Dön

Eve vardığımda direkt aynanın karşısına geçtim. Nedense aynanın karşısına geçene kadar ellerimle vücudumu yoklama fikri aklıma gelmemişti. Hala elektrilerin olmaması sebebi ile aynanın karşısında da kendimi göremedim. Zaten evin içi zifiri karanlıktı ama garip bir şekilde nesnelerden renkleri cikardiginizda onları daha iyi görebiliyordunuz.  El yordamıyla bir çakmak buldum. Ev küçük olunca karmaşası büyük oluyor ama elektrik kesintilerine alışkın ben bu gibi hayatı şeyleri yakınımda tutarım. Hatta suralarda bir yerlerde kalem şeklinde bir fener olacaktı.  Feneri buldum ama çalışmadı. Sanki tüm elektrikli aletler susmuştu. Aynanın karşısına tekrara geçtim. Çakmağın halkasini sertçe aşağıya çektirdim. Cılız, bir kaç kıvılcım parladı söndü. İkinci denememde ışığın soğukluğu yüzüme yansıdı. Gerçekten soğuktu. Bir buz tabakasinin ardına beyaz bir ışık tutarsiniz ya aynı o şekilde. Aynada gördüğüm kadarıyla eskiden göründüğüm gibi görünüyordum. Buna sevinmeli miyim, yoksa üzülmeli miyim bilmiyorum. He ne kadar normalde görüntümü çok beyenmesemde bu halde görünmek beni çok mutlu etmişti ama potansiyel hedef olma …

Dön

Dışarıya çıktığımda beklediğim gibi bir serinlik karşıladı beni. Hatta bu mevsimden beklenmeyecek kadar serindi dışarısı. Güneş iyice batmış, elektriklerin de olmamasiyla birlikte sokak, sadece ilk dördünün cılız ışığı ile aydınlanıyordu. Etraftaki evlere baktığımda hiç bir ışık göremiyordum. Ne bir fener ne bir, mum ışığı. Sokak oldukça sessizdi. Duyabildigim tek ses, sokakta İki bina arasına asılmış Beşiktaş bayrağının çıkardığı sesti. Bu günle birlikte bayrak iyice haşlanmış olmalı, bir dokuz sene daha bekleyecek direnci ulaşmıştır. Adımlarımı hızlandırdım. Karanlık, karanlıktan çok sessizlik beni hep ürkütmüştür. Sessizlik ve karanlık kombinasyonu diyelim. Bu gibi durumda sürekli takip ediliyorum duygusuna kapılırım. Bu histe tek miyim? Sokağı biliyordum. Bu sebepten dolayı adımlarımı hızlandırdım. Yol gösteren sönük ama ne olduğunu belli eden ışık, yol kenarlarına atılmış çok poşetlerini girmeme yetiyordu. Anlamadığım şey elli metre içerisinde zaten iki çöp poşeti olmasıydı. Madem çöpleri atmıyorsak, çöpleri buraya atan insanları çöpe atmak bence ise yarayabilirdi. Hem de geri dönüşümüz. Köşeyi döndüğümde …

bir aşk nasıl anlatabilir ki bizi? nasıl ifade edebilir sevgimizi? uğruna şiirler mi yazılır, şarkılar mı söylenir, bir filmde yapay repliklere mi bulanır? hangisi anlatır? hangisi anlatır, bir filmin en duygusal sahnesindeki müziğin arasına sıkıştırılmış dizeler mi adım atarken saydığımız parke taşları ile yarışan belki hiç biri. belki hiç biri, modasına uyduğunuz yarım kalan hikayeler kervanına katmayacak bizi solmuş, silinmiş, yitik efsanelerin arsında kaybolmuş bir kaç sene sonra nefes gibi ihtiyaç olduğumuz birbirimizi hatırlamayacak şekilde en çokta sen döktüğün bütün göz yaşları en çok ağlayanın sen oluğunda, çırpışlarında ki göz yaşları bizden çok kendine acıdığın için oysa çoktan kalıplara girmiştik, bir temmuz gecesi kesişen bakışlarımız serinletiyordu bizi yitmiştik, bitmiştik, artık profesyonel bir oyuncu gibi oynuyorduk kendimizi en acısı da ikimizde bu oyuna göz yumuyorduk ikimi de bir birimizi suçlamak için fırsat kolluyorduk ve sonunda ikimizinde suçlamaktan tükendiği yerde gittik gittik diyorum, birimiz kalamazdık ardımızda bıraktığımız hayaletlerimiz yaşamak için kırpınırdı belkide …

