Kategori arşivi: Genel

Amaç, Kurban Bayramı…

Aslında bu blogun bendeki amacı nedir pek bilmiyorum. Sadece bir amaca hitap eden bir şey mi olsun, yoksa ben ne yaşıyorsam o da burada benimle birlikte mi yaşasın kararsızım. Zaten okuyanlar bilirler bu kararsızlıklar hep önümde engel olmuştur. Biraz kişisel gelişim olayına girersek hep insanların kendini tanımasından bahsederler. Şimdi oraya geleyim, kendini bu kadar iyi tanıyan ama hala gelişme gösterememiş kişilere acaba bu kitaplar ne derler?

Bilmiyorum lakin öğrenmek için de çaba sarf etmiyorum. Malum bayram. Bayram deyince insanın aklına tatil geliyor artık. Tabi bunun sebeplerinin başında da çok çalışmak var. Aslında çok çalışmakta değil, huzursuz ve mutsuz çalışmak. Hal böyle olunca çalışma sonu hak edilen o sayılı tatil günü yetmiyor. Zaten millet olarak tatil anlayışımız biraz değişik o da ayrı bir konu.

Dün İstanbul’daydım, bu gün ise Samsun’da. Hani “nerede o eski bayramlar” diyorlar ya hepsi bu çok çalışmanın ve tatil anlayışının değişmesinin arkasına saklanmış.

Aslında bir çeşit kararsızlık buraya attı beni. Sonunda ne olacak göreceğim. Biraz gezi blogu kıvamında gönderi mi yayımlasam bilmiyorum. Son dönemlerde zaten aldım başımı geziyorum videolarıyla çok haşır neşirim. Bunu belirtmiştim değil mi?

Herkesin yakındığı benim yazılarımın uzunluğu. O yüzden kısa kesiyorum. Nerede o eski bayramlar deyip işi klasikleştireyim. Son önem takıldığım kelime anlamlarını geçmeden…

kurban
isim, din b. (***) Arapça ḳurbān
1. isim, din b. (***) Dinin buyruğunu veya bir adağı yerine getirmek için kesilen hayvan
“Yarım okka et, onun elinde bir kurban kadar bereketli.” – Y. Z. Ortaç
2. ünlem İçtenliği belirten bir seslenme sözü
“Kurban! Nerede kaldın?”
3. Bir ülkü uğrunda feda edilen veya kendini feda eden kimse
“Hava kurbanları.”
4. Bir kazada veya felakette ölen kimse
“Vardar, her sene Üsküp’ten beş on kurban alan bir nehirdi.” – Y. K. Beyatlı
5. Maddi ve manevi bakımdan felakete sürüklenmiş, insani değerlerini yitirmek zorunda kalmış veya bırakılmış kimse
“Benim gibi nice kızlar beyaz kadın ticaretinin kurbanı olmuşlardır.” – A. Gündüz
6. din b. (***) Müslümanlarda Kurban Bayramı
“Kurbanda geleceklermiş.”

O zaman herkesin Kurban Bayramı Kutlu olsun. Her işi erbabı yapsın eziyet olmasın.

Şimdi tîğ-ı cevr ile öldürme kurbân olduğum
Iyd-i adhâ geldüğinde idesin kurbân-ı ıyd

“Cefa kılıcınla şimdi öldürme beni kurban olduğum. Kurban bayramı gelsin de o zaman kurban vazifeni yerine getirirsin.”

Bâki

Bi Köşe – Sayı 10

Şehir

Malum şehir boşaldı. Gerçi benim için pek fark etmiyor genelde kendimi eve kapadığım için. Dün biraz farklılık yapıp şehir dışına kahvaltıya gidelim dedik. Güzel ve değişikti oldu. Yol üstünde iki gezgini de arabaya alınca yeni bir keşfe çıktık. Bizim için keşif onlar için önceden bilinen bazı insanlar için ise tabiri caiz ise ağzına çıkmalık bir yer.

Gittiğimiz yer bir mağaraydı. Kökeni hakkında çok bir bilgiye ulaşamadım ama rivayetler Roma dönemine ait olduğunu söylüyor. Tabi mağara içerisinde sevgili (!) insanlarımızın define aramak için bıraktıkları oyuklar, yakılan ateşlerin verdiği zararlar derken, mağaranın içler acısı halinden bahsetmeyeceğim. Burada isim de vermiyorum daha fazla insan girmesin. Aslında bir hikayede de kullanabilirim sanki bu mağarayı.

