Kategori arşivi: Güncel

ne yazacağımı bilmiyorum…

Cidden ne yazacağımı bilmiyorum.
Belki de o yüzden yazacaklarımı iki güne sıkıştırdığım film yazıları ile geçiştiriyorum. Hem yazmış oluyorum, -yazarak içimdeki yazma arzusunu bastırmış- hem de blogun sessiz sedasız kalmasını engellemiş…
Oysa ki bu sene için aldığım kararlar arasında blogu daha çok kişisel amaçlarla kullanmak vardı.
Ancak kendimi öyle büyük bir sitem denizine düşmüş hissediyorum ki ağzımı açtığımda birilerine çemkirmeden duramıyorum. Bir yerde yeter artık deyip kendimi tutamayacağım ama bu başlangıç nasıl olur, hangi yasak pençesine düşerim bilmiyorum.
Gerçi o kadar adam varken bana mı çatacaklar o ayrı konu…
Evet, böyle de düşününce aslında, o sindirilmiş halktan biri olduğumu düşünüyorum zaman zaman ve kendime kızıyorum. Aslında bu sindirilmiş olmaktan çok taraf olmaya itilmiş bir toplumda tarafsız olmaya çalışıp kendi doğruları yaşamaya çalışmakla alakalı.
Blogta en çok okunanların siyasi kitap özetlerinin olması ve blogta benim siyasi yazılar yazmamam büyük bir ironi. Sürekli kendimle çelişiyorum, bu da çelişmemin ayrı bir konusu. Sonuçta siyaset mezunu değilim, benim işim biraz hobi -siyasetin hobisi mi olurmuş?-. Gerçi siyasetten anlamayanların siyaset yaptığı bir ülkede, yaşayanlarının yüzde doksanının siyaseti çok iyi bildiği (!) bir ülkede benimde benimde siyaset yapmaya çabalamamın bir anlamı yok.
Gerçi bazen Sayın Ahmet Davutoğlu kendi yazdığı kitapları okuyor mudur diye düşünmeden edemiyorum kendimi. Sonuçta “Küresel Bunalım” diye bir kitaba imza atmış, bunu analiz etmiş kişi tamda küresel bunalımın içerisindeyken bir çıkmaza girip, bu bunalıma liderlik edememesi bazen bu kitabın çocukken yaptığımız gibi bir kopyala yapıştırdan ibaret olduğunu düşündürüyor bana. Dedim ya ben siyasetten anlamam.
Peki tam bir kaos içerisinde yaşarken sonumuz ne olacak? Bir yerlerde patlamalar, bir yerlerde savaş çığırtkanlıkları, bir yerde eline silah alanlardan çok; doğayı, kişisel özgürlüklerini, düşüncelerini ifade edenlerin terörist olarak adlandırılması…
Peki ben kendi ülkemden yayın yasakları sebebi ile haberler alamıyorken yabancı yayın organlarına yönelmem ve bunlarında hükumetimiz tarafından provokatör olarak değerlendirilmesi nasıl bir karmaşanın başlangıcı? Sanki deli dana gibi kendi kuyruğumu yakalamaya çalışıyorum.
Kaosu, şiddeti yönetmek her zaman kolaydır. Oluşturduğunuz bahanelerle halkı dizginleyecek kalıpları rahatlıkla koyabilirsiniz.
Mesela size Cezayir’den örnek vereyim. Cezayir’de bir kaos ortamı mevcut. Kim ne yapıyor belli değil. Halk zaten garip, Fransızlar, İspanyollar, İtalyanlar derken benlik biraz karışmış. Tabi tabi medeni olarak gördüğümüz ülkelerin büyük bir bütünün bu karmaşa içerisinde bulunması buranın da medeni olduğu anlamına gelmiyor. Ancak bu karmaşa, bu kaos ortamı, bazı radikal ve terör guruplarının olması bazı kontrolleri de bir arada getiriyor. En büyük çözüm elbetteki “Big brother wathing…” Yolda giderken sivilden çok polis görüyorsunuz ve bu da sizi rahatsız ediyor. Yani ben seni korumak için seni kısıtlıyorum.
Şimdi gelelim güzel ülkeme. Biz bir insanlık yaptık, muhtaç insanları aramıza aldık. Bir insanlık yaptık terörist diye adlandırdığımız insanları barış yapalım diye içimize aldık. Aldık almasına ama bunları kontrol etmedik. Yapılan en büyük hata ise bu. Tabi bu bir hata mı yoksa bir kurgunun öğesi mi tartışılabilir. Şimdi ise bir kaosun temelleri atılıyor. Patlamalar, savaşlar, çatışmalar derken tam bir çıkmazın içerisindeyiz. Zaten ne olup bittiğinden haberimiz yok. Haberler engelli, yorumlar engelli, her şey engelli… Ancak engelli olmayan hükumetin bu konuda daha hassas davranacağı, olağan üstü önlemler alacağı.
Bu önlemler nasıl olabilir? Sorunların kaynağını çözmeye gitmeden bazı önlemleri almak sadece Cezayir mantığı ile üniformalı sayısını arttırarak olabilir. Maksat yaşam ve hareket alanlarını daraltmak. Yanlış anlamayın bizim değil, kötü adamların. Gerçi şu da bir gerçek ki verilen haklar daha sonra geri alınamaz…

