Kategori arşivi: Deneme

Başlık 3 – 2

Açelya 1

Bölüm 2: Güzel Avrat Otu

İki milenyumun ortasındaydık. Yani milenyumda sayılırız. Neden milenyuma bu kadar taktığımı kendime soruyorum. Yaşadıklarımın milenyumla bir alakası var mıydı bilmiyorum. Belki de bu kadar takıntı üzerine bir sebebe bağlamaya çalışıyorum yaşadıklarımı. Şimdi düşünüyorum da o zamanlara dair beni üzen şeylerin başında yapay zekaya sahip insan görünümlü robotların olmaması ve uçan arabaların çıkmaması. Bu sebepten hala araba kullanmıyorum. eğer geçerli bir bahane olacaksa.

İstanbul kazan bende kepçeydim. Sokaklarında seni arıyordum. Dağları delecek bir Ferhat değildim, sana mezhiyetler düzecek kelimelimde yoktu Köroğlu gibi. Yapabildiğim tek şey sokakları arşınlamaktı ve her adım daha da rahatladığımı hissettiriyordu bana. Adımlar beni ayıltsa, yüzüme vuran soğuk rüzgar, benliğimi yerine getirmeye çalışsa da çantama sıkıştırdığım bir kaç Güzel Marmara şişesinden arada bir aldığım yudumlar içimi ısıtıyor, düşüncelerimin dağılmasına sebep oluyordu.

Ayaklarım beni bilinçsiz bir şekilde Cerrahpaşa’ya getirmişti. Cerrahpaşa’yı sadece hastaneden ibaret sanıyordum. Buranın bu kadar tarih koktuğundan haberim yoktu. Dar sokaklarında dolanırken birden midemin kazındığını hissettim. Saat iki olmuştu ve ben bir kaç tane top kekten başka bir şey yememiştim kahvaltı niyetine. Üzerine yarılanan ikinci şişe şarabı da ekleyince midemin halini siz düşününün. Muhtemelen sıcak ve kapalı alanda olsaydım içindekileri rahatlıkla boşaltabilirdim. Lakin soğuk buna izin vermiyordu. Midemdeki kazıntı ona ses verdikçe daha da şiddetli hale geliyordu. Gözüme küçük bir tavuk dönerci ilişti ve dükkana doğru yürüdüm.

Kapıdan içeriye girdiğimde küçük bir tezgah ve üç masa karşıladı beni. İçerisi boştu. Sanki hiç geleni olmamış gibi her yer tertemizdi. İçeriye girerken ayakkabılarımın yerde bıraktığı izden sıkılarak adımlarımı dikkatle attım. Görünürde kimse yoktu. Oldukça sessizdi de. Sanki dükkanın kapısının kapanmasıyla beraber tüm dünyayla bağlantısı kesilmişti. Dükkana girince garip bir şey hissettim. O hissi daha sonra bir daha yaşamadım. Garip bir şeydi. Sanki karanfil gibi tadı vardı. Hislerin tadı olur mu diye sormayın. Elbette var.

Bir süre dükkanın içine bakındım. Etrafta kimse yoktu. Birden yerlerin temizliği ve ayaklarımın çamurlu olduğu aklıma geldi. Ayakkabılarıma baktım. Bastığım yerde sokaktan getirdiğim ufak bir su birikintisi oluşmaya başlamıştı. Bir ayağımı kaldırdım. Birikintiyi gördüm. Arkama bakıp izlerimin geride nasıl bir eser bıraktığını görmek için geriye dönmeye niyetlendiğimde tok bir erkek sesi duydum.
“Merak etme temizlenir onlar.” Afaki sesin geldiği yöne baktım. Benim boylarımda hatta benden bir kaç santim kısa atmış yaşının üzerinde bir adamın arkadaki bir tekli masanın olduğu sol taraftan ördek başı yeşili bir kapıdan içeri girdiğini gördüm. Nedense kapıyı ilk bakışımda fark etmemiştim. Adamın kırlaşmış sakalları çevrilmişti. Çok fazla uzun değildi. Boyları en fazla bir buçuk iki santimdi ve oldukça düzenli düzenliydi. Hani nur yülü derlerdi ya. Onun gibi. Ama tam olarak nur yüzlü diyemeyeceğim bir gariplik vardı yüzünde.
“Buyur, hoş geldin, otur” diyerek sol taraftaki tek kalmış masayı gösterdi bana. yavaş adımlarla masaya yaklaştım. Sırtımdaki çantayı indirdim ahşap sandalyelerden birini çekerek çantayı üzerine oturttum. İçeresideki şarap şişeri ufak bir çınlamayla karşılık verdi bu eylemime. Bu ses karşısında biraz utansam da bir şey beli etmemeye çalıştım. Bende kapıya sırtımı verecek şekilde, sırt çantamın yanına ahşap sandalyeye oturdum.

Adam dönerin başına geçmiş hafifçe yanan onun ateşini elindeki küçük eski bir körükle harlamaya başlamıştı. Odundan uçuşan küller yavaşça havalanıyor ve yere düşüyordu. Muhtemelen bir kısmı da etin üzerine yapışıyordu.
“Sana bir buçuk porsiyon hazırlıyorum” dedi adam “aç görünüyorsun.”
“Evet” dedim cılız bir sesle. Adam eti uzun döner bıçağı ile doğrarken kapıya doğru baktım. Yağmur başlamış ve şiddetini hızlandırmıştı. İyi zamanda girdim içeriye diye düşündüm. Aşıktım ve bu şekilde sırılsıklam aşık olacaktım. Evet kötü bir espiriydi.
“İyi zamanda geldin yoksa sırılsıklam olacaktın” dedi adam sanki düşüncelerimi okumuşçasına.
“Şansım varmış” dedim.
Metal bir tabak içerisinde sadece döner getirdi. Daha sonra yanına bir kaç dilim kızarmış ekmek bıraktı. Ekmekte, tavuğun etleri gibi yer yer yanmış kızarmıştı. Daha sonra küçük bir yayık içerisinden bakır bir bardağa ayran doldurdu ve masaya bıraktı.
“Afiyet olsun.”
“Sağ ol.”

Etten bir kaç parça ağzıma attım. Yeni ortaya çıkan tavuk dönerler için ne geyikler yapmıştık ama sonra ucuzluğu sebebi ile sürekli yer olmuştuk. Ve bu yediklerim içerisinde de en leziziydi. Hemen ağzıma bir kaç parça daha tıkıştırdım. Şimdi bunun yanında şarapta olacaktı çok iyi olurdu. Öyle demeyin tavuk döner ve kırmızı şarap mükemmel bir ikili.

Ben şarabın hayalini kurarken, vücudum su kaybetmiş olacak ki birden elim ayrana uzandı. Bir yudum aldım. Başta şarapla dolu olan midem şarap ayran karışımını geri iterek ağzıma acı bir tat gönderdi. Ancak ikinci yudumum midemin bu tepkisini bastırmaya yetmişti. Ayran dışarı çıkmayacak kadar güzeldi ve midemin de onu geri göndermek gibi bir niyeti yoktu bunu anlamıştım.

Tabağın yarısına gelmiştim. Açlığım yatışmıştı ama içimdeki yeme hissi durmamıştı. Bu güzel dönerin tadını çıkarmalıydım. İstanbul’da yemek konusunda bir yer keşfetmiştim ve eminim ki bu yerden kimsenin haberi yoktu.