Son günlerde çok fazla zengin youtuber izlediğim için çantamı sırtıma atıp gidesim de yok değil. Lakin bir hafta önceli Bi Köşe‘de de bahsettiğim gibi çıkacak bir şeyler var içeride ama bir türlü durmuyor.  O zaman bir alıntı;

gitti ekl ü gitti şürüb ü gitti hab*

Hal böyle olunca biraz kendime gelmem lazım. Gelmek için de yazmam. Ancak ne yazık ki şuraya oturana kadar da nasıl kıvranışlar içinde olduğumu anlatamam. Nedendir bilmem ortadan ikiye ayrılsam bir yarım diğer yarıma ne yapması gerektiğini söylemeden kendi yapmak istediklerini yapsalar.

Bir şehir olsanız

tüm insanların yükünü çektikten sonra birden tatil bahanesi ile herkesin sizden elini ayağını çektiğini görseniz ne düşünürdünüz?

Ya da tam tersi.

Sadece belli dönemlerde geldiklerini. Bir terk edilmişlik, bir umursanmazlık hisseder miydiniz?

Henüz o kıvama gelmedim ama yaşlıların çocuklarını, torunlarını bekleme duygusuyla bir tutabilir miyiz bunu? Ne de olsa toprak ana, Ne kadar hor görsekte eline doğruk. Agdistis, Bendis, Dione, Rhea ya da diğerleri. Acaba yürekleri biraz cız ediyor mudur?

Ben adı bilinmeyen bir İstanbul tanrısı olsam, herhalde sevinirdim insanların gitmesine. Varsın gelmesinler geri. Sanki sanki kutsal sütunlara zarar verdikten sonra İstanbul’un koruma kalkanları kalktı mı ne? Yazık oldu onlara da.

Tam bir dağınıklık oldu. Edilen laflar arasında elle tutulur olanına rastlamak mümkün değil. Lakin gurbette o kadar acı değil. Ne demiş;

Sanmanız kim  diyâr-ı gurbette
Kişi rahat olup huzur etmez
Dûr olur gerçi ehibbâdan
Hele a’âları yüzün görmez. **

İmdi yazı gezmekle hayat bulup, kıta ile bütünlük sağlamak gerekirse aklıma takılan bir diğer husus kıtanın son satırına dayanmakta. Neden benim ülkemin insanları ecnebi ellerde birbirlerinden kaçar uzaklaşırlar? Biz birbirimizi o kadar düşman mı belledik acep? Sanıyorum Türk insanında kendi ırkına karşı bir duruş var. Aman bana dokunmasın, benden bir şey istemesin, muhatap olmasın… O yüzdendir ki bir başka ülkede Türk görünce kaçıyoruz. Bu aslında şehri terk etmekle aynı doğrultuda mı? Sizi çok gördüm, lütfen uzak duralım.

Saçmalamalarım devam edecektir.

  • Artık ne yemek ne içmek ne de uyku

** İnsan gurbette rahat değildir  sanmayınız  gerçi dostlarından uzaktadır ama hiç değilse düşmanlarının yüzünü görmez

Diğer Bi Köşe yazıları için tıklayınız.

Bi Köşe – Sayı 8

Maşallah bir hafta kadar bir ara verdim bu blog işlerine. Baktım iş çığırından çıkacak bir şeyler yazayım dedim. Aslında dün gece Bi Köşe’de şu konuya değineyim diyordum ama tabi not almayan ben konunun ne olduğunu hatırlamıyorum şu an. Bir kaç dakika verin düşüneyim…

Yedi saatlik ara

Evet en az yedi saat ara vermişim. Uyudum, uyandım, yemek yaptım, yedim, film izledim derken geçen süre bu. Bu arada dün akşam ne planladığıma dair bir şeyler geldi aklıma ancak yine unuttum derken şimdi hatırladım. Ne kadar git geller ile dolu aklım. Bazen merak ediyorum acaba herkesin aklı da böyle mi? Aklımda binlerce tilki dolanıyor. Hadi tilki demeyeyim, tilki dersem deyimin tam anlamıyla, kurnazlıklar dönüyor aklımda demeliyim ancak enim öyle kurnazlığım yok. Olsa olsa şu yazma işini ertelemek için yapıyorumdur bu kurnazlığı. Olay düşüncelere gelince iş bende biraz karışıyor. Çoğu zaman aklımdakileri unutmamak için yüksek ses ile tekrar ediyorum. Düşünsenize yalnız bir adamın sürekli kendisi ile konuşmasını. Dışarıdan duyanlar ne der acaba?

