Kategori arşivi: Genel

Bi Köşe – Sayı 4

bayram
isim
1. isim Millî veya dinî bakımdan önemi olan ve kutlanan gün veya günler
2. Özel olarak kutlanan gün
“Üzüm bayramlarının eğlencelerinde bulunmak istiyorum.” – H. E. Adıvar
3. Sevinç, neşe
“Sandalda, gemide bir sevinç, bir bayram, el çırpmalar, gülüşler, yaşalar.” – N. Cumalı TDK

Bi Köşe’nin bir sonraki sayısı (yani bu sayı) Ramazan bayramına gelecek diye özel bir bayram yazısı yazmadım. Bu şekilde aslında bir taşta iki kuş vurmuş gibiyim. Bakıyorum da nasıl bir kaytarmaysa bu içerik üretmek konusunda. Neyse efendim, Hepinize, mutlu, huzurlu nice bayramlar dilerim.

Nerede o eski bayramlar…

Tabi bu şekilde klasik bir yoruma girmeyeceğim. İnsanlar bozuldukça, bayramlar da bozuldu ve bozulmaya da devam ediyor. Maalesef bu bozulma genetik aktarımla kaldığı yerden üstüne koyarak devam ediyor. Bence düzelmesi de biraz zor. Evet düzelmez mi, düzelebilir ancak bu işi genetik aktarıma bırakmamak, eğitime bağlamak gerekli. Madem dünyanın egemeni, bütün mahlukatlar bize hizmet edecekmiş gibi düşünüyoruz bu farkı ortaya koymamız, dengeyi sağlamamız lazım. Dengeyi sağlamak içinse bilinçlenmek lazım.

Bayram olgusuna geri dönersek, belkide insanoğlunun yaratılışından itibaren anlam yüklediği şeyleri kutladığı günler bunlar. Ölümün sonrasını bilmiyorum ama zaten yaşadığımız süre içerisinde insanın varlık olarak dünyada bulunması zaten bayram değil mi? Yani yaşam süresi içerisinde her gün bayram. Ama nedense biz sadece “deliye her gün bayram diyoruz“.  Ve bu şekilde meşru olan bayramı yani asıl yaşama hakkını rafa kaldırıp yapay bayramlara sarılıyoruz. Öyle bir hal alıyor ki bu iş, zaten düzen kölesi olmuş insan için bu yapay bayramlarda anlamını yitiriyor birer tatil, nefeslenme gününe dönüşüyor. Ve maalesef, bu da genetik aktarımla bir sonraki nesillere geçiyor. Varlığımızı, unutuyoruz, anlam yüklediklerimiz unutuyoruz sonunda her şeyi unutacağız. İşte bu sebepten, kanunlar, devletler, dinler çıkıyor. Evrilerek değişerek. Değişime uğramayan her olgu da unutulmaya mahkum. Yine de her şey insan safken, temizken güzel. Yani çocukken. Maalesef onu da bozmaya başladık.

Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var; Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var! Necip Fazıl Kısakürek

Kelime yine ölüme vardı

Sanıyorum Bi Köşe’nin vazgeçilemez konusundan biri oldu ölüm. Dönüyor dolaşıyor aynı yere geliyorum. Öyle çok ölüm meraklısı da değilim. Şimdi eski yazıları okuyanlar, hatta ilk yazılara gidenler benim nasıl bir yalancı olduğumun ortaya çıktığını düşüneceklerdir. On küsür senedir insanın değişmesi oldukça normal değil mi? Gerçi o zamanlar daha karamsardım. Karamsarlık adı üzerinde karanlığa doğru yürümek. Ve bir gerçektir ki karanlığa varmayanlar aydınlanma yaşayamazlar. Aslında o zamanları da özlüyorum. Sanki daha çok bendim ve şu an benden çok farklıyım. Yukarıdan bakıyorum, etrafında dolanıyorum, bazen içinden geçiyorum ama bir türlü ben olamıyorum. Bernard Shaw‘dan alıntılarsak sanki buna biraz yakınım. Ya da kafam karışık. Bıraksanız ya beni.

