Kategori arşivi: Güncel

Darbe(!?)

Öncelikle belirtmeliyim ki darbeye karşıyım. Darbenin olması yada yapılmaya yeltenilmesi bile bu ülke için tamamıyla tehlike arzetmektedir ki şu anda bu durunun içerisindeyiz. Bu konuya destek ve vesile olan her kim var ise umarım ilahi ve kanuni cezaladan nasibini alır. Ancak bu yeltenmede (En yaygın kullanım) de gördük ki bu iş üç beş kişi ile grupla olmayacak bir şeydir. Bu sadece ordunun toplum gözünde yipratilmasina sebep olup farklı yapilanmalarin strateji değişikliği yaşamasına sebebiyet vermektedir ki malesef bunun temelleri de bu şekilde atılmıştır. Bu günden itibaren her ne kadar balık hafızalı bir millet olsakta artık yarın eski yarınlar gibi olmayacaktır. Bu konularda zaten çok fazla malesef lakirtiya dönen yorumlar dönmekte ve hepsi bir şekilde birilerine bir şeylere yontulmakta. Tam bu konuda ben bir şeyler söylemek istiyorum. 

Biz ne zaman insanligimizi kaybettik? Bu karmaşa ve kaos ortamında bile birbirini yıpratan birbirine, sırf kendi görüşlerine karşı diye, kendisini biraz olsun geri çekmeyin küfür ve cemkirmelerle dolu toplum haline nasıl geldik? Evet bu her zaman vardı, belki bu zamana her ne kadar sert olsa da kadar tatlı surtusmelerden biriydi ancak iş ciddiye binince bunların da aynı oranda ciddileserek tehditlere ve saldirganliga dönmesi ne acı. Bizim halk olarak silkinmemiz lazım. O kadar birbirimize, görüşlere, ideolojilere, dine burunmusuz (kullanimindan bahsediyorum) ki, Türkiye Cumhuriyet vatandaslarini o kadar acımasız kutuplandirmisiz ki asıl olmamız gereken insanlıktan çıkmışız. Nerede kaldı bizim, sevecenligimiz, hosgorumuz, iyiliğiniz, ovundugumuz değerler? Her şey dilimizde ya malesef bu da dilimizde kalmış.

Evet bir şeyler oldu. Umarım bu olanları daha iyi daha başarılı bir şekilde öğrenir ve okuyabiliriz. Umarım bir araya geldiğimizde öncelikle insan olduğumuzu yaratan tarafından yüce bir vasifta olduğumuzu bunu da yaratılmış insan olarak kazandigimizi ve herkesin bu düzlemde eşit olduğunu umarım sürekli hatırlar ve aklımızdan çıkamayız. Yaratilani severim Yaradan’dan ötürü demiş Yunus. Keşke önce birbirimizi sevsek.

Şimdi aslında bu gün bir film yazacaktım planım bi şekildeydi ancak bu gün ortaya çıkan bir haber sebebi ile şuraya bu konuda bir kelam etme ihtiyacı duydum. Aslında kimlik bilgilerinin ifşa edilmesi büyük bir olay. Bu şekilde bazı kombinasyonlar kurarak bir çok bilgiye sahip olabilir envayi çeşit dolandırıcılık olayına maruz kalabilirsiniz. Aslında burada benim üzerinde duracağım konu Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın konu ile ilgili açıklamaları.

Kendisinin üstün teknoloji insanı olduğuna (!) yapmış olduğu bulut teknolojisi konuşmasında inanmıştım. Bu konudaki açıklamaları da üzerine tuz biber oldu. Konuşmadan bir noktayı cımbızla çekerek yayınlıyorum.
“…Fazla kafa yorarsan, kafayı sıyırırsın, hikmetine fazla şey yapmamak lazım…”

Şimdi bazı arkadaşlar lafları cımbızlayıp almış aslı bu işin böyle diyecekler bu sebepten dolayı konuşmayı buradan dinleyip siz de yorum yapabilirsiniz.

Kendisinin bu konuda ne kadar bilgili olduğunu girdikten sonra gelelim bu günkü kimlik bilgilerinin çalınması konusuna. Sanıyorum tam metin burada.