Bu durum acaba ruhsal bir problem mi bilmiyorum. Muhtemelen doktora gitsem kesinlikle psikolojik bir takı takacaktır bana. Üstüne üstlük tedaviler tetkikler. Bir şeylerin özelleşmesi ile birlikte sanki değerini yitirdi gibi. Şimdi tetkik dedim. En ufak bir şeyde bile insanı korkutup bir ton tahlil, MR ıvır zıvırla baş başa kalıyorsunuz. Nasıl olsa özel sigortam var diye aslında bende bunu sallamıyorum. Aslında benim gibi bir çok kişi de bunu sallamıyor. İnsanın korkutulabileceği yegane şey sağlık ve ister istemez sağlığa para harcamaktan çekinmiyor. Şimdi benimde bu aralar belimde sıkıntı var. Bakalım doktora gittiğimde neler isteyecek benden. Elbette canım bunlar şart. Artık o kadar alışmışız ki! Evet şart ama odaklanılması gereken bu işin ücretlendirilmesi. Ama öyle bir ülkede yaşıyoruz ki “parası olmayan kullanmasın değil mi? Henüz yazmadım ama bu konu ile ilgili Steven Soderbergh‘in Unsane filminde söyle bir replik var.

İntihar konusu açtılar, sen de yemlendin. Tek ihtiyaçları olan bu onların yatakları var senin de sigortan… Sen konuştukça seni içeride tutmanın bir yolunu bulurlar ve bunu sana kabul ettirirler… sigortan karşıladığı kadar burada kalırsın, paran suyu çektiği gibi sen de iyileşirsin…

Tabi burada anlatım bir akıl hastalığı üzerinden yapılmış ama maalesef özelleşen ve sosyallikten uzak olan her toplumda yaşayacağımız bir durum bu.

Ölüler

Tabi bir ceset, ölüm, vahşet ya da her neyse burada bahsetmeden geçemiyorum. Diyorum ya bir doktora gitsem hakkımda ne karar verir bilmiyorum diye, aynı şekilde başıma bir durum gelse ve yazdıklarım ibretlik bir şekilde ortaya çıkarılırdı. Aman Allah’ım! Şiddet içerikli, abuk sabuk filmler izlerdi, düzgün kitaplar okumazdı, ölmekten, hayaletlerden, bilumum saçmalıklardan bahsederdi. “Ben öyle bir insan mıyım?” demek istiyorum Leyla ile Mecnun’daki Yavuz gibi. Tabi burası hem iyi hem kötü şeylerle atıflandırılacak kadar kalabalık bir yer benim için.

Ölüler dedim. Dün gece yine bu abuk sabuk filmlerden birin izliyorum. Filmler hakkında ayrıntı vermeyeceğim pek, sebebi ise onlar ayrı olarak yazmam. Bakalım bu filmi ne kadar sürede yazacağım. Film, Malezya filmi. Elbette korku filmi. Şimdi Malezya dedik diye küçümsemeyin bu adamlar bile bizden daha başarılı korku filminde. Aslın benim değinmek istediğim konu ise elbette bu değil. Malezya da Müslüman bir toplum. Hatta hocalarına bildiğin “usta” diyorlardı. Tabi burada imam ile hoca aynı şey midir bir bakmak lazım. Bakalım o zaman;

hoca
isim, din b. (***) Farsça ḫvāce
1. isim, din b. (***) Müslümanlıkta din görevlisi
2. Öğretmen
“Edebiyat hocasıyken talebeme bu nesir sanatından bir defa bahsetmiştim.” – F. R. Atay
3. Akıl öğreten, öğüt veren kimse
4. Medresede öğrenim gören sarıklı, cübbeli din adamı

Ben bu anlamlardan ikinci ve üçüncüsünü alıyorum “hoca” için.

