Kategori arşivi: Genel

38. yıl yazısı

Yukarıdaki rakamı kaç okuyorsunuz bilmiyorum ama kaç olursanız okuyun şu an ben ona tekabül eden yaştayım. Aslında böyle uzun bir giriş olamayacaktı. Uzunca yazdığım tüm kelimeler bir araya sığacak gibi düşündüm ama bir sınırlama varmış. O zaman sadece yazdıklarımın bir kısmı burada olacak. Artık ne yeterse. Tabi tamamı ise profildeki linkte meraklısı içşn. Gerçi okumaya devam edenler için dile getireyim. Bugün benim doğum günüm. Bunu derken hep aklıma Teoman şarkısı geliyor. Gerçi tabureyi tercih ederdim neyse daha fazla uzatmadan başlamalıyım. Hangi yıldı hatırlamıyorum. Sanıyorum tam adam olduğum dönemlerdi ailelerin tabiri ile tanımlama yaparsam. Bir işim vardı ya o yeterdi. Lakin bu iş beni hobilerimi yapmaktan, hunharca gece hayatına atılmaktan alıkoymuyordu o zamanlar. Siz gençlik deyin ben uzatmayayım. Alkol bataklığının dibe keyifle düşerken, uyuşturucu onu da dibe çekeriz diye yanımıza yaklaşmıyordu adeta. Her gece Yeşilçam filmlerinin döner topu altında, kahkahalar, danslar, o biçim sohbetler eşliğinde sabahı ederken gözlerimiz bir sineğinki kadar keskin oluyordu. Lakin biz nasıl bakacağımıza karar veremiyorduk. Birbirini tekrar eden günlerden hatırladığım bir gün vardı. Bilmem kaçıncı doğum günüm Taksim'in güzide olup olmadığını bilmediğim bir barında yapılmış, üstüne üstlük bir kaç poşet doğum günü hediyesi etlime tutuşturulmuştu. O sıralar sırtıma yapışmış sırt çantama bir şeyler tıkıştırdım mı hatırlamıyorum ama teke indirdiğim poşetle artık bir rutin olarak hayatımızda var olan gün doğmasını Ortaköyde izlemek için sahildeki banklara varmıştık. Nasıl vardık hatırlamıyorum. Yorgunluk, o bu derken kafamızın başımızın üzerinde dik durması için çabalarımız yetmiyordu. O gün güneşin doğuşunu görmemiş, üzerimize düşmesiyle hissetmiştik. Kavurmaya başlayan güneşte bir cehennem provasının ortasında gözlerimizi açtık. Gerinip kendimize geldikten sonra eve gitme vakti gelmişti artık. Gecenin ganimetlerini içeren poşete elime attım. Geceden içinde ne olduğundan emin değilim. Taksimden buraya boş bir poşet mi taşıdım onu da bilmiyorum ama poşet boştu. O ara arkadaşımla birbirimize baktık. Önerecek bir düşüncemiz yoktu. #doğumgünü #happybirthday

A post shared by Resül Efe (@re.efe) on

Hangi yıldı hatırlamıyorum. Sanıyorum tam adam olduğum dönemlerdi ailelerin tabiri ile tanımlama yaparsam. Bir işim vardı ya o yeterdi. Lakin bu iş beni hobilerimi yapmaktan, hunharca gece hayatına atılmaktan alıkoymuyordu o zamanlar. Siz gençlik deyin ben uzatmayayım. Alkol bataklığının dibe keyifle düşerken, uyuşturucu onu da dibe çekeriz diye yanımıza yaklaşmıyordu adeta. Her gece Yeşilçam filmlerinin döner topu altında, kahkahalar, danslar, o biçim sohbetler eşliğinde sabahı ederken gözlerimiz bir sineğinki kadar keskin oluyordu. Lakin biz nasıl bakacağımıza karar veremiyorduk.
Birbirini tekrar eden günlerden hatırladığım bir gün vardı. Bilmem kaçıncı doğum günüm Taksim’in güzde olup olmadığını bilmediğim bir barında yapılmış, üstüne üstlük bir kaç poşet doğum günü hediyesi etlime tutuşturulmuştu. O sıralar sırtıma yapışmış sırt çantama bir şeyler tıkıştırdım mı hatırlamıyorum ama teke indirdiğim poşetle artık bir rutin olarak hayatımızda var olan gün doğmasını Ortaköyde izlemek için sahildeki banklara varmıştık. Nasıl vardık hatırlamıyorum. Yorgunluk, o bu derken kafamızın başımızın üzerinde dik durması için çabalarımız yetmiyordu. O gün güneşin doğuşunu görmemiş, üzerimize düşmesiyle hissetmiştik. Kavurmaya başlayan güneşte bir cehennem provasının ortasında gözlerimizi açtık. Gerinip kendimize geldikten sonra eve gitme vakti gelmişti artık. Gecenin ganimetlerini içeren poşete elime attım. Geceden içinde ne olduğundan emin değilim. Taksimden buraya boş bir poşet mi taşıdım onu da bilmiyorum ama poşet boştu. O ara arkadaşımla birbirimize baktık. Önerecek bir düşüncemiz yoktu. Bir ork beyninden farksızdı beynimiz. Poşeti katlayıp, sırt çantama attıktan sonra ayrılarak evlerimizin yolunu tuttuk.
O poşette ne vardı, neyi kaybettim hiç hatırlamıyorum. Şu ana kadar da kimseye anlatamadım. Sanırım o gün grup halinde bildiğin böyle hunharca kutldığım son doğum günü oldu. Zaten ergenlikte parti yapacağız diye o kadar doğmuştum ki ben sonrasında yaşımı saymamaya başlamıştım. Şimdiye kadar saysaydım sanırım hala bitiremezdim.
Şimdi yaş 38. 11:de yatağa gömülen biri için oldukça aksiyon dolu hayatım var. Mesela kendimi kandırdığım kelimelerim, arada kurumaya yüz tutsa da kurtarmaya çalıştığım çiçeklerim… Babamdan 10 yaş daha büyüğüm mesela. Ondan daha çok şey bildiğime eminim. Keşke bilmeseydim diyorum bazen. Ama düşündüğümde yine onun benden çok şey bildiğini anlıyorum.
İki adım sonra ne olacak bilmiyorum. Arabalar uçacak mı mesela? Yapay zeka dünyayı kontrolüne alacak mı? Hadi onu da geçtim, elimde sevinneceğim mürekkep kokulu sayfaların kokusunu içime çekebilecek miyim? Bildiğim tek şey 20 ile 20’nin toplamının 40 olacağı ince bir hesapla. Sanıyorum hayat yine devam edecek aynı şartlarla…