Şimdi bu açıklamalardan benim anladığım bu işin eskiden olduğu, bunu paralelcilerin yaptığı, siteye girmememiz gerektiği (hem zaten biz kimlik bilgilerinizi zaten bilmiyor muyuz, neden giriyoruz ki?), zaten yasaklandığı (bunu ben uydurmuş olabilir miyim?), bu bilgileri paylaşmakla ilgili yasa çıkacağı o zaman bu işlerin olmayacağı, bu gibi bilgilerin çalınmasının pek sorun teşkil etmediği…

Kısacası konuşmadan ‘olmuşla ölmüşe çare olunmaz’ gibi bir özet çıkardım ben. Yani bunlar dağılmış edilmiş biz buna bir çare bulalım herkesin bilgileri ayyuka çıkmış gelecek tehlikelere karşı nasıl önlem alırız yerine, sallayın ya bir şey olmaz hem zaten 18 yaş altının yok tavrı bana çok ilginç geldi.

Aslında şimdi daha fazla ne diyebilirim bilmiyorum. Ne yanlış ne doğru, neyi konuşur neyi yargılarız bilmiyorum. Ne yapmamız lazım, ya da nasıl yapmamız lazım onu hiç bilmiyorum. Allah bilir… Fıtrat diyelim geçelim.

başlığı siz atın

Bu gün yazı planında yine festivalden bir film vardı. Hani otomatikleşmiştim ya Pilim bitmişti ufak ufak şarj olmaya başlarken, hani olağan akışına bırakmaya başlamışken her şeyi olağan üstü hal sergileyen ülkemde aslında bir şeyleri rutine sokmanın çok ta kolay olmadığını anladım. Şimdi herkes gibi büyük bir ikilemin içerisinde ben de varım. Arık sıradanlaşmaya başlamış patlamalara (!) ne diyeceğimi bilemiyorum.

Görüyorsunuz ki neredeyse patlamadan önce patlamanın yayın yasağı geliyor. Bu demek ki istihbarat iyi çalışıyor. Korkuyu yönetmek daha kolay olur demiştim. Evet, cidden daha kolay, Lakin alınan kararların sıkılan yönetimin bu iş becerememesine ne demeli. İki ay içerisinde Ankara’da yaşanan iki patlamanın bir açıklaması olmalı. Biz toplumca yaşadıklarımızdan ders mi alamıyoruz? Yakın geçmişimizden hatta dünümüzden ders alamazken, bir devir öncesine gidip ondan paylar çıkarmaya çalışmak nasıl bir mantık?

Milletçe içinde kafa karışıklığının içinde bulunduğumuz ikilem, hatta dörtlemler beşlemler. Siz aptal insanları televizyonlara yorumlar yapmak için çıkarırsanız haliyle aptal bir tarihin parçası, karmaşa ve kaos içince bulunan bir toplumun ortasında olursunuz.

Evet tarih önemlidir ama asıl olan yani tarihtir. Amerika, Japonya, Güney Kore gibi. Bizim önümüze bakmamız gerekirken geçmişe, geçmişin getirdiği bazı kısıtlama ve dayatmalara odaklanmamız, başımızdaki yönetimin korku ve kısıtlama getirmeye çalışmasından başka bir mantığı yoktur. Televizyondaki insanlar da bir ses  sisteminin ayrı hoparlörleriyse, her birinden farklı sesler alsakta bir bütün yadsınamaz sesi. 5.1 ses sistemini düşünün. Hepsinden farklı sesler alıyorsunuz ama bütün belli.

Bu kadar karmaşaya neden girdim. Şu an olmayan bir tarihin çığırtkanlığı yapılıyor ve olmayan bir tarih yazılıyor maalesef. Ve bu tarihte ötekileştime yönünde adım atıyor. Belki de tarihin bu kadar karıştırılma sebebi dalgalı bir tarihin içinden çekilen korkunun asıl unsurlarından biri olan din olgusunu yönetim aşamasında baş tacı etmek. Din korkutur, din kısıtlar maalesef ve yönetimler dinin huzur veren yönünden çok bu kısmıyla ilgilenir. Din bir yönetim getirir ve dediği dedik bir lider (!) koyar başa. İşine gelmeyen fıtrattır, işine gelmeyen kanuni hükümler saygı duyulmazdır. Maalesef imam osurursa cemaat sıçarmış. Kraldan çok kralcılar da bu işlerin boka sarmasında başlıca neden.

Gelelim başa… Tüm bunların nedeni yönetim kaynaklı olabilir, kaynaklıdır da. Ancak hiç bir şey sivil halkın öldürdülmesini meşru gösteremez. Bu özgürlük veya bir yol arayışı değil kaosa meydan vermekten başka bir şey değildir. Yani tüm bunlar aslında bir oyunun parçasıdır. O yada bu ötekileştirilerek bu işten sıyrılınamaz. Ortada bir suçlu varsa bu herkesdir.