imam
isim Arapça imām
1. isim Cemaate namaz kıldıran kimse
2. Müslümanlıkta mezhep kuran kimse
3. Hz. Muhammed’den sonra onun vekilliği görevini üzerine alan halifelere verilen unvan
4. Bazı küçük İslam devletlerinde devlet başkanı
5. En önde bulunan kimse, önder

Aslında görüldüğü gibi “hoca”da gördüğümüz anlamlar sadece dolaylı yoldan “imam”la kesişiyor. Bir de usta’ya bakalım;

usta
isim Farsça ustād
1. isim Bir zanaatı gereği gibi öğrenmiş olan ve kendi başına yapabilen kimse
“Nöbetçi, ustanın anasına ters ters baktı.” – N. Hikmet
2. Zanaat öğreticisi
3. Zanaatçılar için unvan
“Üzeyir usta yoldan geçmeyeceğimizi söyledi.” – R. H. Karay
4. sıfat Eli uz, işinin eri, becerikli, mahir
“Bunların hepsi de çok güzel sesli ve oyunun en ustaları arasından seçildi.” – T. Buğra
5. tarih Osmanlı Devleti’nde saraydaki cariye ve hizmetlilerin kıdemlisi
6. Akıl veren veya öğreten kimse
“Kız sana bir hâl olmuş, kim senin ustan?” – R. H. Karay

Usta kelimesi de altıncı anlamında birebir hoca kelimesi ile kesişiyor. Biz genel olarak hocayı aslında “eğiten, öğreten” olarak kullanıyoruz. Bilmiyorum yorumu olan yazsın ama Malezya’da “usta”da bu anlamda kullanılıyor olabilir. Belki “imam” demektir.

Aslında konumda da bu değil. Aslık konum hani başlıkta atıldı ya ölüler diye onlarla ilgili. Mesela bizim eskiden tabutlarımız ahşap olurdu. Her caminin kendine ait tabutu vardı. Hatta alınırdı ve sonrasında hayrına bağışlanırdı da. Şimdi biraz daha hizmet sektörünün gelişmesi ile birlikte tabutlar daha az yıpranma payı olan metal ile değiştirildi. Hatta bu tabutların klimalı olanları bile var. “Klimalı” kelimesini bilerek seçtim. Algı yapmak için. Biz klimayı sade konfor ve rahatımız için kullanıyoruz. Bir şeylerin kokmasını ve bozulmasını engellemek için “soğutuculu” yada “donduruculu” kelimesini kullanıyoruz. Yani tabut klimalı olunca ölüyü mü ferahlatıyoruz bu sıcakta algısı olurken, ölüyü soğutuyoruz deyince kendimizi kokudan koruyoruz anlamına geliyor bir yerde de onun ürümesini geciktirmiş oluyoruz. Şimdi metal ve soğutmalı tabut ne kadar caizdir olayına girmeyeceğim ancak filmde gördüğüm kadarıyla Malezya’da tabutlar biraz farklı.

Malezya’da ortalama sıcaklık 22- 32 derece arasında oluyormuş. Yani ılıman ilkim diyebiliriz. Filmdeki tabut ise metalden etrafı açık kafes şeklindeydi. Üzerinde bir örtü, örtünün altında ise kefene sarılmış ceset direkt görünebiliyordu. Aslında buradan ceset nasıl taşınırsa taşınsın önemli olmadığı ortaya çıkıyor. Sanıyorum daha rahat taşınsın diye bir şeylerin üzerine koyma ihtiyacı duyulmuş. Şimdi durup dururken bu nereden çıktı değil mi? Dedim ya garip konular üzerinde üzerime yok. Bir de gömülürken ölü sağa yatırdıktan sonra üz tarafından kefeni araladılar ve yüzünü ortaya çıkardılar. Aslıda bunun anlamını da araştırmak lazım. Filme özel midir bilmiyorum ama birde bir kaç gün aileden biri beklemezse mezar başında geri dönebilirmiş.

Merak etmeyin. Bu konuyu burada kapatıyorum.

