Kategori arşivi: Genel

30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun

Bu vatan kolay kurtarılamadı. Hem de daha unutamayacağımız kısa bir süre önce. Mesela bu zafer olmasaydı Anadolu’ya girmiş olmamızın hiç bir anlamı olmayacaktı. Sebep budur ki herşeyden önce bu zaferi büyük bir gösteri ve şatafatla kutlamayız.

.

Amaç, Kurban Bayramı…

Aslında bu blogun bendeki amacı nedir pek bilmiyorum. Sadece bir amaca hitap eden bir şey mi olsun, yoksa ben ne yaşıyorsam o da burada benimle birlikte mi yaşasın kararsızım. Zaten okuyanlar bilirler bu kararsızlıklar hep önümde engel olmuştur. Biraz kişisel gelişim olayına girersek hep insanların kendini tanımasından bahsederler. Şimdi oraya geleyim, kendini bu kadar iyi tanıyan ama hala gelişme gösterememiş kişilere acaba bu kitaplar ne derler?

Bilmiyorum lakin öğrenmek için de çaba sarf etmiyorum. Malum bayram. Bayram deyince insanın aklına tatil geliyor artık. Tabi bunun sebeplerinin başında da çok çalışmak var. Aslında çok çalışmakta değil, huzursuz ve mutsuz çalışmak. Hal böyle olunca çalışma sonu hak edilen o sayılı tatil günü yetmiyor. Zaten millet olarak tatil anlayışımız biraz değişik o da ayrı bir konu.

Dün İstanbul’daydım, bu gün ise Samsun’da. Hani “nerede o eski bayramlar” diyorlar ya hepsi bu çok çalışmanın ve tatil anlayışının değişmesinin arkasına saklanmış.

Aslında bir çeşit kararsızlık buraya attı beni. Sonunda ne olacak göreceğim. Biraz gezi blogu kıvamında gönderi mi yayımlasam bilmiyorum. Son dönemlerde zaten aldım başımı geziyorum videolarıyla çok haşır neşirim. Bunu belirtmiştim değil mi?

Herkesin yakındığı benim yazılarımın uzunluğu. O yüzden kısa kesiyorum. Nerede o eski bayramlar deyip işi klasikleştireyim. Son önem takıldığım kelime anlamlarını geçmeden…

kurban
isim, din b. (***) Arapça ḳurbān
1. isim, din b. (***) Dinin buyruğunu veya bir adağı yerine getirmek için kesilen hayvan
“Yarım okka et, onun elinde bir kurban kadar bereketli.” – Y. Z. Ortaç
2. ünlem İçtenliği belirten bir seslenme sözü
“Kurban! Nerede kaldın?”
3. Bir ülkü uğrunda feda edilen veya kendini feda eden kimse
“Hava kurbanları.”
4. Bir kazada veya felakette ölen kimse
“Vardar, her sene Üsküp’ten beş on kurban alan bir nehirdi.” – Y. K. Beyatlı
5. Maddi ve manevi bakımdan felakete sürüklenmiş, insani değerlerini yitirmek zorunda kalmış veya bırakılmış kimse
“Benim gibi nice kızlar beyaz kadın ticaretinin kurbanı olmuşlardır.” – A. Gündüz
6. din b. (***) Müslümanlarda Kurban Bayramı
“Kurbanda geleceklermiş.”

O zaman herkesin Kurban Bayramı Kutlu olsun. Her işi erbabı yapsın eziyet olmasın.

Şimdi tîğ-ı cevr ile öldürme kurbân olduğum
Iyd-i adhâ geldüğinde idesin kurbân-ı ıyd

“Cefa kılıcınla şimdi öldürme beni kurban olduğum. Kurban bayramı gelsin de o zaman kurban vazifeni yerine getirirsin.”

Bâki

Bi Köşe – Sayı 10

Şehir

Malum şehir boşaldı. Gerçi benim için pek fark etmiyor genelde kendimi eve kapadığım için. Dün biraz farklılık yapıp şehir dışına kahvaltıya gidelim dedik. Güzel ve değişikti oldu. Yol üstünde iki gezgini de arabaya alınca yeni bir keşfe çıktık. Bizim için keşif onlar için önceden bilinen bazı insanlar için ise tabiri caiz ise ağzına çıkmalık bir yer.