Yemeği yerken birden aklıma ardımda bıraktığım ayak izleri geldi. Onları takip etmek için yere doğru baktım ama bir şey göremedim. Yaşlı adam yerleri temizlemiş miydi? Yok temizlerse görürdüm herhalde.

“Okuyor musun?” Adamın sesiyle irkildim. Aslında sesiyle değil masanın başında dikilmesiyle beni korkutmuştu. Tabi korkmamın sebeplerinden biri de son dönemlerde olan dalgınlığımdandı.
“Evet, okuyorum.”
“Hangi bölüm?”
Şimdi gereksiz bir sohbetin başlangıcı olacaktı. Biraz umursamaz davranamaya çalıştım ama adam etrafı kırılmaya başlamış gözlerini bana dikmiş bakıyordu.
“Elektronik Haberleşme.”
“He… spikerlik gibi bir şey mi?”
“Yok, bu teknik kısmı, haberleşme cihazları, cep telefonları falan, onların yapılması ile ilgili.” Uzun cümlenin sonuna konuyu değiştirmek için fırsat geçmişti elime. Hiç duraksamadan devam ettim. “Döner çok güzelmiş, yeni mi dükkan burada?”
“Yıllardır buradayım ben. O kadar uzun oldu ki zamanı unuttum. Beğendiysen biraz daha getireyim.”
Aslında biraz daha yemek istiyordum. yemek ve içmek. Ancak ay sonuydu ve cebimdeki para kısıtlıydı. İlerleyen zamanlardaki şarap tüketimimi de göz önüne alırsam, biraz daha az yemem gerekiyordu.
“Yok, sağ ol doydum. Ellerine sağlık.”
“Afiyet olsun. Zaten öğle vakti de geçti bundan sonra uğrayan olmaz. Senin gibi tek tük. Bazen kalıyor dönerler, ben de kalanları çoluk çocuğa dağıtıyorum sokaktaki. bur vereyim biraz daha.”
Gerek yok dememe fırsat vermeden önümdeki tabağı aldı ve yerinden fırladı. Bir kaç adımla dönerin önüne geçip kesmeye başladı. Yaşına göre çok çevikti. Adımları sağlamdı.
Midem gelecek döneri beklercesine bir volkan gibi hareketlenmeye başlamıştı. Sanki tüm her şeyi vakumlamak için içeriye doğru çekiliyordu.
Adam tabağı masaya koyduktan sonra bir bardak daha ayran getirdi ve karşımdaki sandalyeye oturdu. Bana bakıyordu ama yemek yememe rağmen bakışlarından rahatsız olmuyordum. Oysaki yemek yerken biri bana baktığında o yemeği yiyemez sürekli etrafa dökerdim.

Küçük bir dükkan olduğunu söylemiştim. Sürekli dükkan dükkan diyorum buranın pek lokantaya benzer hali yoktu çünkü. Dükkanın iki kulaç genişliğindeydi. Dört buçuk belki de beş kulaç derinliğinde. Dış camın mavi bir kasası vardı. kapı ile bir bütündü. Bel hizasından sonrası camdı. Kapıdan içeri girdiğinizde hemen sağınızda bir döner tezgahı, yanında küçük bir lavabo, onların önünde de iki karış genişliğinde ahşap bir masa vardı. Bu masadan yarım kulaç sonra ilk masa başlıyordu. Hemen arkasında ikinci masa, birinci masanın yanında da ikinci masa. İki masa arası şişman bir adamın yan bile geçemeyeceği kadar dardı. Çeyrek kulaçtan biraz fazla.

Masa ve sandalyeler tahtaydı ve ağırdı. En azından sandalyeler öyleydi. Doğal renklerindeydiler ve tam sağ arka çaprazımda kalan ördek başı rengi kapı vardı. Kapının arka tarafına küçük ahşap bir vestiyer vardı. Dükkan küçüktü ve yoracak fazla ayrıntı yoktu. Dükkandan çok kapının arkasındaki bende merak uyandırmıştı. Merak uyanmasının sebebi de kapının rengiydi. Bu sırada söylememe gerek var mı bilmiyorum. Kapıda ahşaptandı ve tahtaların derin kalın izlerinden oldukça yaşlı bir ağacın parçası olduğu belli oluyordu.

Ben biraz olsun düşüncelere dalmışken adam seslendi. Hayır seninle ilgili düşüncelere dalmamıştım. Bu kez değil. Zaten senle ilgili düşünceler bir süre sonra ya pornografik bir filmde ya da bir korku hikayesine dönüşüyordu. Seven insan sevdiğine dokunmaya kıyamaz demeyin seks sevginin büyük bir parçasıdır. Seks hem açkı tetikleyen, hemde öldüren bir unsurdur.

Senin bana yaklaşmayacağından adım gibi emindim. Yani bu halimle, bu şekilde, bu biçimsiz surat, sürüngen hayat hikayemle olmazdı. Sen başkalarına layıktın. Daha iyilerine, sana sıkıntı çıkartmayacak kadar daha zenginlerine. Benden adam olmazdı. Aynaya baktığımda bende görüyorum bunu ve sen bana baktığında anında fark etmişsindir. Bu sebepten dolayı bir bitişimiz olmayacaktı bizim.

Ama ben senin için her şey olmaya razıydım. Başkalarının olamayacakları. Her şey. Gözümü kırpmadan canımı vermeye bile razıydım. Bir kaç kez niyetlendim. Eğer bensiz bir dünya senin için iyi bir yer olacaksa bunu yapmaya da razıydım. Ancak biz ayrı güneş sistemlerinin birer parçasıydık sanki. Ben nereden seni görmüşsem bütün imkansızlıklara rağmen etrafında dönemeye çalışıyordum. Yokluğum, Çinlilerin aynı anda zıplayıp Amerika da deprem yaratmaya çalışması kadar etkisizdi senin için.

Sana dönen yüzleri, etrafında dönen uydularını takip ediyordum. Çok fazla yoktu. Benim durumumda olan bir kaç kişi (benim kadar aşık değiller ama) ve asıl nefretimin odak noktası o orospu çocuğu. Kaç kez öldürmeyi düşündüm, kaç kez ölmesini diledim hatırlamıyordum.

O zaman karanlıktım. Karanlık işlere de merakım vardı. Karanlığa bulaşmıştım. Karanlık geceler sırdaşım olurken onun engin emiş gücü benliğimi de emmeye başlamıştı. Ay dolunaya yaklaştığında, karanlık büyülere sardım. Bulabildiğim tüm büyü kitaplarını ezberledim. Tahmin edersiniz ki hiç biri tutmadı. Büyü, beni büyütmekten başka işe yaramadı. Korkularımı yenmemi, gerçekleri daha iyi anlamamı. Yine de bir yanım hala karanlık, bir yanım hala büyünün korkusunu içimde barındırıyor.

Bütün büyü denemelerim sonuçsuz kalması bir süre denemeleri bırakmama sebep oldu. Hem onun bana büyü ile geldiğini düşündürsek bu beni mutlu etmekten başka ne işe yarayacak? O mutlu olacak mı? Sevdiğim kişinin mutlu olmamasını kaldırabilir miyim kendi mutluluğum karşısında. Zor sorunlardı bunlar. Hala zor. Ancak sürekli o zaman bu soruları sorar olmuştum kendime. Bazen iyi bir büyüye rastlamadım diye şükrediyorum. En azından rastladığımda uzaklaştığım için.