Ne korkunçtur, sonsuza dek kendinle baş başa kalma düşüncesi. Sizi seviyorum, ama kendimi sevmiyorum. Değişmek istiyorum; daha iyi olmak istiyorum, yeniden, yeniden başlamak istiyorum; tenimi değiştirmek istiyorum yılanlar gibi. Bıktım artık kendimden. Bir gün değil, günlerce değil, sonsuza dek kendime nasıl katlanırım? Bunu düşünmek bile korkutuyor beni: karamsar, kin dolu, susmuş oturmuşum bu nedenle. Siz hiç düşünür müsünüz bunları?

Bernard Shaw

Benim garip rüyalarım

Garip rüyalarım olduğunu biliyorsunuzdur. Yazdığım bir çok hikaye de bunlara dayanır, yazamadıklarım da. Hiç bir şikayetim yok fazlasının da olması için sürekli kendimi şartlandırıyorum. Zaman zaman işe yarasa da, nerede o eski rüyalar diyorum bayramlara atıf atarak.

Son dönemde ise sürekli tekrarlanan bir rüyamı paylaşmak istiyorum. Sürekli tekrarlanması ilginç, gerçekleşecek mi diyorum ama olma olasılığı biraz düşük gibi. Bu arada benim rüyalarım genelde rüya gibi değil. Sürekli bir gözüm açık rüya görürken. Yani normal hayattan da bağımı koparmıyorum.

Sanırım Karl Köprüsü. Hatırlıyor gibiyim. 1500’lerden kalma köprünün üzerindeyim. O tarihlerde miyim yoksa yeni bir tarih mi emin değilim. Hava karanlık, gün yavaş yavaş alaca karanlığa uzanıyor. Köprünün iki yanı ahşap korkuluklarla bezenmiş, henüz heykeller dikilmemiş. Yani 1500’lerde olmam olası. Yürüyorum. Telaşlı da değilim. Köprünün düzensiz taşlarında ayağım kayıp yere düştüğümde üzerime beliren bir gölge fark ediyorum. Gölgenin ihtişamından korkarak hızlıca dönerek oturuyorum kıçımın üzerine. O an başımı bile kaldırmadan, göğsümde  elindeki, uzun, ince, sivri, yeni doğan güneş ışığında bir ay gibi parlayan, belki daha önce hiç kullanılmamış ya da sürekli kullanılmanın etkisiyle parlamış bir kılıcın yansımasını görüyorum. Kılıcı tutan gölge bana biraz daha uzanıyor. Öylece acı veren bir duygu hissediyorum göğsümün üstünde.

İnsan olmak

bi köşe

Öteki dünyada şahitlik yapacağınızı söyler kutsal kitap. Şahitlikten çok karşılık vereceğinizi söyleseydi keşke gördüğünüz tüm o şiddetin yansıması olarak. Gerçi siz daha bağışlayıcı olurdunuz. İnsan nasıl olunur gösterirdiniz bize.

Bir insan söyledikleri kadar söylemedikleri ile de insanlaşır. Albert Camus

Albert Camus’un cümlesinden yola çıkarak aslında “Bir insan yaptıkları kadar yapmadıkları ile de insanlaşır” diyebiliriz. Bu yapılabilecek tüm eylemler için değişkenlikte gösterir. Yani kendi çapımızda düşünebiliyor olmak bizim istediğimiz şeyi yapacağımız anlamına gelmez. Bu düşünceye sahip insanlar hastalıklı ve tedavi edilmesi gereken insanlardır. Düşünceler özgür olmalı ancak zarar vermeye yönelik olan düşünceler sadece düşünce olarak kalmalıdır. Yani kendinden güçsüz bir varlığı sırf keyif için işkence etmek tanımladığımız anlamda insanlığa sığmaz.

