Kategori arşivi: Genel

ihmal

bir süredir ihmal ettim buraları. hastalık o bu derken yazı sayısı da düşmüş. sadece blogtaki yazı sayısı da değil öykü sayısı da düştü. yaklaşık üç saattir bilgisayar başında oturmuş, yeni şeylere başlıyor bırakıyorum. bir yerde kitlenip kalıyor. derken birde bakmışım burada kendimi bulmuşum. biraz dert dökme gibi olacak bu ama kısa zamanım kaldı ve bu işleri rayına oturtmam lazım.

insan hastalanınca şöyle bir gözden geçiriyor yaptıklarını. bol bol da neden yaşadığını sorguluyor. bu konuda pek emin değilim işte. fikri olan varsa beni yeşillendirebilir. yani şimdi bu dünyada ne yapmak için varız. mesela teknoloji değişti diye mi bu kadar hastalık var ya da bu kadar çok ölme korkusu? bilemiyorum. az bi teklemede hemen tonlarca para döküyoruz daha fazla yaşamak için. oysa en basit gripten kaç kişi ölmüştür zamanında. yani şimdi bizim hayatımız değerli de onların ki değil miydi? ilgin tabi.

ölür giresin o başka. he bir de ölüm ölen için midir, ardında kalanlar için mi diye bir sorunsal var. bilmiyorum ya. artık neyse. biraz daha buralara atmam lazım kendimi. bir süredir kitapta yazmamışım. oysa güzel kitaplar var tanıtacak. ama benim yazmam lazım. bu beynim nasıl çalışacaksa çalışsa da artık devam etsem. yok aslında çalışmıyor desem de yalan söylemiş olurum. bir şeyler çıkıyor ortaya ama beğenmiyorum bir türlü.

of. of.

Bir tık ötesi

Yine cep telefonundan bir şeyler yazmaya karar verdim. Doğal olarak yazım ile ilgili hatalar çok olacak. Şöyle geriye dönüp yazıları düzenleyecek vaktim pek olmadı zaten. Aslında bir önceki yazıya atıf yaparak söyledim bunu.

Yazarken ya da yazdıktan sonra diyeyim en büyük sıkıntılarımdan biri de yazıya başlık koymak. Tabi yazının kesin bir konusu olmayınca böyle oluyor. Ama bir yerde de kompozisyon yazıyormuş gibi olmak istemiyorum. Ancak bu durum bir konuya değinmeyeceğim anlamına gelmiyor… Zaten konulara değinmeliyim, değinmeliyim ki yazının bir anlamı olsun.

Bir çok köşe açtım ve kapattım bu blogda. Değinmediğim konulardan biri de kişisel gelişim şeyleri oldu. Geçenlerde benim yıllar yıllar önce okuduğum ki o zamanlar bu işlere fena sarmışım “Düşünce Gücü İle Tedavi” kitabını ofisten bir arkadaşın elinde gördüm. Bendeki kitap ikinci baskı o da 95’te yapılmış siz düşünün. Kitap şu an ise 52. baskısını yapmış. Artık nasıl satıyorsa kitapevi sürümden kazanmak için fiyatı indirmişte indirmiş. Vakti zamanında ben bu fiyata almadım kitabı. Neyse durum böyleyken bir tespitimi paylaşmak istedim.

İnsanlar böyle kitaplara ne çok ilgi duyuyor. Hele son dönem kişisel gelişim olsun da bırak gelişime dair hiç bir şey olmasın peynir ekmek gibi satıyor. Buna sadece kitap değil söyleşiler de dahil. Çok mu ihtiyacımız var yoksa bu işler çok mu havalı insanlar bu işe merak sarıyor anlamadım. Anlamadığım bir hususta kimse bunları uygulamıyor uygulasa da bir işe yaramıyor.

Mesela bir başlık: “Başarılı olmak için kendinizin önünde durmayın.”

E durmayayım tamam. Ama nasıl? Üç yüz sayfa okuyorsun yine bir fikir edinemiyorsun. Bende mi bir salaklık var anlamadım. Gerçi ben burada büyü ile ilgili çok detay paylaştım onu da yapabilmiş değilim.

Şimdi bu kitapları yada bu kişileri yermiş olmayayım ama bu arkadaşların nitelikleri de önemli. İki kurs alan işin uzmanı olup çıkıyor karşımıza. Şimdi o kadar uzattım, o kadar uzattım ki sadede geliyorum. Bende o kadar eğitim aldım. Bundan sonra ben de başlayacağım böyle yazılar yazmaya. Mesela blog ismi ile alakalı olarak depresyona nasıl girerseniz başlığı olabilir. Bütün iyi algıları kapatma. Ya o kadar pozitif verdik ki dünyaya şu kitaplar sayesinde yürümüyor ve arkadaş işte.

İşte yeni bir isim geldi aklıma. Daha önce kullanılmış mı bilmiyorum. Kendi kendinin yöneticisi olmak. (araya Google araması girdi) bakın kullanılmamış. Bir ara bunun ile ilgili makale yayınlayacağım. Şimdi ise uyumam lazım. Gündüz okuyan okuyucu yine de uyumam lazım. Bu arada bir ara size polifazik uyku deneyimimden bahsedeyim.