Bi Köşe – Sayı 7

amma velakin

lakin
bağlaç (la:kin. l ince okunur) Arapça lākin
1. bağlaç Ama
“Halis bir şiir fena okunabilir lakin sahte bir şiir iyi okunamaz.” – Y. K. Beyatlı
2. Ancak

“Ama” bağlacından çok “lakin” bağlacını seviyorum. Sanki “ama” biraz basite kaçmakmış gibi geliyor bana. Tabi bir de “ve lakin” var. Bir de Mustafa Sandal şarkısı var biliyorsunuz:

“Amma velakin cümbür cemaatin diline düştün sen
amma velakin cümbür cemaatin coş hoşuna gittin sen…”

Tabi burada bir çok bağlaç bir araya gelince birbirlerine bağlanmıyorlar tabi. Bu tamlama farklı bir anlama geliyor.

amma velakin Ar. amm¥ + ve + l¥kin
bağ. (amma vela:kin, l ince okunur) esk. 1. Bununla birlikte: “Amma velakin insan, ne de olsa yiğit geçinmekten hoşlanıyor.” -N. Hikmet. 2. Ne var ki.

Amma velakin bu kullanımlar pek yanlış kullanımlar değil. Sanki biz “lakin”i kullanırken biraz “amma velakin” anlamında kullanıyormuşuz gibi geliyor bana. Gerçi, “ama” dışında en çok kullanılan “fakat” bağlacı. Fakat ise tamamen kalın seslilerden oluşması ve söylerken sert çıkması sebebi ile hep karşı çıkma amaçlı kullanılan bir bağlaç.

İşte bu ayni sertlik ve baş kaldırış İlhami Algör‘ün Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku‘sunda da var. Bence çok başarılı bir isim seçimi. Ne zaman “fakat” desem ya da birinden duysam hemen ardından “Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” dememek için içimde fırtınalar kopar.


Şiddet

Bu akşam nedense içimde bir sakinlik var. Hafta içi yazmak için kurguladığım şeylerin hiç birini yazmak istemedim bu yüzden. Sanıyorum yazacaklarımın tamamı öfke ve şiddet içerikliydi. Şimdi ise onu çıkardığımda yazacak bir şey kalmadı. Aslında iş öfkeyi, şiddeti çıkarmakla bitmiyor. Bir şekilde sevgiyi de ekmek lazım yerine. Otomatik Portakal’ı hatırlarsanız şiddeti silmek için kullanılan şiddet ana karakterin elinden alındığında yerine bir şey konulmadığı için bir boşluk olarak kalıyor. Sonrasını biliyorsunuz zaten. Buradaki bir diğer husus ise şiddetin kime göre haklı olduğu. Eğer, gücün yanındaysanız, şiddet kullanmakta her zaman haklısınızdır. Tabi şiddetin haklısı olmaz hiçbir zaman.

İyilik içten gelir. İyilik bir seçimdir. Bir insan seçemezse, insanlıktan çıkar.

Otomatik Portakal

Kötülük her insanın doğasında vardır. Bu doğayı reddetmek için insan yasak elmayı, cennetten kovulmayı uydurur. Hep bu kötülüğü ona yaptıran bir dış güç vardır.

İyilik ise ekilir. Ekildiği kadar da insan bünyesinde var olur. Siz bir insana iyilik ekmezseniz o insanın iyi olmasını bekleyemezsiniz. Bu kavram o kadar değişkendir ki, dünün iyiliği bu günün kötülüğü olabilir. Bu günün kötülüğü ise yarının iyiliği. Bu farkı hayatınıza kısa bir göz attığınızda görebilirsiniz. Bir de bakmışsınız o yargıların içinde siz de aynı fikirlere sahip olmuşunuz.

