Ölen ben olsaydım üzerime basar geçerdiniz.

Başlıktaki cümle Joker filminden alıntı ve cümle şu şekilde devam ediyor. “Her gün yanımdan geçip beni görmüyorsunuz ama bu adamlar, Thomas Wayne TV’de onlar için ağladı diye mi yani?” Gerçekten de böyle değil mi? Sokakta gördüğümüz olaylara, kişilere bu kadar kayıtsız kalırken bir anda onun birileri tarafından reklam (!) edilmesi duyarlılığımızı nasıl da tavana çekiyor. Bunun altında yatan gerçek ne? Popüler olmak mı? Ya da popülerleşmiş bir olgu da yer almak mı? Diğer insanların düşünceleri ile bir olup kendimizi onların içinde kamufle etmeye çalışmak mı? Ben bu soruların hepsine “evet” yanıtını veriyorum. Çünkü hepimizde aynı kaygı var: Üzerine basılıp geçilmeme kaygısı.

Bi Köşe – Sayı 2

Ne yazmalı? Bi Köşe’m olsun diye söyleyip duruyordum, oldu da ama bu köşelere yazı bulmak baya zor işmiş. Aslında memlekette konu mu yok? Gına gelir konulardan ama oturup bir ayara getirip yazmak, hatta bu konular içerisinden konu seçmek bir hayli zor. Her gün yazanların işi daha zor sanırım. Ya da rutine bindikten sonra problem olmuyordur. Düşünsenize sadece yazarak geçirdiğiniz bir hayat. Yani rutin olmuş. O zaman bu kadar zor olmasa gerek? Kalimero’nun dediği gibi: Ama bu haksızlık öyle değil mi? O zaman kelimemiz Rutin olsun. rutin sıfat Fransızca routine 1. sıfat Sıradanlık, çeşitlilik göstermeyen, alışılagelmiş düzen içinde yapılan 2. isim Yapılması alışkanlık hâline gelmiş iş “Herkes kendi rutinine baş eğmesini öğreniyordu.” – A. Kulin (TDK) Konuya giriş Günlük yaptığım işlere bakıyorum. Tam anlamıyla çizilmiş bir düz çizginin dışına çıkmayan bir süreçten ibaret. Bu rutinleri saymayacağım bile. Biraz daha yukarı çıkıp haftaya bakıyorum. Aynı çizginin içindeyim. Biraz daha yukarı çıkıp yıla …

Bi Köşe – Sayı 1

Entelektüel: sıfat Fransızca intellectuel 1. sıfat Aydın 2. Fikir sorunlarıyla ilgili “Entelektüel bir çalışma.” TDK Ne yazmalı? Bi Köşem olsun istemişimdir hep. Böyle gazete köşelerindeki gibi. Ancak benim o köşelerde gördüğüm gibi her konuyu alayım da iki satır yazayım gibi bir yetim yok. Başlayınca maşallah durmuyorum. Durmamakla bilikte süreklilik konusunda problemlerim var. “Bi Köşe” dedim ya bu köşenin devamı nasıl/ne zaman gelir bilmiyorum. Nereden çıktı bu Entelektüel? Geçen gün iş yerinde arkadaşlar arasında Ayhan Sicimoğlu’ndan bahsederken arkadaşlardan biri ne “entelektüel, ne kültürlü” diye bahsetti kendisinden. Tabi böyle insanlara açlığımızla ilgili sohbetin ardından (bakınız ve sayınız…) sohbeti kapattık. Akabinde telefondaki kelime uygulamam bu “entelektüel” kelimesini çıkardı karşıma anlamıyla birlikte. O esnada geçmişe özenen beynim birden bu durumla ilgili Michel Foucault’un bir kaç cümlesini getirdi aklıma (hayırdır inşallah!) Tabi ki metni tam olarak hatırlayamadım ancak kitaptan kopyaladım. Foucault şöyle der: Entelektüel, garip bir kelime gibi geliyor bana. Bu güne dek bir entelektüelle hiç karşılaşmadım. Roman …

Darbe(!?)

Öncelikle belirtmeliyim ki darbeye karşıyım. Darbenin olması yada yapılmaya yeltenilmesi bile bu ülke için tamamıyla tehlike arzetmektedir ki şu anda bu durunun içerisindeyiz. Bu konuya destek ve vesile olan her kim var ise umarım ilahi ve kanuni cezaladan nasibini alır. Ancak bu yeltenmede (En yaygın kullanım) de gördük ki bu iş üç beş kişi ile grupla olmayacak bir şeydir. Bu sadece ordunun toplum gözünde yipratilmasina sebep olup farklı yapilanmalarin strateji değişikliği yaşamasına sebebiyet vermektedir ki malesef bunun temelleri de bu şekilde atılmıştır. Bu günden itibaren her ne kadar balık hafızalı bir millet olsakta artık yarın eski yarınlar gibi olmayacaktır. Bu konularda zaten çok fazla malesef lakirtiya dönen yorumlar dönmekte ve hepsi bir şekilde birilerine bir şeylere yontulmakta. Tam bu konuda ben bir şeyler söylemek istiyorum.  Biz ne zaman insanligimizi kaybettik? Bu karmaşa ve kaos ortamında bile birbirini yıpratan birbirine, sırf kendi görüşlerine karşı diye, kendisini biraz olsun geri çekmeyin küfür …

