Kategori arşivi: Hikaye

Işık

(deneme)

Gün ortasıydı. Camp De Les Corts Stadyumunun üstü sarmış karanlık bulut, ellerinde şemsiyeleri ile bekleyen binlerce seyirci ile birlikte futbolcuların sahaya çıkmasını bekliyordu. İzleyicilerin heyecanı titreyen şemsiyelerinden belliydi. Ve nihayet iki takım oyuncuları yer yer çamura bulanmış sahaya çıktılar. Hakem son kontrollerini yaptıktan sonra, oyuncuların topla buluşmasına izin verdi. İlk güdükle birlikte artan heyecan derin bir sessizliği de getirmişti yanına. Zaman ilerledikçe iki takımın oyuncuları rakip kalelere atakta bulunuyor, onların bu azimli futbollarına karşı da seyirciler tezahüratla karşılık veriyordu.

Oyunun on beşinci dakikasına geldiğinde bir ışık parladı stadyumun üzerinde. Siyah şemsiyelerin ardını bile aydınlatacak şekilde. Yoğun ışığın etkisi ile insanların hiçbir şey göremez oldu. Başlarını göğe kaldırmak istediklerinde ise zaten her yeri kaplamış bir aydınlık eşlik etti onlara. Sahada oyuncular topun peşinden koşmayı bırakmış, hepsi gözlerine dolan ışığı engellemek için ellerini gözlerine kapatmışlardı. Onlara hakemde dahildi.

Işık stadyumun bir süre kaldı. Bu zaman zarfı içerisinde kimse hareket etmedi. Nihayet beyaz ışık yerini gökyüzünden boşalan şiddetli yağmura bıraktığında hakem saatine baktı. Henüz bir dakika bile geçmemişti. Oysa dakikalar geçtiğine yemin edebilirdi. Tezahürat sesleri yerini derin homurdanmalara bırakmıştı, Şiddetle yağan yağmur ise görüş mesafesini iyice düşürmüştü. Hakem zaten durmuş oyunu tekrar durdurdu. Anlamsızca birbirlerine bakan futbolcular ne yapmaları gerektiği hakkındaki kararı hakemlerden bekliyordu. Orta hakem yan hakemlerle başlama çizgisinin üzerinde buluştu. Daha sonra hakemler takım kaptanlarını yanlarına çağırarak yağmur sonuna kadar oyunu tatil ettiklerini açıkladılar ve oyuncular soyunma odalarına doğru yürümeye başladı.

Tüm stadyuma oyunun geçici bir süre ertelendiği ile ilgili anonslar yapıldı. Kimse maçın akıbetinin en önemlisi de yağmurun akıbetinin ne olacağını bilmiyordu. Herkesin aklında da o aşırı derecede parlak şimşek vardı.

Nihayet yağmur durdu. Camp De Les Corts Stadyumunun üstü sarmış karanlık bulut, stadyuma gelmiş binlerce izleyici ile birlikte futbolcuların sahaya çıkmasını bekliyordu. Hakemler son kontrolü yaptıktan sonra futbolcular için başlangıç düdüğünü çaldı. Düdükle birlikte tutulan nefesler, taraftarların yaptığı tezahüratlar şeklinde yansıdı sahaya. İlk atak Barcelona’dan geldi. Direğin yanını yalayan top dışarı çıkmıştı. Küfürler, bağırışlar, çığlıklar yayılırken tribünlerden on beşinci dakikaydı.