Toplumun tamamının fikrine sahip olmak, bunları kabullenmek, aslında yapılacak kötülüğün kötülükten sayılmamasını sağlamaktan başka bir şey değildir. Bu yüzden insanlar güçlünün yanındadırlar, kötülükler karşısında vicdan azabı çekmemek ve kendini kamufle etmek için. Bu nedenledir ki işlenilen suç güçlünün yanında olmakla orantılıdır ya da gücün onu nasıl kullanacağıyla.

Bir genellemeye gidilmez ama aşağıdaki alıntıya bakalım.

Son olarak, Riviere’nin daha sağlıklı düşüncelere dönüşü, uzun süreli olmayabilir, kendisi suçlu olmasa da en azından tehlikeli bir kişidir ve kendi iyiliği ve her şeyden önce de toplumun iyiliği için kapatılması gerekmektedir.

Dr. L. Vastel (Bir aile cinayeti Ed: Michel Foucault)

Bir aile ciyaneti’ni kısaca özetlemek gerekirse, 20 yaşındaki Riviere adındaki genç bir gün annesini, kız kardeşini, erkek kardeşini balta ile katleder ve daha sonra aklı başında bir şekilde yaptığını kabullenerek ortaya çıkar ve mahkeme süreci başlar. Bir de hatırat kaleme alır olayların neden buraya geldiği ile ilgili. Daha sonra da gayet düzgün bir insan profili çizer. Bu alıntı da Riviere’yi inceleyip muayyene eden doktorun görüşlerindendir. Aslında özet olarak genel kanı insanın yaptığı şeye geri döneceğidir. Bu ya kendi isteği ile ya da toplumun onu itmesi ile olacaktır ama sonuç kaçınılmazdır.

Riviere bu olaydan sonra idam edilmemiş, müebbet hapis almıştır. Kendine göre hafifletici nedenleri de vardır aslında. Bunu babasını kurtarmak için yapmıştır.

Şimdi olay nereye geldi. Her ne olursa olsun, bir suç işlemiş insanın bu suçu tekrar işleme ihtimali var. Bu ihtimali ortadan kaldırmak aslında hüküm giydiği süreçte onu düşüncelerinden arındırmakla mümkün. Aksi taktirde toplum olarak genellediğimiz gibi aynı damgayı üzerine vurduğumuz sürece bu potansiyel var olacaktır. Zaten işlerin buraya gelmemesi için de küçük yaşlardan başlayarak eğitim çok önemli. Yani bir insanı cezalandırarak onun doğru olmasını sağlayamazsınız. Bu doğruluk her zaman geçici olacaktır.

Ancak ve ancak düzgün eğitim bunun karşısına geçebilir. O kişiyi öldürmek sadece kolaya kaçmak, süreci uzatmak demektir. Tabi kararı verecek merciler ve hukuk adil olabilmesi ayrı bir konu. Zaten değişen doğru algısında neyin doğru olduğu oldukça muallakta. Bunun için çok uzağa gitmeye gerek yok, yakın tarihimiz buna şahit.

Sonuç

Konu oldukça dağınık gibi görünüyor ama aslında bağlantısı büyük. Bi Köşe’de neden dönüp dolaşıp eğitime geliyorum bilmiyorum. Eğitim şart yani. Hani şu andaki eğitimden bahsetmiyorum, insanın kendini eğitmesi önemli olan. Ama ya aile, ya da eğitim deki ufak bir kıvılcımın bu eğitim merakını içine ateşlemesi lazım insanın. O merak olduğu sürece, tamah etmeyecek, itaat etmeyecek ve doğruyu algılama konusunda daha başarılı olacak.

Bir hafta sonraki yazı ne olacak tereddütteyim. İyi kötü bir şeyler çıkıyor ama. Daha garip konulara da mı girsem acaba?

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.

Bi Köşe – Sayı 6

tembel
sıfat Farsça tenbel
1. sıfat İş görmeyi, çalışmayı sevmeyen, çaba göstermekten, sıkıntıdan kaçan (kimse), üşengeç
“Tembeller ve işsizler daha çok yorulurlar.” – A. Ş. Hisar
2. tıp (***) Fonksiyonunu yerine getirmede yavaşlık gösteren (organ)
“Galiba karaciğeri de tembel.” – H. Taner (TDK)

tembellik -ği
isim
1. isim Tembel olma durumu, atalet
2. Tembelce davranış, atalet
“Zaten bu şair milletinin tembelliği dillere destandır.” – N. Hikmet (TDK)

Tembellik

Tembel bir insan değilim aslında. tembellik düzeyine varan miskinliklerim var sadece. Bu arada miskin demişken anlamına da bir bakalım;

miskin
sıfat Arapça miskīn
1. sıfat Çok uyuşuk olan (kimse)
“Hayran olduğum adamı miskin bir mektep çocuğu gibi yaka paça alıp götürdü.” – Y. K. Karaosmanoğlu
2. Hoş görülemeyecek durumlar karşısında tepki göstermeyen (kimse)
3. Cüzzam hastalığına tutulmuş olan (kimse)
4. Âciz, zavallı
“Âşık olan miskin olur / Hak yoluna teslim olur” – Yunus Emre

