bir diğer dönüş

Bakıyorum döndüm dedikten sonraki yazım yaklaşık bir ay sonra geliyor. geçen sefer de aynı tabiri kullanmışım. Aslında tam bir ay sonra yazsam daha makul olurmuş. Malum yeni yaş falan. Neyse şu an da Kurban Bayramı. Yani önemli gün sayılır. Sayılır diyorum çünkü klasik bir cümle kuracağım: Nerede o eski bayramlar. Vallahi teknoloji ile birlikte evrimini geliştiren insanların ilerlemesi çok normal. Anormal olan geçmişe özenmesi. Demek ki biz bir şeyleri yanlış yapıyoruz. Doğru yaptığımız ne var diye sormak lazım. Ah be dön dolaş aynı yerdeyiz. Neyse çok hazırlıklı çıkmadım yola bu yazıyı yazmak için ama şu bir gerçek ki yapmak istediklerimi yapamadım bu tatilde. Yine bir şeyleri erteledim. Yaza bağlıyorum bunu. Zaten tüm tembelliğimi bir şeylere bağlıyorum. Hadi hayırlısı. Hem bu ara bir şeylere kafamı bozmam lazım. Melankoli lazım. Gerçi insan yaşlandıkça ondan da uzaklaşıyor insan…

sanıyorum döndüm

Bir on gün daha yazmasam bir ay olacakmış. Gerçi kaç on atlattım o da ayrı bir mesele. Ben yine bıraktığınız yerdeyim. Boş vaktimi film ve dizi izleyerek öldürüyorum. Biraz da okuyarak. Onun haricinde Şu sayfayı her pazar açıyorum öylece bakıyorum. Sonra diyorum ki, “ya ben pazartesileri yayımlıyorum yazıları daha bir gün var”. Sonrası malum. Pazartesi hengamesi, hızla geçen hafta içi derken yine aynı döngüye giriyorum. Pandemiden sonra size de zaman çok hızlı geçiyormuş gibi gelmiyor mu? Yoksa bu benim yaş almamla ilgili mi? Ankete açık bir soru. Ama sanıyorum ki pandemi ile alakalı. Düşünsenize 20 yaşında körpeciklerin bile hayatından kaç sene geçti. Acaba nüfusa başvurup bu iki seneyi yaştan düşebiliyor muyuz? Hadi haklı sebeplerimiz var ve bu oldu diyelim, acaba vücuda bir ekleme yaptırabilecek miyiz? Nasıl olsa öleceğiz değil mi? Ha bu gün ha yarın. Gerçi şu hayatı yaşıyorsam geçmiş hayatımda çok kötü biriydim herhalde. Güney Kore inancına göre iyi …

Aradaki boşlukları doldurmak – 2

Nerede kalmıştık. Aslıda ben hatırlıyorum sadece sizi denemek için sordum. Ben yazıya sadece 22 saat sonra devam ediyorum ancak bunu 160 saatten önce yayımlamam diye düşünüyorum. Bu da bana kıyak olsun. Gerçi bazı yazacağım filmlerin zamanı geçiyor insanlar zaten çoktan bir ton yorum okumuş oluyor ama olsun ya bana arşiv olur. Ama her akşam böyle rutin bir yazma planı tutturursam keyfimden geçilmez benim. Aslında bunu yapabilirim ama biraz daha az izlemem gerekecek o zaman. Varsın izlemeyeyim ne olacak ki? Bir şey kaybetmem herhalde. İzleyince de kazandığımı iddia etmiyorum son dönemlerde. Siz de benim gibi çok sıkılıyor musunuz bir şey izlerken? Ben bazen 1.5 X ile bitiriyorum her şeyi. Şimdi hep Netflix’den gidiyorum ama o da iyice baydı. Hepsi birbirinin aynı. Netflix yapımlarının öyle bir derdi var maalesef. Gittiğim gördüğüm ülkelerin filmlerini izlemeyi seviyorum. Gürcistan’da bunlardan biriydi. Şimdi hemen Batum demeyin ben Tiflis’den bahsediyorum. Yani düşündüğünüz gibi değil. Gerçi artık olmazda. …

Aradaki boşlukları doldurmak…

B-Gore serisini bitirdikten sonra blogda bir boşluk oldu farkındayım. Tabii yazmayıp eldekileri kullanırsan onlar da bir yere kadar idare edecek. Bu ara yazmakla ilgili sıkıntımdan sizlere bahsetmiş miydim? Aslında yazmak ile ilgili bir sıkıntım yok ama nedense bir türlü başına oturamıyorum. Burada bolca bulacağınız bir boş vermişliğin içerisindeyim yine. Akabinde de uyku krizleri ki dün 18 saat uyudum nerdeyse dersem yalan olmaz. Şimdi bile uyumamak için direniyorum. Takdir edersiniz ki bu da zaman zaman oluyor. Ben bunu hala geçemeyen mevsim geçişine veriyorum. Yani sanırım öyledir. Bu arada izlediklerim ve okuduklarım da var ancak onları da paylaşmıyorum. Burayla eş olarak aslında sosyal medyayı da daha sık kullanmam lazım. Bir kaç ay sonra ikinci kitap çıkacak ve şu an bir şeyleri tanıtmanın en kolay yolu sosyal medya. Ama işte ben bunu yapamıyorum. Bu blogda da bu tarz girişimlerim hep kısa kaldı, sonu gelmedi. Çok göz önünde olmak benlik değil sanırım. Bir yandan …