Gittiğimiz yer bir mağaraydı. Kökeni hakkında çok bir bilgiye ulaşamadım ama rivayetler Roma dönemine ait olduğunu söylüyor. Tabi mağara içerisinde sevgili (!) insanlarımızın define aramak için bıraktıkları oyuklar, yakılan ateşlerin verdiği zararlar derken, mağaranın içler acısı halinden bahsetmeyeceğim. Burada isim de vermiyorum daha fazla insan girmesin. Aslında bir hikayede de kullanabilirim sanki bu mağarayı.

Son günlerde çok fazla zengin youtuber izlediğim için çantamı sırtıma atıp gidesim de yok değil. Lakin bir hafta önceli Bi Köşe‘de de bahsettiğim gibi çıkacak bir şeyler var içeride ama bir türlü durmuyor.  O zaman bir alıntı;

gitti ekl ü gitti şürüb ü gitti hab*

Hal böyle olunca biraz kendime gelmem lazım. Gelmek için de yazmam. Ancak ne yazık ki şuraya oturana kadar da nasıl kıvranışlar içinde olduğumu anlatamam. Nedendir bilmem ortadan ikiye ayrılsam bir yarım diğer yarıma ne yapması gerektiğini söylemeden kendi yapmak istediklerini yapsalar.

Bir şehir olsanız

tüm insanların yükünü çektikten sonra birden tatil bahanesi ile herkesin sizden elini ayağını çektiğini görseniz ne düşünürdünüz?

Ya da tam tersi.

Sadece belli dönemlerde geldiklerini. Bir terk edilmişlik, bir umursanmazlık hisseder miydiniz?

Henüz o kıvama gelmedim ama yaşlıların çocuklarını, torunlarını bekleme duygusuyla bir tutabilir miyiz bunu? Ne de olsa toprak ana, Ne kadar hor görsekte eline doğruk. Agdistis, Bendis, Dione, Rhea ya da diğerleri. Acaba yürekleri biraz cız ediyor mudur?

Ben adı bilinmeyen bir İstanbul tanrısı olsam, herhalde sevinirdim insanların gitmesine. Varsın gelmesinler geri. Sanki sanki kutsal sütunlara zarar verdikten sonra İstanbul’un koruma kalkanları kalktı mı ne? Yazık oldu onlara da.

Tam bir dağınıklık oldu. Edilen laflar arasında elle tutulur olanına rastlamak mümkün değil. Lakin gurbette o kadar acı değil. Ne demiş;

Sanmanız kim  diyâr-ı gurbette
Kişi rahat olup huzur etmez
Dûr olur gerçi ehibbâdan
Hele a’âları yüzün görmez. **

İmdi yazı gezmekle hayat bulup, kıta ile bütünlük sağlamak gerekirse aklıma takılan bir diğer husus kıtanın son satırına dayanmakta. Neden benim ülkemin insanları ecnebi ellerde birbirlerinden kaçar uzaklaşırlar? Biz birbirimizi o kadar düşman mı belledik acep? Sanıyorum Türk insanında kendi ırkına karşı bir duruş var. Aman bana dokunmasın, benden bir şey istemesin, muhatap olmasın… O yüzdendir ki bir başka ülkede Türk görünce kaçıyoruz. Bu aslında şehri terk etmekle aynı doğrultuda mı? Sizi çok gördüm, lütfen uzak duralım.

Saçmalamalarım devam edecektir.

  • Artık ne yemek ne içmek ne de uyku

** İnsan gurbette rahat değildir  sanmayınız  gerçi dostlarından uzaktadır ama hiç değilse düşmanlarının yüzünü görmez

Diğer Bi Köşe yazıları için tıklayınız.

