Kategori arşivi: Hikaye

Dön

Cesaret nedir? Sözlük anlamı dışında yani. Cesaret, sevdiğiniz birini koruma güdüsü diyebilirim size. Ya da en belirgin olarak bu durumda ortaya çıktığını. Cesur biri değilim, küçükken bazılarına hava atmak dışında giriştiğim küçük eylemleri saymazsak. Peki ya büyüdükçe, yetiskinlik merdivenlerini tirmandikca? Hiç bir cesaret örneği göremiyorum kendimde. Tekdüze bir yaşam. Peki zombilerden farkımız sadece nefes almamız mi, düşünmüyoruz, sorgulamıyoruz kendimizi başlamışız, uzun uzadıya giden bir halatın ortasına sürekli uçurumdan anlayacağımız zamanı, birilerinin bize hadi demesini bekliyoruz. Biraz olsun anlamışsınızdır ben böyle şeyler konuşamam, bunlar hep cesaretten.

Kaç dakika sonra kapı vurması durdu bilmiyorum ama bir nebze olsun ona sarılmak, vücudumdaki dirginligi arttırmış, hücrelerime deliler gibi savaşacak, iksiri zekretmisti. Bir süre daha sessizce dışarıyı dinledik. Nihayet gürültüler iyice kesildiğinde hafifçe silkindi. Kendimi geri çektim. Kutsal sınırların dışına itilmiş gibiydim. 

“Gitmeliyim, senin başını da sıkıntıya sokmak istemem” dedi fısıltıyla sesi kulaklarımdan dönülmez taze serin bir hava gibi indi. ‘Benim başımı daha büyük bir sıkıntıya soktun’ demek istedim, ‘sıkıntının büyüğü artık sensiz olmak’ demek istedim ama diyemedim. Işte o kadar cesaret yoktu bende. Aslanla dovusebilir,Moğol ordusu ile carpisabilir, hükümete kafa tutabilirdim ama bu iki cümleyi söyleyemezdim. O an için söyleyecek söz, kuracak cümle aradım. Ta ki kalkmak için hareketlenene kadar. “Dur” dedim, gözlerini gözlerime değdirdi. Işte bu ilahi yaşam gücü. “Onları gördün mü? Neden senin pesindelerdi?” 

“Evet gördüm” dedi, “ama neden peşimde olduklarını bilmiyorum. Sadece ‘işte onlardan biri’ diye bağırıp üzerime gelmeye başladılar, ben de korkup kaçtım. Ardımdan bazıları ‘kafir’ diye bağırıyordu.”

Gözlerinin rengi, buzdolabında uzun süre beklemiş bir bal gibi donuklasmisti. Hala hissettiği korkunun yansimasiydi onlar, bir süre sonra dolan gözleri sekerlenmis balı hatırlatıyordu bana. Ah bal, ah bal… Oysa ne kadarda seyrek telaffuz ettiğim kelimeydi Şu birkaç saate kadar. Vakti zamanında soframda aramazken şimdi vazgecebilecegimi düşünmüyorum.

Başımdan geçenleri anlattım. Insanımsıların toplantısını, sahnedeki o adamın konuşmasını. ‘Bende senden farklı görünmüyorum’ dedim, ‘demek ki benim de pesimdeler’.

Dön

Eve vardığımda direkt aynanın karşısına geçtim. Nedense aynanın karşısına geçene kadar ellerimle vücudumu yoklama fikri aklıma gelmemişti. Hala elektrilerin olmaması sebebi ile aynanın karşısında da kendimi göremedim. Zaten evin içi zifiri karanlıktı ama garip bir şekilde nesnelerden renkleri cikardiginizda onları daha iyi görebiliyordunuz. 

El yordamıyla bir çakmak buldum. Ev küçük olunca karmaşası büyük oluyor ama elektrik kesintilerine alışkın ben bu gibi hayatı şeyleri yakınımda tutarım. Hatta suralarda bir yerlerde kalem şeklinde bir fener olacaktı. 

Feneri buldum ama çalışmadı. Sanki tüm elektrikli aletler susmuştu. Aynanın karşısına tekrara geçtim. Çakmağın halkasini sertçe aşağıya çektirdim. Cılız, bir kaç kıvılcım parladı söndü. İkinci denememde ışığın soğukluğu yüzüme yansıdı. Gerçekten soğuktu. Bir buz tabakasinin ardına beyaz bir ışık tutarsiniz ya aynı o şekilde.