Neyse… ben sonumuzu çok merak ediyorum. Nereye gidiyoruz? Her şey bir garip… Güvenlik, enflasyon ıvır zıvır derken işimiz zor.
Birde ne olacak bu asgari ücretin hali? Evet iyi güzel arttı ama ha deyince olan bu iş şimdi biz çalışanların sırtına biniyor. Hükumet finans edemediği bu ücretin acısını bizden çıkarıyor.

Şimdi özetle “neremiz doğru ki” diyorum ve başka konuya girmiyorum.

Acaba siyaset yapmış oldum mu? Aslıda ben siyaseti sevmem.
Aslında tek sorunum işim, evim, hayallerim. Altım kuru keyfim yerinde ve ne yazık ki bunlar bana çok fazla etki ediyor. Çin’dekilerin zıplayıp Amerika’da deprem yaratmaya çalışmaları gibi, kayıtsız kalamıyorum(z) bir şeye. Yani bir şekilde ucu dokunuyor.

Bundan sonra bu blogun gidişatı nasıl olur bilmiyorum.

Cidden ne yazacağım ben?

hoş geldin mi desem Marty McFly

Bu gün gazetelerden, televizyonlardan öğrenmeyen kalmamış bu gün Marty McFly, Dr. Emmett Brown (Jennifer’ı da saymak lazım) günümüze yolculuklarını yapıp bazı işleri karıştırıyorlardı. Tabi filmdeki alternatif zaman çizelgesi içerisinde Dr. bu zaman dilimlerinde bol bol dolanmış ama izleyen ve gelecekten tüyo alarak gördüğümüz tarih 21.10.2015.

O zaman neler hayal edilmiş simdi ne var kıyasına girmeyeceğim tabi gazeteler bu işi yapmışlar ama çocukken izlediğim bu filmden çok etkilenmiştim. Geleceği o şekilde hayal ettiğim ve şu zaman dilimlerini hayal kırıklığı ile yaşadığımı belirtmeliyim. Sanırım bu sebepten dolayı hayata adapte olamadım (hemen de suçlayacak bir şeyler bulurum).

Ama gerçekten de şöyle bir baktığımızda tüm dünyalılar olarak teknolojide ilerliyoruz ama insanlık konusunda gittikçe ilkelleşiyoruz.