Bu cümlelerimi küçücük bir köpeğin ayaklarının ve kuyruklarının kesilip ormana atılması sebebi ile kuruyorum. Hangi mantık bu, hangi akıl bunu eyleme dökebiliyor anlamış değilim. Aldığı zevk nedir o da ayrı bir konu. Aslında bu gibi olayları sosyal medya sayesinde duyar olduk. Önceden yok muydu sanki? İşin aslı bu gibi insanların kanunen yargılanmaması. Hoş o değer verdiğimiz (!) insanların ölümüne bile kanun tepkili davranmıyor. İnsanın insanı öldürmesine bir şey demiyorum. Ancak kendini yüksek görenin, kendi kendine hikayeler uyduran ve şahlandıran insanın bunu keyif için yapmasını uygun bulmuyorum. Et yemiyor musun diyen olabilir. Evet yiyorum belki sonrasında fikrim değişir ama besin zinciri olarak hayvanların makul ölçüde kullanılabileceğini düşünüyorum. Hayvan derken bu genellemeye insanları da katıyorum. Yöneten ve akıllı olduğumuzu savunduğumuz yerde besin kaynaklarını ama varlık için yönetemiyorsak, bizden güçlüler gelsin bizi, biz insanları da yesin. Hatta hep bizi yesinler. Şimdi yamyamlıktı insanlar bundan vazgeçti diyoruz ama ben kaynakların tükenmesi halinde yine bu yola baş vurulabileceğini düşünüyorum.

İşi biraz daha karıştıracak ama, yapay et üretimi başarılı oldu. Yarın bir gün klonlama ya da fabrika üretimi insan olduğunda onların da besin zinciri olma olasılığı olası. İlerleyen zamanlarda yapay zekalı robotlarla yaşıyor olacağız. Onları nasıl kabulleneceğimiz bir muamma. Of iş biraz sarpa saracak konuyu kapatıyorum burada. Gerçi bizim kapatmamıza gerek yok, biz yol, inşaat derken daha çok zamanımız var.

Söylemem o ki, ne olursa olsun keyif için sırf ölüyor yada acı çekiyor diye keyif almak için yapılan bu eziyetlerin cezasız kalmaması taraftarıyım. Umarım bu küçücük köpeğinde ölümüne sebep olan mahlukat ektiğini biçer ve aynı şekilde dişler arasında can verir. İlahi adalet yerini bulur.

Sonuç

Hitler “Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir.” der. Bunu kendisi için de demiş olabilir bilmiyorum ama dediği çok doğru. Aklımızı kullanamadığımız bu dönemlerde şiddete meyil etmemiz olası ve ne yazık ki biz Türkler kaba kuvvetimiz ve savaşçılığımızla övünürüz. Buradan yola çıkarak aklımızın olmadığı ve sürekli susup kabullendiğimiz fikrini ortaya atabiliriz. Bu önerme biraz tepki toplayacak gibi oldu. Gerçeklik payını düşününüz lütfen. Aklı kıt yönetimlerin/kişilerin başvurduğu yegane usul bu.

Oysa insan olarak yaklaşmamız gereken Yunus Emre’nin sözleri “Yaratılanı severim yaratandan ötürü.” Eğer buna inanmıyorsak, yaratana da inanmıyoruz demektir. Hani böbürlenerek anlatıyoruz ya. 

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.

Bi Köşe – Sayı 3

Bi Köşe’de bu hafta neler var bende bilmiyorum sevgili Simeranyalılar. Bi Köşe, Bi Köşe olalı böyle haller yaşamadı. Üçüncü sayı itibari ile diğer sayıların nasıl geleceği konusunda çok tereddüteyim. Yaz dönemi yazmak arı bir zor. İşin içine Ramazan’da girince süreç biraz daha zorlanıyor. Hafta itibari ile Ramazan bitiyor ve bayrama erişiyoruz. Muhtemelen Bi Köşe’nin dördüncü sayısı Ramazan Bayramının son günü olacak. O zaman bir bayram yazısı yazarım sanırım. Bu gün de Kadir Gecesiymiş. Yani Kur’an ın inmeye başladığı gece. O zaman kelimemiz “Kadir” olsun.