Dükkanın duvarları boştu. Karşı masanın üstünde sadece bir tablo asılıydı. Bir lalenin içinin boş olduğunu yada çiçeğin dış cephesinin beş taç yapraktan oluştuğunu düşünün, bunların ortasından da dil gibi uzanan bir organları. İlk baktığıma bana ne alakaysa vajinayı hatırlatmıştı. Bir kaç tane aynı çiçekten resmedilmiş. Bir iki tanesinin ortasında üzüm gibi siyah bir yemiş vardı. Aslında özellikli bir resim değildi. Resmedilecek kadar güzel bir çiçekte değildi aslında.

Adam resme baktığımı görünce “Güzel avrat otu” dedi. Ne anlamında bir bakış attığımda cümlesini tekrarladı. Dediği şeyi daha önce durmamıştım. Zaten eski bahçemizde olanlar haricinde pek çiçek bilgim yoktu. En aşina olduğum çiçekler aslan ağzılarıydı. Oynaması da zevkliydi.

Cebimden sigaramı çıkardım. Normalde Camel içiyordum ama malum arasızlık yüzünden kısa Samsun içemeye başlamıştım. Hem memleketimin sigarası. ama bu sigarada kurutulmadan pek içilmiyordu. Hemde böyle güzel bir yemeğin ardından refleksle elim pakete gitmiş ama istemeye istemeye paketin içinden bir dal çıkartmaya çalışmıştı.

O ara adam yüzüme baktı. “Dur, dur” dedi “bende sarma var, şimdi o kokutur burayı.” Ne yalan söyleyeyim hiç itiraz etmedim. İşime bile geldi bu teklif. Cebinden bir tabla çıkardı ve açtı, bana uzattı. İçinden bir tane aldım. Ağzıma attım. O da bir tane aldı. Söyle yüzüne baktığımda adamın sigara içtiği hiç aklıma gelmezdi. Sigarayı ağzına attı. Çakmakla sigarasını yakmaya yeltendiğimde beni durdurdu.
“Yok, yok, o çakmağın gazının kokusu bütün sigaranın keyfini kaçırıyor.” diğer cebinden bir kibrit çıkardı ve yaktı. Bende sigaramı yakmamış onu izliyordum. Sigarasını yaktı. Kibriti ona eblek eblek bakan bana doğru uzattı. Dudağının kenarından da ekledi. Bu özel karışımdır, hafif hafif çek.”
Dediğini yaptım. İlk nefesleri ciğerime göndermedim. Buna rağmen sigaranın aroması bana çok farklı gelmişti. Sigarayı ağzımdan çekerek, şöyle bir baktım.
“Karadeniz tütünü” dedi. “Bafra’dan. Özel olarak bir ip alır kuruturum.” Memleketimi söylemesi beni şaşırtmıştı. Atlayıp bende oralıyım diyesim geldi birden ama düşündüm tanımadığım bir adama nereli olduğumu neden söyleyeyim ki. Yo paranoyak değilim ama adam Bafra’dan tütün getirttiğine göre ya Bafralı yada yakın tanıdıkları var. Şimdi akraba çıkmaya çalışmanın bir anlamı yoktu. “Bir de içinde güzel avrat otu var kurutulmuş.”
Aromanın sebebi demek ki güzel avrat otuydu. “Bafralı mısın?” diye sordum. “Hayır.” dedi. Biraz olsun rahatlamıştım ve o rahatlıkla derin bir nefes çektim sigaradan.

Vücudumun sabit kalıp sanki içimdeki bir şeyin mum ışığı gibi dalgalandığını hissettim bir an. Bedenimin sabit olduğunu görüyordum ama sallanıyordum. Sanki fiziksel olan her şey sabitti. Sanki ruhum sallanıyordu. Tecrübe ettiğim yada ettiğimi düşündüğüm astral seyahatlerin birini yaşıyor gibiydim sanki.
“Yavaş çek demiştim sana” dedi adam ve gülümsedi.

Başlık 3 – 1

Açelya

denizin dibinde karanlıklar gibisin
ışığın içimde saklıdır bilmezsin
hayat artık sensiz akıp gidiyor
senden habersiz sessiz

pembe yeşil güzelim açelya…

Yeni Türkü

Bölüm 1

Muhtemelen seni ne kadar sevdiğimden haberin yoktu. Çoğu zaman kendime de itiraf edemediğimi söylemeliyim. Gençtim. Deli kanlıydım. Klasik kelime oyunlarıyla bezenmiş hal ve tavır içerisindeydim. Sana olan aşkım o zamanlar tükettiğim alkolün etkisi kadardı. Kafam hep iyiydi. İyiydi ve ben hep sana bağlıyordum bunu. Her ne kadar tereddüde düşsem de ayık olduğumda da seviyordum seni. Mesela yazmak. Şurada kelimeleri bir araya getirebiliyorsam bil ki senin sayende. Bir aşk eşe dosta anlatılır ancak; en iyi sırdaş, daha sonra okumayacağını bir köşede sararıp solacak, belki de geri dönüşerek hikayesini unutup yeni hikayeler yazılacak boş sayfalardır. Sayfalar zamanla yerini, samimiyetsiz görünen beyaz bilgisayar ekranlarına bırakır. Ancak pek yapacak bir şey yok. Aslında önemli olan iç dökmektir. Bir monoloğu tatmin edici bir diyaloğa çevirme çabasıdır yazmak. Tabi ki iki kelimeyi ardarda getirdim diye yazmak konusunda ahkam kesmeye başlamayacağım. Bu benim haddim değil.

Seni çok sevmiştim. Belki hala seviyorumdur. Bazen sosyal paylaşım sitelerinde resimlerine bakıyorum, böyle olmamalıydı diyorum.Bir şeyler yanlıştı. Bir şeylerin yanlış olduğunu seziyordum.

Platonik bir aşkın tüm durakları hüzündür, son durak ise içinde ayrılık olan hüzün. Ve biz dört yıl süren bu yolculuğun her durağında bu hüzünden nasiplendik. Ben demeliyim belki de. Senin için her şey yaşanması gereken sıradan bir olaydı. Hikayeyi büyüten ise bendim.

Milenyuma yeni girmiştik. Kendimizi hazır hissediyorduk. O kadar konuşulmuştu ki milenyum sanki dünyanın ani bir evrimle apar topar yeniden kurulacağını düşünmeye başlayacaktık. Mesela bir kaos olacaktı milenyum. Bilgisayarların global anlamda sapıtacağı ve her şeyin sekteye uğrayacağı bir zaman dilimine girecektik. Tabi o dönem öğrenci olunca bilgisayarların saat karmaşasından nasıl nasipleniriz diye bazı kurgular içine de girmiştik. Milenyum acayip olacaktı. hani öyle hayal ettiğimiz gibi değil.

Olmadı tabi. Her şey gibi büyütmüşler bizde inanmışız. Milenyum diye yapılan o kutlamalar falan. Onlara ne demeli. Ama sonra öğrendik ki milenyum hesap yapan birileri tarafından bir yıl sonra diye hesaplanmış. Yani biz havamızı aldık. Havamızı aldık almasına ama çok fazla beklentimizi yükseltmememiz gerektiğini de öğrendik. Yani iki bin yılındaydık ama henüz çok kanal gösteren televizyonlar çıkmamıştı. Hologram yoktu. Arabalar uçamıyordu bile.
Şu bir gerçek ki bizim nesil çok hayalperest büyümüştü.