Yönetimin, teröristlerin, dış güçlerin, benim… Dış güçlerin dememeliyim biz içimizde işimizi halledemiyoruz. Benim diyorum çünkü birazdan bu yazı bittikten sonra bu olay üzerinde fazla düşünmemeye başlayacağım. Bunu benim gibi herkes yapacak. Zaten yapmamamız da elde değil. Bir süre sadece bir patlamanın olduğunu haberini alacağız. Ayrıntıları öğrenemeyeceğiz. Milletçe balık hafızalı olduğumuzdan, ikinci bir geçim sıkıntısı haberi ardından yayın yasağı kalkacak ve biz zaten derdine düştüğümüz yaşam sıkıntısı içinde kendi dertlerimizle baş başa kalacağız. Ta ki bir sonraki patlamaya kadar.

Maalesef, her ne kadar bu oyun içerisindeki bir piyonsak, aynı zamanda da birer izleyicisiyiz. Umudum daha fazla insan ölmesin. Ancak bu piyonların içinde olmakta var. Ne diyelim “Fıtrat!”

Son olarak. Tüm ölülerimizin mekanı cennet olsun. Geride kalanlarına Allah sabır versin.

ne yazacağımı bilmiyorum…

Cidden ne yazacağımı bilmiyorum.
Belki de o yüzden yazacaklarımı iki güne sıkıştırdığım film yazıları ile geçiştiriyorum. Hem yazmış oluyorum, -yazarak içimdeki yazma arzusunu bastırmış- hem de blogun sessiz sedasız kalmasını engellemiş…
Oysa ki bu sene için aldığım kararlar arasında blogu daha çok kişisel amaçlarla kullanmak vardı.
Ancak kendimi öyle büyük bir sitem denizine düşmüş hissediyorum ki ağzımı açtığımda birilerine çemkirmeden duramıyorum. Bir yerde yeter artık deyip kendimi tutamayacağım ama bu başlangıç nasıl olur, hangi yasak pençesine düşerim bilmiyorum.
Gerçi o kadar adam varken bana mı çatacaklar o ayrı konu…
Evet, böyle de düşününce aslında, o sindirilmiş halktan biri olduğumu düşünüyorum zaman zaman ve kendime kızıyorum. Aslında bu sindirilmiş olmaktan çok taraf olmaya itilmiş bir toplumda tarafsız olmaya çalışıp kendi doğruları yaşamaya çalışmakla alakalı.
Blogta en çok okunanların siyasi kitap özetlerinin olması ve blogta benim siyasi yazılar yazmamam büyük bir ironi. Sürekli kendimle çelişiyorum, bu da çelişmemin ayrı bir konusu. Sonuçta siyaset mezunu değilim, benim işim biraz hobi -siyasetin hobisi mi olurmuş?-. Gerçi siyasetten anlamayanların siyaset yaptığı bir ülkede, yaşayanlarının yüzde doksanının siyaseti çok iyi bildiği (!) bir ülkede benimde benimde siyaset yapmaya çabalamamın bir anlamı yok.
Gerçi bazen Sayın Ahmet Davutoğlu kendi yazdığı kitapları okuyor mudur diye düşünmeden edemiyorum kendimi. Sonuçta “Küresel Bunalım” diye bir kitaba imza atmış, bunu analiz etmiş kişi tamda küresel bunalımın içerisindeyken bir çıkmaza girip, bu bunalıma liderlik edememesi bazen bu kitabın çocukken yaptığımız gibi bir kopyala yapıştırdan ibaret olduğunu düşündürüyor bana. Dedim ya ben siyasetten anlamam.
Peki tam bir kaos içerisinde yaşarken sonumuz ne olacak? Bir yerlerde patlamalar, bir yerlerde savaş çığırtkanlıkları, bir yerde eline silah alanlardan çok; doğayı, kişisel özgürlüklerini, düşüncelerini ifade edenlerin terörist olarak adlandırılması…
Peki ben kendi ülkemden yayın yasakları sebebi ile haberler alamıyorken yabancı yayın organlarına yönelmem ve bunlarında hükumetimiz tarafından provokatör olarak değerlendirilmesi nasıl bir karmaşanın başlangıcı? Sanki deli dana gibi kendi kuyruğumu yakalamaya çalışıyorum.
Kaosu, şiddeti yönetmek her zaman kolaydır. Oluşturduğunuz bahanelerle halkı dizginleyecek kalıpları rahatlıkla koyabilirsiniz.
Mesela size Cezayir’den örnek vereyim. Cezayir’de bir kaos ortamı mevcut. Kim ne yapıyor belli değil. Halk zaten garip, Fransızlar, İspanyollar, İtalyanlar derken benlik biraz karışmış. Tabi tabi medeni olarak gördüğümüz ülkelerin büyük bir bütünün bu karmaşa içerisinde bulunması buranın da medeni olduğu anlamına gelmiyor. Ancak bu karmaşa, bu kaos ortamı, bazı radikal ve terör guruplarının olması bazı kontrolleri de bir arada getiriyor. En büyük çözüm elbetteki “Big brother wathing…” Yolda giderken sivilden çok polis görüyorsunuz ve bu da sizi rahatsız ediyor. Yani ben seni korumak için seni kısıtlıyorum.
Şimdi gelelim güzel ülkeme. Biz bir insanlık yaptık, muhtaç insanları aramıza aldık. Bir insanlık yaptık terörist diye adlandırdığımız insanları barış yapalım diye içimize aldık. Aldık almasına ama bunları kontrol etmedik. Yapılan en büyük hata ise bu. Tabi bu bir hata mı yoksa bir kurgunun öğesi mi tartışılabilir. Şimdi ise bir kaosun temelleri atılıyor. Patlamalar, savaşlar, çatışmalar derken tam bir çıkmazın içerisindeyiz. Zaten ne olup bittiğinden haberimiz yok. Haberler engelli, yorumlar engelli, her şey engelli… Ancak engelli olmayan hükumetin bu konuda daha hassas davranacağı, olağan üstü önlemler alacağı.
Bu önlemler nasıl olabilir? Sorunların kaynağını çözmeye gitmeden bazı önlemleri almak sadece Cezayir mantığı ile üniformalı sayısını arttırarak olabilir. Maksat yaşam ve hareket alanlarını daraltmak. Yanlış anlamayın bizim değil, kötü adamların. Gerçi şu da bir gerçek ki verilen haklar daha sonra geri alınamaz…