başlangıç

nasıl başlayabilirim bilmiyorum, ya da kelimeleri bir araya nasıl getirebilirim seni gerçekten sevdim, yada sevdiğimi düşünüyorum, düşünmekte yapmanın yarısı dememişler mi? o zaman gönül rahatlığıyla seni gerçekten sevdim diyebilirim kararsızlığım seni tereddüte düşürmesin. bir ilişkide bir tereddüt neyse ama, bir ikincisi kesinlikle çıkmaza sürer bizi zamanın nasıl aktığını bilmiyorum kimsemiz yoktu, anamız, babamız, ailemiz diyeceğimiz birileri, bizi tanıyan tek bir nefes bile. belki karşı pencerenin meraklı bakışları sadece biliyordu bizi onlar ne kadar kaçamak bakıyorsa bizde o kadar kaçamak yaşıyorduk aşkı kimse bilmedikçe daha tutkuyla kaçmaya çalışmadan, ek bir çaba sarf etmeden ve bu kadar saklandık diye belki, saflığımız hala doruklardaydı. bir oyundu, yoğurmaya başladığımız hamur gibi, kıvamını tutturmaya çalıştıkça un serptiğimiz sonunda baş edemeyeceğimiz bir şekilde büyüttüğümüz. şimdi onun içinde kaybolduk, soğuk yalanlar söyledik birbirimize ve en çok kendimizi kandırdık ne yazık ki en çok inandıklarımız arasındaydı bu yalan sürekli ne zaman yüzümüze çarpacak diye.

Olamamak

Ne olamadım? Ya da ne oldum diye sormalıyım. Istediklerini olamamak bir şey olmuş olmaktan sayılıyor mu? Mesela ben asıl istediklerimi hiç olamadım. Yapamadım da dersem cümlenin anlamını bir hayli genişlemiş olurum. Peki neden olamadım, neden yapamadım? Insanın şanslı doğması gerektiğini dusunenlerdenim sonradan şanslı olunmaz. Olmak ve yapabilmek kelimeleri de bu şansla orantılı mesela. Elbette tercihler yönünü belirler ama o tercihler karşısisinda çıkan zorluklara nasıl direneceginde senin toplum tarafından evrilip bilinenler yaşadığın ortamın sosyo kültürel yapısıyla alakalı. Derdi olmayan, boyun eğmiş bur toplumdan sadece böyle bireyler beklersiniz. Içlerinden çıkan farklılar da sadece sindirilmis bir birey olarak hayatlarını idame ettirirler. Bu sebeple topunun bazı kesimleri sanslidir. Biri kendi toplumunun ezilmisligini kullanır bir diğeri uğruna dava dedikleri ve yiten canlarım bıraktıkları adları. Asıl olan zaten birey olarak kendi refagimiz değil mi? Kendi atasözümüz değil mi köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin. Bize dokunmadikca ayı dayidir ve biz rahat olacaksak cignedigimiz değerlerin hiç bir …

Dönüş

Lanet olsun. Dakikalardır bu şekildeyim. Pencereden yansıyan ışığın şiddetine bakarsam güneş eski şiddetini bırakmış gibi. Yani birazdan ezan okunur. Neden ezanın okunmasın a bu kadar taktım ki bilmiyorum. Muhtemelen açlıktan bu şekilde öleceğim. Vücudumun hareket etmeyip fazla enerji harcamadigini düşünürsek bekli bulunacak kadar hayatta kalabilirim. Neyse bu durumu kabukkenmekten başka çare yok… Top patladı. Ezan okunmaya başladı. Sanki bir serinlik çöktü birden. Orucumu açmak için -Biraz tuzlu olacak ama- dilimi dışarıda gezdirdim ve bir parça ter çektim içime. Güzel, dilimi oynatabiliyordum. Bu iyi. Önceden oynatamıyor  muydum acaba? Şimdi hatırlamıyorum. Ezan ilk defa bu kadar net duyuluyordu evimden. Bilmediğim bir makam ama. Şimdi şarkıcılar bile kafalarına göre makam oluşturup okuyorlar ezan. Pop müzik parçası gibi türlü türlü remiksleri çıktı ortaya.  Biraz daha uzaktan bir ezan sesi daha çalındı kulağıma. Diğeriyle arasında bir saniye fark var yada yok. Sonra bir diğer, bir diğeri… Onlarca caminin arasında kalmış gibi hissettim kendimi. Üstüne üstlük …

Dönüşememek

Yarım saat oldu. Muhtemelen yarım saat. Belki de daha fazla olmuş olabilir. Saati bilmiyorum haliyle kipirdayamadigimdan bakamıyorum da. Eğer buradan kurtulursam tam karşıma bir saat koyacağım, tam tavana. Kim ne derse desin. Bir saati geçmedi bundan eminim ezan sesini duymadım henüz. Duysam belki… Bir saniye… Duyma yetim yerinde mi benim. Dakikalardır düşüncelerim dışarıdan gelen sesleri tıkadı. Eğer beynimi durdurabilirsem… Siz yokken bağırmayı denedim. Aslına bakarsanız bağırmayı pek beceremem. Çığlık atsam pek erkeksi olmaz, bağırsam bir anirmadan öteye gitmez. Kendime ikinci bir not dusmeliyim. Bağırma provaları yapılacak ve en güzel bağırma şekli bulunacak. Bağırmak demiştim. Bunu denedim. Bir çok kez Ancak hiç bir ses alamadım karşılığında. Ya kimse beni sallamadı ya da ben sesimi duyuramadim. Içinde bulunduğum hali göz önüne alırsak ger ikisi de olabilir. Sonuç olarak bu girisimim sonuçsuz kaldı. Of… Deli olacağım. Aman Allah’ım kurtar beni. N’olursun. İyi bir adam olacağım. Lanet olsun. Sanırım, kendi yerinde boğulan tek insan …

Back to Top