Bi Köşe – Sayı 8

Maşallah bir hafta kadar bir ara verdim bu blog işlerine. Baktım iş çığırından çıkacak bir şeyler yazayım dedim. Aslında dün gece Bi Köşe’de şu konuya değineyim diyordum ama tabi not almayan ben konunun ne olduğunu hatırlamıyorum şu an. Bir kaç dakika verin düşüneyim…

Yedi saatlik ara

Evet en az yedi saat ara vermişim. Uyudum, uyandım, yemek yaptım, yedim, film izledim derken geçen süre bu. Bu arada dün akşam ne planladığıma dair bir şeyler geldi aklıma ancak yine unuttum derken şimdi hatırladım. Ne kadar git geller ile dolu aklım. Bazen merak ediyorum acaba herkesin aklı da böyle mi? Aklımda binlerce tilki dolanıyor. Hadi tilki demeyeyim, tilki dersem deyimin tam anlamıyla, kurnazlıklar dönüyor aklımda demeliyim ancak enim öyle kurnazlığım yok. Olsa olsa şu yazma işini ertelemek için yapıyorumdur bu kurnazlığı. Olay düşüncelere gelince iş bende biraz karışıyor. Çoğu zaman aklımdakileri unutmamak için yüksek ses ile tekrar ediyorum. Düşünsenize yalnız bir adamın sürekli kendisi ile konuşmasını. Dışarıdan duyanlar ne der acaba?

Bu durum acaba ruhsal bir problem mi bilmiyorum. Muhtemelen doktora gitsem kesinlikle psikolojik bir takı takacaktır bana. Üstüne üstlük tedaviler tetkikler. Bir şeylerin özelleşmesi ile birlikte sanki değerini yitirdi gibi. Şimdi tetkik dedim. En ufak bir şeyde bile insanı korkutup bir ton tahlil, MR ıvır zıvırla baş başa kalıyorsunuz. Nasıl olsa özel sigortam var diye aslında bende bunu sallamıyorum. Aslında benim gibi bir çok kişi de bunu sallamıyor. İnsanın korkutulabileceği yegane şey sağlık ve ister istemez sağlığa para harcamaktan çekinmiyor. Şimdi benimde bu aralar belimde sıkıntı var. Bakalım doktora gittiğimde neler isteyecek benden. Elbette canım bunlar şart. Artık o kadar alışmışız ki! Evet şart ama odaklanılması gereken bu işin ücretlendirilmesi. Ama öyle bir ülkede yaşıyoruz ki “parası olmayan kullanmasın değil mi? Henüz yazmadım ama bu konu ile ilgili Steven Soderbergh‘in Unsane filminde söyle bir replik var.

İntihar konusu açtılar, sen de yemlendin. Tek ihtiyaçları olan bu onların yatakları var senin de sigortan… Sen konuştukça seni içeride tutmanın bir yolunu bulurlar ve bunu sana kabul ettirirler… sigortan karşıladığı kadar burada kalırsın, paran suyu çektiği gibi sen de iyileşirsin…

Tabi burada anlatım bir akıl hastalığı üzerinden yapılmış ama maalesef özelleşen ve sosyallikten uzak olan her toplumda yaşayacağımız bir durum bu.

Ölüler

Tabi bir ceset, ölüm, vahşet ya da her neyse burada bahsetmeden geçemiyorum. Diyorum ya bir doktora gitsem hakkımda ne karar verir bilmiyorum diye, aynı şekilde başıma bir durum gelse ve yazdıklarım ibretlik bir şekilde ortaya çıkarılırdı. Aman Allah’ım! Şiddet içerikli, abuk sabuk filmler izlerdi, düzgün kitaplar okumazdı, ölmekten, hayaletlerden, bilumum saçmalıklardan bahsederdi. “Ben öyle bir insan mıyım?” demek istiyorum Leyla ile Mecnun’daki Yavuz gibi. Tabi burası hem iyi hem kötü şeylerle atıflandırılacak kadar kalabalık bir yer benim için.