Sanıyorum ilk iki anlam bana “cuk” diye oturuyor. Tembellik dedim de tabi birde işin şöyle bir boyutu var. Haftanın beş günü çalışınca ister istemez böyle malak gibi yatmayı kendinize hak görüyorsunuz. Aslında bu hoşnutsuzluktan kaynaklanıyor sanırım. Düşünsenize, bütün gün işlerinde mutlu, mesut yada daha tam zıttı duygularla vakit geçirenler hafta sonları kendilerini oralara buralara atıp yine mutluluklarını yana beyan gözler önüne seriyorlar. “Cidden mi ya? diye soruyorum her seferinde. Tabi bu sadece hafta sonu tatili ile sınırlı değil. Bütün yıl çalış, sonra on beş gün tatil yağacağız diye kendini avut. İnsan sadece aç kalmamak için çalışmalı bence. Ama biz ne yapıyoruz. Düzen sadece çalışmak zorunda olduğumuz için çalıştırıyor bizi. Gerçi çalışmak bana göre değil, bana göre değil diye diye çalışma hayatımın sonuna geldim sayılır. Tabi böyle diyorum ama çalışmak var çalışmak var. İnsan doğasında olan işle meşgul olmalı.

Şimdi o kadar tembellik üzerine bu günümü yazayım. 1’de kalkıp, kahvaltı; üçte yat; altıda kalk, akşam yemeği bir film eh zaten bu saat oldu. Sonra miskinlikten kurtulup ne yazsam diye debelen. Aslında ikinci uyku öncesi bilgisayarda yazma eylemini yerine getirmeye çalıştım ama yok öyle bir ağırlık. göz kapaklarımda “ACME”nin örsü asılıydı sanki. Şimdi de tüm vücudumda öyle bir ağırlık var ki anlatamam.

Aslında konu bu değildi

Aslında Bi Köşe bu hafta bu şekilde başlamayacaktı. Biraz yapay zeka üzerine bir şeyler anlatacaktım. Aslında hala anlatabilirim ama bilgisayar başında ne kadar daha oturabilirim diye soruyorum kendime. Yok nede bu aralar bir şeyler var.

Yapay zeka ile ilgili izlediğim iki dizi var bu aralar. Biri zaten herkesin izlediği Westworld diğeri ise Humans. İki dizide de robotlar bilinçlendi (aslında Humans’da hep bilinçliydi) ve insanlara karşı bir tavır sergilemeye başladılar. Westworld’de bulundukları ve insanların duygularını tatmin etmeye çalışan insanlara karşı ayaklanarak gerçek dünyaya ilerlemeye başladılar. Humans’da ise zaten bu robotlar insanlara hizmet için vardılar ve onlar ile birlikte yaşıyorlardı. Tabi his, ruh, bilinç artık ne derseniz deyin, insana yakın duygulara kavuşunca, insanlar onları istemedi. Tabi haliyle onlar içerisinde de uzlaşmacılar ve karşı çıkanlar vardı. Azınlık halini alan bu robotlar yaşam hakkı iddia etmeye başladılar. Onların tarafında olan bir insanın komisyona sunmak için söyle cümleleri var;

Bunu defalarca gördük. Tarihte ne zaman bir azınlığa eşitlik verilse, tüm insanlığın yararlandığını görüyoruz. Birbirimizinden öğrenecek çok şeyimiz var, kazanacak çok fazla kavrayış var. Sosyal uzlaşma tek şansımız.

Humans

Evet aslında yapay zekalı robotları bir yana bırakalım, insanların uzlaşmaya ihtiyacı var. Ancak bu uzlaşma, ekonomik, dini, örf, adet vs..ç gibi farkların göz ardı edilmesi ile olur. Azınlık topluma uyum sağlamalıdır. Farklılık gösterdiği sürece azınlık olarak kalacaktır. Aynı şekilde çoğunlukta, azınlığın değerlerini bilip ona göre hareket etmelidir. Tabi burada kilit nokta ise belirttiğim gibi ekonomik faktörler. Ekonomik dengesizliği dizginlemek din, örf, adet gibi diğer olgular tarafından olur.

Çoğunluğun azınlık tarafından yönetimi tiranlıktır; azınlığın çoğunluk tarafından yönetimi de tiranlıktır. Her iki durumda da ‘senin istediğin gibi değil, bizim istediğimiz gibi yapacaksın’ kuralı geçerlidir.

Herber Spencer

Ekonomik özgürlüğün olmadığı yerde insanlık yada hoşgörüden bahsetmek biraz zor. İnsanların alım gücü düşük olduğu sürece bu süreç,hiç bir zaman olumlu bir yere doğru gitmeyecektir. Biz de ülke olarak bu durumun içindeyiz. Ne olursa olsun, kendi halkını ekonomik olarak refaha ulaştırmadığın sürece dışarıdan gelecek herkes istenmeyecek bir yerde hoşgörü sınırı aşılacaktır.

Balık gibi yüzüp kuş gibi uçmayı başardık ama çok kolay bir şeyi yapamadık, kardeş gibi yaşamayı.

Martin Luther King

Aslında insanlar olarak bizim kardeş gibi yaşamak konusunda bir sorunumuz yok. Kardeş gibi yaşatmayan bu politikalar. Yeni doğan bir çocuğu hangi, ırk, hangi zümreden olursa olsun, bunlara hayvanlarda dahil yanına koyun, kimseyle sıkıntısı olmayacaktır. Tüm bu sıkıntıyı çıkaran aslında görüşler. Evet, görüşler olabilir olmalı da ancak bu durum hiç bir zaman insan olmanın, insan olduğumuzu unutmanın önüne geçmemeli.