Rüyalar

Takip edenler nasıl saçma sapan rüyalar gördüğümü bilirler. Bu gün onlardan birine yine tanık oldum. Nasıl başladı bilmiyorum ama birileri ile kovalamaca halindeyiz. Etrafta garip hayvanlar, üstümüzde eskimiz kovboy kıyafetleri ama öyle son dönem allısından pullusundan değil, birilerini kovalıyoruz. dağdan aşağı iner vaziyetteyiz ama bildiğiniz süper kahramanlar gibi bir adımda acayip uçuyoruz. Neyse tozu toprağa katıp ilerlerken birden sessizlik oluyor. Kar geliyormuş. Herkes ben dahil duruyoruz ve binek hayvanlarımızın yanına kıvrılıyoruz. Bu hayvanlar üzerimizi örterek bizi kıştan koruyor. Söylenene göre kış çok çetin ve zorlu. Ama bu olay tekerrür ederek devam ediyor. Kovala, uyu, kovala, uyu… yaz, kış, yaz, kış…

Kıçım fazla açıkta uyuyorum sanırım…

Bir diğeri

Bu anlatacağım şey aklımda nereden kalmış bilmiyorum. Rüyada mı gördüm, izledim mi, okudum mu, yoksa biri mi anlattı emin değilim. Kuvvet ile muhtemel biri anlatmış olabilir. Konuyu bilen bana çıtlatırsa memnun olurum. Muhtemelen birinin özetlediği bir kitap.

Adamın biri rüyasında bir dünyaya gidiyor. Öyle ki bu dünya çok güzel, tam yaşanacak bir yer. O kadar güzel ki bu rüyadan hiç uyanmak istemiyor. Fırsat buldukça uyuyup bu dünyaya gitmeye çalışıyor, her seferinde de aynı dünyaya gidiyor. Buradaki insanlar da çok iyi ve çok kibar. Günün birinde burada yalayan insanlar geliyor ve diyorlar ki eğer burada yamak istiyorsan kendi dünyada yapacağın bazı iyilikler sana puan getirecek ve burada kalabileceksin. Bizimki hemen kabul ediyor ve başlıyor kendi dünyasında iyilik yapmaya. Bir puan, iki puan derken sayı artıyor. Bir gün bir şiddete uğrarken yolunu değiştiriyor. Akşam diyorlar ki sen böyle böyle yaptın büyük puanı kaçırdın hatta senin iyiliğinden şüphe ettik puan kırdık. Bizimki böyle hayıflanırken tekrar bir olay görüyor ve bu sefer müdahale ediyor. Bu sefer gece gururla uykuya yatıyor. Ancak diyorlar ki senin kurtardığın adam şöyle biri ve suçları var sana puan yok.

Şimdi bu hikaye ne kadar uzayacak böyle bilmiyorum. Zaten hikaye gerçekten böyle miydi yoksa çoğunu ben mi uydurdum onu da bilmiyorum. Ama kıssadan hisse her şey göründüğü gibi değildir. Biraz dinlemek lazım.

Son Söz

Demek arayı böyle uzatınca gevezeliğim tutuyor. Anlamlara bile girmedim. Gerçi niye böyle bir köşe yaptım bilmiyorum. Ah evet çelişkili ben. Özentiden yaptım ama yine o gazete köşeleri gibi olmadı. Zaten bir kalıba girmeme gerek yok. Amaç sadece bir köşe olsun da buraya zorunlu bir şeyler yazayım. Bir sonraki yazı garip bir hikaye olabilir.

Görüşmek üzere.

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.

