiştim. Bunu denedim. Bir çok kez Ancak hiç bir ses alamadım karşılığında. Ya kimse beni sallamadı ya da ben sesimi duyuramadim. Içinde bulunduğum hali göz önüne alırsak ger ikisi de olabilir. Sonuç olarak bu girisimim sonuçsuz kaldı.

Of… Deli olacağım. Aman Allah’ım kurtar beni. N’olursun. İyi bir adam olacağım.

Lanet olsun. Sanırım, kendi yerinde boğulan tek insan olarak tarihte yerimi alacağım. Ter artık kulaklarımdan içeri girmeye başladı. Başımın yastıkta olduğunu söylersem vücudumun halini siz düşünün. Lanet olsun. Bu kadar su nerden çıkıyor. Hadi hadi, parmağım ufak bir hareket etse… Hadi, Hadi oğlum hadi… Siktir… Siktir… Siktir. Fuck… Fuck… Fuck… Ssibal… Ssibal… Ssibal.

Allah’ım oruçluyum, tövbe tövbe… Tövbe tövbe… Allah’ım affet, Allah’ım affet…

Siktir. Olucem burada. Tuzlu suyun içinde kokmam da yavaşlar. Geçi bu terin pis kokusu yayılır etrafa. Kim bulacak acaba beni. Muhtemelen ev sahibi. Kira odemeyince damlayacaktir. Zaten telefonun şarjı da dayanmaz çok fazla.

Sakin olmalıyım. Muhtemelen bir rüyanın, Çok kök bir kabusun ortasındayım. Karabasan olma ihtimalini degerlendirmis miydim? Her neyse. Hareket edemiyorum. Bir süredir. Süre tam olarak belli değil. Gerçi bana saatler geçmiş gibi geliyor ama henüz bir dakika bile geçmemiş olabilir. Eğer bir ruyadaysam muhtemelen bir kaç saniye geçti yada geçmedi. En iyisi sakın bir şekilde beklemek.

O neydi? Biri mi var orada. Sanki birinin geçtiğini hissettim. Merhaba, kimse var mı? Ses yok. Sanırım hayal gördüm. Bu halde algı sorunu yaşamam gayet olağan. Son bir çırpınış, Ha olur mu? Yok yorulmadım alemi yok. Içinde bulunduğum durumun ne açıklaması olabilir? Düşün, düşün… Ölmüş olabilir miyim? Ölmek denen şey bu mu? Ya da felç geçirdim hiç bir yerimi hareket ettiremiyorum. Of lanet olsun ya…

Ahmet Bey

Soğuk gecelerin kovaladığı, yalnızlık yüklü bulutlar, gökyüzünde dolanırken; insanoğlundan şen şakrak, sıcak gülümsemeler bekleyemezsiniz. Nitekim, Ahmet Bey’de somurtkanlığını takındığı suratını, günün ilk ışıklarıyla birlikte keyfi bir şekilde yağmakta olan kara gösterdi. Kar taneleri Ahmet Bey’in bu suratını görünce, onu görmemezlikten gelerek aynı ahenkle yavaşça kapladıkları zemine düşmeye devam ettiler.

Ahmet Bey on beş yıllık pardesüsünün yakalarını kaldırdı. Fötr şapkasını ışında kalan ve anında donmuş kulaklarının bir kısmını kapattı. Rüzgarı kesilen kulaklar sanki sönmekte olan bir sobaya el uzatmış gibiydiler.

Ahmet Bey hızlı adımlarla apartman kapısının sertçe vurmasına aldırmadan, apartmanın küçük bahçesindeki iki metre genişliğinde, dört metre uzunluğundaki yolundan geçti ve dış kapıyı açmak için üstteki tutamacını tuttu. Parmakları demir kapıya değdiğinde bir buzu tutmuş gibi irkildi. Bir an için “derim yapışır mi” diye düşündü. Çoğu çocuk gibi vakti zamanında o da dilini buza yapıştırmıştı. O zaman çocuktu ama şimdi ise bir yetişkin.