#direngeziparki

Apolitik olduğum zaten bu blogtan belidir. Bu zamana kadar bu konu ile ilgili pek bir şey yazmadım. Hatta siyaset bile yapmadım. Hiç bir siyasi görüşe de sahip değilim. Öncelikle insan olma görüşüne sahibim. Yeri gelmiş Hitler okumuş, yeri gelmiş Marx okumuş biriyim. Bir çok dinden samimi kardeşim dediğim arkadaşlarım var, aynı şekilden bir çok farklı kökenden gelen. Kimseye hor bakmadım. Dinci sayılmam ama dinine düşkün bir aileden gelmekteyim. Her ne kadar ben beş vakit namaz kılmasam da Cuma’dan Cuma’ya namaza gitmek, Ramazan’ı oruçsuz geçirmemek gibi bir adetim var. Yani kısaca bu demek oluyor ki, benim bir aklım var ve hiç bir grup, parti vs. bana yön veremez. Zaten buraya bu konuyla yazacağım son yazı olabilir bu yazı.

Evet gezi parkı eylemi bir kaç ağaçtan çıktı. Ancak zaten sorun ağaç değildi. Sorun ben istedim olacak tavrıydı. Bu görüşe hep beraber yürüdüğümüz insanlarda dahildi. Ancak siz Taksim’de gezinir edasıyla sokaklara dökülmüş insanlara orantısız güç uygulayıp onları kızdırırsanız bu duruma gelir. Ben hiç bir direnişçinin esnaf dükkanlarına camlara vs… şiddette bulunduğunu görmedim. Çöp konteynırı, bank, kökü toprağa deymeyen ağaç barikat amacı dışında kullanılmadı. Bazı kesimler belediye otobüslerinin, arabaların suçu ne diye sorabilir? Peki o araçların içinden etrafı gaz bombasına boğarak geçen güvenlik güçlerine ne demeli?

Burada aslında hırs hırsı körükledi. Polis, direnişçiyi, direnişçi polisi. Aslında her iki kısmı da körükleyen tek bir güç vardı. Direnişçiler içersin de etrafa zarar vermeye provake etmeye niyetli kişilerde vardı (hala var). Bunların bazıları bunlardan bazıları direnişçiyim diye gelen ideolojik gruplardan, bazıları da polis belki de iktidar partisi grubundandı. Ama gerçek şuydu ki karıştırmaya gelen birileri vardı. Bu karışıklıklarda kimse ak kaşık değil ama asıl olan şu ki  direnenler gerçekten de sağ duyuluydu.

Çoğu kez bir bir oyun gibiydi direnişçilerle polis arasındaki. Polis gaz bombası sallar, direnişçi ona geri atar, gaz bombası atar direnişçi kaçar geri gelir. Burada sıkıntı bir iki gaz bombası değil. Polisin onlarca gaz bombasını öldürmek istercesine topluluğu kendine çekip atmasında. Zaten cumartesi sabaha karşı halkın çanak çömlekle pencereye çıkması, olayların İstanbul’dan çıkıp yayılmasına sebepti. Burada buna dur diyecek kişilerin hiç bir şey olmamış gibi hayatlarına devam edip karşı kışkırtıcı tavır sergilemesi aslında provokasyonun en büyüğüydü. Toplulukların aklı yoktur. Ancak topluluğun karşısındaki karar mercisine sahip bir organdır. Burada asıl hata hala anlam veremediğim bu restleşmedir.

Bu iş parktan çıktı diyorlar. Evet çıktı. Bu iş, her şeyi bilen (!) bir yöneticinin her işe burnunu sokmasına dönüştü. Mimar, hukukçu, eğitimci, aile planlamacı vs… her şeyi bilen bir yöneticinin eline. Konuşmamı, söylememi, yapmamı emreden kibirli bir yöneticinin eline. Asıl sorun buydu. Bu direnişte bundan güç aldı.

Protestoya yapılan aşırı saldırıyı kınıyorum. Aşırı saldırıda bulunan protestocuyu da kınıyorum. Ama bir protestocu olarak uzatılan yeşil dalın da tutulmasını istiyorum. Asıp kesmeyelim küçük bir adım geri atalım. Zaten bir çok kan döküldü daha fazlası olmasın.

#direngeziparki karşındakine saygı ve sevgiyle. Şiddete meyil vermeden. Bırakalım şiddeti acizler kullansın.

Biber gazına karşı bağışıklık kazandık mı?