Beyaz bir ışık parladı gökyüzünde. Gözleri kör edecek kadar parlak bir ışık. İnsanlar olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. Taraftarlar ellerindeki şemsiyelerin ardından bu parlak ışığa bakmaya çalıştılar ama her birinin gözleri ışığın şiddetinden dolayı yandı. Bazıları geçici körlük yaşadı. Hakemler elleri ile gözlerini kapamış donmuş bir şekilde öylece bekliyorlardı. Futbolcularda aynı şekilde. Sanki ışıkla birlikte ısıda artmıştı. Bir süre sonra ışık kayboldu. Yerini karanlığa bırakmıştı adeta. İnsanların görebilmesi için dakikalar geçmesi gerekti. O esnada şiddetli bir yağmur başladı. Göz gözü görmüyor, toprak zemin yavaş yavaş bir bataklığa dönüyordu. İki takımın kaptanı hakemlerin yanına koşarak geldi ve oyunun yağmur durana dek tatil edildiğini söylediler. Mekanik seslerle oyunun yağmur sonuna kadar tatil edildiği anons edildi.

Yağmur durmuştu. Yağmurun şiddeti, merakla bekledikleri iki takımın maçını izlemelerine engel değildi. Her iki takımın taraftarı ateşli bir şekilde takımlarını destekliyorlardı. Hakemler son kontrollerini yapmış, yazı tura sonrası ilk hamleyi yapacak olan Slavia Prag takımına bırakmışlardı topu. Düdük sonrası Slavia Prag ilk atağını gerçekleştirdi. Top dışarıya çıkmıştı. Taraftarlar eski şiddetli taraftarlarına geri dönmüşlerdi. Oyun tam hızıyla akıyor, yeşil saha içeresinde futbola dair ne güzellik varsa yaşanıyordu adeta.

On beşinci dakikaydı. Bir parlaklık kapladı gökyüzünü. Kimsenin göremediği. Bir soğukluk. Sürekli tekrar etmiş gibi hissettiren ama daha önce hiç görülmemiş…

Kısa bir hikâye

Karşı pencereden sızan ışık, odanın içerisinde istemediğim bir aydınlanmaya sebep oluyordu. Üşenmeyerek kalktım ki beni tanıyanlar bunun benim için nasıl bir eylem olduğunu bilir. Önce tülü, ardından da perdeyi sıkıca çektim. Kornişlerin yerinden çıkmasını umursamayarak. Çıksa ne olur ki? Öylece aylar belki de yıllarca kalır. Belki bir iki, bir iki hepsi biterde perde ile tül aşağıya düşer ben de bu vesileyle onları çamaşır makinesine atar aydınlanmalarına sebep olurum.

Elbette aydınlanma onların da hakkı.

Perdeyi iyice çektiğinden emin bir şekilde yerime oturdum. Tam ayaklarımı uzatıp pufa koyduğum anda görüşme yine o anlamsız ışık ilişti. Hemde hareket eden gölgeler eşliğinde. Perdeyi kontrol ettim göz ucuyla, bir yandan da duvarda yansıyan hareketlere bakınıyorum. Başlarda anlam veremedim. On santimlik alanda gördüğünüz şeye ne anlam yükleyebilirsiniz ki? Üstelik duvar boyunca uzanan bir gölgeye. Önce yatayda hızlıca birşeyler hareket etti. Sivrisinek olmalı diye düşündüm, benim öldürmeyip, kendini öldürmeye çalışan bir tanesi sürekli ortada dolanıyordu.

Hızlı hareketlerinin ardından birden ortadan kayboldu. O anda masa lambasının ışığı söndü ve karanlıkta kaldım. Yok aslında nereden geldiğini çözemedim o yerden tavana kadar uzanan yansımayala. Işığın sönmesi korkutmuştu beni, sanki ışıkla birlikte tüm seslerde susmuştu. Yerimden kalkıp kalkmamanın tereddütünü yaşadım bir an. Tam ayaklarımı yere bastığım anda, odaya dolan ışığın karardığını hissettim. Tüm sokakta elektrik mi kesilmişti acaba? Bu sorumun yanıtını, homurdanarak çalışmaya başlayan buzdolabı verdi. Yaşlı emektar… Ama beni korkuttun. Tam kalkıyordum ki sızan ışık geri geldi. Daha sönüktü, daha karanlık gri. Pencereye doğru ilerledim. İçimden bir ses ışık şeridine yaklaşmamamı söyledi. İçimdeki sesten korkarak o şeride yakalanmamaya çalışarak, ışık butonuna gittim. Ancak tam butonun üzerindeydi şerit.