Otuz senelik memuriyet hayatında, bakmaya yükümlü olduğu üç çocuk ve haddinden fazla konuşan bir eş sebebiyle hayatı daire ile ev arasında geçip gitmişti. Hayattan bir beklentisi olmamakla birlikte tek isteği fazla masraf çıkmamasıydı ama üç çocukla bu ne mümkün. Affedersiniz sıçsalar para gidiyor. Tabi bu sadece onların sorunu değil tüm memleketin hali bu şekildeydi. Ahmet Bey için de bu en büyük bahaneydi.

Ahmet Bey klasik bir memurdu. Tam klasik. Sanırım eski Türk filmlerindeki memur tiplemesi desem hakkında başka bir şey yazmama gerek kalmaz. Zaten ben de bu sebepten dolayı Ahmet Bey diyorum ona. Ahmet desem sanki ayıp edecekmişim gibi…

Ahmet Bey, ağzından kötü söz çıkmayan, ailesini seven, onlara sahip çıkan, yardım sever, örnek diyebileceğimiz bir insan tipi. Yardım sever dedim ama kendi mantığınca yardıma gerekli gördüğü zaman yardim eden birinden bahsediyorum. Eğer başına bela açılacağını hissederse, yardımı aklından çıkarıp oradan uzak duran bir tip.

Ahmet Bey’in en büyük korkusu ise karakola düşmek. Karakoldan korktuğu için tabi haliyle polisten de korkuyor. Şu yaşında bile polisi görünce yolunu değiştirdiği olmuştur. Polisin şapkasının rengi önemli değil o tarzdaki bir şapka bile onu tedirgin eder.

Evinin karşı köşesindeki dar, karla kaplı sokağa girdiğinde ardından birinin kendisine seslendiğini duydu. Kafasını kaldırdı, rüzgarın suratına çarptığı tokada aldırmadan karşısına, sağına, soluna ve arkasına baktı. Bu eylemleri yaparken durmuştu. Biraz daha burada oylansa yeni on beş otobüsünü kaçıracak bir sonraki otobüs için yarım saat daha beklemek zorunda kalacaktı. Tabi bu da işe geç kalması anlamına geliyordu ki, bu memuriyet hayatında bir kez olmuştu. Hastalıkta dahil, izin günleri haricinde işe gitmemezlik yapmamış, ne rapor, ne de idari izin kullanmamıştı.

Gaipten bir ses duymuştu Ahmet Bey. Küçükken babaannesinin kulağına küpe ettiği sözünü hatırladı. “Çağırırlarsa gitme oğlum.” Yıllardır da çağıran olmamıştı. Eğer çağıran biri varsa muhtemelen babaannesinin bu sözü üzerine onun artık gelmeyeceğini düşünmüş ve çağırmaktan vazgeçmişti Ahmet Bey’i. Tabi birinin çağırmamış olma, tüm bunların bir hayal ürünü olma ihtimali de vardı. Muhtemelen bu da öyle bir durumdu. Eskileri bilirsiniz çok fazla vesveselerle donatılmışlardır. Bazen ben öyle bir üçüncü kuşak olamayacağım için üzülürüm. Neyse konu ben değilim zaten.

Ahmet Bey ortalıkta kimseyi göremeyince yürümeye niyetlendi. Muhtemelen uzaktan rüzgarın taşıdığı bir sesi duymuş, bu garip sese de bilinç altı, adını yüklemişti. Sağ ayağını kaldırıp yere indireceği sırada çok yakınından bir çocuk kahkahası duydu. Bu kahkaha tüylerini diken diken etmişti. Yine etrafa bakındı kimseyi göremedi. Tedirgin olmuş, tedirginlik onun soğuk terler atmasına sebep olmuştu. Termometrelerin eksi onu gösterdiği bir havada siz düşünün onun şu anki halini.

