Kategori arşivi: Döküntüler

Dön

Eve vardığımda direkt aynanın karşısına geçtim. Nedense aynanın karşısına geçene kadar ellerimle vücudumu yoklama fikri aklıma gelmemişti. Hala elektrilerin olmaması sebebi ile aynanın karşısında da kendimi göremedim. Zaten evin içi zifiri karanlıktı ama garip bir şekilde nesnelerden renkleri cikardiginizda onları daha iyi görebiliyordunuz. 

El yordamıyla bir çakmak buldum. Ev küçük olunca karmaşası büyük oluyor ama elektrik kesintilerine alışkın ben bu gibi hayatı şeyleri yakınımda tutarım. Hatta suralarda bir yerlerde kalem şeklinde bir fener olacaktı. 

Feneri buldum ama çalışmadı. Sanki tüm elektrikli aletler susmuştu. Aynanın karşısına tekrara geçtim. Çakmağın halkasini sertçe aşağıya çektirdim. Cılız, bir kaç kıvılcım parladı söndü. İkinci denememde ışığın soğukluğu yüzüme yansıdı. Gerçekten soğuktu. Bir buz tabakasinin ardına beyaz bir ışık tutarsiniz ya aynı o şekilde.

Aynada gördüğüm kadarıyla eskiden göründüğüm gibi görünüyordum. Buna sevinmeli miyim, yoksa üzülmeli miyim bilmiyorum. He ne kadar normalde görüntümü çok beyenmesemde bu halde görünmek beni çok mutlu etmişti ama potansiyel hedef olma ihtimalim de vardı. Bana benzeyen kimseyi görmemiştim. Belki de tek başıma kalmıştım.

Bir süre evde karanlıklar içinde kaldım. Bu büyük hengameden saklanarak kurtulabilecegimi düşünüyordum çünkü ama ne yazık ki ortada sosyal bir durum varsa ne kadar saklanirsaniz saklasın hiç bir şekilde kayıtsız kalamiyordunuz. Bir süre kendimi dinledikten sonra bir şeyler yapmaya karar verdim. Elbette bir ruyadaydim en fazla ne olabilirdi ki? En dar zamanda rahatlıkla uyanabilirdim. Bu defalarca olmuştu. Ancak şimdi burada böyle gizlenmek bir şeyleri yanlış yaptığımın hissini veriyordu bana. Dışarı çıkmalıyım. Hem belki de kimse beni aramıyor peşinde değildir. Bu sadece koca bir oyunun parçasıdır. 

Çakmağı cebime attım. Zaten şarjı olmayan telefonu masaya bıraktım. Yavaş adımlarla evden çıktım. Kapıyı ardımdan kitleme ihtiyacı duymamıştım ama yinede anahtarı aldım. Diş kapıdan adımımı atacakken bir gürültü duydum ve merdivene dışarıdan görünmeyecek şekilde tırmandım. Öfkeli bir kalabalık sesiydi bu ve hiç hayra alamet değildi. Temkinli olmakta fayda vardı. 

Sanki bir iki adım sesi kapının içine kadar gelmiş sonra durmuştu. Kalbimin göğüs kafesimi nasıl yirtmaya çalıştığını anlatamam. Korkunun ecele faydası yok derler ama ecel başlı başına koktu sebebi.

Bir süre dışarıyı dinledim. Sesler nihayet kesilmiş, kalabalık uzaklaşmış gibiydi. Yine de temkinli olmakta yarar vardı. Yavaş adımlarla gürültü yapmadan merdivenlerden aşağıya inmeye başladım. O ara merdivenlerin köşesini döndüğümde parlak İki gözle karşılaştım. Bal rengiydiler ve karanlıkta bir kedinin ki kadar parlıyorlardı. Ben ise bir sıçan görmüş gibi irkilerek geri sıçradım. Gördüğüm iki göz de aynı tepkiyi verdi. Ben bir basamak geriye oturmuştum ama o çıkmış olduğu bir kaç adımı geri düşmüştü.

Aceleyle toparladım kendimi. Bu renksiz dünyada gördüğüm tek renkli yaratikti bu. İnsan mi demeliyim? Aslında ne diyeceğimi bilmiyorum. Yerde acı çektiği belliydi. Kendimi toparlayıp yanına gittim. Önce bir kez daha irkildi sonra normale döndü. Acısını yüzünden okuyabiliyordum. 