Yapay zeka diyorduk

İnsanların kendi sonunu getireceğini düşünenlerdenim. Yani Allah belamızı vermeyecek ama her zaman yaptığımız gibi işi ona yükleyeceğiz. “Yapay zeka, yeryüzünde insan ırkının sonunu getirebilir.” der Stephen Hawking. İnsanoğlu zaten sadece yok etme konusuna odaklanmış bir durumda. Yapay zeka insan zekası ile birleşip bilinçlenmekte. Bu durumda insanoğlunun yarattığı yapay zeka da ondan farklı olmayacaktır. Zaten yapılan testler de bunu gösteriyor. Oluşturulan yapay zekanın ırkçı olduğunu, şiddete meyilli olduğu görülmüş. Biz gerçekten insan olmadan yapılacak böyle bir şey elbetteki insanın sonunu getirecektir.

Aslında insanoğlundaki bu gelişimin başlıca sebeplerinden biri de tanrıyı aramaktır. Transcendence filminin bir sahnesinde şöyle bir diyalog geçer.

– Bir Tanrı mi yaratmak istiyorsunuz? Kendi Tanrınızı?
– Bu çok güzel bir soru. Şey… İnsanoğlu bunu hep yapmaz mi?

İnsanın tanrıyı oynama fikri her zaman vardır. O yüzdendir ki kutsal kitaplar, insanın yaradılışında, tanrının nefesinin üflenmesinden bahsederler. Aslında bu durum onu tanı rolü yapmaya iter ve ona dünyayı yakıp yıkma, kendinden farklı olan canlılara zarar verme hakkı verir. Her şeyin hakimi odur. Ne güzel ki milyarlarca insan var. Bir olma durumunda tek tanrı o olacaktı. Tabi bu süreçte bir yapay zekanın tek olarak yaratılması aynı sorunun yaşanmasına sebep olacaktır.

Alien: Covenant filmi bu konuya değinir. İnsanların yarattığı bir yapay zeka, diğer varlıklardan kudretli ve zeki olarak bir kalınca kendini tanrı ilan eder ve kendi kitabını yazar. Genetik olarak tüm varlıklıların kopyası vardır elinde yapması gereken sadece onları çoğaltmak, güçlerini onlara gösterip kendisi için çalışmasını sağlamak. Bu süreç aslında bir tekerrürden ibaret olabilir. Yani et, kan, hücre dediğimiz şey, yapaylığın zirvesi olabilir. Bu da başka bir konu.

Sonuç

Yazı tamamen farklı yerlere geldi. Azınlıklardan girip, yapay zeka ve tanrı olmaktan çıkınca, birden bu yazı nasıl sonuca bağlanır tereddütte kaldım. Aslında tüm bunların ortak noktası, yok olmak. Çok kötümser yaklaşıyor olabilirim ama bir yerde gerçek bu. Azınlıklar insan insan, insan diğer mahlukatlar olsun, kendimize tanrı rolü biçip yönetmeye çalıştıkça hepimizin sonunu getireceğiz. Ben uzayda bir koloni kurulacak, insan ırkı orada yaşayacak gibi bir hayale kapılmıyorum. Ah evet olabilir bu mümkün, ama insan bu şekilde devam ettiği sürece sonu hep aynı olacaktır. Hep ümit edelim ki soyu bir şekilde devam edecek şekilde yok olalım ve yok edelim.

Bu arada filmleri ve dizileri izlemiş olmama rağmen neden yazmamışım anlamadım.

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.

Bi Köşe – Sayı 5

Bu kez yine hafta içi ne yazsam diye düşünüp notlar almadım. Bu sebepten dolayı bu haftaki Bi Köşe sayısı oldukça kısa olabilir. Sonunda bu gün itibari ile seçimi de bitirdik. Hayırlı uğurlu olsun. Umarım sonuçlar herkes için hayırlı olur. Tüm siyasiler de biraz silkinip ne yapıyoruz biz der. Şu yazdığım cümleye ben bile inanmadım ama neyse. Konu ile ilgili H. L. Mencken şöyle demiş:

Politikacıların içerisindeki halk ruhu, hırsızların ve sokak serserilerinin sahip olduğu halk ruhundan fazla değildir. Politikacıların amacı, her zaman kendi özel avantajlarını artırmak ve bunun için ellerindeki çok büyük güçleri kullanmaktır.

Zaten biz bunu biliyorduk değil mi? Lakin tekrarlamaktan bir zarar gelmez. Bu sebeptendir ki ben iktidarda uzun süreli kalınmasına pek sıcak bakmıyorum. Ne kadar kalıyorlarsa o kadar kök salıyor, çalmaya çırpmaya devam ediyor. Sonrasını biliyorsunuz zaten biraz düşününce ortaya çıkıyor.

Sanat ne kadar gerekli?

İnsan özgür olmadan, huzurlu ve mutlu olamaz. Dante Alighieri

Dante‘nin dediği gibi insanın mutlu ve huzurlu olması özgür olamasına bağlı. Yaşadığımız dünyada ne kadar özgürüz bu tartışılır bir konu. Ancak bireyin kendini keşfetmesi, geliştirmesi; huzurlu ve mutlu olma yolunda sanatın etkisi yadsınamaz. Zaten Ulu önder bu konunun ciddiyetini “milletin hayat damarlarından kopmuş” diyerek belirtmiş.