Ahmet Bey yavaş yavaş kasveti ile onu korkutmaya çalışan bu eski sokağı hızlıca geçmeyi düşündü. Kendini buna göre hazırladı. Adımlarını tereddütsüz ve hızlı bir biçimde yere vurdu. Henüz iki adim atmıştı ki, yine bir çocuk kahkahası duydu. Aynı zamanda basının üst kısmının birden üşüdüğünü hissetti. Ne olduğunu anlamak için elini başına götürdü ve şapkasını yerinde bulamadı. Rüzgar mi uçurdu derken yanından bir şey geçti. Ne olduğuna anlam vermeye çalışırken bir kaç adım ötesinde kırmızı pardösülü bir çocuğun ona sırıttığını gördü. Biraz daha dikkatli baktığında Ahmet Bey şapkasını çocuğun elinde görmüştü.
“Seni velet.” diye orta sesle bağırdı. “Getir şapkamı buraya.” Çocuk ona nanik yaparak cevap verdi.

Nedense çocuğun bu hareketi Ahmet Bey’i çok kızdırmıştı. “Getir onu buraya” diye bağırarak çocuğun arkasından koştu. Normalde bu hiç yapmayacağı bir şeydi. Ama bu kez…

Ne kadar koştuğunu bilmiyordu ama soğuk rüzgar ciğerlerini yakmış, dalağı şişmişti. Buna rağmen çocuğa yaklaşmıştı. Elini uzattı parmak uçları çocuğun kırmızı kapşonuna dokundu tam dokunacakken dengesini kaybederek yere düştü. Anlaşılan bu gün işe geç gideceği ikinci gün olacaktı. Düşerken gökyüzüne baktı. Derin bir nefes aldı. Yere çarptığını, nefesinin yetmediğini, ciğerlerinin patlayacağını hissetti. Soğuğun alamadığı bir acı başının arkasına yerleşti, sonunda bilincini yitirdi. Düştüğü yerde öylece kaldı. Derin bir karanlığın içinde koşusuna devam ediyordu sanki.

Cuma Gecesi Hikayeleri: Diken (Bölüm Üç)

Nasıl bir acı hissettiğimi anlatamam. Küçük bir çizik gibi görünen ama sanki kemiğe dayanmış bir bıçak gibi acı veren bu yaranın kanamasını da durduramıyordum. Kan içerisine hapsettiğim elimden süzülerek akmış parmaklarımın arasında yerle buluşmuştu. Bir an için başımın döndüğünü hissettim. Atladığım duvara omumla yaslandım. Bu sırada kulağıma gittikçe yaklaşan çan sesleri geliyordu. Sesler yavaş yavaş büyüyor sanki beynimin bir köşelerinde çalıyormuş gibi geliyordu.

Sanıyorum o yedi adam geliyordu. Onlara yakalanmamalıydım ama yaslandığım duvardan bağımsız bir şekilde ayakta durabileceğimi sanmıyordum. Nihayet tam önümde duvarın içinden geçerek çıkmaya başladı siyahlı adamlar. Her biri bir diğerine benziyor, her biri geçerken bana bakıyordu. Saniyeler sandığım bakışma ise bana bir ömür gibi geliyor ve acım katlanamayacak şekilde atıyordu. Her biri ile göz göze geldim. Her birinin gözlerindeki karanlıkta ayrı şeyler gördüm. Her biri borazan gibi bir sesin arsından sanki gözlerime aktı.
Birinci adam gözlerini üzerime kitlediğinde şiddetle beynimi sarsan boru sesinin ardından bir siluet şeklinde yok olurken gözlerinin içinde bir yansıma gördüm. Bu yansıma apartmanlarla dolu bir sokaktı. Herhangi bir sokak olabilir. Birden bire büyük bir uğultuyla yer yüzü sallanmaya başladı. Uğultunun kaynağı belki yer kabuğuydu ama en etkili kısmı insanların çığlıklarıydı.