“İyi misin? Dedim. Ince ve naif bir sesle “kolum” dedi. “Evim yukarıda istersen pansuman yapabiliriz.” Kalkmaya yeltendi. Bunun cevabı evetti sanırım. Evime yabancı biri, hele de bir kız girmeyeli ne kadar olmuştu? Hemde evi bok götürüyordu. Neyse bu şartlar altında, bu karanlıkta çok dert olmazdı sanırım. Yerden kalkmasına yardım ettim. Kolundan tutarak merdivenleri yavaşça çıkardım. Kolu haricinde ayağında da bir sorun vardı sanırım. Sekiyordu. Merdivenlerden çıkarken dalgalı, kül rengi saçlarının kokusu burnuma calınıyordu. O an içinde bulunduğum bütün korkuları terk etmiş, bu kokunun eşsiz girdabinda kendimi kaybolmuş hissettim. Zaman nasıl aktı bilmiyorum ama evin kapısına gelmiştik. Cebimden anahtarı çıkardım ve içeri girdik. Onu koltuğun üzerine uturturdum. Buz dolabından suyu çıkardım. Bir bardak su verdim. Ardından bir tane daha istedi. Suyu içerken boğaz hareketlerini net bir şekilde görüyor, terlemiş ince boynundan, kırmızı dudaklarına varan o hat, çiğ tanesi düşmüş bir gülü anımsatıyordu bana. Bardağı bana uzattı teşekkür etti. Hiç bir cevap vermedim. Aslında veremedim. Ne diyebilirdim ki? En ufak bir ağız hareketim onu incitebilir miydi? 

Bardağı bıraktım, kolonya şişesini ve biraz da peçete aldım. Hiç konuşmadan yanına oturdum. Kolonyadan bir parça pencerenin üzerine döktüm. Kabullenmiş bir şekilde kolunu uzattı. Biraz soyulmustu.bu ona acı verecekti ve bende onun bu acısına ortak olacaktım ama bu onun iyiliği içindi. Bazen sırf iyilik yapmak için birinin canını acitabiliriz değil mi? Ama ben kesinlikle kendimi affetmeyecektim.

Biraz aklı selim düşünmeliyim. Ancak aşk bir anda olan bir şey değil mi? Yani yeri ve zamanı yok. Bir süre sessizce oturduk. Ben kaçamak gözlerle ona bakıyordum. O dikkatlice bana bakıyordu. Ne zaman gözlerimiz birbirine deyse içimde parıltı parlıyor gözlerimi kaçıyordum. Zorunlu bir tanismislikti bizimki korkunun kollarında. 

“Ben” dedi “Melis”. “O şeyler benim peşimdeydi, nedendir bilmiyorum ama…”

Melis, bal arısı… Gözleri adının anlamını yansıtıyor olmalıydı. Bal, bal arısı… Bir de…

“Ben” dedim. “Ben Tunç.” Ortak bir yan…

Bir süre yine konuşmadık. Bu kez cesaretimi toplamış bende rahatça ona bakabiliyorum. Bu şekilde ne kadar oturduk bilmiyorum. Zaman sekteye uğramış, saatler durmuş, derin bir sessizliğin ortasında kimse rahatsız etmeyeceğim gibi hayallerde kalmıştık. Belki de ben kalmıştım.

Bu bir lütuf. Bu bir ödül. Ve bu gerçek hayatta olmayacak bir enstantane. Az sonra gözlerimi açacağım içinde bulunduğum bu hayal dünyasından soyutlanacagim ve en önemlisi de karşımda olan gerceklikten, anlamdan kopmuş olacağım. Allah’ım ölmek böyle bir şey mi? Eğer öldüysem anlatılan cennet bu olmalı. Yok sa bu cehennemim mi benim, sevdiğime erisemeyecegim. 

Zaman geçmiyordu. En azından ben böyle ümit ediyordum. Dört duvar arsindaydik, belki de sonuna kadar cezalandirilacagim zindanimda. Ölürsem dirilmek, yaşıyorsam ölmek, uyuyorsam uyanmak istemiyordum. Yorgun düşmüş olacak ki bana bakarken gözleri kapandı. Siyah uzun kirpikleri gönlümü ferahlatan bir yelpaze misali elmacık kemikleri üstüne düştü. Kızarmış elmacık kemikleri üzerinde siyah uzun kirpikler  küçük sevimli çillerin parmakliklari olmuştu adeta. Onların yerinde olmak için neler vermezdim. Nasıl anlatabilirim?