Açmak için bir şeyler uzatmaya çalıştım, arandım ama etrafımda hiç bir şey yoktu. Kapıya yöneldim ama biçimsiz bir şekilde duran ışık şeridi geçmeme izin vermedi. Tişörtümü çıkardım ve bir ucundan tutarak butona fırlattım. Tişört ışık şeridine değdiği anda birden bir katana ile kesilmiş gibi ikiye ayrıldı. Bir parçası elimde kalırken diğer parçası karanlık şeridin içinde kaybolmuştu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kanepeye uzandım. Saatlerce o garip şerit şeklindeki ışığı, içindeki gölgeleri izledim.

Işıkta mı bir gölgeydi acaba?

Aslında gidip butona basmalıydım. Artık nasıl bir tembellikse…

Kısa bir hikaye…

Soğuğun sıkı sıkı sarındırdığı günlerdi. Kendimizi attığımız küçük kıraathaneden bozma kafede hatırladığım tek şey tost makinesinden çıkan aşırı yağlı tost kokusuydu. Tabi bide dudaklarının arasından sızan gülümsemen. Benim sana gösteremediğim.. Ketumluğum işte hep dert yandığın.
Zamanın nasıl aktığını anlamamıştım. Nasıl bir göreceli kavramsa zaman, sen varken hep senin kontrolünde. Saat on ikiyi vurmamıştı, ikimizde bal kabağına dönüşmeyecektik ama ‘geç kaldım’ demiştin. Bir hararetle çıkmıştık, çan sesi ile kapıdan, bir telaşla. Nasıl bir hüzün çökmüşse üstüme, umut dolu gözlerine bakarken “ben bırakayım seni” demiştim. Sanıyorum ilk o zaman düştü üzerimize karın ve sensizliğin soğukluğu. İstanbul için ise eziyet anı. “Sende çok yorgunsun bir an önce eve git ve dinlen” derken bir öpücük kondurmuştun yanağıma, hala doğum lekesi gibi sakladığım. Şiddetini arttıran, beton zemin üzerine ince bir tabaka halinde duran kar umutlarının üzerine kaderini akmişti sanki.
Ayrıldık. Sensizliğe daha bir adım atamamışken dönmüştüm arkamı. Sen ise sokağın başına gelmiştin. Sanki benim sana hasretle döndüğümü hisseder gibi bana dönmüştün ayağını yola atıp.
Omzunda asılı çantanın çevrende savrulduğu hatırlıyorum, gri düz eteğinin bacakların etrafında dönmeye çalıştığını. Ve tek gamzenin beni benden alırcasına gülümsemene karışarak bana döndüğünü.
Acı bir fren sesi hatırlamıyorum. Yada seni öldürene merhamet gösterecek herhangi bir anı. Birden bire savrulduğu hatırlıyorum. Seni yakaladığımda ise şehrin tüm pisliğini örten beyazın kırmızıya boyandığını. Hatta sürekli gözümün önüne gelen eriyişini…
Senden sonra kar yağmadı orada. Bir soğuklukta inmedi göğsüme. Sürekli senin hararetin. Birazda sigaranın bıraktığı nefes tıkanıklığı. Evet başladım… Sadece bir kaç dal yokluğunda…

Düşten Umutlar

Babaanneme göre bu ezanların uzun olması sebeplerinden biri de gece karanlığı ile inen her türlü inin, cinin, mahlukatın yeryüzünden kaçarcasına elini ayağını çekmesiymiş, bu kaçışları esnasındaki korkuları da ister istemez insanların üzerine etki ediyor bu sebepten dolayı insanlar bilhassa daha hassas olan çocuklar bu korkuyu daha fazla tadıyorlarmış.