Aynada gördüğüm kadarıyla eskiden göründüğüm gibi görünüyordum. Buna sevinmeli miyim, yoksa üzülmeli miyim bilmiyorum. He ne kadar normalde görüntümü çok beyenmesemde bu halde görünmek beni çok mutlu etmişti ama potansiyel hedef olma ihtimalim de vardı. Bana benzeyen kimseyi görmemiştim. Belki de tek başıma kalmıştım.

Bir süre evde karanlıklar içinde kaldım. Bu büyük hengameden saklanarak kurtulabilecegimi düşünüyordum çünkü ama ne yazık ki ortada sosyal bir durum varsa ne kadar saklanirsaniz saklasın hiç bir şekilde kayıtsız kalamiyordunuz. Bir süre kendimi dinledikten sonra bir şeyler yapmaya karar verdim. Elbette bir ruyadaydim en fazla ne olabilirdi ki? En dar zamanda rahatlıkla uyanabilirdim. Bu defalarca olmuştu. Ancak şimdi burada böyle gizlenmek bir şeyleri yanlış yaptığımın hissini veriyordu bana. Dışarı çıkmalıyım. Hem belki de kimse beni aramıyor peşinde değildir. Bu sadece koca bir oyunun parçasıdır. 

Çakmağı cebime attım. Zaten şarjı olmayan telefonu masaya bıraktım. Yavaş adımlarla evden çıktım. Kapıyı ardımdan kitleme ihtiyacı duymamıştım ama yinede anahtarı aldım. Diş kapıdan adımımı atacakken bir gürültü duydum ve merdivene dışarıdan görünmeyecek şekilde tırmandım. Öfkeli bir kalabalık sesiydi bu ve hiç hayra alamet değildi. Temkinli olmakta fayda vardı. 

Sanki bir iki adım sesi kapının içine kadar gelmiş sonra durmuştu. Kalbimin göğüs kafesimi nasıl yirtmaya çalıştığını anlatamam. Korkunun ecele faydası yok derler ama ecel başlı başına koktu sebebi.

Bir süre dışarıyı dinledim. Sesler nihayet kesilmiş, kalabalık uzaklaşmış gibiydi. Yine de temkinli olmakta yarar vardı. Yavaş adımlarla gürültü yapmadan merdivenlerden aşağıya inmeye başladım. O ara merdivenlerin köşesini döndüğümde parlak İki gözle karşılaştım. Bal rengiydiler ve karanlıkta bir kedinin ki kadar parlıyorlardı. Ben ise bir sıçan görmüş gibi irkilerek geri sıçradım. Gördüğüm iki göz de aynı tepkiyi verdi. Ben bir basamak geriye oturmuştum ama o çıkmış olduğu bir kaç adımı geri düşmüştü.

Aceleyle toparladım kendimi. Bu renksiz dünyada gördüğüm tek renkli yaratikti bu. İnsan mi demeliyim? Aslında ne diyeceğimi bilmiyorum. Yerde acı çektiği belliydi. Kendimi toparlayıp yanına gittim. Önce bir kez daha irkildi sonra normale döndü. Acısını yüzünden okuyabiliyordum. 

“İyi misin? Dedim. Ince ve naif bir sesle “kolum” dedi. “Evim yukarıda istersen pansuman yapabiliriz.” Kalkmaya yeltendi. Bunun cevabı evetti sanırım. Evime yabancı biri, hele de bir kız girmeyeli ne kadar olmuştu? Hemde evi bok götürüyordu. Neyse bu şartlar altında, bu karanlıkta çok dert olmazdı sanırım. Yerden kalkmasına yardım ettim. Kolundan tutarak merdivenleri yavaşça çıkardım. Kolu haricinde ayağında da bir sorun vardı sanırım. Sekiyordu. Merdivenlerden çıkarken dalgalı, kül rengi saçlarının kokusu burnuma calınıyordu. O an içinde bulunduğum bütün korkuları terk etmiş, bu kokunun eşsiz girdabinda kendimi kaybolmuş hissettim. Zaman nasıl aktı bilmiyorum ama evin kapısına gelmiştik. Cebimden anahtarı çıkardım ve içeri girdik. Onu koltuğun üzerine uturturdum. Buz dolabından suyu çıkardım. Bir bardak su verdim. Ardından bir tane daha istedi. Suyu içerken boğaz hareketlerini net bir şekilde görüyor, terlemiş ince boynundan, kırmızı dudaklarına varan o hat, çiğ tanesi düşmüş bir gülü anımsatıyordu bana. Bardağı bana uzattı teşekkür etti. Hiç bir cevap vermedim. Aslında veremedim. Ne diyebilirdim ki? En ufak bir ağız hareketim onu incitebilir miydi? 