Gönlümün ferahlığı, içinde bulunduğum rahatlık, kokusunda kendimden geçtiğim çiçek bahçesi gibiydi. Ne yalan söyleyeyim bir palmiye gölgesinde hissettiğim sessizlik ve huzuru hissettim. Her şey kuraldır ya aniden bozulur. Ani bir gümleme, ani bir patırtı duş içindeki hayalimden uyandırdı beni. O da irkildi, hatta bulunduğu yerde sıçradı. Şiddetle kapıya bir kaç yumruk indi. Bu kez birbirimizi tanımaya çalışmaktansa Peki dolu gözlerle birbirimize baktık. Rüzgarda salınan bir yaprak gibi titredi. Bende sağnak bir yağmur gibi yanına vardım. Kolumu ona doladım ve sessizliği bekledik. Gelmesini istemediğim sessizliği…

Dön

Dışarıya çıktığımda beklediğim gibi bir serinlik karşıladı beni. Hatta bu mevsimden beklenmeyecek kadar serindi dışarısı. Güneş iyice batmış, elektriklerin de olmamasiyla birlikte sokak, sadece ilk dördünün cılız ışığı ile aydınlanıyordu. Etraftaki evlere baktığımda hiç bir ışık göremiyordum. Ne bir fener ne bir, mum ışığı. Sokak oldukça sessizdi. Duyabildigim tek ses, sokakta İki bina arasına asılmış Beşiktaş bayrağının çıkardığı sesti. Bu günle birlikte bayrak iyice haşlanmış olmalı, bir dokuz sene daha bekleyecek direnci ulaşmıştır.

Adımlarımı hızlandırdım. Karanlık, karanlıktan çok sessizlik beni hep ürkütmüştür. Sessizlik ve karanlık kombinasyonu diyelim. Bu gibi durumda sürekli takip ediliyorum duygusuna kapılırım. Bu histe tek miyim?

Sokağı biliyordum. Bu sebepten dolayı adımlarımı hızlandırdım. Yol gösteren sönük ama ne olduğunu belli eden ışık, yol kenarlarına atılmış çok poşetlerini girmeme yetiyordu. Anlamadığım şey elli metre içerisinde zaten iki çöp poşeti olmasıydı. Madem çöpleri atmıyorsak, çöpleri buraya atan insanları çöpe atmak bence ise yarayabilirdi. Hem de geri dönüşümüz.

Köşeyi döndüğümde rüzgarın yüzüme sertçe vurmasıyla bir şeyi daha idrak ettim. Kendi çapımda aydınlanma yaşamış olabilirim. Sokakta Hatta evlerde bile kimse yoktu. Iftar vakti bu kadar sessiz olabilirdi ama en azından çatal bıçak sesleri olmalıydı. Ancak hiç ses yoktu. Etrafa dikkatlice baktığımda renklerin de kaybolduğunu hissettim. Herşey grinin tonlariydi. Grinin elli tonu. Hiçte erotik gözükmüyordu. Kendimden şüphe ettim. Görme yetilerim tam olarak yerine gelmemiş olmalıydı. Yürümeye devam etim. Daha hızlı adımlarla. Dükkanların, restorantlarin kapıları açıktı ama hiç kimse yoktu içlerinde. Birimin kapısından içeri bakındım be seslendim. Sesime karşılık gelmedi. Bir an için hissettiğim yalnızlık hissi korkuya sebep oldu bende. Ama ben yalnızlığa alışkındım. Çabuk toparladım. Yoluma devam ettim. Gidecek bir yerim yoktu. Ama meydanda birilerini görebileceğimi umut ediyordum. Orada da kimseye rastlamazsam işte o zaman paniğe kapılabilirdim. His kapılsam ne olacaktı ki?

Köyiçi meydanına kadar yürüdüm. Her yerde aynı manzara. Restoranlar, dükkanlar, fırınlar boş. Kartal heykeli önüne geldiğimde yine kimse yoktu. Şimdi panik yapmanın zamanı. Dört yola da baktım, kimseyi göremedim. Balık pazarına doğru yürüdüm. Gariptir ki koku da almıyordum. Balık tezgahlarinda ölü baliklardan başka birşey yoktu. Adımlarımı hızlandırdım. Barbaros caddesine yaklaşırken belirsiz sesler duydum. Şükürler olsun ki duyabiliyorum. Ama hala her yer griydi. Caddeyi gördüğümde sağ tarafta deniz kenarındaki meydanda hareket eden bir karartı gördüm. Buraya doğru yönelen hareketler vardı. Şaşkınlıktan farketmemis olacağım o tarafa yonelince ardımdan gelen adımlar duydum. Çok insanlara bakan bir tip değilim ama içinde bulunduğum durumu da göz önünde bulundurursak arkama döndüm ve caddeiji başına doğru baktım.Yer yer topluluklar aşağıya doğru iniyordu. Adımların sahipleri de bana iyice yaklaşmıştı.