Peki biz ülke olarak sanatın neresindeyiz? Maalesef bunun için iyi şeyler söyleyemeyeceğim. Artık toplum öyle bir duruma geldi ki tek sanatsal faaliyeti televizyon izlemek oldu. Tabi buna sanatsal faaliyet dersek. Zaten geçim sıkıntısının bir ülkede sanatsal faaliyetlere para ayırmak aileler için oldukça zor. Ancak sanat devlet tarafından desteklenmelidir. Nasıl vücudun gıdaya ihtiyacı varsa ruhunda gıdaya ihtiyacı vardır. Bu gıda da sanattır. Konuyla ilgili Erol Evgin şöyle demiş:

Sanat, ekmek kadar su kadar önemlidir. İnsan sağlığı; ruh ve beden sağlığı olarak ikiye ayrılır. Ruh sağlığının ilacı kültür ve sanattır, tiyatrodur, müziktir, sinemadır. Beden sağlığımızı ne kadar önemsiyorsak, ruh sağlığımız için de kültür sanat merkezlerimizi o kadar önemsemeliyiz.

Sanattan kopan toplumun, zaten haberlere baktığımızda görebildiğimiz gibi, sorgulamayan, düşünmeyen, şiddete meyilli bir toplum halini alır. Son dönemde gördüğümüz o şiddet haberlerinin, her gün çektiğimiz trafikte insanların birbirine yaptığı saygısızlığın tek sebebi budur.

Nereden çıktı sanat?

Sanat nereden çıktı derken, sanatın varoluş serüveninden bahsetmeyeceğim. Sanat evrenin yaratılmasıyla başladığını biliyoruz zaten. Burada sanata değinme sebeplerimden biri geçtiğimiz günlerde ortalıkta dolanan haberler.

Bunlardan birincisi, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarının, Pandomim Sanat Dalı Bölümü kapatıldı. Mezun olan öğrencilere ise bir kep töreni düzenlenmedi. Bir devlet üniversitesinin haklı hiçbir tarafı yok. Devlet ne olursa olsun bu eğitim hakkını vermek zorunda.

Diğer bir haber ise, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesine bağlı İstanbul Devlet Konservatuarı’nın Beşiktaş’taki binasından çıkarılması söz konusu. Bina TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı tarafından MSGSÜ’ye tahsis edilmiş. Şimdi ise gerekçe tam olarak nedir anlayamadım. Tarihi yapıların aşınmasından bahsedilmiş ama tam olarak amaç nedir bilmiyorum. O zaman aşınma riski varsa oradan Başbakanlığı’da kaldıralım. Bu arada çıkarılma söz konusu ama nereye taşınacakları konusunda bir bilgilendirme yapılmamış. Bu iş biraz bana, “Almanya’dan oğlum gelecek” cümlesini hatırlattı.

Sanat, hiç bir zaman yaratıcıya şirk koşmak olmamıştır. Eğer toplumda sanatı bu şekilde yorumlayan varsa yanılıyor demektir.  Honoré de Balzac şöyle der;

Sanatın vazifesi, tabiatı kopya etmek değil, tabiatı ifade etmektir.

Tabiatı anlamadığın sürece tabiata zarara vermeye, tabiatın yok olamasına sebep olursun. Tabiatın kelime anlamına bakarsak;

tabiat
isim Arapça ṭabīʿat
1. isim Doğa
“İnsan zekâsı tabiatın içinde değil tabiatın yanında, ayrı bir kuvvettir.” – A. Haşim
2. Doğal özellik
“Arazinin tabiatı.”
3. Huy, karakter
“Mağrur, bazen zalim olacak kadar hiddetli, bazen çok müşfik ve hassas bir tabiattadır.” – A. H. Çelebi
4. Güzeli ayırma melekesi, zevk, beğeni
“Abdi Bey, tabiat sahibi, altıncı kat terasında böyle bir bahçe tanzimi, doğrusu takdire şayan.” – A. İlhan
5. İnsanın büyük abdest bozma kolaylığı veya zorluğu

Sanatın yokluğu ile tüm bu anlamları bozuyoruz demektir. Sanat gelişme, özgürleşme, var olma demektir. Ve daha fazla sorgulayan, yönetilmesi zor birey demektir. Bu sebeptendir ki siyasetçiler sanatı pek fazla sevmez ve zaman zaman ucube diye de nitelendirebilirler. Ancak asıl olan şey sanatsız olunamayacağıdır.

Sonuç

Bir yandan da gözüm seçim sonuçlarında. Yazı bu sebeptendir ki biraz dağınık olmuş olabilir. Zaten yaz dönemi böyle bir işe neden girdim bilmiyorum. Yazmak yaz işi değil sanırım. Neyse… Haftaya görüşmek üzere.  Bonus bir de şarkı olsun.

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.

Bi Köşe – Sayı 4

bayram
isim
1. isim Millî veya dinî bakımdan önemi olan ve kutlanan gün veya günler
2. Özel olarak kutlanan gün
“Üzüm bayramlarının eğlencelerinde bulunmak istiyorum.” – H. E. Adıvar
3. Sevinç, neşe
“Sandalda, gemide bir sevinç, bir bayram, el çırpmalar, gülüşler, yaşalar.” – N. Cumalı TDK

Bi Köşe’nin bir sonraki sayısı (yani bu sayı) Ramazan bayramına gelecek diye özel bir bayram yazısı yazmadım. Bu şekilde aslında bir taşta iki kuş vurmuş gibiyim. Bakıyorum da nasıl bir kaytarmaysa bu içerik üretmek konusunda. Neyse efendim, Hepinize, mutlu, huzurlu nice bayramlar dilerim.