Bardağı bıraktım, kolonya şişesini ve biraz da peçete aldım. Hiç konuşmadan yanına oturdum. Kolonyadan bir parça pencerenin üzerine döktüm. Kabullenmiş bir şekilde kolunu uzattı. Biraz soyulmustu.bu ona acı verecekti ve bende onun bu acısına ortak olacaktım ama bu onun iyiliği içindi. Bazen sırf iyilik yapmak için birinin canını acitabiliriz değil mi? Ama ben kesinlikle kendimi affetmeyecektim.

Biraz aklı selim düşünmeliyim. Ancak aşk bir anda olan bir şey değil mi? Yani yeri ve zamanı yok. Bir süre sessizce oturduk. Ben kaçamak gözlerle ona bakıyordum. O dikkatlice bana bakıyordu. Ne zaman gözlerimiz birbirine deyse içimde parıltı parlıyor gözlerimi kaçıyordum. Zorunlu bir tanismislikti bizimki korkunun kollarında. 

“Ben” dedi “Melis”. “O şeyler benim peşimdeydi, nedendir bilmiyorum ama…”

Melis, bal arısı… Gözleri adının anlamını yansıtıyor olmalıydı. Bal, bal arısı… Bir de…

“Ben” dedim. “Ben Tunç.” Ortak bir yan…

Bir süre yine konuşmadık. Bu kez cesaretimi toplamış bende rahatça ona bakabiliyorum. Bu şekilde ne kadar oturduk bilmiyorum. Zaman sekteye uğramış, saatler durmuş, derin bir sessizliğin ortasında kimse rahatsız etmeyeceğim gibi hayallerde kalmıştık. Belki de ben kalmıştım.

Bu bir lütuf. Bu bir ödül. Ve bu gerçek hayatta olmayacak bir enstantane. Az sonra gözlerimi açacağım içinde bulunduğum bu hayal dünyasından soyutlanacagim ve en önemlisi de karşımda olan gerceklikten, anlamdan kopmuş olacağım. Allah’ım ölmek böyle bir şey mi? Eğer öldüysem anlatılan cennet bu olmalı. Yok sa bu cehennemim mi benim, sevdiğime erisemeyecegim. 

Zaman geçmiyordu. En azından ben böyle ümit ediyordum. Dört duvar arsindaydik, belki de sonuna kadar cezalandirilacagim zindanimda. Ölürsem dirilmek, yaşıyorsam ölmek, uyuyorsam uyanmak istemiyordum. Yorgun düşmüş olacak ki bana bakarken gözleri kapandı. Siyah uzun kirpikleri gönlümü ferahlatan bir yelpaze misali elmacık kemikleri üstüne düştü. Kızarmış elmacık kemikleri üzerinde siyah uzun kirpikler  küçük sevimli çillerin parmakliklari olmuştu adeta. Onların yerinde olmak için neler vermezdim. Nasıl anlatabilirim?

Gönlümün ferahlığı, içinde bulunduğum rahatlık, kokusunda kendimden geçtiğim çiçek bahçesi gibiydi. Ne yalan söyleyeyim bir palmiye gölgesinde hissettiğim sessizlik ve huzuru hissettim. Her şey kuraldır ya aniden bozulur. Ani bir gümleme, ani bir patırtı duş içindeki hayalimden uyandırdı beni. O da irkildi, hatta bulunduğu yerde sıçradı. Şiddetle kapıya bir kaç yumruk indi. Bu kez birbirimizi tanımaya çalışmaktansa Peki dolu gözlerle birbirimize baktık. Rüzgarda salınan bir yaprak gibi titredi. Bende sağnak bir yağmur gibi yanına vardım. Kolumu ona doladım ve sessizliği bekledik. Gelmesini istemediğim sessizliği…

Dön

Dışarıya çıktığımda beklediğim gibi bir serinlik karşıladı beni. Hatta bu mevsimden beklenmeyecek kadar serindi dışarısı. Güneş iyice batmış, elektriklerin de olmamasiyla birlikte sokak, sadece ilk dördünün cılız ışığı ile aydınlanıyordu. Etraftaki evlere baktığımda hiç bir ışık göremiyordum. Ne bir fener ne bir, mum ışığı. Sokak oldukça sessizdi. Duyabildigim tek ses, sokakta İki bina arasına asılmış Beşiktaş bayrağının çıkardığı sesti. Bu günle birlikte bayrak iyice haşlanmış olmalı, bir dokuz sene daha bekleyecek direnci ulaşmıştır.