Zaman konusunda iyi değilim. Kısa süreli yürüyüşlerin bile hesabını tutturamam. Mesela Beşiktaş – Kabataş arasını yüzlerce kez yürümüşümdür ama bu yürüyüşlerin ne kadar zaman tuttuğunu asla bilemem. Süre tutmuşluğum var elbet hemde onlarca kez.Hepsini de unuttum. Aslında hafızam iyidir ama işin içine zaman girince, bir karmaşa hakim oluyor bende. Bazen perspektif duygumu yitirmem gibi.

 

Cuma Gecesi Hikayeleri: Diken (Bölüm Üç)

Nasıl bir acı hissettiğimi anlatamam. Küçük bir çizik gibi görünen ama sanki kemiğe dayanmış bir bıçak gibi acı veren bu yaranın kanamasını da durduramıyordum. Kan içerisine hapsettiğim elimden süzülerek akmış parmaklarımın arasında yerle buluşmuştu. Bir an için başımın döndüğünü hissettim. Atladığım duvara omumla yaslandım. Bu sırada kulağıma gittikçe yaklaşan çan sesleri geliyordu. Sesler yavaş yavaş büyüyor sanki beynimin bir köşelerinde çalıyormuş gibi geliyordu.

Sanıyorum o yedi adam geliyordu. Onlara yakalanmamalıydım ama yaslandığım duvardan bağımsız bir şekilde ayakta durabileceğimi sanmıyordum. Nihayet tam önümde duvarın içinden geçerek çıkmaya başladı siyahlı adamlar. Her biri bir diğerine benziyor, her biri geçerken bana bakıyordu. Saniyeler sandığım bakışma ise bana bir ömür gibi geliyor ve acım katlanamayacak şekilde atıyordu. Her biri ile göz göze geldim. Her birinin gözlerindeki karanlıkta ayrı şeyler gördüm. Her biri borazan gibi bir sesin arsından sanki gözlerime aktı.
Birinci adam gözlerini üzerime kitlediğinde şiddetle beynimi sarsan boru sesinin ardından bir siluet şeklinde yok olurken gözlerinin içinde bir yansıma gördüm. Bu yansıma apartmanlarla dolu bir sokaktı. Herhangi bir sokak olabilir. Birden bire büyük bir uğultuyla yer yüzü sallanmaya başladı. Uğultunun kaynağı belki yer kabuğuydu ama en etkili kısmı insanların çığlıklarıydı.

İkinci adamın gözlerinin içerisindeyse beyaz bir ışığın ardından kaçmaya çalışan insanlar vardı. Sanki bir kurtarıcıymışım gibi hepsi bana koşuyor, bana sığınıyorlardı. Hayır aslında yanımdan geçerken tüm bu şeylerin sorumlusuymuşum gibi bana nefretle bakıyorlardı. Sanki suçlu bendim. Kendimi o kadar suçlu hissediyordum ki sanki tüm bu insanların beyaz ışığın etkisi ile kavrulmasında benim etkim vardı. Hıçkırıklarla ağladığımı hissediyordum. Bu sadece bir duyguydu. Ağlamıyordum aslında.
İkinci kez kulak zarımı yırtan boru sesinin ardından üçüncü adamın bakışlarına hapis kalmıştım. Sanıyorum aynı yerdi. Farklıda olabilir, ancak içimde bir ses her yerin aynı olduğunu artık yer diye bir kavramın olmadığını söylüyordu. Sanki dünya yerle bir olmuştu. İnsan yapısı binalar dahil göğe yükselen hiç bir şey yoktu. Hatta dünyanın eğri büğrü yapısının nedeni çukurlar ve dağlarda. Düz bir yerdeydim. Bir tepsi üstünde sanki. Büyük bir tepsi üzerine kum ve moloz yığını serpiştirmişler ve beni içine bırakmışlardı sanki. Bu sakinlik bu sessizlik bana diğer iki adam kadar acı vermese de içimdeki heyecan ve tetikte olmamanın verdiği garip durum tarifi imkansız, daha önce hissetmediğim bir duygunun kapılarını açmıştı bana. Acım neredeyse dinmişti. Şaşkınlık ve yaşadığım gerçeklik duygusu bütün benliğimi kaplamıştı. Düşünemiyordum. Düşünme yitim sanki elimden alınıştı.

Dördüncü adamla göz göze geldiğimizde evimdeydim. Doğduğum ve yıllardır gitmediğim yerde. Hepimiz bir aradaydık ve bekliyorduk. Sanki bir şey olmamış gibiydi. Sessizliği bozan kapı oldu. Sakin adımlarla kapıya yöneldim. Düşünerek hareket etmiyordum. Programlanmış bir robot gibiydim. Kapıyı açtığımda karşımda dayımı gördüm. Geçen sene kaybettiğimiz dayımı. Ardından, babam, eniştelerim ve dedem geldi. Kapının ardında tanıyamadığım yüzlerce kişi vardı eve girmeyi bekleyen. Şaşkındım. Bu bir rüya olmalıydı yoksa ölülerin burada ne işi vardı. Kapının ardında içeriye girmeyi bekleyen bazı kişilerin ellerinde küçük çocuklar vardı.

Kapıyı kapatamıyordum ve her biri de eve girmek için yavaş adımlarla ilerliyordu. Evin içi çürük kokmaya başlamıştı. Kokunun nereden geldiğini tahmin edebiliyordum ama eve giren ölülerin görünüşleri o kadar mükemmeldi ki onlara toz konduramıyordum. Onların yanında bende kokuyor olabilirdim emin olun.

Eve girenleri engellemeye çalışmak yerine evde kendime yer bulmak için odaya girdim. Eve girenlerin hepsi ayakta odanın içerisinde bekliyorlardı. Nihayet oda dolduğunda hiç bir şey söylemeden öylece beklediler ne kadar öylece kaldık bilmiyorum. Tam o sırada bir sarsıntı oldu ve porselen gibi eve giren tüm ölüler kırılarak yere döküldü. Ortalığı bir leş kokusu kapladı. Kırılıp yere düşen ölülerin bazılarının içinden polenler uçuyor, bazılarından ise siyah bir duman eşliğinde çürümüş, kararmış, saçlara bulanmış et parçaları yayılıyordu.
Beşinci adamın gözlerinde karanlıktan çok grilik vardı. Sanki bir sis gibi çökmüştü gözlerine aralanan dumanın ardından kahverengi boş bir çorak alan gördüm. Gözümün alabildiğince uzanan düzlükte yerlerde kurumuş kan lekeleri vardı. Uzaktan sanki insan sesleri geliyordu. Yönümü sese doğru çevirdim. İnsanlar bir boşluğun önünde sıraya girmişti. Bir iki kelam ediyorlar daha sonra üzerilerine bir şey bastırmış gibi eziliyorlardı. Bir narenciye sıkacağı düşünün, arasında meyve olduğunuzu ve posanızın bile kalmadığını. Karşılaştığım görüntü tarif edilmesi zor bir görüntüydü. Ve bu işlem olurken, oldu bittiye gelmiyordu. Her bir insan yavaş yavaş eziliyordu. Belki de saatler sürüyordu bu. Gerçi o sıkacağın altında olduğunuzu düşündüğünüzde saniye bile bin yıllara denktir. Yukarıdan baskı başladığında insanın önce başı sağa eğiliyor. Sonra dizleri kırılmaya başlıyor. Sanki etrafında görünmez bir duvar ki diz üzerine çökemiyor bile. Sonra kemik sesleri duyuluyor kan çıkmıyor ancak. Ben kan görmedim. Ama insanların çığlıklarını duyabiliyorum.