Bir an için karanlığın içinden gelen siluetler netleşti. Aman Allah’ım. Hissettiğim korkuyu size anlatamam. İlk gördüğüm insan, İnsan demelimiyim bilmiyorum, insanın ağzı göbeğine kadar iniyor, beyaz dişleri bu koca ağzın tamamını kaplıyordu. Bir diğerinin ise gözleri dizlerinin seviyesine kadar inmişti. Bir diğerinin kulağı. Bur babasının orantısız bir şekilde kulağı ve ağzı sarkıyor, birinin diki yolda sürünüyordu.

Lanet olsun. Uyanmamış olmalıyım. Hala uyuyor olmalıyım yoksa bunun mantıklı bir açıklaması yok. Böyle bir şey, Böyle bir şeyin olması imkansız. Neyse bu bir rüya olmalıydı ve rüyalarını kontrol etmekle övünen ben bu rüyanın da icabına bakardım. Grup yanımdan geçerken bütün o garip gözler benim üzerimdeydi. Dili yere sarkan, yanımdan geçerken kadın olduğunu fark ettiğim şey merhaba dedi. Bende ona merhabayla karşılık verim. Ardından başka kelimeler de bekliyordum ama düşündüğüm olmadı. Yanından garip bir şekilde bakarak geçtiler. Benim onlara baktığım gibi.

Herkes hararetli bir şekilde meydana inmeye çalışıyordu. Yavaş ama emin adımlarla. Bende sahile doğru döndüm. Kalabalığa karismayarak, kendimi kaçış için güvenli mesafede tutmaya çalışarak. Rüya da olsa tüm olasılıkları degerlendirmeliydim. Allah’ım insanların gördüğü rüyalara bak bir de benimkine. El mahkum kalabalığa doğru ilerledim, Ne olup bittiğini anlamak için. İnsanlar, İnsan demeliyim sanırım ramazan için kurulmuş sahnenin etrafında toparlanmisti. Sanıyorum birinin sahneye çıkmasını bekliyorlardı. Artık alıştığım bir sessizlik hakimdi etrafa. Yice içlerine sokuldum. Herşey hala griydi.

Bir kaç dakika sonra büyük bir uğultu koptu. Bu gürültüyle birlikte gökyüzünden holagram gibi bir ışık sahneye düştü. Bir kaç saniye sonra birbaşka gürültü. Gologramin içinde renkler belirleyen başladı. Sonra bir diğer ve sahnede diğerlerine benzeyen biri belirdi. Topluluk sessizliğini bozmadı. Çıkan kişi sahneden onları izleyenler bir göz attı. Sanki gözleri benimkiyle buluşmuştu. Katıldığım bu hissiyatla birlikte ellerimi cebime attım. Bir elime soğuk anahtar, digerineyse soğuk telefon temas etmişti. Telefonu aldığımı hatırlamıyordum. Cebimden çıkardım ve güç tuşuna bastım. Ekran açılmadı. Şarjı bitmiş olmalı neyse.

Birden hareketlenme oldu. Insanlar sahneye doğru yaklaşmaya başladı. O kadar siklastirmislardi ki bir duvardan farkları yoktu. Ister istemez ben de onların arasına katıldım. Kurdukları duvarın bir parçası oldum. Zayıf bir parçası.

Hiç bir koku almıyordum. Bunun için şükretmeli miyim bilmiyorum. Etrafımdaki bu insana benzer yaratıkların nasıl koktuklarini merak ediyorum. Belki de benim bir koku problemim yok gerçekten de bu insanlar kokmuyor. Sadece dış görünüşüne aldanarak bu insanların kokabikecegini düşündüm. İnsan demeli miyim onlara? Bilmiyorum.