Adımlarımı hızlandırdım. Karanlık, karanlıktan çok sessizlik beni hep ürkütmüştür. Sessizlik ve karanlık kombinasyonu diyelim. Bu gibi durumda sürekli takip ediliyorum duygusuna kapılırım. Bu histe tek miyim?

Sokağı biliyordum. Bu sebepten dolayı adımlarımı hızlandırdım. Yol gösteren sönük ama ne olduğunu belli eden ışık, yol kenarlarına atılmış çok poşetlerini girmeme yetiyordu. Anlamadığım şey elli metre içerisinde zaten iki çöp poşeti olmasıydı. Madem çöpleri atmıyorsak, çöpleri buraya atan insanları çöpe atmak bence ise yarayabilirdi. Hem de geri dönüşümüz.

Köşeyi döndüğümde rüzgarın yüzüme sertçe vurmasıyla bir şeyi daha idrak ettim. Kendi çapımda aydınlanma yaşamış olabilirim. Sokakta Hatta evlerde bile kimse yoktu. Iftar vakti bu kadar sessiz olabilirdi ama en azından çatal bıçak sesleri olmalıydı. Ancak hiç ses yoktu. Etrafa dikkatlice baktığımda renklerin de kaybolduğunu hissettim. Herşey grinin tonlariydi. Grinin elli tonu. Hiçte erotik gözükmüyordu. Kendimden şüphe ettim. Görme yetilerim tam olarak yerine gelmemiş olmalıydı. Yürümeye devam etim. Daha hızlı adımlarla. Dükkanların, restorantlarin kapıları açıktı ama hiç kimse yoktu içlerinde. Birimin kapısından içeri bakındım be seslendim. Sesime karşılık gelmedi. Bir an için hissettiğim yalnızlık hissi korkuya sebep oldu bende. Ama ben yalnızlığa alışkındım. Çabuk toparladım. Yoluma devam ettim. Gidecek bir yerim yoktu. Ama meydanda birilerini görebileceğimi umut ediyordum. Orada da kimseye rastlamazsam işte o zaman paniğe kapılabilirdim. His kapılsam ne olacaktı ki?

Köyiçi meydanına kadar yürüdüm. Her yerde aynı manzara. Restoranlar, dükkanlar, fırınlar boş. Kartal heykeli önüne geldiğimde yine kimse yoktu. Şimdi panik yapmanın zamanı. Dört yola da baktım, kimseyi göremedim. Balık pazarına doğru yürüdüm. Gariptir ki koku da almıyordum. Balık tezgahlarinda ölü baliklardan başka birşey yoktu. Adımlarımı hızlandırdım. Barbaros caddesine yaklaşırken belirsiz sesler duydum. Şükürler olsun ki duyabiliyorum. Ama hala her yer griydi. Caddeyi gördüğümde sağ tarafta deniz kenarındaki meydanda hareket eden bir karartı gördüm. Buraya doğru yönelen hareketler vardı. Şaşkınlıktan farketmemis olacağım o tarafa yonelince ardımdan gelen adımlar duydum. Çok insanlara bakan bir tip değilim ama içinde bulunduğum durumu da göz önünde bulundurursak arkama döndüm ve caddeiji başına doğru baktım.Yer yer topluluklar aşağıya doğru iniyordu. Adımların sahipleri de bana iyice yaklaşmıştı.

Bir an için karanlığın içinden gelen siluetler netleşti. Aman Allah’ım. Hissettiğim korkuyu size anlatamam. İlk gördüğüm insan, İnsan demelimiyim bilmiyorum, insanın ağzı göbeğine kadar iniyor, beyaz dişleri bu koca ağzın tamamını kaplıyordu. Bir diğerinin ise gözleri dizlerinin seviyesine kadar inmişti. Bir diğerinin kulağı. Bur babasının orantısız bir şekilde kulağı ve ağzı sarkıyor, birinin diki yolda sürünüyordu.

Lanet olsun. Uyanmamış olmalıyım. Hala uyuyor olmalıyım yoksa bunun mantıklı bir açıklaması yok. Böyle bir şey, Böyle bir şeyin olması imkansız. Neyse bu bir rüya olmalıydı ve rüyalarını kontrol etmekle övünen ben bu rüyanın da icabına bakardım. Grup yanımdan geçerken bütün o garip gözler benim üzerimdeydi. Dili yere sarkan, yanımdan geçerken kadın olduğunu fark ettiğim şey merhaba dedi. Bende ona merhabayla karşılık verim. Ardından başka kelimeler de bekliyordum ama düşündüğüm olmadı. Yanından garip bir şekilde bakarak geçtiler. Benim onlara baktığım gibi.