Neyse… ben sonumuzu çok merak ediyorum. Nereye gidiyoruz? Her şey bir garip… Güvenlik, enflasyon ıvır zıvır derken işimiz zor.
Birde ne olacak bu asgari ücretin hali? Evet iyi güzel arttı ama ha deyince olan bu iş şimdi biz çalışanların sırtına biniyor. Hükumet finans edemediği bu ücretin acısını bizden çıkarıyor.

Şimdi özetle “neremiz doğru ki” diyorum ve başka konuya girmiyorum.

Acaba siyaset yapmış oldum mu? Aslıda ben siyaseti sevmem.
Aslında tek sorunum işim, evim, hayallerim. Altım kuru keyfim yerinde ve ne yazık ki bunlar bana çok fazla etki ediyor. Çin’dekilerin zıplayıp Amerika’da deprem yaratmaya çalışmaları gibi, kayıtsız kalamıyorum(z) bir şeye. Yani bir şekilde ucu dokunuyor.

Bundan sonra bu blogun gidişatı nasıl olur bilmiyorum.

Cidden ne yazacağım ben?

hoş geldin mi desem Marty McFly

Bu gün gazetelerden, televizyonlardan öğrenmeyen kalmamış bu gün Marty McFly, Dr. Emmett Brown (Jennifer’ı da saymak lazım) günümüze yolculuklarını yapıp bazı işleri karıştırıyorlardı. Tabi filmdeki alternatif zaman çizelgesi içerisinde Dr. bu zaman dilimlerinde bol bol dolanmış ama izleyen ve gelecekten tüyo alarak gördüğümüz tarih 21.10.2015.

O zaman neler hayal edilmiş simdi ne var kıyasına girmeyeceğim tabi gazeteler bu işi yapmışlar ama çocukken izlediğim bu filmden çok etkilenmiştim. Geleceği o şekilde hayal ettiğim ve şu zaman dilimlerini hayal kırıklığı ile yaşadığımı belirtmeliyim. Sanırım bu sebepten dolayı hayata adapte olamadım (hemen de suçlayacak bir şeyler bulurum).

Ama gerçekten de şöyle bir baktığımızda tüm dünyalılar olarak teknolojide ilerliyoruz ama insanlık konusunda gittikçe ilkelleşiyoruz.