Altıncı adamın gözleri beni tam anlamıyla kendine çekmiş ve karanlığında yok olmuştum. Sanki bir kara delikti. Ya kör olmuştum ya hiç bir şey görmüyordum. Boşluktaydım. Ayaklarım sabit bir yere basmıyordu. Sanki kendi etrafıma başıboş bir şekilde dönüp duruyordum. Etrafımda bir tur attığımda dünyayı gördüm. Uzaydaydım ve dünya insanlar gibi eziliyordu. İçerisindeki insanların çığlıkları kulaklarıma geliyordu…

****

Her şey siyaha büründüğünde bir koku hissettim. Keskin bir koku. Bedenim titriyordu, korku, şaşkınlık, acı içinde. Uzaktan bir ses duydum. “Abi, abi” diye. Yavaş yavaş kendime geldiğimde yanağımda betonun soğukluğunu hissettim. Başımda karton toplayan çocuklardan biri dikilmiş beni dürtüyordu. Aceleyle irkilerek ayağa kalktım. Bu bir refleksti istemli yapamayacak kadar titriyordum çünkü.

“İyi misin abi?” dedi ses.
“İyiyim” dedim ama iyi değildim. “Tansiyonum düştü” diye ekledim. Yavaşça yağa kalktım duvara tutunarak. Ezan daha bitmemiş olacak ki hocanın “Lâ ilahe illallah” değişini duydum ve ardından sustu. Kesilen parmağımda bir acı hissettim ancak görünen yerde bir şey yoktu. Yavaşça eve gittim binaların duvarlarına tutunarak. Parmağımdaki ağrı haricinde herhangi bir sıkıntım yoktu. Belki düşerken incitmiştim. Bir de yüzümün düştüğüm yanı acıyordu. Aynada kontrol ettiğimde ufak çizikler gördüm. Sıcak bir duş alarak uykuya daldım.

Deliksiz uyumuşum. Ertesi gün gece yarısı uyandım. Telefonumda onlarca çağrı ve mesaj vardı. Çoğu iş içindi. Ölsem kimsenin umurunda olmayacak diye düşündüm. Gerçi kapitalizm peşinizi bırakmıyordu.

Bir süre sonra ne parmağımdaki acı kaldı ne de yaşadığım yada hayalini gördüğüm o şeyler. Ta ki üzerinden iki sene geçip yolda karşılaştığım o kadını görene kadar. Kadını gördüğümde o hayalimde hissettiğim korkuyu hissettim ve tüm gördüklerim gözlerimin önünden tekrar geçti. Kadın yanıma yaklaşmış, ben ise put kesilmiş sabit bir şekilde ona bakıyorum. Kadın yanıma yaklaştı. Acıyan parmağımı tuttu ve baktı. Acım bin kat daha artmıştı gözlerimden yaş geliyordu ama bir türlü hareket edemiyordum.

“Diken” dedi. “Seçilmişsin.”

Ne nasıl diye tepki veremedim. Donmuş kalmıştım. Neye seçilmiştim, niçin seçilmiştim. Bilmiyordum. Kadın yüzüme öfke ve şefkat arası bir bakışla baktı. Parmağımı bırakır bırakmaz acısı da dinmişti.

Aradan yaklaşık bir sene daha geçti. Kadını gördüğüm yerlerde dolanmama rağmen kadını göremedim. O gün de birden gözlerimin önünden kaybolup gitmişti. Neye seçilmiştim, ne için seçilmiştim. Ya da bu uydurma mıydı bilmiyorum. Ancak şu bir gerçek ki her cuma akşam ezanından başlayarak yatsı ezanına kadar parmağım ağrıyordu. Akşam ezanında en yoğun ağrıyı yaşamakla birlikte yatsıya kadar kademe kademe azalıyor, yatsı okununca tüm acı tamamen geçiyordu. Birkaç kez doktorda gittim bunun için. Fiziksel olarak bir şey bulamadılar psikolojik dediler.

Psikolojik oluğundan ben de eminim.

SON

Cuma Gecesi Hikayeleri: Diken (Bölüm İki)

Ben, bana doğru baktığını ve göz olduğunu düşündüğüm iki yuvarlağa bakarken, sol tarafımdan ince bir çan sesi geldi. Köyde ineklerin boynuna asılan çanların seslerinden. “Çın, çın.” Başımı o yöne çevirdiğimde iki büklüm olmuş siyahlı birinin duvarın içinden geçerek sokağa geçtiğini gördüm. Beli iki büklüm elinde tuttuğu kalın dal parçasını bastonmuş gibi kullanarak hızla hareket ediyordu. Yaşlı bir görünümü vardı, ince vücut yapısı onun kadın olduğunu düşündürüyordu bana ama tam olarak emin olamamıştım.

Ellerimin üzerinde ne kadar zamandır kaldığımı bilmiyorum ama duvarın soğukluğu dirseklerime kadar yayılmış, iki kolum da titremeye başlamıştı. Çın, çın sesleri arasında kafamı yine o iki göze çevirdim. Bir süre baktım ancak ikisini de göremedim. Yoğun sis belki de bana görsel bir oyun oynamıştı. Belki gördüklerimin ikisi de yoktu. Ancak birinin sesini de duymuştum. Tabi böyle bir sis ortamında bilinçaltınızın size oynamaması gibi bir neden yok. Hele sürekli korku filmleri ve kitapları ile haşır neşirseniz. Yani tüm hayaller, fanteziler bilinçaltımın bir köşesinde mevcut.

Kendimi geri atarak duvardan indim. Eve dönmeliydim. Bunu biliyorum. Ancak içimdeki merak, o bilinmeze doğru olan merak içimde dile gelmiş, “oğlum, bu için içinde bir iş var, arkanı dönüp gitme” diyordu. Hızlıca durum değerlendirmesi yaptım. Burnumun ucunu göremediğim bir sis vardı. Akşamüzeri olmasına rağmen tüm sokaklar boş ve sessizdi. Tabi şu kambur, çanlı adamı saymazsak. Adam olup olmadığını bilmiyordum ama. Sessizde diyemeyeceğim birde şimdi uzaklaşan çan sesleri var. Ama sonuçta birden bire kesilmişti sesler.

Sonuç olarak merakıma yenik düştüm ve adamı takip etmeye başladım. İnsanın başına ne gelirse ya meraktan ya yaraktan diye hatırlatıyordum kendime. Gerçi ne olabilirdi ki? İstanbul’un en eski ve en kalabalık semtiydi burası. Eski oluşu beni biraz korkutsa da kalabalık olması rahatlattı. Sonuçta etrafımdaki evlerden en az yarısında sıkışınca bana yardımcı olabilecek birileri vardır.

Hızlı adımlarla adamın gittiği yoldan gittim. Adam diyorum içimden bir ses adam olduğunu söylüyordu. Adımlarım koşuyorum diyebileceğim bir sıklıkla birbirini takip ediyordu. Uzaklaşan çan sesleri sanki biraz daha yaklaşmaya başlamıştı. Birkaç hızlı adım daha attım. Ancak takip edebileceğim bir çan sesi kalmadı. Ses birden kesildi. Birkaç adım sonra gri sisin içerisinde anlamsızca yürürken buldum kendimi. Çan sesinin kesilmesi ile birlikte daha dikkatli olmak için adımlarımı yavaşlatmıştım. İleriye doğru gözlerime kısarak dikkatlice baktığımda sanki bir parıltı gördüm. Sürekli hareket eden bir parıltı… Ateşe benzeyen bir parıltı… Ateşe benzetmek konusunda da tereddütte kaldığımı söyleyebilirim en son ne zaman harıl harıl bir alevin karşısında durduğumu hatırlamıyorum bile. En aşina olduğum ateş her şehirli insan gibi ocak ateşiydi.

