Kategori arşivi: Genel

Gri Hikayeler – Göksel Bekmezci

Buralarda bir şiir kitabı görmeyeli çok olmuştur. Aslında blogda var mı onu da hatırlamıyorum. Her ne kadar ben de zaman zaman şiir yazmaya çalışsam da, bu iş ayrı bir iş. Zaten şiirin de öyle roman okunur okunmayacağını düşünürüm. Her şiirin, her mısranın ayrı bir zamanı olmalı. Bu sebepten dolayı bazen aylar sürer şiir kitaplarını okumam. Ama Gri Hikayeler pek böyle olmadı.

Adı üstünde ya “hikaye” bunlar. Göksel Bekmezci’nin şiirle harmanlanmış hikayeleri. Okurken karşısına geçmiş bu hikayeleri dinliyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz ve kelimelerin dansı, anlatımın muzip dili sizleri büyülüyor.

Okumanızı tavsiye ederim.

Kitap Arkası

kapmada başarılı kaçmada yaralı bir aç gibi
uzanırken hayatın doludizgin damarlarına,
seni özlemenin uzun bir cümle olduğu bu kısa satırda
evet evet, mektubunu yeni açmış okuyucular için
tekrar tekrar yazmak seni özleyebilmeyi kısaca defalarca bu satırda
-ki ah bir bilsen ameliyatla aldıramadığım bu hissi,
bu hissin ardında bıraktığı tanrısal sisi-
ve aynı satırla kesip atmak yüzük parmaklarını tüm yeryüzünden..
kesip yanına bir de yanmış bir orman iliştirip
resmi sevişmene paketleyip göndermek bir gece sana..
yolları tıkalı itfaiye araçlarınca..

Sayfa Sayısı: 64
Yayınevi: Yitik Ülke Yayınları
İlk Baskı Yılı : 2011

reklamlar

Bir süre sağda solda reklamlar göreceksiniz. Bir arkadaşımın “ısrarlı” tavsiyesi üzerine deneyeyim dedim. On beş yoldur cepten harcıyorsun şurası için bırak kendini çevirsin dedi. Ben kendini çevirmesi konusuna pek katılmıyorum ama denmekten bir zarar gelmez diye düşündüm. Zaten benim sitemin eti budu ne ki kendi parasını çıkarsın. Eh bunu da denemedim demeyeyim.

İyi mi oldu kötü mü oldu bilmiyorum ama yorumunuz varsa beklerim.

Hep, şöyle zincirlerimi kırayım da, burayı gönderi bombardımanına tutayım diyorum kendi kendime. Zaman zaman bu konuda planlarım da oluyor. Mesela sürekli tasarımı değiştirmekten bahsediyorum. Sonuç olarak ise elimde sadece bu düşünceler kalıyor.

Mesela bu ayı da iki yazıyla tamamlayacağım. İkisi de ayı es geçmemek için yazılmış yazılar. İkisinin de içeriği -birinde okuyorsunız zaten- göre bir boka benzemiyor.

Aslında zamanım kısalıyor ve bu kıslan zamanımda mutlu olmak için bir şeyler yapmam lazım. Yapacağım şeyler de belli aslında ama nasıl bir umarsamazlıktır ya da nasıl bir tembellik ya da nasıl bir düzen kilitlemesdir ki bir ürlü başlayamıyorum.

Aç gözlülüğümden mi acaba? Yani bazen her şeyi yapmak istiyorum sanırım o sebepten bir şey yapamıyorum. Evet, olay bu!

Çok acayip bir yer oldu burası da. Tamamen düşüncelerim, tavırlarım gibi karma karışık bir yer. Torbadan ne çekerseniz şansınıza o gelecek. Ama bir dünya gibi düşünürsek, hep saçmalık hep sorun.

Satırlarıma son vermeden önce Gökhan Semiz gibi başlamak istedim. İyi adamdı vesselam. Işıklar içinde uyusun mekanı cennet olsun. İşte bir karmaşa da burada. Sonrası burada da kaos.

Yetenek

Zamanın nasıl aktığını bilmiyorum. Bu durumu idrak edemeyince bir şeyleri kaçırmak, ertelemek fevkaladenin de fevkinde olası bir durum oluyor.

Türkçeyi nasıl katlettiğimin farkındayım. Ancak kısa bir yazıyı uzatmak için ne yapabilirim bilemedim.

Yazabiliyor olmak bir yetenek midir? Ya da okuyabiliyor olmak? Okuyabilmek ya da okuduğunu anlatabilmek? Masum bir gönderme yaptım.

Yazmak elbette bir yetenek değil, söylemek, oynamak, bir topun peşinde koşmak dışında.