İkinci adamın gözlerinin içerisindeyse beyaz bir ışığın ardından kaçmaya çalışan insanlar vardı. Sanki bir kurtarıcıymışım gibi hepsi bana koşuyor, bana sığınıyorlardı. Hayır aslında yanımdan geçerken tüm bu şeylerin sorumlusuymuşum gibi bana nefretle bakıyorlardı. Sanki suçlu bendim. Kendimi o kadar suçlu hissediyordum ki sanki tüm bu insanların beyaz ışığın etkisi ile kavrulmasında benim etkim vardı. Hıçkırıklarla ağladığımı hissediyordum. Bu sadece bir duyguydu. Ağlamıyordum aslında.
İkinci kez kulak zarımı yırtan boru sesinin ardından üçüncü adamın bakışlarına hapis kalmıştım. Sanıyorum aynı yerdi. Farklıda olabilir, ancak içimde bir ses her yerin aynı olduğunu artık yer diye bir kavramın olmadığını söylüyordu. Sanki dünya yerle bir olmuştu. İnsan yapısı binalar dahil göğe yükselen hiç bir şey yoktu. Hatta dünyanın eğri büğrü yapısının nedeni çukurlar ve dağlarda. Düz bir yerdeydim. Bir tepsi üstünde sanki. Büyük bir tepsi üzerine kum ve moloz yığını serpiştirmişler ve beni içine bırakmışlardı sanki. Bu sakinlik bu sessizlik bana diğer iki adam kadar acı vermese de içimdeki heyecan ve tetikte olmamanın verdiği garip durum tarifi imkansız, daha önce hissetmediğim bir duygunun kapılarını açmıştı bana. Acım neredeyse dinmişti. Şaşkınlık ve yaşadığım gerçeklik duygusu bütün benliğimi kaplamıştı. Düşünemiyordum. Düşünme yitim sanki elimden alınıştı.

Dördüncü adamla göz göze geldiğimizde evimdeydim. Doğduğum ve yıllardır gitmediğim yerde. Hepimiz bir aradaydık ve bekliyorduk. Sanki bir şey olmamış gibiydi. Sessizliği bozan kapı oldu. Sakin adımlarla kapıya yöneldim. Düşünerek hareket etmiyordum. Programlanmış bir robot gibiydim. Kapıyı açtığımda karşımda dayımı gördüm. Geçen sene kaybettiğimiz dayımı. Ardından, babam, eniştelerim ve dedem geldi. Kapının ardında tanıyamadığım yüzlerce kişi vardı eve girmeyi bekleyen. Şaşkındım. Bu bir rüya olmalıydı yoksa ölülerin burada ne işi vardı. Kapının ardında içeriye girmeyi bekleyen bazı kişilerin ellerinde küçük çocuklar vardı.

Kapıyı kapatamıyordum ve her biri de eve girmek için yavaş adımlarla ilerliyordu. Evin içi çürük kokmaya başlamıştı. Kokunun nereden geldiğini tahmin edebiliyordum ama eve giren ölülerin görünüşleri o kadar mükemmeldi ki onlara toz konduramıyordum. Onların yanında bende kokuyor olabilirdim emin olun.

Eve girenleri engellemeye çalışmak yerine evde kendime yer bulmak için odaya girdim. Eve girenlerin hepsi ayakta odanın içerisinde bekliyorlardı. Nihayet oda dolduğunda hiç bir şey söylemeden öylece beklediler ne kadar öylece kaldık bilmiyorum. Tam o sırada bir sarsıntı oldu ve porselen gibi eve giren tüm ölüler kırılarak yere döküldü. Ortalığı bir leş kokusu kapladı. Kırılıp yere düşen ölülerin bazılarının içinden polenler uçuyor, bazılarından ise siyah bir duman eşliğinde çürümüş, kararmış, saçlara bulanmış et parçaları yayılıyordu.
Beşinci adamın gözlerinde karanlıktan çok grilik vardı. Sanki bir sis gibi çökmüştü gözlerine aralanan dumanın ardından kahverengi boş bir çorak alan gördüm. Gözümün alabildiğince uzanan düzlükte yerlerde kurumuş kan lekeleri vardı. Uzaktan sanki insan sesleri geliyordu. Yönümü sese doğru çevirdim. İnsanlar bir boşluğun önünde sıraya girmişti. Bir iki kelam ediyorlar daha sonra üzerilerine bir şey bastırmış gibi eziliyorlardı. Bir narenciye sıkacağı düşünün, arasında meyve olduğunuzu ve posanızın bile kalmadığını. Karşılaştığım görüntü tarif edilmesi zor bir görüntüydü. Ve bu işlem olurken, oldu bittiye gelmiyordu. Her bir insan yavaş yavaş eziliyordu. Belki de saatler sürüyordu bu. Gerçi o sıkacağın altında olduğunuzu düşündüğünüzde saniye bile bin yıllara denktir. Yukarıdan baskı başladığında insanın önce başı sağa eğiliyor. Sonra dizleri kırılmaya başlıyor. Sanki etrafında görünmez bir duvar ki diz üzerine çökemiyor bile. Sonra kemik sesleri duyuluyor kan çıkmıyor ancak. Ben kan görmedim. Ama insanların çığlıklarını duyabiliyorum.