Nerede o eski bayramlar…

Tabi bu şekilde klasik bir yoruma girmeyeceğim. İnsanlar bozuldukça, bayramlar da bozuldu ve bozulmaya da devam ediyor. Maalesef bu bozulma genetik aktarımla kaldığı yerden üstüne koyarak devam ediyor. Bence düzelmesi de biraz zor. Evet düzelmez mi, düzelebilir ancak bu işi genetik aktarıma bırakmamak, eğitime bağlamak gerekli. Madem dünyanın egemeni, bütün mahlukatlar bize hizmet edecekmiş gibi düşünüyoruz bu farkı ortaya koymamız, dengeyi sağlamamız lazım. Dengeyi sağlamak içinse bilinçlenmek lazım.

Bayram olgusuna geri dönersek, belkide insanoğlunun yaratılışından itibaren anlam yüklediği şeyleri kutladığı günler bunlar. Ölümün sonrasını bilmiyorum ama zaten yaşadığımız süre içerisinde insanın varlık olarak dünyada bulunması zaten bayram değil mi? Yani yaşam süresi içerisinde her gün bayram. Ama nedense biz sadece “deliye her gün bayram diyoruz“.  Ve bu şekilde meşru olan bayramı yani asıl yaşama hakkını rafa kaldırıp yapay bayramlara sarılıyoruz. Öyle bir hal alıyor ki bu iş, zaten düzen kölesi olmuş insan için bu yapay bayramlarda anlamını yitiriyor birer tatil, nefeslenme gününe dönüşüyor. Ve maalesef, bu da genetik aktarımla bir sonraki nesillere geçiyor. Varlığımızı, unutuyoruz, anlam yüklediklerimiz unutuyoruz sonunda her şeyi unutacağız. İşte bu sebepten, kanunlar, devletler, dinler çıkıyor. Evrilerek değişerek. Değişime uğramayan her olgu da unutulmaya mahkum. Yine de her şey insan safken, temizken güzel. Yani çocukken. Maalesef onu da bozmaya başladık.

Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var; Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var! Necip Fazıl Kısakürek

Kelime yine ölüme vardı

Sanıyorum Bi Köşe’nin vazgeçilemez konusundan biri oldu ölüm. Dönüyor dolaşıyor aynı yere geliyorum. Öyle çok ölüm meraklısı da değilim. Şimdi eski yazıları okuyanlar, hatta ilk yazılara gidenler benim nasıl bir yalancı olduğumun ortaya çıktığını düşüneceklerdir. On küsür senedir insanın değişmesi oldukça normal değil mi? Gerçi o zamanlar daha karamsardım. Karamsarlık adı üzerinde karanlığa doğru yürümek. Ve bir gerçektir ki karanlığa varmayanlar aydınlanma yaşayamazlar. Aslında o zamanları da özlüyorum. Sanki daha çok bendim ve şu an benden çok farklıyım. Yukarıdan bakıyorum, etrafında dolanıyorum, bazen içinden geçiyorum ama bir türlü ben olamıyorum. Bernard Shaw‘dan alıntılarsak sanki buna biraz yakınım. Ya da kafam karışık. Bıraksanız ya beni.

Ne korkunçtur, sonsuza dek kendinle baş başa kalma düşüncesi. Sizi seviyorum, ama kendimi sevmiyorum. Değişmek istiyorum; daha iyi olmak istiyorum, yeniden, yeniden başlamak istiyorum; tenimi değiştirmek istiyorum yılanlar gibi. Bıktım artık kendimden. Bir gün değil, günlerce değil, sonsuza dek kendime nasıl katlanırım? Bunu düşünmek bile korkutuyor beni: karamsar, kin dolu, susmuş oturmuşum bu nedenle. Siz hiç düşünür müsünüz bunları?

Bernard Shaw

Benim garip rüyalarım

Garip rüyalarım olduğunu biliyorsunuzdur. Yazdığım bir çok hikaye de bunlara dayanır, yazamadıklarım da. Hiç bir şikayetim yok fazlasının da olması için sürekli kendimi şartlandırıyorum. Zaman zaman işe yarasa da, nerede o eski rüyalar diyorum bayramlara atıf atarak.

Son dönemde ise sürekli tekrarlanan bir rüyamı paylaşmak istiyorum. Sürekli tekrarlanması ilginç, gerçekleşecek mi diyorum ama olma olasılığı biraz düşük gibi. Bu arada benim rüyalarım genelde rüya gibi değil. Sürekli bir gözüm açık rüya görürken. Yani normal hayattan da bağımı koparmıyorum.