Ama bu gerçekten de alevdi. Rüzgârda salınıyormuş gibiydi. İşin garip tarafı rüzgâr yoktu. Zaten bende garipliğin üzerine gidiyordum. Muhtemelen bu da sürekli gördüğüm garip rüyalardan biriydi. Yani korkmam için bir neden yoktu. Yine de insan biraz tırsıyor.

Kendimi bunun bir rüya olduğuna inandırırken alevin tam zıttında olan kaldırıma geçtim. Amacım birinin beni görme ihtimalini düşürmekti. Sisler sokağındaydım, ister istemez aklımda sisler bulvarı’nda öleceğim / sol kaşığımdan vuracaklar dizeleri yankılanmaya başladı. Devamı neydi, nasıldı bilmiyorum. Attila İlhan şiiriydi biliyorum ama merak edip ezberlediğim bir şiir değildi. En azından Ben Sana Mecburum’u ezberlemek için harcadığım çabayı, harcamamıştım.

Ateşe doğru yaklaştım. Aydınlık sokak üzerindeki eski evden geliyordu. Altı senedir bu sokaktaydım ve bu evin içerisinde bir hayat olacağını düşünmemiştim. Zaten ahşap yıkılmaya yüz tutmuş güzelim bina içinde birini barındıracak dirayete sahipte değildi. Biran için evin yanıyor olabileceğini düşündüm. Adımlarımı hızlandırdım. Biran için gerçekten ev yanıyormuş gibi geldi bana. Ağzımı açıp bağıracağım anda, evin duvarına asılmış büyükçe bir mum şamdanında alevin yayıldığını gördüm. Belli ki aydınlatma amacıyla asılmıştı. Ama altı senedir ben bu evin önüne böyle bir şey de görmemiştim. Biraz daha yanaştım eve. Pencerelerin arkasında hareket eden gölgeler gördüm. Kendimi evin karşısındaki binanın girişine saklayarak ahşap binayı izlemeye koyuldun. Normalde rengi islenmiş gibi siyaha çalan bina şimdi parlak siyah şeklindeydi. Sanki metalik bir boya vardı üzerinde. Tabi tüm görsel varsayımlarım sisin altında olan şeylerdi doğruluklarından şüpheliydim. Askerde sis içinde tahmin yürütmemeyi öğrenmiştim. Yani şu durumda ne olup bitiğin tam anlamıyla almak için olan bitenin burnumun dibinde olması gerekiyordu.

Bir süre evin içerisinde dolanan gölgeleri izledim. Üç farklı gölge görmüştüm. Birde diğerlerinden daha alçakta gezinen bir gölge… Kısa uzun. Bunun bir kedi olma ihtimali vardı çünkü köpek olmayacak kadar küçüktü. Belki de çocuktu. Milyonlarca varsayım o anda aklımın içinde köşe kapmaca oynarken tabi bunlardan tak tek bahsetmeyeceğim.

Apartmanın kapısından uzaklaşarak ahşap binaya doğru ilerledim. Birkaç adım attığımda sanki sis yavaş yavaş kalmaya başlamıştı. Evi daha net görebiliyordum. Giriş kapısında kadar yaklaştım. Amacım içeriden gelen sesleri dinlemekti. Seste vardı ancak seslerden anlamlı şeyler çıkaramıyordum. Bir ayak sesinin yaklaştığını hissettim. Sanki arkamdan geliyordu. Sağımdan belki de. Vücudumdaki adrenalin o kadar artmıştı ki tam anlamıyla etrafımdakileri algılamakta zorlanıyordum. Adrenalin beni tek bir şeye odaklamıştı: Herhangi bir durumda koşmaya başlamaya. Burada akıl devreye girerse eğer ne tarafa koşacağım konusunda tereddüt yaşayabilir ve yakalanabilirdim. Gerçi yakalansam ne olurdu? Kötü bir şey yapmıyordum ya. Ama tereddüt yaşamamak için eve doğru koşmaya karar verdim. Yani geri dönecek ve koşacaktım.

Evin kapısının ardında bir şiddetli bir tıkırtı oldu. Sesin nereden geldiğine emin oldum. Tam önümdeki kapıdandı. Şimdi adam kapıyı açacak ve burun buruna gelecektik. İşte bunu açıklayamazdım. Adamların evinin kapısının önünde durmuş kulağımı kapıya dayamış içerisini dinliyordum. Birden geri dönüp koşmaya başladım ama düşündüğüm gibi eve doğru değil gizlediğim apartmanın kapısına doğru. Kalbim hızla atıyordu. Artık korkmaya başlamıştım. Neden korkuyordum o da belli değildi. Kalbim hızla çarpıyordu. Şimdi uyanmanın sırasıydı.

Uyanmadım. Uyanmayı çok istedim ama uyanmadım. Kapı gıcırdayarak yavaşça açıldı. Siyahlar giymiş, başı da siyahlarla sarılı, belden iki, büklüm bir adam ağaç dalından yaptığı bastonuna dayanmış bir adam çıktı kapıdan. Ancak kapıyı kapamadı. Ardından aynı görünümde biri daha çıktı. Sanki sürekli tekrar eden bir dejavu yaşıyormuş gibiydim aynı kişi yedi kez kapıdan çıktı. Son çıkışında ise kapıyı ardından kapadı. Bir metre aralıklarla adamlar yürümeye başladılar. O kadar nizamı gidiyorlardı ki ellerindeki çanlar aynı anda çalıyordu. Onları izledim. Güvenli bir mesafede olduklarını düşününce arkalarına takıldım. Sessizce yürümeye başladım.

Nihayet boş arsanın önüne geldiklerine teker teker duvarın içinden geçerek arsaya girdiler. Duvarı geçtiklerinde tamamen görüş açımdan çıkmışlardı. Yine gri sisin içerisinde kalmıştım ben. Ne olduğunu anlamak için duvara yaklaştım. Yakın mesafede, grilikten başka bir şey göremiyordum. Biraz kafamı kaldırdığımda ise arsadaki ağacın dallarında karartılar gördüm. Yine anlayamadığım sesle geliyordu kulağıma. Biraz daha görüş alanımı genişletmek için ellerimi yine duvarın üzerine dayadım ve kendimi yukarı kaldırdım. Duvarın soğuğu ellerim yardımıyla vücuduma yayılırken arsanın içinde olan bitenleri daha iyi görebiliyordum. Hatta onları duyabiliyordum bile. Ne konuştuklarına kulak kabarttığımda konuştukları dili bilmediğimi fark ettim.

Yedi adam yaklaşık bir buçuk metre uzunluğunda bir boynuzun etrafında bekliyorlardı. Boynuz bir geyik boynuzuna benziyordu. Tahta ile sabitlenmiş, yaklaşık yarım metre sonra dallanan boynuzun diğer uçları gökyüzüne bakıyordu. İrili ufaklı yedi tane uç vardı ve her birinin ucu açık bir şekildeydi.

