BSÖ: 1. Duyarsızlık

Çok fazla duyarsızlaşmaya başladım.Hayata, hayvanlara, insanlara, çevreye, kendime… En çokta kendime. Çünkü her şey bu şekilde başlıyor. Önce yüzünü tanımıyorsun, sonra düşüncelerini. Geçmişim yabancısı olup izlediğim bir sinema filmi sanki. Uzaktan bakıyorum umutsuz umarsız.Bir saniye öncesi bile.

Kısa bir hikaye…

Soğuğun sıkı sıkı sarındırdığı günlerdi. Kendimizi attığımız küçük kıraathaneden bozma kafede hatırladığım tek şey tost makinesinden çıkan aşırı yağlı tost kokusuydu. Tabi bide dudaklarının arasından sızan gülümsemen. Benim sana gösteremediğim.. Ketumluğum işte hep dert yandığın. Zamanın nasıl aktığını anlamamıştım. Nasıl bir göreceli kavramsa zaman, sen varken hep senin kontrolünde. Saat on ikiyi vurmamıştı, ikimizde bal kabağına dönüşmeyecektik ama ‘geç kaldım’ demiştin. Bir hararetle çıkmıştık, çan sesi ile kapıdan, bir telaşla. Nasıl bir hüzün çökmüşse üstüme, umut dolu gözlerine bakarken “ben bırakayım seni” demiştim. Sanıyorum ilk o zaman düştü üzerimize karın ve sensizliğin soğukluğu. İstanbul için ise eziyet anı. “Sende çok yorgunsun bir an önce eve git ve dinlen” derken bir öpücük kondurmuştun yanağıma, hala doğum lekesi gibi sakladığım. Şiddetini arttıran, beton zemin üzerine ince bir tabaka halinde duran kar umutlarının üzerine kaderini akmişti sanki. Ayrıldık. Sensizliğe daha bir adım atamamışken dönmüştüm arkamı. Sen ise sokağın başına gelmiştin. Sanki benim sana …

hiç bi şey mi?

bazı başlıklar atmıştık. birbirimiz hakkında söyleyeceklerimiz kısıtlıydı. eminim o da benim gibi, hakkımda nefret dolu sözcüklere sahipti. bunu birbirimize söyleyemiyorduk sadece. bir anlaşmaydı yaptığımız. şu şeytanla yapılan kimseye söylenmeyen türden. ama birbirmizin şeytanıydık biz. bunu bile bile be birbirimize ne de başkalarına bunu söyleyebiliyorduk. ikimizinde birbirimizden nefret ettiği aşikar. tüm insanlardan ettiğimiz gibi. tüm zorluklar, tüm tabular aramızda erirken birbirimizden nefret etmemize rağmen beraber olmamızın tek bir sebebi var. belki bir yumurta ikizi olmayabiliriz ama birbirimizin iğrençliklerini umursamayacak durumdayız. ve maalesef hayat bize bunu öğretmişti.

Yalnızlık çoğuldur

Yalnızlık çoğuldur, dört duvar arasında yaşarsın mesela, yalnızlığın hep kalabalığın içindedir. Zıbarana kadar yalnız kalırsın. Bazen salya sümük kalana… Yalnızlık çoğul dedim ya, bölünüyorum, karyokinez geçirmiş gibi. İki iken dört, dört iken sekiz, sekiz iken on altı… Yüzlere, binlere, milyonlara ve hatta  milyarlara vardığımda her birinin yalnızlığını hissediyorum. Herbir benim her bir hücremin yalnızlığı.  Ve yürüyoruz galiba, yine toprak altında parçalara ayırmaya. Peki yalnızlığı gömebilir miyiz? Yada gübre yerine kullansak hayatta? Kime faydası olur ki? Yoksa yalnızlıklari mi besler sadece?