Çıkarken aynaya bakmamıştım. Ya bende onlar gibi gorunuyorsam… Bu düşünce elimle vücudumu yoklama isteği uyandırdı bende Ancak bu sıkışıklıkta bunu yapmam imkansızdı. Bu durtumu bastırmak zorunda kaldım. Bir kaç dakikabsinra sahnedeki hologram benzeri görüntü harekete geçti. Sahnede bir sağa bir sola yürümeye başladı. Topluluktaki koca gözlerin onu takip edebildigini hissedebiliyordum. Bende onlara takıldım. Birden bire sahneden bir ses yükseldi. Bu yansıyan kişi Sanki tanıdık, daha önce gördüğüm biriydi. Konuşmaya başladı, koca ağzının ardında dili bir kurbağa gibi uyuyor sağa sola türküler saçıyordu. Vücudunun yarısını kaplayan gözlerinin altındaki sislikler, koyu griydi. Muhtemelen renklenmis olsa koyu kahverengi olurdu. Sesi kulak tırmalayıcıydı ama insanlar onu merakla dinliyordu.

“Bu sağ tarafımda görmüş olduğunuz cennet.” Sağ elini kaldırdığında bir bulut kümesi üzerinde, çizgi filmlerin konuşma balonlarını anımsatan bir görüntü belirdi. Bir ırmak, yeşil ağaçlarla bezenmiş fonda güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler vardı. “Size hep bunlar vaat edildi. “Hepimiz bunlar için calistik, şimdi ise onu elde etme zamanımız geldi. Cennetin de katmanları var biliyorsunuz, şimdi onun en güzel yerinde yedinci arsta yer tutmak ister misiniz. Cenab-ı Hak ban bu hakkı verdi ve dedi ki ‘sen ve senin yolundakiler, bu kat sizindir.’ Kim bu katta yer almak istemez?”

Kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Ancak uzun sürmedi. “Son kez yapmamız gereken bir şey var. Oy cokluguyla iktidara geldik ama o dönem yapamadığımız bir şey vardı. Bize karşı çıkan, bize yalan soyledigimizi söyleyen, Her lafımı carpitan o kafirler. Onları yok etmek için terörü illet ettik, intihar bombacilarimiz cennetin üst köşelerinde yerlerini aldı. Ülkeye bunları hizaya getirir diye din kardeşlerimizi aldık. Olmadı. Şimdi ise kesin emir çıkmıştır. Hak, bunlar için katli vaciptir fermanini bizzat benimle iletmistir. Şimdi onları, hak yolundaki bu engelleri kaldrimamiz gerek. Onları görünce taniyacaksiniz. Onlar ki size düzgün görünecek,Onlar ki size dünya hayatınızdaki o köhne bedeninizi hatırlatacak. Hangimiz, hangi inanan öyle sorarım size. Bunlar şeytanın silueti ardına sığınmış ve öyle gorunmekteler. Şimdi yapmamız gereken Hakk’ın dediğini yapmak ve onları yok etmek. Unutmayın sonunda bahsedilen bize verilmiştir.’ 

Görüntü birden kayboldu. Aslında karanlık sahnede koşuşturan bazı siluetler vardı ama bir şey belli olmuyordu. Tam arkamızdan kalabalığın ucundan bir gürültü koptu. ‘Kafir’ sesleri bir çiğ gibi büyüyerek bu ciga bizimde katilmamizi sağladı. Ben de onlara takıldım. Nasıl göründüğümü bilmiyordum ve temkinli olmak en iyisiydi. Bir dalga gibi sesin geldiği yöne hareket etmeye başladık. Sesin geldiği yöne bi ışık huzmesi hareket ediyordu. Insanlarla olan sıkışıklığımız azaldiginda kendimi Akaretler’e doğru çevirdim. Bir şekilde eve gidip kendime bakmam lazımdı. Hala karanlık olmasa aslında camlardaki yansimamdan ne olduğumu anlayabilirdim. Allah’ım ilk defa ne olduğum konusunda tereddüte düşüyorum. Hızlı adımlarla eve doğru yürüdüm. Mümkün olduğunca grupların içinde hareket ediyordum, kimsenin yakindakinin ne olduğuna bakmayacagini düşünerek. 

bir aşk nasıl anlatabilir ki bizi?
nasıl ifade edebilir sevgimizi?
uğruna şiirler mi yazılır, şarkılar mı söylenir,
bir filmde yapay repliklere mi bulanır?

hangisi anlatır?

hangisi anlatır,
bir filmin en duygusal sahnesindeki
müziğin arasına sıkıştırılmış dizeler mi
adım atarken saydığımız parke taşları ile yarışan

belki hiç biri.

