Kukumav Kuşu 1 (Öykü)

Pek akıllıca değildi ardımda bıraktığım izler. Belki de artık yakalanmak istiyordum. Soğuk hastanenin kapısından içeriye girdiğimde beyaza boyanmış duvarların üzerime doğru geldiğini hissettim. Birkaç kez sendeledim. Artık iyice kanım çekilmiş olacak ki elimi bastırdığım yaradan sızan kan iyice azalmış, damlamaya başlamıştı. Gözümde sadece bir beyazlık. Arada sağa sola uçuşan yeşil sinekleri saymazsak her şey bembeyaz. Biri bana geliyor. Yaklaştıkça büyüdüğünü fark ediyorum ama bir türlü netleşmiyor. Bir vızıltı kulağımda. Benimle konuşmaya mı çalışıyor yoksa, o sinir eden uçuşlarından birini mi yapıyor bilmiyorum. Sol elimi sağdakinin üzerinden çekip belime sıkıştırdığım bıçağa uzanmaya çalışıyorum. Elimi çekince diğer elimin altından birkaç damla kan daha hızlı akmaya başlıyor yere. Başım aniden savruluyor ve bir kırmızılık görüyorum yerde. Sineklerin sayısı artıyor. Her biri akan kanıma hücum ediyor anlaşılan. Belimin arkasında hiçbir şey bulamıyorum. Koca bir boşluk. Birdenbire içinde bulunduğum kan gölü beni kendine çekmeye başladı. Sanki bir güç kollarımdan beni aşağı doğru bastırıyor ve kanın …

ben öldükten sonra

Gözlerimi nerede açmıştım bilmiyorum. Tek hissettiğim burnuma kokan taze tezek kokusuydu. Ağzımın tadı da bok gibiydi. Şiddetli bir öksürükle birlikte tüm ciğerlerimi yere bıraktım. Şimdi daha iyi hissediyordum. Burnumdan aldığım derin nefesle içinde bulunanları yukarıya çekerek tüm toparlananları soluk borumdan yemek boruma aktardım ve yutkundum. Akşamdan bıraktığım çürük diş kokumdan başka bir şey kalmamıştı artık burnuma dolan. Hayatı anlamak için hazır hale gelmiştim. Etrafa bakındım. Derin bir karanlık. Sessizliği dinledikçe, hırıltılı nefesimi daha da bastırmaya çalıştım. Ürkütücüydü. Aldığım nefesten daha ürkütücü. Hareket edebilir miydim bilmiyorum. Ya hareket ederken tahammül edilemez bir ses çıkarırsam ve o kokutucu karanlık beni yutarsa… Temkinli davrandım. Kulaklarımı kabartmış beni cesaretlendirecek en ufak sesi yakalamaya çalışıyordum. Hiçbir şey yoktu. “Zaten çıkacak en ufak bir ses bile benim öteki dünyaya biletim olabilir” diye düşündüm. Karnım ağrımaya başlamıştı. Korktuğum zaman hep karnım ağrırdı. Bir süre sonra ister istemez gaz çıkarmaya başlayacaktım. Kokması mühim değil sesli olmazdı umarım.

Uyku Öncesi Hikayeleri: Taze Et Kokusu

Kuraklık çökmüştü sanki şehre. Her adımı, suyun tadını unutmuş kaldırım üzerindeki toz parçacıklarını soluk borusuna kadar itiyordu. Burnunun direğini sızlatmaya başlayan bir koku toz birikintilerine karışarak usulca yayılıyordu etrafa. Ağzındaki mayhoş tadın sebebi bu olmalıydı. Uzaktan, derinlerden farklı bir koku daha geldi burnuna, kolayca tahmin edebileceği. Çiğ et kokusuydu bu. En son çocukluğunda almıştı bu kadar keskin, taze et kokusunu ve ardından bir daha et yiyememişti. Burnunu kapattı, parmaklarının uçlarıyla. Vakit gece yarısını geçmiş, sokakta, lambaların çevresinde dolanan sinek seslerinden başka bir ses yoktu. Bir de az önce geçtiği yanıp sönen ve yanıp sönerken de küçük bir patlama sesi çıkaran flaman lambadan başka. Bilindik sessizliğin içinde yürümeye devam ederken birden bir çığlık duydu. Bebek çığlığıydı bu. Bu beklenmedik ses irkilmesine, duraksamasına sebep oldu. Hızlıca etrafını kolaçan etti. Gelebilecek tehlikelere hazır olmak istiyordu. Ürkütücü sessizlik karşısında, biraz daha gözlerine güvendi. Etrafta kimse yoktu.