Yeteneği mühürlü hale getirmek mi yazmak acaba? Yoksa neden söyleyen, oynayan yazan haline dönüşsün ki?

Ve sorgularken kendimi de sorgular hale düştüm. Aslında Türkçede bir cümle “ve” ile başlamaz.

Ve ben yine “mak” eklerinde kaybolurum.

Ve yine uzaktan bir ses…

‘oğlum, bu aşk fazla sana’

lakin, fakat, ama

Yazının başlığı bir şeylere muhalefet eder oldu. Aslında planımda bu yoktu. Planımda bu yazı yazmakta yoktu. Telefondan uygulamayı açınca bir de baktım ki on gün olmuş bir önceki yazıyı yazalı. Aslında öyle ayrıntılı bir şekilde aklımdaki o yazının nasıl yazıldığı, sanki bir kaç saat önce yazmış gibiyim.

Sanıyorum kendimi çok kaptırıyorum yazarken bir süre sanki o yazım hala devam ediyormuş, sanki ben hâlâ yazıyormuşum gibi hissediyorum kendimi.

Az önce de belirttim ya aslında yazmak gibi bir fikrim yoktu. Bu sebepten bu yazı çok dağınık ilerliyor. Beş uykusu ardından mayışık bir şekilde uyandığımda akşam yemeği yemeye bile takatim yoktu. Bir tost ile geçiştirdim insanların özene bözene dışarıya çıkıp yedikleri akşam yemeğini. Zaten dışarıdan da söylesem sadece karnımı doyurmak için söyleyecektim. Tat olmayacak tuz olmayacak nasılsa. O zaman ne ne anlamı var aksiyona girmenin? Kuru ekmek bile yeterli.

Bir yandan da gözüm korkunç olmaya çalışan Türk filmine kayıyor. Daha önce izledim aslında. Bu arada telefonun klavyesini değiştirdim ve yazmakta güçlük çekiyorum. A biraz ileride ve çoğu zaman a’yı yazdığımı sanıyorum. Aynı kaderi i de paylaşıyor. Hal böyle olunca muhtemelen şu kısa yazıda onlarca hata oluşuyordur. Geri dönüp düzeltmeye takatim yok.

Aslında hep diyorum ya bunlar alıştırma diye, hep merak ediyorum bu alıştırmalar ne zaman son bulacak? Artık sanki asıl’a başlamanın vakti geldi. Bir gaz lazım bana.

İşte bende tam o haz verecek şeyi arıyordum. Film, kitap, müzik her neyse. Aklım Neil Gaiman’ın Stardust’una kadar gitti. Çok keyifli bir kitaptı. Ortalıkta dönen bir de Poe uyarlaması varmış. Zor zanaat tabi Poe hikayesini uyarlamak. Gaza geleceğim diye nefret etmekte var. Yok nefret olmaz eminim.

Yazamayan yazar icat etmişler. Herkes mesela öyle. Yazan yazar oluyor tabi. Kendimi çok mu zorluyorum bilmiyorum. Mükemmel mi olmalı her şey? Yani piyasa hep mükemmellerle mi dolu? Elbette hayır.

Ortam reklamla dolu. Yaptığın şeyin reklamını yapacaksın aslında. Bakın bu blog 10 senelik. Kendi kendine. Yağı sabit değişmiyor bile. Arada çokluk çocuk gelip küfürlü yorum yazıyor başka. Zaten neye küfrettklerini de anlamıyorum. Küfretmeyi de beceremiyorlar. Tabi bir de filmlere yorum yapanlar var.

Neyse bu bölümü sevmedim silmek istedim ama silmedim de kalsın. Parmaktan çıktı bir kere.

Şimdi muhtemelen bana kalsa ben böyle günlerce yazarım. Yalan söylüyorum. Yazamam. Parmaklarım yorulmaya başladı zaten bilhassa sol baş parmağım. Bir sıkıntısı var zaten arada kendini hatırlatıyor. Son yazdığım hikayede de belim falan tutuldu iki haftadır yeni geldim kendime. Diğerine başlayabilirsiniz belki. O hikayeyi düzenleyip, PDF öykü olarak yayınlamayı düşünüyorum. Şöyle mobilde okunacak e-kitap haline getiririm. İki kapak illüstrasyon falan bak iyi fikir. Basılı olmuyorsa … Cidden bu cümlenin sorununu getiremedim.

Tanıdıklar oluyorsa bu yazıyı lütfen yorum yazabilir mi? Geveze miyim acaba ben? Muhtemelen hiç yorum olmayacak çünkü kimse okumuyor çoğu da bilmiyor.

Muhtemelen kelimesini kaç kez kullandım? Muallaklık benim işim. Neyse kapı çaldı…

Aaa. Gerçek mi?