Kelimeyi bulduk

kadir (I) -dri
isim eskimiş Arapça ḳadr
1. isim Değer, kıymet, itibar
2. gök bilimi Bir yıldızın parlaklık bakımından bulunduğu basamak
“Birinci kadirde on dokuz, ikincide elli yedi, üçüncüde yüz yetmiş dört yıldız bulunur.”

kadir (II)
sıfat (ka:dir) Arapça ḳādir
1. sıfat Güçlü, gücü yeter, erkli
“Binaya yakışacak mobilyayı satın almaya kadir babayiğit çıkmadı.” – R. N. Güntekin
2. din b. (***) Her şeye gücü yeten (Tanrı)
“Evlerinin önü yüksek çevirme / Kadir Mevla’m bugünlük de ayırma” – Halk türküsü  (TKD)

Kelimenin hem isim hem de sıfat haline bakarsak “Kadir”‘in gece olması ile ilgili, aşağıdaki yorumlamaları yapabiliriz;

“Değerli / kıymetli / itibarlı Gece”

“Güçlü / gücü yeten / erkli Gece”

 

Kadir Gecesi

Aslında bu anlamlardan anlıyoruz ki bu gece önemli bir gece. Bu gece hakkında İnternet üzerinde bir şeyler araştırmak istediğimde aslında resmi kaynaklardan çok dernek ve gazetelerin sayfaları ile karşılaştım. Aslında belki gözden kaçırmış olabilirim ama Diyanet İşlerinin bu konu ile ilgili sitesi üzerinde bir makale yayınlamaması bana garip geldi. Ulaşırsanız eğer lütfen benimle paylaşın. Diğer sitelerde de gördüğüm kadarıyla tek bir tanımlama vardı bu gece için “Bu gecenin bin geceden hayırlı olduğu.”

Kur’an da da bahsi gecen bu gece ile ilgili aşağıdaki alıntıyı Türkiye Diyanet Vakfının İslam Araştırmaları Merkezi kaynaklı İslam Ansiklopedisi sitesinden alarak yapıyorum.

Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği mübarek gece.

Sözlükte kadir (kadr) kelimesi “hüküm, şeref, güç, yücelik” gibi anlamlara gelir. Dinî literatürde ise “leyletü’l-Kadr” şeklinde Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği gecenin adı olarak kullanılır. Aynı adı taşıyan 97. sûre bu gecenin fazileti hakkında nâzil olmuştur. Sûrede Kur’an’ın Kadir gecesinde indirildiği ve sözü edilen gecenin bin aydan daha hayırlı olduğu belirtilir. Müfessirler hayırlı olanın bu gecede yapılan amel olduğunu, bin ayın ise içinde Kadir gecesinin bulunmadığı bir süreyi ifade ettiğini belirtirler (Taberî, XV, 339). Ancak genel bir rakam konumunda bulunması ve ism-i tafdîlden sonra gelmesi dikkate alınarak bu sayının çokluktan kinaye olabileceğini söylemek de mümkündür (Mâtürîdî, vr. 895b; Mevdûdî, VII, 187). Kur’ân-ı Kerîm’in başka âyetlerinde de bin ve elli bin yıla tekabül eden “gün” kavramı kullanılmaktadır (es-Secde 32/5; el-Meâric 70/4).

.

.