B-Gore 13: Karanlık bir deha – Dr. Goldfoot and the Bikini Machine

Eğlenmeye, gülmeye muhtacız azizim. Bunlara muhtacız muhtaç olmasına da dünyada sürekli devri daim eden kötülük ne yazık ki bizim eğlenip gülmemize bir türlü sebep olmuyor. Tabi bu duruma bir diğer sebepte biz insanların gereksiz kasıntıları. Bunu daha popüler bir tabiri ile ifade etmek gerekirse “duyar kasmaları” bizim bir türlü eğlenmemize olanak sağlamıyor. Kahkahalarımızın ardında hep hüznün olmasına ya da önlerine birer bariyer sermenize sebep oluyor. Bu durumda maalesef bu hayatta iki yüzlü olmamıza kendimiz olamamamıza sebep oluyor. Belki de toplumumuzun en büyük sorunu bu. Hal böyle olunca ben de size evde köşe bucak saklanarak güleceğiniz (!?) bir hikaye anlatmak istedim. Hikayemizin ana kahramanı ise yine yine bizi bu iki yüzlülüğe iten kötülerden biri. Gerçi ben bu konuda biraz tereddütteyim. Bu kahramana bir Robin Hood mu demeliyiz yoksa… En iyisi ben hikayemizi anlatmaya başlayayım ve kararı hep birlikte verelim. Dr. Goldfoot and the Bikini Machine Efendim hikayemiz 60’ların San Francisco’da geçiyor. …

Akademi ödülleri ve değerlendirmeleri eşliğinde nereye gideceği belli olmayan yazı

Uzun başlığı attıktan sonra tüm meramı anlatmışım gibi bir boşluğa düştüm aslında. Ne yazardım ki? Ucunu o kadar açık bırakmıştım ki yazının, olayın, hikayenin nereye gideceği konusunda korkuya kapılmaya başladım. Size de öyle oluyor mu? Muhtemelen oluyordur çünkü bu klasik yazan problemi. Nasıl anlatsam, nerden başlasam, kaç kişiydik o zaman bak, kaç kişi kaldı şimdi… Durun iş ÖFM’ye kadar gitti. Ama bazen de öyle oluyor. Bir şeyler başka şeyleri çağrıştırırken onları alaşağı edince yeni bir şeyler çıkıyor ortaya. Nasıl hayat akıyor ve bu akış içinde bazı şeylere müdahale edemiyorsak ya da bu şeyler kendiliğinden gelişiyorsa, işte bu şekilde yazıyı da serbest bırakmak gerekiyor. Serbest bıraktığınızda hem doğal hem akıcı oluyor. Sonuçta hayatta herkesin her şeyini bilemiyorsunuz değil mi? Bir bölüme, bir kesime odaklanmanız gerekiyor. İşte o odak yazacaklarınızın kalıbı kurgusu oluyor. İş bu kadar basit. Şimdi burada Ötekileşmiş Filmlerin Mesaisi’nden bahsedecekken konu gitti yazmak üzerine döndü ya, işin biraz ucu …

Uyuyamamak üzerine

Bir takım baloncuklar gözlerimin önünde patlıyor. Oysa ortam karanlık. Çeneme kara çektiğim yorgan pijamalarıma karışarak vücuduma zerk olmaya çalışıyor. Burnumdan aldığım nefes yetmiyor artık. Boşa demişler ağızdan nefes alınmamalı diye. Pekâlâ büyük yardımı dokunuyor. Aç da değilim ama kendimi çatlak dudaklarımı kemirmekten alıkoyamıyorum. Baloncuklara geri dönelim. Az önce demiştim ya! Hani gözlerimin önünde patlayanlar… Düşünce baloncuları diyorum onlara. Uykunun sarhoşluğuna kapıldığım anda hemen patlatıyorlar kendilerini. Düşünceler, şeker ve adrenalini eşliğinde yayılıyor tüm vücuduma. Erimeye başlamadan önce sağ ayak parmaklarımı usulca salıyorum dışarı. gürültüye mahal vermemem lazım. Bir de insan ağız ve burundan başka yerden nefes alamaz derler. Külliyen yalan. Tırnaklarım hafifçe açılıyor, kapanıyor, açılıyor kapanıyor… Oh be dünya varmış rahatlıyorum. Aynı şeyleri göz kapaklarımla yapmak istiyorum ama uyumam lazım. Baloncuklar çoğalıyor her birinin üzerinde ayrı bir görüntü. Biri primatlara kadar gidiyor, diğerinin zamanı belli değil. Dur bak bunu kendime saklayayım. Yoksa öbürü? Biraz özel mi oldu onlar? Uzun zaman önce …

Back to Top