38. yıl yazısı

View this post on Instagram

Yukarıdaki rakamı kaç okuyorsunuz bilmiyorum ama kaç olursanız okuyun şu an ben ona tekabül eden yaştayım. Aslında böyle uzun bir giriş olamayacaktı. Uzunca yazdığım tüm kelimeler bir araya sığacak gibi düşündüm ama bir sınırlama varmış. O zaman sadece yazdıklarımın bir kısmı burada olacak. Artık ne yeterse. Tabi tamamı ise profildeki linkte meraklısı içşn. Gerçi okumaya devam edenler için dile getireyim. Bugün benim doğum günüm. Bunu derken hep aklıma Teoman şarkısı geliyor. Gerçi tabureyi tercih ederdim neyse daha fazla uzatmadan başlamalıyım. Hangi yıldı hatırlamıyorum. Sanıyorum tam adam olduğum dönemlerdi ailelerin tabiri ile tanımlama yaparsam. Bir işim vardı ya o yeterdi. Lakin bu iş beni hobilerimi yapmaktan, hunharca gece hayatına atılmaktan alıkoymuyordu o zamanlar. Siz gençlik deyin ben uzatmayayım. Alkol bataklığının dibe keyifle düşerken, uyuşturucu onu da dibe çekeriz diye yanımıza yaklaşmıyordu adeta. Her gece Yeşilçam filmlerinin döner topu altında, kahkahalar, danslar, o biçim sohbetler eşliğinde sabahı ederken gözlerimiz bir sineğinki kadar keskin oluyordu. Lakin biz nasıl bakacağımıza karar veremiyorduk. Birbirini tekrar eden günlerden hatırladığım bir gün vardı. Bilmem kaçıncı doğum günüm Taksim'in güzide olup olmadığını bilmediğim bir barında yapılmış, üstüne üstlük bir kaç poşet doğum günü hediyesi etlime tutuşturulmuştu. O sıralar sırtıma yapışmış sırt çantama bir şeyler tıkıştırdım mı hatırlamıyorum ama teke indirdiğim poşetle artık bir rutin olarak hayatımızda var olan gün doğmasını Ortaköyde izlemek için sahildeki banklara varmıştık. Nasıl vardık hatırlamıyorum. Yorgunluk, o bu derken kafamızın başımızın üzerinde dik durması için çabalarımız yetmiyordu. O gün güneşin doğuşunu görmemiş, üzerimize düşmesiyle hissetmiştik. Kavurmaya başlayan güneşte bir cehennem provasının ortasında gözlerimizi açtık. Gerinip kendimize geldikten sonra eve gitme vakti gelmişti artık. Gecenin ganimetlerini içeren poşete elime attım. Geceden içinde ne olduğundan emin değilim. Taksimden buraya boş bir poşet mi taşıdım onu da bilmiyorum ama poşet boştu. O ara arkadaşımla birbirimize baktık. Önerecek bir düşüncemiz yoktu. #doğumgünü #happybirthday

A post shared by Resül Efe (@re.efe) on

Hangi yıldı hatırlamıyorum. Sanıyorum tam adam olduğum dönemlerdi ailelerin tabiri ile tanımlama yaparsam. Bir işim vardı ya o yeterdi. Lakin bu iş beni hobilerimi yapmaktan, hunharca gece hayatına atılmaktan alıkoymuyordu o zamanlar. Siz gençlik deyin ben uzatmayayım. Alkol bataklığının dibe keyifle düşerken, uyuşturucu onu da dibe çekeriz diye yanımıza yaklaşmıyordu adeta. Her gece Yeşilçam filmlerinin döner topu altında, kahkahalar, danslar, o biçim sohbetler eşliğinde sabahı ederken gözlerimiz bir sineğinki kadar keskin oluyordu. Lakin biz nasıl bakacağımıza karar veremiyorduk.
Birbirini tekrar eden günlerden hatırladığım bir gün vardı. Bilmem kaçıncı doğum günüm Taksim’in güzde olup olmadığını bilmediğim bir barında yapılmış, üstüne üstlük bir kaç poşet doğum günü hediyesi etlime tutuşturulmuştu. O sıralar sırtıma yapışmış sırt çantama bir şeyler tıkıştırdım mı hatırlamıyorum ama teke indirdiğim poşetle artık bir rutin olarak hayatımızda var olan gün doğmasını Ortaköyde izlemek için sahildeki banklara varmıştık. Nasıl vardık hatırlamıyorum. Yorgunluk, o bu derken kafamızın başımızın üzerinde dik durması için çabalarımız yetmiyordu. O gün güneşin doğuşunu görmemiş, üzerimize düşmesiyle hissetmiştik. Kavurmaya başlayan güneşte bir cehennem provasının ortasında gözlerimizi açtık. Gerinip kendimize geldikten sonra eve gitme vakti gelmişti artık. Gecenin ganimetlerini içeren poşete elime attım. Geceden içinde ne olduğundan emin değilim. Taksimden buraya boş bir poşet mi taşıdım onu da bilmiyorum ama poşet boştu. O ara arkadaşımla birbirimize baktık. Önerecek bir düşüncemiz yoktu. Bir ork beyninden farksızdı beynimiz. Poşeti katlayıp, sırt çantama attıktan sonra ayrılarak evlerimizin yolunu tuttuk.
O poşette ne vardı, neyi kaybettim hiç hatırlamıyorum. Şu ana kadar da kimseye anlatamadım. Sanırım o gün grup halinde bildiğin böyle hunharca kutldığım son doğum günü oldu. Zaten ergenlikte parti yapacağız diye o kadar doğmuştum ki ben sonrasında yaşımı saymamaya başlamıştım. Şimdiye kadar saysaydım sanırım hala bitiremezdim.
Şimdi yaş 38. 11:de yatağa gömülen biri için oldukça aksiyon dolu hayatım var. Mesela kendimi kandırdığım kelimelerim, arada kurumaya yüz tutsa da kurtarmaya çalıştığım çiçeklerim… Babamdan 10 yaş daha büyüğüm mesela. Ondan daha çok şey bildiğime eminim. Keşke bilmeseydim diyorum bazen. Ama düşündüğümde yine onun benden çok şey bildiğini anlıyorum.
İki adım sonra ne olacak bilmiyorum. Arabalar uçacak mı mesela? Yapay zeka dünyayı kontrolüne alacak mı? Hadi onu da geçtim, elimde sevinneceğim mürekkep kokulu sayfaların kokusunu içime çekebilecek miyim? Bildiğim tek şey 20 ile 20’nin toplamının 40 olacağı ince bir hesapla. Sanıyorum hayat yine devam edecek aynı şartlarla…