Kadr sûresinde verilen bilgiler, Kur’an’ın ramazan ayında (el-Bakara 2/185) ve bütün hikmetli işlerin kararlaştırıldığı mübarek bir gecede (ed-Duhân 44/3-4) indirildiğine dair âyetlerle birlikte ele alındığında Kadir gecesinin ramazan ayı içinde bulunduğu sonucu ortaya çıkar. Bu gecenin daha çok ramazanın son on veya yedi günündeki tekli gecelerde aranması gerektiğine dair hadisler (Buhârî, “Fażlü leyleti’l-Ķadr”, 2-3; Müslim, “Śıyâm”, 205-220) gecenin tesbitiyle ilgili bazı ipuçları vermektedir. Bu hususta sahâbeden gelen rivayetlerde en çok ramazanın 27. gecesi öne çıkıyorsa da (Müslim, “Śalâtü’l-müsâfirîn”, 179-180, “Śıyâm”, 220-221; Ebû Dâvûd, “Şehru Ramażân”, 2, 6; Tirmizî, “Śavm”, 72) bu rivayetler ihtilâflı olduğundan kesinlik ifade etmemektedir. Bazı nakillerde Hz. Peygamber’in Kadir gecesinin vaktini haber vermeye teşebbüs ettiği, ancak o sırada bir konuda anlaşmazlığa düşen iki sahâbînin Resûlullah’a başvurması üzerine buna fırsat bulamadığı, daha sonra da konunun zihninden silindiği bildirilir (Buhârî, “Fażlü leyleti’l-Ķadr”, 4; Müslim, “Śıyâm”, 217; Dârimî, “Śavm”, 56).

Kadir gecesinin kesin olarak belirlenmemesinin hikmeti üzerinde duran âlimler, bu durumun gecenin feyzinden istifade etmek için daha uygun olduğunu söylemişlerdir. Zira Kadir gecesinin bildirilmesi halinde müslümanlar sadece o geceyi ihya etmekle yetinebilirlerdi. Halbuki kısmî belirsizlik sayesinde müminlerin Kadir gecesi ümidiyle bütün ramazan gecelerini ibadet şuuru içerisinde geçirmeleri söz konusudur. Ayrıca Kadir gecesinin bildirilmemesi yoluyla müslümanların bilerek ona saygısızlık göstermeleri veya tâzimde aşırıya kaçmaları önlenmiş olur (Zemahşerî, IV, 273; Fahreddin er-Râzî, XXXII, 28-29).

Bu uzun alıntıdan çıkarılacak bir çok suç var. Benim buradan çekip alacağım ise aslında bu gece olduğu düşünülen ve rivayetlere göre Ramazan’ın 27. gecesi olarak belirlenen bu günün aslında kesin olarak bu gün olmadığı alimelerin yaptığı yorumlara göre bu günün hatta inancın şekillendiğidir. Biz de din konusuna kafa yormamak için işleri devrettiğimiz Diyanet İşlerinin takvimine uyuyoruz elbette her konuda.

Genel din bilgisin de bu konuları fazla araştırdığımızda küçük tehditlerle dinden çıkacağımız ve Allah’a şirk koşacağımız hakkında oldukça fazla uyarı mevcut. Hatta bende şu yazı ilerledikçe boş versem mi diye düşünmekteyim.

Bu yazı için herkes gibi Müslüman olan ben kulaktan dolma şeylerle yazıyı ilerletmeyeyim yazılı bir kaynakla bunları destekleyeyim derken bir blogta aşağıdaki alıntıları buldum ve alıntılamak istedim.

97:1- Biz onu Kadir gecesinde indirdik, (Kadir Suresi)

… Burada Kadr gecesinde, yani o şanlı, değerli, itibarlı ve onurlu gecede indirilen “o” işaret zamiri, Kuran yerine kullanılmış gibi düşünülebilir. O gece bir bayram gecesidir ve periyodik bir şekilde kutlanmaktadır, zira o gece bin aydan daha hayırlıdır (97:3). O gece melekler ve ruh, Rablerinin izniyle, her iş için iner de iner (97:4). Peki bu gecede ne kutlanmalıdır? Kuran’ın indirilişi mi? Hayır, çünkü Bakara:185 ayeti, eğer Kuran’ın indiği gece Kadir gecesi olsaydı, “Ramazan, insanlara yol gösterici, apaçık bir öğreti ve yasa kitabı olan Kuran’ın indirildiği aydır“ demez, “Kuran’ın indirildiği gece Kadir gecesidir” derdi.