Beyaz

“Kar yağıyor” diye bağırdı içi içine sığmayan bir hevesle. “İlk karda söylenen yalan kaile alınmazmış.” Kim söylemişti bunu? Hangi kültürde vardı. Bir yalan söylenecekse bu 1 Nisan’da olmalıydı. Oysa 29 Kasım. Herhangi bir ayın biri bile değil. Pencerenin içinden nasıl geçtiğini bilmiyorum. Lapa lapa yağan karın altında dans etmeye başlamıştı bile. Üzerinde uzun saçlarının altında kalan, yer yer beyazlaşmaya başlamış kırmızı mantosu. Elinde bir eldiven. Muhtemelen benimkiler. Elleri açık, kendi etrafında dönerken bir şeyler mırıldanıyor. Dudak hareketlerini görebiliyorum. Birkaç harf sanırım anlayabildiğim. “S.e.n.i…” Nasıl tamamlamalıyım bunu bilmiyorum. Bir insan “seni” derse bunu nasıl tamamlarsınız? “Senin” olsa… Oysa “seni”. Sonuna koymak istemediğim kelimeler… Düşüncelerin ardına saklanıp uyuyor muyum? Nerdeyse kaplamış yeryüzünü. Sadece senin arsızlığın üzerinde bu beyaz örtünün. Yanına gitmek istiyorum. Saflığı bozmak istemiyorum da. Her yerim karanlık. Ürkek adımlarla dışarı çıktı. İncitmek istemezcesine parmaklarının uçlarında. Bu ben olmalıyım. Etrafı kirletmemek için takındığım bir alışkanlık bu. Hala etrafında dönerken nasıl oldu …

Karanlık Oda

Yalnızlık sadece kurgusunda rol aldığın dünya da sana biçilen bir roldür. Ve o yalnızlığın içinde aslında kaybettiklerinle birliktesindir. Bazen hayaletlerle, bazen düşüncelerle. Bana şanslısın diyorlar yaşadığım için. Her şeyini yitirmiş biri için yaşamak şans mı? Bu yalnız ilk fotoğrafım. Bir tahterevallinin ucunda, aslında bütün kayıplarım karşımda. Arşa uzanmak için önümdeki tek engel bu tahterevallinin kısacık kanatları. Aslında, genelde karşımda Aaron olurdu. Küçük vücutlarımızla, kahkahalarımızın ardına sakladığımız tüm kuvvetimizle bir birbirimizi bulutlara göndermek gibi bir amacımız vardı. Bu ulvi görevle oturduğumuz tahtanın yere şiddetle çarpması ve acıyan kıçlarımız ikimizin de umurunda değildi. Bir eylül öğleden sonrasıydı. Yer yer gökyüzünü karartan bulutlar, yanında rüzgarı da beraberinde getirmişti. Koşuşturmaların bıraktığı ter üzerimizde kurumaya başlamıştı bile. Kapalı havaya kanarak bizde saklambaç oynamaya başladık. Evimizin kapısı yanında yumdum gözlerimi ve saymaya başladım. “Bir, iki, üç, dört…” Kaça kadar saydığımı hatırlamıyorum. Aslında hatırlamak istiyorum. Zaman geçtikçe hatırladığınız en ufak bir şey bile sizin üzerinizde yük oluyor. …

saklambaç

(deneme) Her köşe başında yeni bir arkadaş katılıyordu aramıza. Genelde saklambaç oynarken geliyorlardı, zaman zaman da top diye peşinde koşturduğumuz bir kağıt parçasının peşindeyken. Ve gelişlerinin ardından birden oyunumuz savaş oyununa dönüyordu. Hep mağlup olduğumuz. Onların elinde ruhsuz metale karşılık bizim elimizde parmaklarımız vardı ve ürkütücü bir ses yerine “pat, pat” sesi çıkıyordu dudaklarımızdan. O zamanlar çizgili kazaklar modaydı. Çizgili siyah beyaz. İstemesekte, kirlense de hep üstümüzdeydi. Bir takımın forması gibi. Bir takımdıkta adını “Küçük Et Torbaları” koyduğumuz. Azılı rakiplerimizde “Soğuk Metaller”. Bir oyun karmaşası içinde hep saklanıyorduk. Saklanmak en popüler oyundu. Biz çocukları bırakın büyükler bile katılıyordu bu oyuna. Soğuk Metaller geldiğinde bütün ev bütün sokak hatta daha sonra öğendim bütün şehir saklanıyorduk. Birilerinin fısıltılarıyla başlıyordu bu oyun ve kimsenin bilmediği bir tavan arası ya da bodrumda devam ediyordu. Bir sonbahar sabahıydı. Yine gizlenmiştik. Bir fısıltıyla olmamıştı bu kez. Assaf’ın başını duvara dönüp saymasıyla başlamıştık oyuna. Biliyorum yine hile …

Back to Top