Bi Köşe – Sayı 7

amma velakin

lakin
bağlaç (la:kin. l ince okunur) Arapça lākin
1. bağlaç Ama
“Halis bir şiir fena okunabilir lakin sahte bir şiir iyi okunamaz.” – Y. K. Beyatlı
2. Ancak

“Ama” bağlacından çok “lakin” bağlacını seviyorum. Sanki “ama” biraz basite kaçmakmış gibi geliyor bana. Tabi bir de “ve lakin” var. Bir de Mustafa Sandal şarkısı var biliyorsunuz:

“Amma velakin cümbür cemaatin diline düştün sen
amma velakin cümbür cemaatin coş hoşuna gittin sen…”

Tabi burada bir çok bağlaç bir araya gelince birbirlerine bağlanmıyorlar tabi. Bu tamlama farklı bir anlama geliyor.

amma velakin Ar. amm¥ + ve + l¥kin
bağ. (amma vela:kin, l ince okunur) esk. 1. Bununla birlikte: “Amma velakin insan, ne de olsa yiğit geçinmekten hoşlanıyor.” -N. Hikmet. 2. Ne var ki.

Amma velakin bu kullanımlar pek yanlış kullanımlar değil. Sanki biz “lakin”i kullanırken biraz “amma velakin” anlamında kullanıyormuşuz gibi geliyor bana. Gerçi, “ama” dışında en çok kullanılan “fakat” bağlacı. Fakat ise tamamen kalın seslilerden oluşması ve söylerken sert çıkması sebebi ile hep karşı çıkma amaçlı kullanılan bir bağlaç.

İşte bu ayni sertlik ve baş kaldırış İlhami Algör‘ün Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku‘sunda da var. Bence çok başarılı bir isim seçimi. Ne zaman “fakat” desem ya da birinden duysam hemen ardından “Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” dememek için içimde fırtınalar kopar.


Şiddet

Bu akşam nedense içimde bir sakinlik var. Hafta içi yazmak için kurguladığım şeylerin hiç birini yazmak istemedim bu yüzden. Sanıyorum yazacaklarımın tamamı öfke ve şiddet içerikliydi. Şimdi ise onu çıkardığımda yazacak bir şey kalmadı. Aslında iş öfkeyi, şiddeti çıkarmakla bitmiyor. Bir şekilde sevgiyi de ekmek lazım yerine. Otomatik Portakal’ı hatırlarsanız şiddeti silmek için kullanılan şiddet ana karakterin elinden alındığında yerine bir şey konulmadığı için bir boşluk olarak kalıyor. Sonrasını biliyorsunuz zaten. Buradaki bir diğer husus ise şiddetin kime göre haklı olduğu. Eğer, gücün yanındaysanız, şiddet kullanmakta her zaman haklısınızdır. Tabi şiddetin haklısı olmaz hiçbir zaman.

İyilik içten gelir. İyilik bir seçimdir. Bir insan seçemezse, insanlıktan çıkar.

Otomatik Portakal

Kötülük her insanın doğasında vardır. Bu doğayı reddetmek için insan yasak elmayı, cennetten kovulmayı uydurur. Hep bu kötülüğü ona yaptıran bir dış güç vardır.