Yine hayır, çünkü öyle olsaydı, Kuran’ın içerisinde olan, Kuran sahifeleri arasında yer almış bulunan 97. surenin birinci ayeti “Biz onu Kadir gecesinde indirdik” değil “Biz bunu Kadir gecesinde indirdik” derdi.

Demek ki bu ayette sözü edilen unsur “Kuran” değildir.

Öyleyse bu kutlu “şey” nedir ki melekler ve “ruh” fecre kadar her isi yapmak üzere Rab’lerinin izniyle iner de iner, huzur vardır, esenlik vardır (97:4-5). Bu kutlu şey Kuran olamaz, çünkü Yaratan bir sürü Kitap indirmiştir, onlar neden kutlu değillerdir? Neden onların inişi kutlanmamıştır. Kaynak: http://mukaryen.blogcu.com/kadir-gecesi-ve-kuran-paradoksu/2323976

Şimdi biraz düşününce ve kelimelerin anlamlarına bakınca yukarıda ki uyarma da mantıklı geliyor. Yani Kadir Gecesi, Kur’an indirildiği için hayırlı değil, hayırlı bir gece olduğu için Kur’an indirilmiştir.

Yine aynı yazıda benim de çok takıldığım bir konu dile getirilmiş;

2:185 Ramazan, insanlara yol gösterici, apaçık bir öğreti ve yasa kitabı olan Kuran’ın indirildiği aydır(şehr). Kim o aya ulaşırsa oruç tutsun. Hasta veya yolcu olanlarınız, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde oruç tutar. ALLAH sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Böylece (oruç günlerinin) sayısını tamamlar, sizi doğruya ulaştıran ALLAH’ı yüceltip şükredersiniz.

Burada, “ramazan” kelimesi Arabın takviminde kullanılan bir aya verilmiş ad olarak alınmamalıdır. Çünkü Yaratan, kitabında hiçbir şekilde değişik toplumların kullandıkları bir takım referansları ve o referanslarda yer alan terimleri kullanmaz. Yaratanın kitabı küreseldir, hatta evrenseldir. Onun içindir ki, Yaratan ne takvim aylarının adını, ne bir takım takvimlerde kullanılan gün adlarını kitabına sokmamıştır. Dolayısıyla bu ayette de “ramazan” kelimesi bir aya verilen ad değil, başlı başına manası olan bir terimdir. Ramazan kelimesi Arapçada “Güz yağmurlarının başlama zamanı” manasına gelmektedir. “Ay” kelimesi ise süre bildiren bir isimdir. Bu iki isimden bir isim tamlaması yaptığımızda, yani “ramazan ayı” dediğimizde, sürecin başlangıcı belirtilerek o süreç nitelenmektedir. Bu durumda eldeki isim tamlamasından şöyle bir mana çıkmaktadır:

“güz yağmurları başladığı zamandan itibaren bir aylık, otuz günlük bir süre”ye kim ulaşırsa oruç tutsun.

Yani takvim farklılıklarından dolayı ayları kaydırarak hiçbir yere varılamayacağı gibi, Arap takvimindeki Ramazan ayı, yerküre döngüsünün değişik zaman, dolayısıyla değişik mevsimlere rastlamasından dolayı ayette geçen “Allah sizin için kolaylık ister” açıklamasına uyum sağlamamaktadır.

Bu noktadan hareketle bu ayetten Kuran’ın, “ramazan otuzluğunda” indirildiğini anlıyoruz.

Sonuç olarak, aslında inanmak istediğimize inanmakta özgürüz. Elimizde kutsal denilen bir kitap varken ve ona inanıyorken tarikat kişi ve ya kuruluşların yolundan gitmek aslında onların söylediklerini biraz daha sorgulamamız gerektiğini gösteriyor bize. Hiç bir kutsal kitapta Allah tarafından basılı olarak gönderilmedi. Ancak hepsi iyi insan olmak yönünde uyardı. “Oku” dedi okumadık, Çünkü okumak araştırmak demekti, araştırmak ise bilmek. Biz bilmeyi, araştırmayı seçmeyerek “inanmayı” seçtik. Hem de yansımalarına. Bu şekilde daha iyi yönetilirdik çünkü.