Altıncı adamın gözleri beni tam anlamıyla kendine çekmiş ve karanlığında yok olmuştum. Sanki bir kara delikti. Ya kör olmuştum ya hiç bir şey görmüyordum. Boşluktaydım. Ayaklarım sabit bir yere basmıyordu. Sanki kendi etrafıma başıboş bir şekilde dönüp duruyordum. Etrafımda bir tur attığımda dünyayı gördüm. Uzaydaydım ve dünya insanlar gibi eziliyordu. İçerisindeki insanların çığlıkları kulaklarıma geliyordu…

****

Her şey siyaha büründüğünde bir koku hissettim. Keskin bir koku. Bedenim titriyordu, korku, şaşkınlık, acı içinde. Uzaktan bir ses duydum. “Abi, abi” diye. Yavaş yavaş kendime geldiğimde yanağımda betonun soğukluğunu hissettim. Başımda karton toplayan çocuklardan biri dikilmiş beni dürtüyordu. Aceleyle irkilerek ayağa kalktım. Bu bir refleksti istemli yapamayacak kadar titriyordum çünkü.

“İyi misin abi?” dedi ses.
“İyiyim” dedim ama iyi değildim. “Tansiyonum düştü” diye ekledim. Yavaşça yağa kalktım duvara tutunarak. Ezan daha bitmemiş olacak ki hocanın “Lâ ilahe illallah” değişini duydum ve ardından sustu. Kesilen parmağımda bir acı hissettim ancak görünen yerde bir şey yoktu. Yavaşça eve gittim binaların duvarlarına tutunarak. Parmağımdaki ağrı haricinde herhangi bir sıkıntım yoktu. Belki düşerken incitmiştim. Bir de yüzümün düştüğüm yanı acıyordu. Aynada kontrol ettiğimde ufak çizikler gördüm. Sıcak bir duş alarak uykuya daldım.

Deliksiz uyumuşum. Ertesi gün gece yarısı uyandım. Telefonumda onlarca çağrı ve mesaj vardı. Çoğu iş içindi. Ölsem kimsenin umurunda olmayacak diye düşündüm. Gerçi kapitalizm peşinizi bırakmıyordu.

Bir süre sonra ne parmağımdaki acı kaldı ne de yaşadığım yada hayalini gördüğüm o şeyler. Ta ki üzerinden iki sene geçip yolda karşılaştığım o kadını görene kadar. Kadını gördüğümde o hayalimde hissettiğim korkuyu hissettim ve tüm gördüklerim gözlerimin önünden tekrar geçti. Kadın yanıma yaklaşmış, ben ise put kesilmiş sabit bir şekilde ona bakıyorum. Kadın yanıma yaklaştı. Acıyan parmağımı tuttu ve baktı. Acım bin kat daha artmıştı gözlerimden yaş geliyordu ama bir türlü hareket edemiyordum.

“Diken” dedi. “Seçilmişsin.”

Ne nasıl diye tepki veremedim. Donmuş kalmıştım. Neye seçilmiştim, niçin seçilmiştim. Bilmiyordum. Kadın yüzüme öfke ve şefkat arası bir bakışla baktı. Parmağımı bırakır bırakmaz acısı da dinmişti.

Aradan yaklaşık bir sene daha geçti. Kadını gördüğüm yerlerde dolanmama rağmen kadını göremedim. O gün de birden gözlerimin önünden kaybolup gitmişti. Neye seçilmiştim, ne için seçilmiştim. Ya da bu uydurma mıydı bilmiyorum. Ancak şu bir gerçek ki her cuma akşam ezanından başlayarak yatsı ezanına kadar parmağım ağrıyordu. Akşam ezanında en yoğun ağrıyı yaşamakla birlikte yatsıya kadar kademe kademe azalıyor, yatsı okununca tüm acı tamamen geçiyordu. Birkaç kez doktorda gittim bunun için. Fiziksel olarak bir şey bulamadılar psikolojik dediler.