Ölüler dedim. Dün gece yine bu abuk sabuk filmlerden birin izliyorum. Filmler hakkında ayrıntı vermeyeceğim pek, sebebi ise onlar ayrı olarak yazmam. Bakalım bu filmi ne kadar sürede yazacağım. Film, Malezya filmi. Elbette korku filmi. Şimdi Malezya dedik diye küçümsemeyin bu adamlar bile bizden daha başarılı korku filminde. Aslın benim değinmek istediğim konu ise elbette bu değil. Malezya da Müslüman bir toplum. Hatta hocalarına bildiğin “usta” diyorlardı. Tabi burada imam ile hoca aynı şey midir bir bakmak lazım. Bakalım o zaman;

hoca
isim, din b. (***) Farsça ḫvāce
1. isim, din b. (***) Müslümanlıkta din görevlisi
2. Öğretmen
“Edebiyat hocasıyken talebeme bu nesir sanatından bir defa bahsetmiştim.” – F. R. Atay
3. Akıl öğreten, öğüt veren kimse
4. Medresede öğrenim gören sarıklı, cübbeli din adamı

Ben bu anlamlardan ikinci ve üçüncüsünü alıyorum “hoca” için.

imam
isim Arapça imām
1. isim Cemaate namaz kıldıran kimse
2. Müslümanlıkta mezhep kuran kimse
3. Hz. Muhammed’den sonra onun vekilliği görevini üzerine alan halifelere verilen unvan
4. Bazı küçük İslam devletlerinde devlet başkanı
5. En önde bulunan kimse, önder

Aslında görüldüğü gibi “hoca”da gördüğümüz anlamlar sadece dolaylı yoldan “imam”la kesişiyor. Bir de usta’ya bakalım;

usta
isim Farsça ustād
1. isim Bir zanaatı gereği gibi öğrenmiş olan ve kendi başına yapabilen kimse
“Nöbetçi, ustanın anasına ters ters baktı.” – N. Hikmet
2. Zanaat öğreticisi
3. Zanaatçılar için unvan
“Üzeyir usta yoldan geçmeyeceğimizi söyledi.” – R. H. Karay
4. sıfat Eli uz, işinin eri, becerikli, mahir
“Bunların hepsi de çok güzel sesli ve oyunun en ustaları arasından seçildi.” – T. Buğra
5. tarih Osmanlı Devleti’nde saraydaki cariye ve hizmetlilerin kıdemlisi
6. Akıl veren veya öğreten kimse
“Kız sana bir hâl olmuş, kim senin ustan?” – R. H. Karay

Usta kelimesi de altıncı anlamında birebir hoca kelimesi ile kesişiyor. Biz genel olarak hocayı aslında “eğiten, öğreten” olarak kullanıyoruz. Bilmiyorum yorumu olan yazsın ama Malezya’da “usta”da bu anlamda kullanılıyor olabilir. Belki “imam” demektir.

Aslında konumda da bu değil. Aslık konum hani başlıkta atıldı ya ölüler diye onlarla ilgili. Mesela bizim eskiden tabutlarımız ahşap olurdu. Her caminin kendine ait tabutu vardı. Hatta alınırdı ve sonrasında hayrına bağışlanırdı da. Şimdi biraz daha hizmet sektörünün gelişmesi ile birlikte tabutlar daha az yıpranma payı olan metal ile değiştirildi. Hatta bu tabutların klimalı olanları bile var. “Klimalı” kelimesini bilerek seçtim. Algı yapmak için. Biz klimayı sade konfor ve rahatımız için kullanıyoruz. Bir şeylerin kokmasını ve bozulmasını engellemek için “soğutuculu” yada “donduruculu” kelimesini kullanıyoruz. Yani tabut klimalı olunca ölüyü mü ferahlatıyoruz bu sıcakta algısı olurken, ölüyü soğutuyoruz deyince kendimizi kokudan koruyoruz anlamına geliyor bir yerde de onun ürümesini geciktirmiş oluyoruz. Şimdi metal ve soğutmalı tabut ne kadar caizdir olayına girmeyeceğim ancak filmde gördüğüm kadarıyla Malezya’da tabutlar biraz farklı.