Eskiden uykuya dalamamak gibi bir sorunum olmazdı. Nerde olduğumun hiç önemi yok, gözlerimi kapadığımda bu dünyadan soyutlanır, rüyalarımın hatırlayamadığım gizemli akışında tam da dinlenmemiş olarak, sabahın ilk saatlerinde açardım gözlerimi.

Güneşin gökyüzünden bir arşın yükselirken yanına ısısını almadığı bir kasım cumartesisiydi. Parke taşlı sokağa, baba yadigarı olta ve bisikletle çıktığımda yüzüme vuran soğuk kemiklerimin titremesine sebep olmuştu. Bisikletin terkisinine yerleştirdiğim üç litrelik kova fazlasıyla bugünün erzağını çıkarmama yetecekti. Kovanın içi giderken de dolu olurdu dönerken de. Yanına tıkıştırdığım, kamp sandalyesi de vazgeçilmezlerimdendi.

Bisiklete binip kendimi eğimli yolun akışına bıraktım. Zaman zaman sadece kendimi ısıtmak için pedal çeviriyor, frenle kendimi yavaşlatarak, taşların arasında kalan donmuş toprak parçalarının yardımıyla tekerlekleri kaydırıyordum. Birkaç kez düşmüşlüğüm olsa da kendime yaşattığım bu küçük aksiyon keyfime keyif katıyordu.

Birkaç dakika içinde sahildeydim. Daha kamp sandalyemi açmadan hemen oltamı kurdum ve hırçın denizin ciğerlerine sapladım iğnelerini. Eğer şansım yaver giderse birkaç dakika içinde ilk kısmetimi çekecektim denizden. Bu esnada sandalyemi kurdum ve oturdum. Çantamdan çıkardığım polar battaniye ile ayaklarımı örttüm. Kovanın içinden aldığım termosumdaki ilk çayımı yudumlamaya başladım. Denizin ortasında birkaç balıkçı kayığı sağa sola sallanırken birinin bana el salladığını fark ettim. Balıkçı karşılığımı alır almaz, hızla denizin dalgalarını yararak uzaklaşmaya başladı. Endişe etmedim desem yalan olur, batmaması için bir sebep yoktu ama bu zaman kadar kaç denizci tanıdıysam hepsinde denize karşı bu hırçınlık vardı. Akşam hayattan çıkaramadıklarını denizden çıkarıyorlardı belki de. Okumaya devam et

istek

Aslında neler olduğunu bende bilmiyorum. Gecenin geç saatlerinde şiddetle vurulan kapıma basiretim bağlanmış gibi cevap verdim. Tabi öncesinde yataktan fırlamamla, vücuduma derin bir ter basması bir olmuştu. Derin bir ter diyorum, korktuğum ve heyecanlandığımda sanki vücudumdaki tüm iç organlarım terliyor, bu terle birlikte içerideki tüm ekşimiş, kötü koku vücudumdan atılıyordu.

Bir ara bu kokuyla kendime geldim. Ancak geç kalmıştım. Ağzımdan “kim o” kelimeleri dökülmüş, kapının ardındaki sesimi duyunca daha şiddetle kapıya vurmaya başlamıştı. Bir an saati düşündüm. Gece yarısı olmalıydı. Gözümün ucuyla baktığım pencereden günün ışımadığını fark edebiliyordum. Acaba kimdi kapıdaki? Bir şafak operasyonuna kurban gitmiş olmazdım ya… Hızlıca sosyal medyada yazdıklarımı aklımdan geçirdim. Çok siyasi takıldığım söylenemezdi. En azından kimsenin kanına dokunacak şeyler yazmam… Yazmamışımdır da… Sanırım…

Korku, zaman konusunda cömert davranıyordu. Uzun uzadıya hayatımın son günlerini düşünecek kadar vakit ayırmıştı bana. Kapı vurmaya devam ediyordu. Bir an apartmanı dinledim. Komşulardan birinden bir ses bekledim. Kimsede ses yoktu. Bu biraz daha korkmama sebep oldu. Kesin bir operasyona kurban olacaktım ve apartman boşaltılmıştı. Aklımdan birilerini aramak geçti. Birilerine mesaj bırakmak. Yoksa meçhuller arasına katılabilirdim.