Adamlar öyle durmuş hareketsiz bir şekilde bekliyorlardı. Korkmaya başlamıştım. Filmlerde görüp kitaplarda okuduğum bir ayine tanık mı oluyordum acaba diye düşündüm. Bu tanıklık bana pahalıya da patlayabilirdi. Ancak gündüz gözüyle ayin biraz da saçma gibiydi. Bütün insanların içinde. İnsanlar da yoktu. Ben sanki boyut değiştirmiştim. Etrafta bildiğimiz hayata dair ne ses kalmıştı ne varlık. Sadece binalar. Soğuk, soluk hissiz binalar.

Ne kadar onları izlediğimi bilmiyorum. Ancak kollarım ağrımaya ve titremeye başlamıştı. İnatla bekledim. Artık dayanamayacak noktaya geldiğimde yedi adam da hareket etmeye başlamış boynuzun etrafında dönüyorlardı. Birkaç saniye daha baktım. Dönüşleri etrafında birinin bana doğru baktığını hissettim ve kendimi geri atarak yere çömeldim. O anda sağ serçe parmağımda bir acı hissettim. Parmağım çizilmiş ve kanamaya başlamıştı. Diğer elimin içiyle parmağımı sıktım ve yine acı hissettim. Kan yere damlayacak kadar akmıştı.

Cuma Gecesi Hikayeleri: Diken (Bölüm Bir)

Akşam saatlerinde arkamda bıraktığım gölgem yavaş yavaş küçülmeye yüz tutmuşken, parke taşlı sokakta pekte nizami bir biçimde dizilmemiş eğri büğrü sokak lambası direklerinin ucunda istemsizce parıldamaya başlayan ışıklar gecenin samimiyetsiz soğuk yüzüne biraz daha güvenilmezlik katıyordu. Ocak ayıydı ve yaklaşık bir yıldır akşamın bu saatleri içimde tarif zor duygulara sebep oluyordu. Aslında bu tarifsiz duygunun adı korkuydu. Ya da korku hissettiklerim yanında sadece tebessüm edilecek bir şeydi.

Ocak ayıydı. Ayın ikisi. Bu kadar ayrıntıya girmem gerekir mi bilmiyorum ama saat 16:49’u gösteriyordu. Hatta size saniyesini bile yazabilirim. Bu dakikada telefonun ekranı ile karşı karşıya geldiğimde gördüğüm tek şey saat ve hat yok yazısıydı. Bu arada büyük bir şehir en kalabalık ilçesinde olduğumu belirtmeliyim. Yani telefonun çekmemesi ya da sokaktan kimsenin geçmemesi gibi bir ihtimal yok. Ancak o gün gün batımının kızıllığı gitmiş, gün boyu süren sisin gökyüzünde bıraktığı grilik ile gün geceye varırken gökyüzü renk değiştirme konusunda muallakta kalmıştı.

Bulunduğum sokak iki ana cadde arasında kalmış, iki caddeyi uzunlamasına birbirine bağlayan uzun ucu kıvrımlı ilerleyen “L” şeklinde bir sokaktı. Sık ve kısa boylu evler, sokağa bağlanan çoğu çıkmaz sokaklar gökyüzünden baktığınızda sanki # diezler bileşkesi gibiydi. Sokakta hayranlıkla baktığım küçük boş ahşap bir ev ve belkide yüzyıllarca boş duran bir arsa vardı. Her zaman bu arsanın nasıl boş kaldığını hatta o ahşap evin bir bir türlü dalavereyle hala neden yıkılıp yerine yeni binalar yapılmadığını her zaman merak etmişimdir. Bunu sadece ben değil sokaktan geçen ve burada yaşayan herkes merak etmiştir ve bunun nedenini bu sokakta yaşamamın beşinci senesinde öğrendim. Büyük şehirde komşuluk ilişkileri pek iyi değildir bilirsiniz, bu sebepten midir yoksa herkes bu gerçeği saklanmakta mı, yoksa ben mi halüsinasyon gördüm bilmiyorum ama bu konuda kimseden bir şey duymadım. Anlamışsınızdır anlatacaklarım bu eski ev ve bu boş arsa ile ilgili.

Sokak korku filmlerindeki terk edilmiş bir kasabadan farksızdı. Bunun farkına aslında elimdeki çöp poşetlerini çöp konteynerinin içine atınca anlamıştım. O dakikaya kadar dikkatim elindeki telefona toplanmıştı. Zaten son zamanlarda kimin dikkati başka bir şeydeydi ki? Evin kapısını çektiğimde aslında bir sıkıntı olduğunu anlamalıydım çünkü kapıyı istemsiz bir şekilde şiddetle çekmeme rağmen kapıdan ses çıkmamıştı. Apartman da oldukça sessizdi. Hatta hayal meyal adımlarımdan da ses çıkmadığını hatırlıyorum ama bu konuda pek emin değilim. Uydurmuş olabilirim. Yani bazı yerler biraz kopuk. Merdivenlerden indikten sonra dış kapıya yöneldim. Sokak lambalarında etkisi ile aydınlanmaya başlamıştı.

Apartmanın kahverengi demir kapısından dışarı çıkarken kapıya uzattım elimin donduğunu hissettim. Aslında kışın ortasında bu normaldi ama sanki elim dondurucunun içine poşetlenip konmuş bir bezelye topuna değmiş gibi hissetmiştim. Tabi bunu da umursamadım. Eğer başıma gelenleri önceden kestirebilseydim emin olun ki her saniyesini aklıma kazırdım. Gerçi bu da yalan. Oysa tüm yaşadıklarıma ortak olan elimdeki telefon hem sesli hem de görüntülü kayıt almama olanak sağlayabilirdi. Ancak heyecan mi dersiniz yoksa korku mu elimde buz tutmuş metal kasalı telefonu hatırlamama neden olmuştu. Sanki elim telefon olmuştu ve ben onun elimdeki varlığını çok sıradan buluyordum. Yo öyle başkaları gibi çok fazla telefon meraklısı değilim.

Elimdeki telefondan zaman çizgimdeki hareketlere bakıyordum. En çok dikkatimi çeken ve beni yolda da okumaya iten haber ise (bu konuda da tereddütlerim var. bir şey okuyor muydum, yoksa resimlere mi bakıyordum hatırlamıyorum. oluyor olmam lazım aslında buraya yazarken birilerinin resimlerine bakıyordum yazmak sanki teşhirciymişim gibi hissettirecekti bana.) marsa gitmek için başvuru yapan insanlardı. Ben bu mevzuyu nasıl kaçırmıştım hayretler içerisindeydim. Yalnız elimde çöp poşetleri konteynera doğru yürürken hissettiğim şey büyük bir yalnızlık duygusuydu. Öyle ki yalnızlık bir sis gibi sarmıştı etrafımı. Sis o kadar yoğundu ki bir metre ötemi göremiyordum. Etrafımdaki sis bana kendimi yalnız hissettiriyordu.

Dikkatimi biraz daha yoluma vermek üzere telefonu aşağıya indirdim ancak cebime koymadım. Bir yere sarılma hissi belki bunu bana yaptırdı. Hani başınıza bir şey gelse her an birinin numarasını tuşlayabilirsiniz ya da söyleyebilirsiniz, belkide ambulansı ararsınız. Ancak bir insanın zorlandığı em büyük şey de ambulansa yada 122’nin çağrı merkezindeki telefonu açan kişiye adres vermektir. Bildiğiniz bütün yer adresleri bir yumak halinde toplanır ver bir kedinin pençeleri altında kalmış gibi karmakarışık bir hal alır.