belki hiç biri,
modasına uyduğunuz yarım kalan hikayeler kervanına katmayacak bizi
solmuş, silinmiş, yitik
efsanelerin arsında kaybolmuş
bir kaç sene sonra nefes gibi ihtiyaç olduğumuz birbirimizi hatırlamayacak şekilde

en çokta sen
döktüğün bütün göz yaşları
en çok ağlayanın sen oluğunda, çırpışlarında ki göz yaşları
bizden çok kendine acıdığın için

oysa çoktan kalıplara girmiştik,
bir temmuz gecesi kesişen bakışlarımız serinletiyordu bizi
yitmiştik, bitmiştik,
artık profesyonel bir oyuncu gibi oynuyorduk kendimizi
en acısı da ikimizde bu oyuna göz yumuyorduk
ikimi de bir birimizi suçlamak için fırsat kolluyorduk
ve sonunda ikimizinde suçlamaktan tükendiği yerde
gittik

gittik diyorum,
birimiz kalamazdık
ardımızda bıraktığımız hayaletlerimiz yaşamak için kırpınırdı belkide
bizde onları öldürmek için gittik
en hızlı da sen
ardıma baktığımda can yakan silüetinle

başlangıç

nasıl başlayabilirim bilmiyorum,
ya da kelimeleri bir araya nasıl getirebilirim
seni gerçekten sevdim, yada sevdiğimi düşünüyorum,
düşünmekte yapmanın yarısı dememişler mi?
o zaman gönül rahatlığıyla seni gerçekten sevdim diyebilirim
kararsızlığım seni tereddüte düşürmesin.
bir ilişkide bir tereddüt neyse ama, bir ikincisi kesinlikle çıkmaza sürer bizi

zamanın nasıl aktığını bilmiyorum
kimsemiz yoktu,
anamız, babamız, ailemiz diyeceğimiz birileri,
bizi tanıyan tek bir nefes bile.
belki karşı pencerenin meraklı bakışları sadece biliyordu bizi
onlar ne kadar kaçamak bakıyorsa
bizde o kadar kaçamak yaşıyorduk aşkı
kimse bilmedikçe daha tutkuyla
kaçmaya çalışmadan, ek bir çaba sarf etmeden
ve bu kadar saklandık diye belki, saflığımız hala doruklardaydı.

bir oyundu,
yoğurmaya başladığımız hamur gibi, kıvamını tutturmaya çalıştıkça un serptiğimiz
sonunda baş edemeyeceğimiz bir şekilde büyüttüğümüz.

şimdi onun içinde kaybolduk,
soğuk yalanlar söyledik birbirimize ve en çok kendimizi kandırdık
ne yazık ki en çok inandıklarımız arasındaydı bu yalan
sürekli ne zaman yüzümüze çarpacak diye.

Olamamak

Ne olamadım? Ya da ne oldum diye sormalıyım. Istediklerini olamamak bir şey olmuş olmaktan sayılıyor mu? Mesela ben asıl istediklerimi hiç olamadım. Yapamadım da dersem cümlenin anlamını bir hayli genişlemiş olurum.

Peki neden olamadım, neden yapamadım? Insanın şanslı doğması gerektiğini dusunenlerdenim sonradan şanslı olunmaz. Olmak ve yapabilmek kelimeleri de bu şansla orantılı mesela. Elbette tercihler yönünü belirler ama o tercihler karşısisinda çıkan zorluklara nasıl direneceginde senin toplum tarafından evrilip bilinenler yaşadığın ortamın sosyo kültürel yapısıyla alakalı. Derdi olmayan, boyun eğmiş bur toplumdan sadece böyle bireyler beklersiniz. Içlerinden çıkan farklılar da sadece sindirilmis bir birey olarak hayatlarını idame ettirirler.

Bu sebeple topunun bazı kesimleri sanslidir. Biri kendi toplumunun ezilmisligini kullanır bir diğeri uğruna dava dedikleri ve yiten canlarım bıraktıkları adları. Asıl olan zaten birey olarak kendi refagimiz değil mi? Kendi atasözümüz değil mi köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin. Bize dokunmadikca ayı dayidir ve biz rahat olacaksak cignedigimiz değerlerin hiç bir önemi yoktur. Değerler derken insan, kurum, teşkilat, devlet, Vs..

Düşündüğümde sürekli bahanelerin kapımı çaldığını ve psikolojik bir reaksiyon olarak bunlarla kendimi avuttuğumu düşünüyorum. Ya öyle değilse? Ya gerçekten bu avutmanin ötesinde gerçek buysa.

Neyin garantisi var?