Nisan (Bölüm Dört)

Kapıyı açıyor. Doğa’yı karşısında, kırmızı eşofmanlarıyla görünce yatıya gelen biriymiş gibi algılıyor birden bire. Biran için Doğa’nın gülen yüzüne bakınca hatırlıyor bugün ders çalışacaklarını. “Ah Doğa, geldin mi, geç içeri, ders çalışacaktık değil mi bu gün?” “Evet ama eğer müsait değilsen…” Aslında bu durum onunda işine gelirdi. “Yok yok geç biran aklımdan çıkmış işte. Bakalım unutmadıysak yardımcı olalım sana. Hangi konu?” “Limit, türev falan işte.” Odaya giriyorlar. “Tamam sen otur masanın bir köşesine ben bir kahve suyu koyup geliyorum.” “Gerek yoktu…” “Bak ders bir: Çalışırken yanında kesinlikle içecek bir şeyler olacak, eğer geceyse kahve tercihtir.” Mutfağa giriyor, o ketıla suyu doldururken, Doğa’da masanın üzerindeki kağıtları inceliyor. “Evet sanırım başlayabiliriz. Şu kağıtları da bir yere toplayayım…” Kağıtlara uzanıyor. “Yazmaya devam ediyor musun?” “Karalıyorum işte bir şeyler.” “Yalnız ben şu “soya sosu”ndan falan pek bir şey anlayamadım.” “Sana bir şey bir sır vereyim mi?” Doğa evet anlamında bakıyor. “Aslında ondan bende bir …

Nisan (Bölüm Üç)

Evden telaşla çıkıyor, hızlı adımlarla merdiveni inip, binanın girişindeki posta kutularından üzerinde ismi olana bakıyor. İçinde iki adet uzun zarf var, kredi kartı ekstresi ve telefon faturası. Bakmadan cebine atıyor ikisini de. Ve aynı hızla kapıyı çarparak apartmandan çıkıyor. Hayır bu telaş değil, alışkanlık, evden çıkması, hızla yürümesi, yaptığı bütün şeyler kendine özgü alışkanlıklar. Dönüyor, pekte memnun olmadığı o apartmanın kapısından içeriye girerken, sanki apartmanın bodrum katından gelen o tuhaf koku, burun deliklerine işkence edercesine, onu geri çevirmek için bahse girmişçesine inatla kokuyor şimdi. Rüzgar hızla ardında bırakmak istiyor soğuk demir kapıyı, kapı şiddetle duvara vurduktan sonra sanki etkiye, tepki kuralını fizik kitaplarından okumuş öğrenmişçesine kapanıyor aynı sertlikle. Ve şimdi şu kokudan kurtulmak… şu leş kokusundan… Rüzgar kukuyu biraz daha bastırıyor sanki, yo sanki dağıtıyor. Burnunu tutarak basamakları çifter çifter atlayarak çıkıyor iki katı. Dört numaralı dairenin önünden geçerken kapı birden bire açılıyor. Kapının arkasındaki genç kız ona gülümsüyor. “Ah, …

Nisan (Bölüm İki)

Odanın içersinde ağır bir koku, hapis olmuş durumda. O bile odanın bunaltıcı havasından sıkılmış biran önce odayı terk etmek için, şu yatakta uzanan insanın uyanmasını bekliyor. Başkalarına muhtaç olmak ne kadar acı. Ufak hava akımları oluşturuyor, burnunun ucunda dolanıyor, velhasıl şu insan parçasının uykusunu bir türlü bölemiyordu. Sonra vazgeçmişliğe yenik düşüp odadaki bütün eşyaların içini dolaşmaya başlıyor; çalışma masası, dolap, yatak, telefon… içine girebildiği her şeyin, hatta hayata geri dönmeyi düşünen, kırıştırılıp atılmış kağıtların bile… Telefonun içinde biraz daha fazla oyalanıyor, bu insan yapısı teknoloji harikası aleti biraz daha iyi anlayabilmek, keşfedebilmek için. “Graham Bell” diyordu ataları bu aletin yaratıcısı için ve aynı odada senelerce yaşamışlardı. Telefonun yeşil renkli plaketinin üzerine tutturulmuş siyah küçük bir diyaframdan alçalıp yükselen bir ses çıkıyor birden bire, ses duruyor daha sonra tekrar başlıyordu. Sarsıldığını hissetti, şu insan uyanıp ahize dedikleri telefonun parçasını kaldırmış olmalıydı. Nitekim az sonra duyulan ses teorisini doğruladı. “Efendim…” Şimdi özgürlüğe …

Kendimi Sakladım, Küçük Korku Filmlerinin Azılı Karakterlerini Unutarak…

Resim: Liv Nyborg Kendimi sakladım, küçük korku filmlerinin azılı karakterlerini unutarak. Asla beklemediğim bir anda olmazların üzerine çöken yanık tütsü kokuları etrafı saran. İlk kez almadığım, her ölümümde bunumda dolaşan. Son kez geldi belki, belki beklilerle örülü ağların son düğümünü attım bu kez. Hep hayaletleri sevdim. Onlar aslında yaşamıyorlardı ve ben hayal ettikçe uzaklaşıyorlardı benden. Hayaletler vardı bana yön veren küçük kibrit kutularına sıkıştırdığım ve birden parlayıp kaybolup giden. Hayat saçmalıklarını okuyordum, her kelimede biraz daha kaplıyordu içimi karanlık. Bilinçsizce bir şırıngayla dolduruyordum Azrail’i içime, altına benzer bir renkte mutluluğun en yücesiyle. İşte buyum, buradayım, hiç özelliksiz sadece ben olarak arzulanacak türün en umutsuz sürümü, asla yenisine yükseltemeyeceğin. Büyütmeye çalıştığında bedenini yırtacak. Acı ne kadar zevk vericiyse o kadar da dayanılmaz. Şeytan bile ateşini sevmez. Karanlığın son kez indiğini görür gibiyim, artık geçmişin başarısızlıkları yok hayatımda ve ardımdan beni kovalayacak kahpe mutsuzluklar. Açıkça belirtmeliyim ölümün yakışacağı tek bir insan olabilir …

Nisan (Bölüm Bir)

NİSAN “her mevsim aynı başlar kendini bilerek “ Evden telaşla çıkıyor. Hızlı adımlarla merdiveni inip, eski, köhne binanın kazınmış boyaları ardından paslanmış metal iskeletini gösteren kapının acınası haline aldırmadan kapıyı ardından sertçe vuruyor. “Güne kendinden emin başlamak, günü geçişini kolaylaştırmaktır.” diye hatırlatıyor kendine ama daha kendine düştüğü notun ilk saniyesinde, evinin kapısını kilitleyip kilitlemediğini hatırlayamıyor. Otobüs durağa yaklaşmakta. Eğer kapıyı kontrol etmeye gider ve bu otobüsü kaçırırsa bir sonraki otobüs otuz beş dakika sonra, eğer diğer hatta yetişir ve ona binerse bu da işe on beş dakika gecikeceğine işaret. Hızlıca aklından geçiriyor olasılıkları. Elini kaldırıyor – bu bir refleks hareketi miydi?-, ve otobüste onun acelesinin farkına varmış gibi birden durup daha ilk basamakta, adımını atar atmaz harekete geçiyor. Kendine güzel bir koltuk seçtikten sonra evin kapısını düşünmeden edemiyor. “Ya kapıyı kapatmadıysam… ya eve hırsız girerse. Bak işte annem olsaydı yanımda aklım arkada kalmazdı. Of.. peki anahtarı aldım mı ben?” Çantasını …

Back to Top