İkinci konu ne olsun?

Bu gün ücretsiz tanımlanmış e-dergi aboneliğim üzerinden bir kaç dergiye baktım. Yaşam, spor gezi gibi bölümlere ayrılmış dergiler. Sayfalarını çevirmeye başladığımda bir çok dergide ortalama ilk on sayfanın reklam olduğunu gördüm. Daha sonraki sayfalar ise bir içerik bir reklam diye gidiyordu. İçerik ise koca koca resimlerden ibaretti. Metin bulduysanız şanslı hissediyorsunuz kendinizi.

Tabi dergiler içerisinde edebiyat ve tam anlamıyla sanat ile ilgili yada bilim, felsefe ile ilgili bir içeriğe ulaşamadım malesef. Dergilerin tamamı tüketmek üzerineydi. Harcayın harcayın harcayın. Bakın Bi Köşe’nin geçen haftaki sayısı geldi aklıma onu okuyun derim.


Seçimler bitse de kurtulsak?

Seçimleri sevmiyorum. Yok aslında seçme ve seçilme hakkını seviyorum ama seçimleri sevmiyorum. Ortada gürültü kirliliği yapan arabalar, ağız dalaşına giren siyasiler onu da geçtim sosyal medya hesaplarında taraftar gibi parti tutan kişiler. Dolanırken birinin yazısına denk geldim. Özetle şöyle demiş; ” Ben 80’leri de, 90’ları da biliyorum. Hastanede, devlet dairesinde sıra beklerdik…” Cümlenin sonunu getirmeyeceğim. Zaten anlamışsınızdır.

O zihniyet, bu zihniyet beni ilgilendirmiyor ama toplum olarak bakış açımızın ne kadar dar olduğunu, yaşadığımız çevremizden başka şeyleri algılamadığımızın kanıtı bu cümleler. Ve ne yazık ki bir çok kişi tarafından telaffuz ediliyor. Kısa bir soru sormak isterim. O zaman da cep telefonu vardı, internet almış başını gitmiş, telefon ile her işler hallediliyor, tüm bilgiler bilgisayarda tutuluyordu ve bu halde de eskiden bu işler yavaştı. Yani kağıt kürek işleri yoktu değil mi? Gerçi süper hızlı bilgisayarlar yine memurlar tarafından genelde gezinti yapmak için kullanılsa da yine işler hızlı değil mi?  Sadece biraz düşünmek lazım. Allah boşa vermemiş bu beyni. Kıyaslarken de şartları gözden geçirmeli.

Sonuç

İstediğim gibi bir yazı oldu mu emin değilim. Hafta içerisinde bir kez daha okuyacağım. Sanıyorum bu kez fazla alıntı yaptım. Aslıda özetlemek gerekirse bu yazının asıl amacı biraz bakış açımızı değiştirmek üzerine oldu. Kim neye inanmak isterse inanmakta özgür ve kimse kimseyi inanç ve düşünceleri için yargılayamaz. Bunu akılda tutmak lazım. Yani özetle “herkesin hayatına kimse karışamaz”.

Bu hafta şarkı yok maalesef.

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı Kutlu Olsun

19 Mayıs

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı Kutlu Olsun

Sırf bu gün var diye Samsunlu olmayı bir övünç bilirim. Ayrı bir gurur, ayrı bir keyiftir benim için. Bazen de o ışık dolan ve tüm Anadolu’ya Samsun’dan yayılan ulusal egemenlik, millet meclisi ruhunu kaybettiğimiz için kızarım kendime.

Ama birkez daha hatırlamalı;

“İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî, bedhahların olacaktır.”
ve bu bilinçle daha da sarılmalı bu güne.