Sanırım Karl Köprüsü. Hatırlıyor gibiyim. 1500’lerden kalma köprünün üzerindeyim. O tarihlerde miyim yoksa yeni bir tarih mi emin değilim. Hava karanlık, gün yavaş yavaş alaca karanlığa uzanıyor. Köprünün iki yanı ahşap korkuluklarla bezenmiş, henüz heykeller dikilmemiş. Yani 1500’lerde olmam olası. Yürüyorum. Telaşlı da değilim. Köprünün düzensiz taşlarında ayağım kayıp yere düştüğümde üzerime beliren bir gölge fark ediyorum. Gölgenin ihtişamından korkarak hızlıca dönerek oturuyorum kıçımın üzerine. O an başımı bile kaldırmadan, göğsümde  elindeki, uzun, ince, sivri, yeni doğan güneş ışığında bir ay gibi parlayan, belki daha önce hiç kullanılmamış ya da sürekli kullanılmanın etkisiyle parlamış bir kılıcın yansımasını görüyorum. Kılıcı tutan gölge bana biraz daha uzanıyor. Öylece acı veren bir duygu hissediyorum göğsümün üstünde.

İnsan olmak

bi köşe

Öteki dünyada şahitlik yapacağınızı söyler kutsal kitap. Şahitlikten çok karşılık vereceğinizi söyleseydi keşke gördüğünüz tüm o şiddetin yansıması olarak. Gerçi siz daha bağışlayıcı olurdunuz. İnsan nasıl olunur gösterirdiniz bize.

Bir insan söyledikleri kadar söylemedikleri ile de insanlaşır. Albert Camus

Albert Camus’un cümlesinden yola çıkarak aslında “Bir insan yaptıkları kadar yapmadıkları ile de insanlaşır” diyebiliriz. Bu yapılabilecek tüm eylemler için değişkenlikte gösterir. Yani kendi çapımızda düşünebiliyor olmak bizim istediğimiz şeyi yapacağımız anlamına gelmez. Bu düşünceye sahip insanlar hastalıklı ve tedavi edilmesi gereken insanlardır. Düşünceler özgür olmalı ancak zarar vermeye yönelik olan düşünceler sadece düşünce olarak kalmalıdır. Yani kendinden güçsüz bir varlığı sırf keyif için işkence etmek tanımladığımız anlamda insanlığa sığmaz.

Bu cümlelerimi küçücük bir köpeğin ayaklarının ve kuyruklarının kesilip ormana atılması sebebi ile kuruyorum. Hangi mantık bu, hangi akıl bunu eyleme dökebiliyor anlamış değilim. Aldığı zevk nedir o da ayrı bir konu. Aslında bu gibi olayları sosyal medya sayesinde duyar olduk. Önceden yok muydu sanki? İşin aslı bu gibi insanların kanunen yargılanmaması. Hoş o değer verdiğimiz (!) insanların ölümüne bile kanun tepkili davranmıyor. İnsanın insanı öldürmesine bir şey demiyorum. Ancak kendini yüksek görenin, kendi kendine hikayeler uyduran ve şahlandıran insanın bunu keyif için yapmasını uygun bulmuyorum. Et yemiyor musun diyen olabilir. Evet yiyorum belki sonrasında fikrim değişir ama besin zinciri olarak hayvanların makul ölçüde kullanılabileceğini düşünüyorum. Hayvan derken bu genellemeye insanları da katıyorum. Yöneten ve akıllı olduğumuzu savunduğumuz yerde besin kaynaklarını ama varlık için yönetemiyorsak, bizden güçlüler gelsin bizi, biz insanları da yesin. Hatta hep bizi yesinler. Şimdi yamyamlıktı insanlar bundan vazgeçti diyoruz ama ben kaynakların tükenmesi halinde yine bu yola baş vurulabileceğini düşünüyorum.

İşi biraz daha karıştıracak ama, yapay et üretimi başarılı oldu. Yarın bir gün klonlama ya da fabrika üretimi insan olduğunda onların da besin zinciri olma olasılığı olası. İlerleyen zamanlarda yapay zekalı robotlarla yaşıyor olacağız. Onları nasıl kabulleneceğimiz bir muamma. Of iş biraz sarpa saracak konuyu kapatıyorum burada. Gerçi bizim kapatmamıza gerek yok, biz yol, inşaat derken daha çok zamanımız var.

Söylemem o ki, ne olursa olsun keyif için sırf ölüyor yada acı çekiyor diye keyif almak için yapılan bu eziyetlerin cezasız kalmaması taraftarıyım. Umarım bu küçücük köpeğinde ölümüne sebep olan mahlukat ektiğini biçer ve aynı şekilde dişler arasında can verir. İlahi adalet yerini bulur.

Sonuç

Hitler “Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir.” der. Bunu kendisi için de demiş olabilir bilmiyorum ama dediği çok doğru. Aklımızı kullanamadığımız bu dönemlerde şiddete meyil etmemiz olası ve ne yazık ki biz Türkler kaba kuvvetimiz ve savaşçılığımızla övünürüz. Buradan yola çıkarak aklımızın olmadığı ve sürekli susup kabullendiğimiz fikrini ortaya atabiliriz. Bu önerme biraz tepki toplayacak gibi oldu. Gerçeklik payını düşününüz lütfen. Aklı kıt yönetimlerin/kişilerin başvurduğu yegane usul bu.

Oysa insan olarak yaklaşmamız gereken Yunus Emre’nin sözleri “Yaratılanı severim yaratandan ötürü.” Eğer buna inanmıyorsak, yaratana da inanmıyoruz demektir. Hani böbürlenerek anlatıyoruz ya. 

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.