Malezya’da ortalama sıcaklık 22- 32 derece arasında oluyormuş. Yani ılıman ilkim diyebiliriz. Filmdeki tabut ise metalden etrafı açık kafes şeklindeydi. Üzerinde bir örtü, örtünün altında ise kefene sarılmış ceset direkt görünebiliyordu. Aslında buradan ceset nasıl taşınırsa taşınsın önemli olmadığı ortaya çıkıyor. Sanıyorum daha rahat taşınsın diye bir şeylerin üzerine koyma ihtiyacı duyulmuş. Şimdi durup dururken bu nereden çıktı değil mi? Dedim ya garip konular üzerinde üzerime yok. Bir de gömülürken ölü sağa yatırdıktan sonra üz tarafından kefeni araladılar ve yüzünü ortaya çıkardılar. Aslıda bunun anlamını da araştırmak lazım. Filme özel midir bilmiyorum ama birde bir kaç gün aileden biri beklemezse mezar başında geri dönebilirmiş.

Merak etmeyin. Bu konuyu burada kapatıyorum.

Rüyalar

Takip edenler nasıl saçma sapan rüyalar gördüğümü bilirler. Bu gün onlardan birine yine tanık oldum. Nasıl başladı bilmiyorum ama birileri ile kovalamaca halindeyiz. Etrafta garip hayvanlar, üstümüzde eskimiz kovboy kıyafetleri ama öyle son dönem allısından pullusundan değil, birilerini kovalıyoruz. dağdan aşağı iner vaziyetteyiz ama bildiğiniz süper kahramanlar gibi bir adımda acayip uçuyoruz. Neyse tozu toprağa katıp ilerlerken birden sessizlik oluyor. Kar geliyormuş. Herkes ben dahil duruyoruz ve binek hayvanlarımızın yanına kıvrılıyoruz. Bu hayvanlar üzerimizi örterek bizi kıştan koruyor. Söylenene göre kış çok çetin ve zorlu. Ama bu olay tekerrür ederek devam ediyor. Kovala, uyu, kovala, uyu… yaz, kış, yaz, kış…

Kıçım fazla açıkta uyuyorum sanırım…

Bir diğeri

Bu anlatacağım şey aklımda nereden kalmış bilmiyorum. Rüyada mı gördüm, izledim mi, okudum mu, yoksa biri mi anlattı emin değilim. Kuvvet ile muhtemel biri anlatmış olabilir. Konuyu bilen bana çıtlatırsa memnun olurum. Muhtemelen birinin özetlediği bir kitap.

Adamın biri rüyasında bir dünyaya gidiyor. Öyle ki bu dünya çok güzel, tam yaşanacak bir yer. O kadar güzel ki bu rüyadan hiç uyanmak istemiyor. Fırsat buldukça uyuyup bu dünyaya gitmeye çalışıyor, her seferinde de aynı dünyaya gidiyor. Buradaki insanlar da çok iyi ve çok kibar. Günün birinde burada yalayan insanlar geliyor ve diyorlar ki eğer burada yamak istiyorsan kendi dünyada yapacağın bazı iyilikler sana puan getirecek ve burada kalabileceksin. Bizimki hemen kabul ediyor ve başlıyor kendi dünyasında iyilik yapmaya. Bir puan, iki puan derken sayı artıyor. Bir gün bir şiddete uğrarken yolunu değiştiriyor. Akşam diyorlar ki sen böyle böyle yaptın büyük puanı kaçırdın hatta senin iyiliğinden şüphe ettik puan kırdık. Bizimki böyle hayıflanırken tekrar bir olay görüyor ve bu sefer müdahale ediyor. Bu sefer gece gururla uykuya yatıyor. Ancak diyorlar ki senin kurtardığın adam şöyle biri ve suçları var sana puan yok.

Şimdi bu hikaye ne kadar uzayacak böyle bilmiyorum. Zaten hikaye gerçekten böyle miydi yoksa çoğunu ben mi uydurdum onu da bilmiyorum. Ama kıssadan hisse her şey göründüğü gibi değildir. Biraz dinlemek lazım.

Son Söz

Demek arayı böyle uzatınca gevezeliğim tutuyor. Anlamlara bile girmedim. Gerçi niye böyle bir köşe yaptım bilmiyorum. Ah evet çelişkili ben. Özentiden yaptım ama yine o gazete köşeleri gibi olmadı. Zaten bir kalıba girmeme gerek yok. Amaç sadece bir köşe olsun da buraya zorunlu bir şeyler yazayım. Bir sonraki yazı garip bir hikaye olabilir.

Görüşmek üzere.

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.