Psikolojik oluğundan ben de eminim.

SON

Cuma Gecesi Hikayeleri: Diken (Bölüm İki)

Ben, bana doğru baktığını ve göz olduğunu düşündüğüm iki yuvarlağa bakarken, sol tarafımdan ince bir çan sesi geldi. Köyde ineklerin boynuna asılan çanların seslerinden. “Çın, çın.” Başımı o yöne çevirdiğimde iki büklüm olmuş siyahlı birinin duvarın içinden geçerek sokağa geçtiğini gördüm. Beli iki büklüm elinde tuttuğu kalın dal parçasını bastonmuş gibi kullanarak hızla hareket ediyordu. Yaşlı bir görünümü vardı, ince vücut yapısı onun kadın olduğunu düşündürüyordu bana ama tam olarak emin olamamıştım.

Ellerimin üzerinde ne kadar zamandır kaldığımı bilmiyorum ama duvarın soğukluğu dirseklerime kadar yayılmış, iki kolum da titremeye başlamıştı. Çın, çın sesleri arasında kafamı yine o iki göze çevirdim. Bir süre baktım ancak ikisini de göremedim. Yoğun sis belki de bana görsel bir oyun oynamıştı. Belki gördüklerimin ikisi de yoktu. Ancak birinin sesini de duymuştum. Tabi böyle bir sis ortamında bilinçaltınızın size oynamaması gibi bir neden yok. Hele sürekli korku filmleri ve kitapları ile haşır neşirseniz. Yani tüm hayaller, fanteziler bilinçaltımın bir köşesinde mevcut.

Kendimi geri atarak duvardan indim. Eve dönmeliydim. Bunu biliyorum. Ancak içimdeki merak, o bilinmeze doğru olan merak içimde dile gelmiş, “oğlum, bu için içinde bir iş var, arkanı dönüp gitme” diyordu. Hızlıca durum değerlendirmesi yaptım. Burnumun ucunu göremediğim bir sis vardı. Akşamüzeri olmasına rağmen tüm sokaklar boş ve sessizdi. Tabi şu kambur, çanlı adamı saymazsak. Adam olup olmadığını bilmiyordum ama. Sessizde diyemeyeceğim birde şimdi uzaklaşan çan sesleri var. Ama sonuçta birden bire kesilmişti sesler.

Sonuç olarak merakıma yenik düştüm ve adamı takip etmeye başladım. İnsanın başına ne gelirse ya meraktan ya yaraktan diye hatırlatıyordum kendime. Gerçi ne olabilirdi ki? İstanbul’un en eski ve en kalabalık semtiydi burası. Eski oluşu beni biraz korkutsa da kalabalık olması rahatlattı. Sonuçta etrafımdaki evlerden en az yarısında sıkışınca bana yardımcı olabilecek birileri vardır.

Hızlı adımlarla adamın gittiği yoldan gittim. Adam diyorum içimden bir ses adam olduğunu söylüyordu. Adımlarım koşuyorum diyebileceğim bir sıklıkla birbirini takip ediyordu. Uzaklaşan çan sesleri sanki biraz daha yaklaşmaya başlamıştı. Birkaç hızlı adım daha attım. Ancak takip edebileceğim bir çan sesi kalmadı. Ses birden kesildi. Birkaç adım sonra gri sisin içerisinde anlamsızca yürürken buldum kendimi. Çan sesinin kesilmesi ile birlikte daha dikkatli olmak için adımlarımı yavaşlatmıştım. İleriye doğru gözlerime kısarak dikkatlice baktığımda sanki bir parıltı gördüm. Sürekli hareket eden bir parıltı… Ateşe benzeyen bir parıltı… Ateşe benzetmek konusunda da tereddütte kaldığımı söyleyebilirim en son ne zaman harıl harıl bir alevin karşısında durduğumu hatırlamıyorum bile. En aşina olduğum ateş her şehirli insan gibi ocak ateşiydi.