Dönüşüm üzerine önsöz gibi bi’şi

Hikayeyi böyle parça parça bloga yazınca tam olarak hikaye olduğu anlaşılmıyor. Bu sebeplerden ki bende hepsini bir araya toplayacak bir yazı yazayım dedim, bu yazıda bir işsiz gibi bir şey oluyor şimdi sanırım. Tarihler kontrol edildiğinde yine uzun süreli bir hikaye oldu bu sanırım. Bu hikayenin en büyük özelliği tamamen cep telefonuna yazmış olmam. Yani insanlar mesaj yazıp sosyal medyada ben bir şeyler paylaşırken ben bunu yazmak için debeleniyordum. Haydi alkış bana 🙂 Hikaye sıcak bir Ramazan gününde başladı. Malum İlk satırlar Bunu belki ediyor. Ancak gelen süreçte neler neler yaşanmadı ki? Hikaye Kafkanın dönüşümünden esinlenerek basladi. Bu ilk satirinda bariz bir şekilde bunu belki ediyor . Ancak burada bir olay vardı ki durum dönüşememek ile ilgiliydi. Kahramanımız donusemiyor eski hali ile kalıyordu. Üstüne üstlük bütün insanlar dönüşmüş. Bu dönüşen insanlar ise, kendilerine lider diyen bir insandan direktör alıyordu. Bu direktifler kendilerinden olmayanları yakalamak adinaydi. Belki son dönemlerde sıkça gördüğümüz …

Dön

Yaklaşık bir günü evde geçirdik. İlk defa evde fazla yiyecek dulundurmamamin acısını çekiyorum. Sıcak hava olmayan elektrikler sebebi ile vantilatorun calismamasi ikimizin de bol su kaybetmesine sebep oluyordu. Üstüne üstlük yerine koyacak suyumuz da kalmamıştı. On litrelik damacananin dibini tuketmistik. Normal şartlarda da çok su içen ben bu süre zarfında icebildigim minimum suyu içmiştim. Vücudumdaki susuzluk sebebi ile artık eskisi kadar faz terlemiyordum ama  etrafa bozuk peynir kokusu gibi bir koku saldigimin farkındaydım. Bu sebepten dolayı onun yanına çok fazla yaklasmıyordum. Bir kaç kez duşa girmeyi denedim ama dışarıdan gelen sesler beni tedirgin etti. Hem bir süre sonra insan doğal olarak kokmamaya başlıyormuş, bir yerde okumuştum. Sonunda evden çıkmamız gerekiyordu. Buzdolabında bulunan çikolata stogunu eritmistik. An başında yurt dışı dönüşünde almıştım. Malum ramazan, sıcak, tek başıma yaşıyorum derken yiyecek olayına pek girmemiştim. Girsem de en fazla üç günlük yiyecek bulunurdu evimde bozulmasın diye. Nihayet sokağa çıkmış ve bunu ortak bir …

Dön

Cesaret nedir? Sözlük anlamı dışında yani. Cesaret, sevdiğiniz birini koruma güdüsü diyebilirim size. Ya da en belirgin olarak bu durumda ortaya çıktığını. Cesur biri değilim, küçükken bazılarına hava atmak dışında giriştiğim küçük eylemleri saymazsak. Peki ya büyüdükçe, yetiskinlik merdivenlerini tirmandikca? Hiç bir cesaret örneği göremiyorum kendimde. Tekdüze bir yaşam. Peki zombilerden farkımız sadece nefes almamız mi, düşünmüyoruz, sorgulamıyoruz kendimizi başlamışız, uzun uzadıya giden bir halatın ortasına sürekli uçurumdan anlayacağımız zamanı, birilerinin bize hadi demesini bekliyoruz. Biraz olsun anlamışsınızdır ben böyle şeyler konuşamam, bunlar hep cesaretten. Kaç dakika sonra kapı vurması durdu bilmiyorum ama bir nebze olsun ona sarılmak, vücudumdaki dirginligi arttırmış, hücrelerime deliler gibi savaşacak, iksiri zekretmisti. Bir süre daha sessizce dışarıyı dinledik. Nihayet gürültüler iyice kesildiğinde hafifçe silkindi. Kendimi geri çektim. Kutsal sınırların dışına itilmiş gibiydim.  “Gitmeliyim, senin başını da sıkıntıya sokmak istemem” dedi fısıltıyla sesi kulaklarımdan dönülmez taze serin bir hava gibi indi. ‘Benim başımı daha büyük bir …

Back to Top