Nice 19 Mayıslara…

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun #23Nisan

Elbetteki bayram yazısını es geçmeyeceğim. Sadece neler yazsam diye düşünürken vakit bir hayli geçti. Ne yazık ki 23 Nisan’ın “Ulusal Egemenlik” kısmının, “Çocuk Bayramı”ndan daha fazla telaffuz edildiğini duydum. Buna sebep belki iyiden iyiye tüketim toplumu olmamazı belki de eğitim sistemimiz. Bence ikisi de. Biraz daha detaya inersek onlarca, yüzlerce yo hatta ve hatta binlerce sebep bulabiliriz.

Artık o noktaya gelmişiz ki önemli günlerin öneminden yeller esiyor tüm önemli günler tatil anlamı taşıyor. Evet aslında bu eleştiriyi yaparken kendime de batırıyorum çuvaldızı.  Ne hale geldik biz?

Neyse benim duygu ve düşüncelerime aslında Sunay Akın tercüman olmuş. Aşağıda yayınladığı gönderiyi bulabilirsiniz. Hepinize güzel ve özgürlük dolu nice bayramlar.

Her 23 Nisan'da coşkuyla kutladığımız sadece "Çocuk Bayramı" değildir… Ulusal egemenliğimizi de kutlarız…Çünkü 23 Nisan 1920, TBMM'nin açıldığı gündür… Bu yüzden de bu güzel günün adı "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı"dır… Çünkü, Emperyalizme karşı direniş meclisimizin aldığı kararlar ile yürütülmüştür… Ülkemizi kuranlar, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, etrafında toplanan onca güzel yürek biliyordu ki, gelecekte, bir millet meclisinin çatısı altında alınan kararların dünya hukuğunda kalıcılığı ve geçerliği olacaktır… Eğer Kurtuluş Savaşı'nı, millet temsilcilerinin yer aldığı meclisin kararlarıyla değil de, tek bir adamın yönetimiyle yaparsak, "demokrasi getirme" adı altında işgalciler yeniden gelebilirler!.. Atalarımızın yüz yıl önce gördüğü bu gerçeğe bizler Libya, Suriye, Irak gibi günümüzde tek adamla yönetilen rejimlerde tanık olduk… Bu yüzden, bugünün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışının yıldönümü olduğunu yüksek sesle haykırmalıyız… Ve ulusal egemenliğimizin geleceği çocuklarımızın hayallerindedir… Fotoğraftaki okulun adını dikkatli okuyalım:"Alpullu Şeker İlkokulu"… Alpullu, 1926'da ilk yerli şekerimizin üretildiği fabrikadır… Yani, Atatürk'ün Gençliğe Hitabe'de sözünü ettiği "vatanın kaleleri"nden biridir… Ulusal egemenliğimize sahip çıkmıyorsak, milletin yani bizim olan fabrikalarımızın, kuruluşlarımızın peşkeş çekilmesine razı oluyorsak, çocuklarımıza ne bir ulus, ne de kutlayacakları bir bayram bırakabiliriz… Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir… Bu güzel bayramı bizlere armağan eden, sömürgeciliği dize getiren o ilk meclisteki vatansever, ülkesi için direnen, onurlu insanların anılarına sonsuz saygıyla… #23nisankutluolsun

A post shared by Sunay Akın (@sunay.akin) on

reklamlar

Bir süre sağda solda reklamlar göreceksiniz. Bir arkadaşımın “ısrarlı” tavsiyesi üzerine deneyeyim dedim. On beş yoldur cepten harcıyorsun şurası için bırak kendini çevirsin dedi. Ben kendini çevirmesi konusuna pek katılmıyorum ama denmekten bir zarar gelmez diye düşündüm. Zaten benim sitemin eti budu ne ki kendi parasını çıkarsın. Eh bunu da denemedim demeyeyim.

İyi mi oldu kötü mü oldu bilmiyorum ama yorumunuz varsa beklerim.