Ama bu gerçekten de alevdi. Rüzgârda salınıyormuş gibiydi. İşin garip tarafı rüzgâr yoktu. Zaten bende garipliğin üzerine gidiyordum. Muhtemelen bu da sürekli gördüğüm garip rüyalardan biriydi. Yani korkmam için bir neden yoktu. Yine de insan biraz tırsıyor.

Kendimi bunun bir rüya olduğuna inandırırken alevin tam zıttında olan kaldırıma geçtim. Amacım birinin beni görme ihtimalini düşürmekti. Sisler sokağındaydım, ister istemez aklımda sisler bulvarı’nda öleceğim / sol kaşığımdan vuracaklar dizeleri yankılanmaya başladı. Devamı neydi, nasıldı bilmiyorum. Attila İlhan şiiriydi biliyorum ama merak edip ezberlediğim bir şiir değildi. En azından Ben Sana Mecburum’u ezberlemek için harcadığım çabayı, harcamamıştım.

Ateşe doğru yaklaştım. Aydınlık sokak üzerindeki eski evden geliyordu. Altı senedir bu sokaktaydım ve bu evin içerisinde bir hayat olacağını düşünmemiştim. Zaten ahşap yıkılmaya yüz tutmuş güzelim bina içinde birini barındıracak dirayete sahipte değildi. Biran için evin yanıyor olabileceğini düşündüm. Adımlarımı hızlandırdım. Biran için gerçekten ev yanıyormuş gibi geldi bana. Ağzımı açıp bağıracağım anda, evin duvarına asılmış büyükçe bir mum şamdanında alevin yayıldığını gördüm. Belli ki aydınlatma amacıyla asılmıştı. Ama altı senedir ben bu evin önüne böyle bir şey de görmemiştim. Biraz daha yanaştım eve. Pencerelerin arkasında hareket eden gölgeler gördüm. Kendimi evin karşısındaki binanın girişine saklayarak ahşap binayı izlemeye koyuldun. Normalde rengi islenmiş gibi siyaha çalan bina şimdi parlak siyah şeklindeydi. Sanki metalik bir boya vardı üzerinde. Tabi tüm görsel varsayımlarım sisin altında olan şeylerdi doğruluklarından şüpheliydim. Askerde sis içinde tahmin yürütmemeyi öğrenmiştim. Yani şu durumda ne olup bitiğin tam anlamıyla almak için olan bitenin burnumun dibinde olması gerekiyordu.

Bir süre evin içerisinde dolanan gölgeleri izledim. Üç farklı gölge görmüştüm. Birde diğerlerinden daha alçakta gezinen bir gölge… Kısa uzun. Bunun bir kedi olma ihtimali vardı çünkü köpek olmayacak kadar küçüktü. Belki de çocuktu. Milyonlarca varsayım o anda aklımın içinde köşe kapmaca oynarken tabi bunlardan tak tek bahsetmeyeceğim.

Apartmanın kapısından uzaklaşarak ahşap binaya doğru ilerledim. Birkaç adım attığımda sanki sis yavaş yavaş kalmaya başlamıştı. Evi daha net görebiliyordum. Giriş kapısında kadar yaklaştım. Amacım içeriden gelen sesleri dinlemekti. Seste vardı ancak seslerden anlamlı şeyler çıkaramıyordum. Bir ayak sesinin yaklaştığını hissettim. Sanki arkamdan geliyordu. Sağımdan belki de. Vücudumdaki adrenalin o kadar artmıştı ki tam anlamıyla etrafımdakileri algılamakta zorlanıyordum. Adrenalin beni tek bir şeye odaklamıştı: Herhangi bir durumda koşmaya başlamaya. Burada akıl devreye girerse eğer ne tarafa koşacağım konusunda tereddüt yaşayabilir ve yakalanabilirdim. Gerçi yakalansam ne olurdu? Kötü bir şey yapmıyordum ya. Ama tereddüt yaşamamak için eve doğru koşmaya karar verdim. Yani geri dönecek ve koşacaktım.