Ancak aklıma geleni yapamıyordum. Yıllardır korkmamakla övünen ben, sonunda bilinç altına işlemiş tüm korku sahneleri ile başbaşa kalmış vücudundaki her hücre korkunun tadını almaya başlamıştı. Derin bir nefes aldım. Pencereden odama dolan soğuk sarı ışık eşliğinde kapıya doğru yavaşça ilerledim. Yataktan kalkıp dudaklarımdan kelimelerin dökülmesi ne kadar hızlı olduysa kapıya varışım o kadar yavaş olmuştu. Kapının ardındaki bir rekora imza atmak üzereydi. Kaç kez çalındı hatırlamıyorum.

Kapının deliğinden koridora baktım. Işık yanmıyor, bir karartı görüş alanını kapatıyordu. Hırsız olabilir miydi? Cüzdanımda sabah bulduğum yüz liradan başka para yoktu. Bir an arka odanın penceresinden dışarı atlamak geldi aklıma. Evim en alt kattaydı atlasam bile ölmezdim. Bu bir opsiyondu am demirleri nasıl geçecektim. “Kimsin” diye bağırdım tekrar. Soruma cevap gelmedi ama kapıya yapılan işkence durmuştu. Delikten tekrar gözledim. Hala karanlıktı. Bu kez zifiri karanlık.

Bir süre kapının arkasında bekledim ve dinledim. Gece olması gibiydi. Sessizdi. Yavaş yavaş vücudum eski sakinliğine kavuşuyor sadece terin bıraktığı ıslaklık inceden vücudumun titremesine sebep oluyordu.

Bir süre daha etrafı dinledikten sonra mutfağa geçtim. Su ve sigara yardımıyla kendimi iyice sakinleştirdikten sonra annemin odasının önünden geçerken sanki sesini duydum. İki senedir evde yalnızdım. Zaman zaman yalnızdım diyelim. Bazen onun varlığını hissediyordum. Ne zaman eve geç gelsem sanki sağlığındaki gibi bana söylendiğini hissediyorum. Arkadaşlarımın evinde kalmam yasaktı mesela. Benim evim yok muymuş? Onun ölümünden sonra adeta içime bir canavar yerleşmişti. Artık o çocuk, onun çocuğu ben değildim. Dediği hiçbir şeyi yapmıyordum. Sanki son perdeye başlamış, insanların sürekli birbirine düşmanlıkları keşfetmeye soyunmuş bir sürekli onların içinde onların hareketlerini izliyordum. Derdim neydi bilmiyorum. Bazen gitmek istiyordum. Bu şehirden, bu ülkeden, neye yarayacaktı bilmiyorum. Kendimi burada bırakamadıktan sonra.

Uyuyacağımı düşünmüyordum ama odama geçtim. Yatağıma uzandım. Lambayı loş bir ışıkta bıraktım. Tavanda anlam verebileceğim şekiller aradım ama bulamadım. Sanki her şey çekilmişti. Bir hiçlik sarmıştı etrafı. Ne kadar geçti bilmiyorum. On dakika, on beş, bir saat. Tekrar kapının vurulduğunu duydum. Bu kez ses vermedim. Sessiz adımlarla kapıya doğru ilerleyip, gözden dışarıya baktım. Bir an annemi gördüm küçük deliğin ardında, küçük bir panik kapladı bedenimi. Ne kadar çok duyguyu yaşamıştım bu gece. Annem ölmemiş miydi? Onun öldüğünü algılayacak kadar zaman geçmişti ölümünün üzerinden. Uyuyor olmalıydım. Bunun bir başka açıklaması yoktu. Muhtemelen lüsid rüyanın ortasındaydım. Kapıyı açtım. Öfkeli bir şekilde bana baktı.