Telefona sıkıca sarılmıştım. Diğer elimdeki çöp poşetine de. Ancak sol elimde tuttuğum poşetler her ne kadar bir saldırı karşısında bana savun gücü verse de -öyle düşünüyordum- sol elimde olmasından dolayı güvenliğimden dolayı beni düşüncelere itiyordu. Gerçi birazdan poşetleri konteynera atacaktım o zaman bana kim yardımcı olacaktı, ne ile savunacaktım kendimi? Bakın kendi kendimi korkutmakta oldukça başarılıyım değil mi?

Neyse bir an için bütün vesveseleri kafamdan attım ve emin adımlarla yürümeye devam ettim. Temkinliydim çünkü burnumun ucunu göremiyordum. Bu şehirde ilk defa böyle bir sise şahit olmuştum. Bakın dakikalardır konuyu uzatıyorum. Sırf anlatacaklarımı ertelemek için. Belki tamamı sürekli korku filmleri izlemek, korku romanları romanları okumaktan kaynaklı halüsinasyonlardı ama yaşadıklarım en önemlisi hissettiklerim benim olanların gerçek olduğuna inanmamı sağladı. Belkide şimdi hikayeyi dinleyecekler buna mı korktun da diyebilecekler. Belki de öyle. Belki de değil.

Hava soğuktu ama üşümüyordum. Sadece sırtımın ortasında omuriliğim yerine sanki bir buz kütlesi yerleştirilmişti. Onun dışında muhtemelen vücut ısım normaldi. Yavaş adımlarla konteynera doğru yürüdüm. Aslında o anda koca şehrin ne kadar sessiz olduğunu hissettim. Hatta temkinli bir şekilde attığım adımlarım bile ses çıkarmıyordu. Sanki ben de bu sessizliği bozmamak için bu şekilde yavaş adımlar atıyordum.

Neyse ki bir kaç temkinli adım sonunda çöp konteynerinin yeşil rengi gözüme hayal meyal ilişmişti. Mutlu bir şekilde adımlarımı daha da hızlandırdım ama saatte on metreyi geçmemiştir hızım. Çöp konteynerına yaklaşınca elimdeki poşetleri içine attım. Tam bu esnada bir gürültü koptu. Zaten sessizliğin içinde türlü türlü hadiselerle raks eden aklım bir anda yerinden çıkacakmış gibi oldu ve sizi temin ederim çıktı da sanki bir kaç saniye kendimi o halimi tepeden gördüm.

Beni korkutan ses ezan sesiydi. Öyle bir zamanlaması vardı ki sanki attığım o çöp dolu poşetler çıkarmıştı o sesi. Akşam ezanı olmalıydı. Aslında akşam için ortalık çok sessizdi. Sabah olmalıydı. Sabahta olamazdı çünkü akşamüstüydü. Düşüncelerim o kadar hızlıydı ki hoca daha ilk cümlenin sonunu getirmemişti. Bu esnada bir kedi miyavlaması duydum. Tam da ses sol tarafımda kalan duvarın arkasındaki boş araziden geliyordu. Dikkatimi o yöne çevirdim. Çünkü yıllar önce yeni yumurtandan çıkmış bir güvercini bu bahçeye bırakmıştım. Muhtemelen güvercin kedilere yem olmuştu ancak o günden sonra içimdeki vicdan da ne zaman çöp atmaya bu konteynera gelsem beni yokluyordu. Gerçi birilerinin hayatta kalması için birilerinin yenmesi gerekiyordu.

O dakikada duvarın arkasındaki kediye bakma iste peydahlandı içimde ve bu isteğe engel olamadım. Çöp konteynerine bıraktığım poşet yavaşça süzülerek konteyner içinde yerine yer ediniyordu. Miyavlama sesi tekrar geldi. Elimi uzatarak duvara dokundum. Soğuktu. Soğuk olması normaldi aslında. Soğuk ve ıslak ama duvara dokunduğumda hissettiğim başka bir şey daha vardı. Sanki bu soğukluk kanı çekilmiş bir ölünün soğukluğuna benziyordu. Aklımın köşesine bir şekilde takılmış bu durum duvar hakkındaki en mantıklı açıklamayı yapıyordu bana.

Bu düşünceler parmaklarımı duvara değer değmez çekmeme neden oldu. Ancak düşünceyi kafamdan atıp parmaklarımla, hatta avuçlarımla duvarları sarmalamam bir oldu. Her düşünceyi kafamdan uzaklaştırsam da o kediye bakma fikrini kafamdan atamıyordum. Aslında bir fikirden çok yapılması gereken bir eylem gibiydi. İki elimle duvarın üstünü iyice kavradım. Ellerim göğüs hizamdaydı. Ayaklarımla kendimi yukarı atarak ellerimin üzerinde asılarak aşağıyı görmeye çalıştım. Sis o kadar yoğundu ki gri duman bulutundan başka bir şey gözükmüyordu. Tabi baktığım yer de ışık almadığından hiçbir şey gözükmüyordu.

Ellerimi dirseklerimden kırarak göbeğimi duvara yasladım. Aşağıya doğru sarkabildiğim kadar sarktım. Ancak yine hiç bir şey gözükmüyordu. Görüş alanımın tek hakimi koyu gri sis bulutuydu. Ellerimin üzerinde doğrulup duvardan ineceğim sırada kulağımın hemen dibinde bir tıkırtı duydum. Hani yürürken bir dala basarsınız ya öyle bir ses. Ancak hiç bir şey görülmüyordu. Sesle birlikte irkildim ancak onun kedi olması olasılığı korkmama engel oldu. Gerçi kedi de can havli ile saldırabilirdi ama bu tölere edilebilir bir korkuydu. Sesin geldiği yönde bir soğukluk hissettim. O tarafa bakıp “pisi pisi” diye söylendim. Bu bir söylenmeydi, korkuyu defetmek için.

Yine ses gelmedi. Beklediğimden değil. Bir süre daha etrafa bakınarak bir şeyler görmeye çalıştım. Hiç bir şey görünmemekle beraber sanki sis biraz daha artmıştı. Sessizlikte sis ile birlikte büyüyordu. O an okunan ezan geldi aklıma. Hoca sadece “Allahu” demişti ve devamını getirmemişti. Akşam ezanı kısaydı ama en azından okunanları duymam lazımdı. Hoca belki de yanlış vakitte başlamış hatasını anlayıp vazgeçmişti okumaktan.

Kendimi geriye doru savuracakken yeşil iki yuvarlak gördüm. Koyu yeşil iki yuvarlak arasında ondan biraz daha küçük derin bir karanlık vardı. Gözlerimi hızlıca kırptım, belki yanlış görüyorum diye. Ama hiç bir şey değişmedi. O iki yuvarlak gri duman arasında havada asılı duruyordu. Ortasındaki karanlıkta zifiri karanlık gibiydi. Zaten gözlerimi açıp kapatman sadece filmlerin ve kitapların gerçeği anlamamız için direttiği önermelerden biriydi. Bir şey varsa karşınızda vardır. Göz açıp kapamanız bir şeyi etkilemez.

Ben bunları düşünürken iki yeşil yuvarlak söndü ve yandı. Bu dakikadan sonra onların göz olduğu kanısına vardım. Kedi gözleri parlardı biliyordum ama yeşil renkle parlayanı ilk defa görmüştüm. Ancak bu da sisi verdiği yanılsama olabilirdi.