Evin kapısının ardında bir şiddetli bir tıkırtı oldu. Sesin nereden geldiğine emin oldum. Tam önümdeki kapıdandı. Şimdi adam kapıyı açacak ve burun buruna gelecektik. İşte bunu açıklayamazdım. Adamların evinin kapısının önünde durmuş kulağımı kapıya dayamış içerisini dinliyordum. Birden geri dönüp koşmaya başladım ama düşündüğüm gibi eve doğru değil gizlediğim apartmanın kapısına doğru. Kalbim hızla atıyordu. Artık korkmaya başlamıştım. Neden korkuyordum o da belli değildi. Kalbim hızla çarpıyordu. Şimdi uyanmanın sırasıydı.

Uyanmadım. Uyanmayı çok istedim ama uyanmadım. Kapı gıcırdayarak yavaşça açıldı. Siyahlar giymiş, başı da siyahlarla sarılı, belden iki, büklüm bir adam ağaç dalından yaptığı bastonuna dayanmış bir adam çıktı kapıdan. Ancak kapıyı kapamadı. Ardından aynı görünümde biri daha çıktı. Sanki sürekli tekrar eden bir dejavu yaşıyormuş gibiydim aynı kişi yedi kez kapıdan çıktı. Son çıkışında ise kapıyı ardından kapadı. Bir metre aralıklarla adamlar yürümeye başladılar. O kadar nizamı gidiyorlardı ki ellerindeki çanlar aynı anda çalıyordu. Onları izledim. Güvenli bir mesafede olduklarını düşününce arkalarına takıldım. Sessizce yürümeye başladım.

Nihayet boş arsanın önüne geldiklerine teker teker duvarın içinden geçerek arsaya girdiler. Duvarı geçtiklerinde tamamen görüş açımdan çıkmışlardı. Yine gri sisin içerisinde kalmıştım ben. Ne olduğunu anlamak için duvara yaklaştım. Yakın mesafede, grilikten başka bir şey göremiyordum. Biraz kafamı kaldırdığımda ise arsadaki ağacın dallarında karartılar gördüm. Yine anlayamadığım sesle geliyordu kulağıma. Biraz daha görüş alanımı genişletmek için ellerimi yine duvarın üzerine dayadım ve kendimi yukarı kaldırdım. Duvarın soğuğu ellerim yardımıyla vücuduma yayılırken arsanın içinde olan bitenleri daha iyi görebiliyordum. Hatta onları duyabiliyordum bile. Ne konuştuklarına kulak kabarttığımda konuştukları dili bilmediğimi fark ettim.

Yedi adam yaklaşık bir buçuk metre uzunluğunda bir boynuzun etrafında bekliyorlardı. Boynuz bir geyik boynuzuna benziyordu. Tahta ile sabitlenmiş, yaklaşık yarım metre sonra dallanan boynuzun diğer uçları gökyüzüne bakıyordu. İrili ufaklı yedi tane uç vardı ve her birinin ucu açık bir şekildeydi.

Adamlar öyle durmuş hareketsiz bir şekilde bekliyorlardı. Korkmaya başlamıştım. Filmlerde görüp kitaplarda okuduğum bir ayine tanık mı oluyordum acaba diye düşündüm. Bu tanıklık bana pahalıya da patlayabilirdi. Ancak gündüz gözüyle ayin biraz da saçma gibiydi. Bütün insanların içinde. İnsanlar da yoktu. Ben sanki boyut değiştirmiştim. Etrafta bildiğimiz hayata dair ne ses kalmıştı ne varlık. Sadece binalar. Soğuk, soluk hissiz binalar.

Ne kadar onları izlediğimi bilmiyorum. Ancak kollarım ağrımaya ve titremeye başlamıştı. İnatla bekledim. Artık dayanamayacak noktaya geldiğimde yedi adam da hareket etmeye başlamış boynuzun etrafında dönüyorlardı. Birkaç saniye daha baktım. Dönüşleri etrafında birinin bana doğru baktığını hissettim ve kendimi geri atarak yere çömeldim. O anda sağ serçe parmağımda bir acı hissettim. Parmağım çizilmiş ve kanamaya başlamıştı. Diğer elimin içiyle parmağımı sıktım ve yine acı hissettim. Kan yere damlayacak kadar akmıştı.