“Gecenin bir yarısı ortalığı yıktım, neden açmıyorsun kapıyı? Bütün milleti uyandırdık.”

Gelenin annem olduğu kesindi. Zaten bir tereddüttüm yoku bu konuda. Rüyada başka kim olabilirdi ki? Ama sürekli mustarip olduğum milletli konuşması o olduğunun en birincil kanıtıydı. “Milletin oğlu, millet ne der, milletin evi…” ‘Milletin’ sonuna ve başına her türlü kelimeyi manalı manasız yerleştirebilirdi annem ve Türkçede karşılığı olmayan cümlelere bile anlam katardı o zaman.

Hızlıca benim odama girdi. Sıkıcı bir konuşmanın başında mıydık yine bilmiyorum. Ne derse desin sessizce dinlemek niyetindeydim onu ne yalan söyleyeyim özlemiştim. Yatağın kenarındaki sehpanın üzerindeki cüzdanımı aldı ve içinden bugün bulduğum yüz lirayı çıkardı. “Bunu ne yapman gerektiğini biliyorsun değil mi?” diye sordu. Aslında biliyordum. Fakat annem onun eski çocuğu olduğumu bilmiyordu. O an için umarım buzdolabını ziyaret etmez diye düşündüm. Birkaç dakika sonra yine kapı çalmaya başladı.

“Aç, aç babandır.”

Babamı hatırlamıyordum. Ben çok küçükken ölmüştü. Kapıdan içeri giren bana resimlerden babam diye tanıtılan adamdan başladı değildi. Ancak onunla aramda bir bağ olduğunu hissedemiyordum. Annem ise yıllardır tanıyormuş olmalıydı bu adamı. Demek ki gerçekten babamdı. Onula konuşacak bir şeyimiz yoktu. Herkesin babası gibi, nasıl olduğumu, ne iş yaptığımı sordu. Sonuna benim ile gurur duyduğunu da ekledi. Bir süre sonra annemin akrabalarım olduğunu iddia ettiği birçok kişi geldi eve. Ben hiçbirini tanımıyordum. Ha, on beş yaşında ölen kuzenim dışında. Hala aynı yaştaydı. Konuşacak çok şeyimiz yoktu onunla da. Bir ölüyle ne konuşabilirdiniz ki? Eski günlerden bir iki kelam ettik. Bir gün benim bisikletimle geziyorduk. Ben bisikleti sürüyor oda arkamda oturuyordu. Küçük bir çıkıntıda önümü kaldırdım ve ikimizde göt üstü yere oturduk. Bu sırada bisiklet gitmeye devam ediyordu. Ne olduğu şaşırmış bir şekilde birbirimize baktık ikimiz birden kahkahalar içine bilgisayarın peşinden koşmaya başladık. Neyse ki eskiden çok fazla araba yoktu. Bisiklet kaldırıma çarpıp durmuştu. Şöyle bir düşündüğümde onunla ilgili tek anımız buydu.

Anı olmayınca, insanlarda olmuyordu. Sanıyorum gidenlerin ardından sildiğim tek şey anıları. Onları sildiğinizde hüzünlerinizde siliniyor. Tabi arada mutlulukları da kaynatmış oluyorsunuz.

Sabah titreyerek uyandım. Üzerimde ki yorgan yatağın bir köşesine toplanmıştı. Rüyamda tanımadığım bütün ölü akrabalarımı, tanıdığım ve ölen tüm tanıdıklarımı görmüştüm. Ne yalan söyleyeyim en çokta eski sevgililerimi aramıştım içlerinde. Tek bir sorum olacaktı.

Onların ölmüş olmalarını istemem kötü bir şey mi sizce? Sanmıyorum.