Auf Wiedersehen.

bir maruzatım var

itirazım var bu zalim kadere
itirazım var bu sonsuz kedere
feleğin cilvesine, hayatin sillesine
dertlerin cümlesine
itirazım var

Yazıya bu şekilde mi başlamalıyım bilmiyorum. Bu durum ne kadar iyi ne kadar kötü ondan da emin değilim. Her karanlığın sonunda aydınlık var derler. Ya da her dibe vuruşun sonunda bir yükseliş. Hatta biz bunu söyleşilerde baya dile getirdik. Yalan mı söyledik bilmiyorum. Yada daha dibe mi vurmadık ondan emin değilim. Dip kavramı ya da bir önceki deyiş ile karanlık kavramı göreceli bir kavram mı? Dip olabilir belki ama karanlık? Karanlık için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Karanlık, karanlıktır. Az karanlık olunca zaten gri yada alaca karanlık olur. Yani net bir tanım. Ancak az dip diye bir şey yoktur. Dip, an aşağıda olan kısımdır. O zaman dip ile karanlık aynı şeydir. Hepsinin birazı ne dip ne karanlıktır.

Şimdi bunu neden ispat etmeye çalıştım ki kendime? Sanıyorum vuramadığım bir dip ve içinde kalamadığım bir karanlık var. Yoksa şimdiye kadar çıkmam lazımdı. Her halükarda sürekli gri noktalarda gezinen ben bir türlü tam olarak aydınlığa varamadım. Geçen günlerde yazmıştım 12 senedir bu bloga yazmaya çalışıyorum. Ama on iki aylık çocuğun bile benden daha fazla takipçisi var. Mesela on yaşından beri hikayeler yazmaya çalışıyorum ama on iki aydır internetteki kanallarında iki kelimeyi bir araya getirmekte zorlananların kitapları var. Hem de bu vatandaşlar TÜYAP’ta imza veriyorlar, ardındaki kuyrukları sormayın. Yine alıntı yapıyorum.

ne inkar ne itiraf bu yalnızca sitem

Aman öyle bir derdim de yok. Tabi buradan hayıflanmak kolay. Bir de buradan bakayım. Bu gün kendim için ne yaptım. Şuraya tembellik yüzünden iki kelime karalamadım. Günlerimin çoğunu tembellik yaparak geçirdim. Yazdım sonunu getirmedim. 12 senedir bir reklam yapmadım. Kendi yağında kavrulsun dedim. Daha iki sene önceye kadar adımı bile demedim şu blogta. Hep bir gizemler hep bir başkaları duymasınlar. E ben bu kadar itince koşarak bana mı gelecekti. Kusura bakma paşam ama şişko yağ tulumunun tekisin. Öyle bir Alain Delon edası da yok sende. Ulan verdiğim örneğe bak. Justin Bieber yazsam belki iki üç google aramasına takılacak. Evet efendim piyasayı takip etmiyorsun mesela. En son ne zaman televizyon izledin? O saçma sapan programları, haberleri? Cevap yok tabi. Kime ne senin eski saçmalıklarından. Öyle bohem bohem takılmak, entel dantel işlere soyunmak neyse…

Mama just killed a man,
Put a gun against his head, pulled my trigger, now he’s dead
Mama,life had just begun,
But now I’ve gone and thrown it all away
Mama, ooh, Didn’t mean to make you cry,

Şu tetiği çekip öldürdüğüm adam ben miyim acaba? Hep öyle hissediyorum. Bir pislikten kendimi kurtarmış, ama bir başka pisliğe bulaşmış gibiyim. Aslında burada bir gariplik var. Öldürmeye çalıştığım hep ikinci benliğim. Onu törpülüyor, onu eziyor, onu üstünde tepiniyorum. Ya gerçekten kendimi öldürmeye çalışsam. Şimdiki beni? Sabah kalkan işine giden, sürekli hayatında bir şeyleri erteleyen ve bir türlü hayır diyemeyen. Aslında denemek lazım. Bedava değil mi? Alışkın değil miyiz milletçe? Sonrasında kendim için ölmüş olur muyum?

Bir süre yazmayınca insanın yazası geliyor. Tabi yazmayınca deyince yazmadığım anlaşılmasın. Böyle serbest yazmakta bahsediyorum. Ancak şu an yazı o kadar farklı yerlere gidebilir ki, dursun istiyorum. Bir ince hastalık kol geziyor gibi.

ben bu yüzden, incelikler yüzünden
belki daha çok üzüldüm

Belki de daha çok… öldürdüm…

Neden bana azıcık ilgi gösteren her kadına aşık oluyorum?*

Bu başlığı daha önce de atmış olmalıyım. En azından bir cümlede kesin kullanmışımdır. 2004’ten beri. Tarihi çokta önemi değil aslında. Üzerlerinden on yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen aynı soruyu sormam asıl şaşılacak şey…

“Neden bana azıcık ilgi gösteren her kadına aşık oluyorum?”*

“Bilmiyorum, belki de aşka olan açlığımdan, belki de arabesk şarkılardan öğrenmediğimden aşkı. Bu sorunun bir cevabı olabilir mi?”

Cevap her şey olabilir. Takıntılarım, yapmadıklarım, ertelediklerim, kaçtıklarınım… Olumsuzlukların tamamı… Peki ya olumlular? Olumsuzlar için bir bahane mi hep?

*eternal sunshine of the spotless mind