Şimdi aslında bu gün bir film yazacaktım planım bi şekildeydi ancak bu gün ortaya çıkan bir haber sebebi ile şuraya bu konuda bir kelam etme ihtiyacı duydum. Aslında kimlik bilgilerinin ifşa edilmesi büyük bir olay. Bu şekilde bazı kombinasyonlar kurarak bir çok bilgiye sahip olabilir envayi çeşit dolandırıcılık olayına maruz kalabilirsiniz. Aslında burada benim üzerinde duracağım konu Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın konu ile ilgili açıklamaları. Kendisinin üstün teknoloji insanı olduğuna (!) yapmış olduğu bulut teknolojisi konuşmasında inanmıştım. Bu konudaki açıklamaları da üzerine tuz biber oldu. Konuşmadan bir noktayı cımbızla çekerek yayınlıyorum. “…Fazla kafa yorarsan, kafayı sıyırırsın, hikmetine fazla şey yapmamak lazım…” Şimdi bazı arkadaşlar lafları cımbızlayıp almış aslı bu işin böyle diyecekler bu sebepten dolayı konuşmayı buradan dinleyip siz de yorum yapabilirsiniz. Kendisinin bu konuda ne kadar bilgili olduğunu girdikten sonra gelelim bu günkü kimlik bilgilerinin çalınması konusuna. Sanıyorum tam metin burada. Şimdi bu açıklamalardan benim anladığım bu …

başlığı siz atın

Bu gün yazı planında yine festivalden bir film vardı. Hani otomatikleşmiştim ya Pilim bitmişti ufak ufak şarj olmaya başlarken, hani olağan akışına bırakmaya başlamışken her şeyi olağan üstü hal sergileyen ülkemde aslında bir şeyleri rutine sokmanın çok ta kolay olmadığını anladım. Şimdi herkes gibi büyük bir ikilemin içerisinde ben de varım. Arık sıradanlaşmaya başlamış patlamalara (!) ne diyeceğimi bilemiyorum. Görüyorsunuz ki neredeyse patlamadan önce patlamanın yayın yasağı geliyor. Bu demek ki istihbarat iyi çalışıyor. Korkuyu yönetmek daha kolay olur demiştim. Evet, cidden daha kolay, Lakin alınan kararların sıkılan yönetimin bu iş becerememesine ne demeli. İki ay içerisinde Ankara’da yaşanan iki patlamanın bir açıklaması olmalı. Biz toplumca yaşadıklarımızdan ders mi alamıyoruz? Yakın geçmişimizden hatta dünümüzden ders alamazken, bir devir öncesine gidip ondan paylar çıkarmaya çalışmak nasıl bir mantık? Milletçe içinde kafa karışıklığının içinde bulunduğumuz ikilem, hatta dörtlemler beşlemler. Siz aptal insanları televizyonlara yorumlar yapmak için çıkarırsanız haliyle aptal bir tarihin parçası, karmaşa ve kaos …

ne yazacağımı bilmiyorum…

Cidden ne yazacağımı bilmiyorum. Belki de o yüzden yazacaklarımı iki güne sıkıştırdığım film yazıları ile geçiştiriyorum. Hem yazmış oluyorum, -yazarak içimdeki yazma arzusunu bastırmış- hem de blogun sessiz sedasız kalmasını engellemiş… Oysa ki bu sene için aldığım kararlar arasında blogu daha çok kişisel amaçlarla kullanmak vardı. Ancak kendimi öyle büyük bir sitem denizine düşmüş hissediyorum ki ağzımı açtığımda birilerine çemkirmeden duramıyorum. Bir yerde yeter artık deyip kendimi tutamayacağım ama bu başlangıç nasıl olur, hangi yasak pençesine düşerim bilmiyorum. Gerçi o kadar adam varken bana mı çatacaklar o ayrı konu… Evet, böyle de düşününce aslında, o sindirilmiş halktan biri olduğumu düşünüyorum zaman zaman ve kendime kızıyorum. Aslında bu sindirilmiş olmaktan çok taraf olmaya itilmiş bir toplumda tarafsız olmaya çalışıp kendi doğruları yaşamaya çalışmakla alakalı. Blogta en çok okunanların siyasi kitap özetlerinin olması ve blogta benim siyasi yazılar yazmamam büyük bir ironi. Sürekli kendimle çelişiyorum, bu da çelişmemin ayrı bir konusu. Sonuçta …

Back to Top