İyilik ise ekilir. Ekildiği kadar da insan bünyesinde var olur. Siz bir insana iyilik ekmezseniz o insanın iyi olmasını bekleyemezsiniz. Bu kavram o kadar değişkendir ki, dünün iyiliği bu günün kötülüğü olabilir. Bu günün kötülüğü ise yarının iyiliği. Bu farkı hayatınıza kısa bir göz attığınızda görebilirsiniz. Bir de bakmışsınız o yargıların içinde siz de aynı fikirlere sahip olmuşunuz.

Toplumun tamamının fikrine sahip olmak, bunları kabullenmek, aslında yapılacak kötülüğün kötülükten sayılmamasını sağlamaktan başka bir şey değildir. Bu yüzden insanlar güçlünün yanındadırlar, kötülükler karşısında vicdan azabı çekmemek ve kendini kamufle etmek için. Bu nedenledir ki işlenilen suç güçlünün yanında olmakla orantılıdır ya da gücün onu nasıl kullanacağıyla.

Bir genellemeye gidilmez ama aşağıdaki alıntıya bakalım.

Son olarak, Riviere’nin daha sağlıklı düşüncelere dönüşü, uzun süreli olmayabilir, kendisi suçlu olmasa da en azından tehlikeli bir kişidir ve kendi iyiliği ve her şeyden önce de toplumun iyiliği için kapatılması gerekmektedir.

Dr. L. Vastel (Bir aile cinayeti Ed: Michel Foucault)

Bir aile ciyaneti’ni kısaca özetlemek gerekirse, 20 yaşındaki Riviere adındaki genç bir gün annesini, kız kardeşini, erkek kardeşini balta ile katleder ve daha sonra aklı başında bir şekilde yaptığını kabullenerek ortaya çıkar ve mahkeme süreci başlar. Bir de hatırat kaleme alır olayların neden buraya geldiği ile ilgili. Daha sonra da gayet düzgün bir insan profili çizer. Bu alıntı da Riviere’yi inceleyip muayyene eden doktorun görüşlerindendir. Aslında özet olarak genel kanı insanın yaptığı şeye geri döneceğidir. Bu ya kendi isteği ile ya da toplumun onu itmesi ile olacaktır ama sonuç kaçınılmazdır.

Riviere bu olaydan sonra idam edilmemiş, müebbet hapis almıştır. Kendine göre hafifletici nedenleri de vardır aslında. Bunu babasını kurtarmak için yapmıştır.

Şimdi olay nereye geldi. Her ne olursa olsun, bir suç işlemiş insanın bu suçu tekrar işleme ihtimali var. Bu ihtimali ortadan kaldırmak aslında hüküm giydiği süreçte onu düşüncelerinden arındırmakla mümkün. Aksi taktirde toplum olarak genellediğimiz gibi aynı damgayı üzerine vurduğumuz sürece bu potansiyel var olacaktır. Zaten işlerin buraya gelmemesi için de küçük yaşlardan başlayarak eğitim çok önemli. Yani bir insanı cezalandırarak onun doğru olmasını sağlayamazsınız. Bu doğruluk her zaman geçici olacaktır.

Ancak ve ancak düzgün eğitim bunun karşısına geçebilir. O kişiyi öldürmek sadece kolaya kaçmak, süreci uzatmak demektir. Tabi kararı verecek merciler ve hukuk adil olabilmesi ayrı bir konu. Zaten değişen doğru algısında neyin doğru olduğu oldukça muallakta. Bunun için çok uzağa gitmeye gerek yok, yakın tarihimiz buna şahit.

Sonuç

Konu oldukça dağınık gibi görünüyor ama aslında bağlantısı büyük. Bi Köşe’de neden dönüp dolaşıp eğitime geliyorum bilmiyorum. Eğitim şart yani. Hani şu andaki eğitimden bahsetmiyorum, insanın kendini eğitmesi önemli olan. Ama ya aile, ya da eğitim deki ufak bir kıvılcımın bu eğitim merakını içine ateşlemesi lazım insanın. O merak olduğu sürece, tamah etmeyecek, itaat etmeyecek ve doğruyu algılama konusunda daha başarılı olacak.

Bir hafta sonraki yazı ne olacak tereddütteyim. İyi kötü bir şeyler çıkıyor ama. Daha garip konulara da mı girsem acaba?

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.