Artık hafta sonlarının vazgeçilmezi haline gelen biber gazı festivaline bu kez ben de ucundan yakalandım. Önceden maruz kalmışlığım olmadığı için tabi ki gazın beni etkilemesi gayet kolay oldu. Ancak merak içinde daha da olay yerine sokulduğumda halkımın biber gazına karşı artık bağışıklık kazanmış olduğunu gördüm. Tamam ufak tefek etkileri var ama genel anlamda sarsılmıyor insanlarımız. Bu arada yetkililere bildirmek isterim ki bu biber gazının içeriğini değiştirin artık.

Malumunuz Beşiktaş dönemsel olarak sıkı yönetim alanı ilan ediliyor. Kadıköy İskelesindeki çay bahçelerinin kapanmasından sonra Akaretler durağının kalkması; hadi bunu da geçtim, şimdiye otele peşkeş çekilen eski Deniz Müzesi alanının önünün de trafiğe kapanıp trafiğin iyice piç edilmesi bunların arasında. Neyse sesimizi çıkarmıyoruz, çıkarmayalım diyoruz. Biz sonuçta ılımlı bir halkız. Hep provokasyona gelmemek için çabalıyoruz.

Bu günkü olay ise Beşiktaş taraftarlarını kapsıyor. Malumunuz İnönü Stadının son maçı esnasında stad kutlamaları vardı (kutlama mı demeli anma mı bilemedim). Her önemli günde olduğu gibi (bunlara Avrupa maçları, derbiler de dahil) Beşiktaşlılar yine yollara dökülmüştü. Biz çok gördük ve yaşadık Beşiktaş caddesinin tamda o Akaretler durağının orada trafiğin kesildiğini ve Beşiktaş taraftarının yürüyerek İnönü’ye gittiğini. Peki bu gün ne değişti? Aynı şekilde trafik kesildi, taraftarlar yürümek için yola koyuldu. Ama bu kez bir fark vardı. Biber gazları hazırdı, çünkü yine sıkı yönetim vardı.

Tabi on kişiden fazlasının bir araya geldiğinde potansiyel suçlu olarak görüldüğü ülkemde yüzlerce taraftarın bir araya gelmesi tam anlamıyla tehditti. Dağıtmak lazımdı.Tabi araya karışan silah sesleri olayı daha da alevlendirdi. Olayın ayrıntısını bilmiyorum okuduklarımdan ibaret.

Ben yalnızca soluduğum havayı benim aksi yönümde hareket eden halkı biliyorum. Halk dedim, tabi ki taraftarlarda halk ama halk deyince çocuğu çoluğu da hesaba katıyorum. Yani yolunda yürüyen de nasibini alıyor. Buna rağmen bir yerlerden kaçarım edasıyla ara sokaklara yollandım. Tabi taraftar bakı pazarı taraftaki meydanda toplanmış hakkıyla yetkililere sallıyordu. Derken bir gaz dalgası daha geldi. Bundan sonrasını hatırlamıyorum.

Hatırlamama sebebim kendimden geçmek değil, eve geri dönmemden. Ancak iyi geldi biber gazı kapalı olan burnum sayesinde açıldı. hala burnumdaki kılcal damarlarda gazı hissediyorum ve nefesim hala açık durumda.

Bu provokatörler -kimseler artık- hep aynı kişiler olduğunu düşünerek biber gazlarının içine böcek ilacı gibi bir ilaç koysak belli kez bu dozu alanlar ölse ya hükumette bu illetten kurtulsa. İyi olmaz mı? Baksanıza biber gazı ile artık bir şey olduğu yok. Tabi bunun şöyle de bir riski var, kafalarına estiği gibi sıkamayacaklar gazı. Ama maksat herkes bizim gibi düşünsün değil mi? Sıkalım gitsin o zaman.

Kişisel Depresyon Anları

26 Şubat 2013

taksim’in bir metre altından tarih çıkmış. bu sanırım gizleyemedikleri kısım. o kadar çok şey çıkmıştır ki. ne bekliyorlardı ki? bence komple trafiğe kapayıp taksimi açık hava müzesi yapsınlar.