Herkes hararetli bir şekilde meydana inmeye çalışıyordu. Yavaş ama emin adımlarla. Bende sahile doğru döndüm. Kalabalığa karismayarak, kendimi kaçış için güvenli mesafede tutmaya çalışarak. Rüya da olsa tüm olasılıkları degerlendirmeliydim. Allah’ım insanların gördüğü rüyalara bak bir de benimkine. El mahkum kalabalığa doğru ilerledim, Ne olup bittiğini anlamak için. İnsanlar, İnsan demeliyim sanırım ramazan için kurulmuş sahnenin etrafında toparlanmisti. Sanıyorum birinin sahneye çıkmasını bekliyorlardı. Artık alıştığım bir sessizlik hakimdi etrafa. Yice içlerine sokuldum. Herşey hala griydi.

Bir kaç dakika sonra büyük bir uğultu koptu. Bu gürültüyle birlikte gökyüzünden holagram gibi bir ışık sahneye düştü. Bir kaç saniye sonra birbaşka gürültü. Gologramin içinde renkler belirleyen başladı. Sonra bir diğer ve sahnede diğerlerine benzeyen biri belirdi. Topluluk sessizliğini bozmadı. Çıkan kişi sahneden onları izleyenler bir göz attı. Sanki gözleri benimkiyle buluşmuştu. Katıldığım bu hissiyatla birlikte ellerimi cebime attım. Bir elime soğuk anahtar, digerineyse soğuk telefon temas etmişti. Telefonu aldığımı hatırlamıyordum. Cebimden çıkardım ve güç tuşuna bastım. Ekran açılmadı. Şarjı bitmiş olmalı neyse.

Birden hareketlenme oldu. Insanlar sahneye doğru yaklaşmaya başladı. O kadar siklastirmislardi ki bir duvardan farkları yoktu. Ister istemez ben de onların arasına katıldım. Kurdukları duvarın bir parçası oldum. Zayıf bir parçası.

Hiç bir koku almıyordum. Bunun için şükretmeli miyim bilmiyorum. Etrafımdaki bu insana benzer yaratıkların nasıl koktuklarini merak ediyorum. Belki de benim bir koku problemim yok gerçekten de bu insanlar kokmuyor. Sadece dış görünüşüne aldanarak bu insanların kokabikecegini düşündüm. İnsan demeli miyim onlara? Bilmiyorum.

Çıkarken aynaya bakmamıştım. Ya bende onlar gibi gorunuyorsam… Bu düşünce elimle vücudumu yoklama isteği uyandırdı bende Ancak bu sıkışıklıkta bunu yapmam imkansızdı. Bu durtumu bastırmak zorunda kaldım. Bir kaç dakikabsinra sahnedeki hologram benzeri görüntü harekete geçti. Sahnede bir sağa bir sola yürümeye başladı. Topluluktaki koca gözlerin onu takip edebildigini hissedebiliyordum. Bende onlara takıldım. Birden bire sahneden bir ses yükseldi. Bu yansıyan kişi Sanki tanıdık, daha önce gördüğüm biriydi. Konuşmaya başladı, koca ağzının ardında dili bir kurbağa gibi uyuyor sağa sola türküler saçıyordu. Vücudunun yarısını kaplayan gözlerinin altındaki sislikler, koyu griydi. Muhtemelen renklenmis olsa koyu kahverengi olurdu. Sesi kulak tırmalayıcıydı ama insanlar onu merakla dinliyordu.

“Bu sağ tarafımda görmüş olduğunuz cennet.” Sağ elini kaldırdığında bir bulut kümesi üzerinde, çizgi filmlerin konuşma balonlarını anımsatan bir görüntü belirdi. Bir ırmak, yeşil ağaçlarla bezenmiş fonda güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler vardı. “Size hep bunlar vaat edildi. “Hepimiz bunlar için calistik, şimdi ise onu elde etme zamanımız geldi. Cennetin de katmanları var biliyorsunuz, şimdi onun en güzel yerinde yedinci arsta yer tutmak ister misiniz. Cenab-ı Hak ban bu hakkı verdi ve dedi ki ‘sen ve senin yolundakiler, bu kat sizindir.’ Kim bu katta yer almak istemez?”

Kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Ancak uzun sürmedi. “Son kez yapmamız gereken bir şey var. Oy cokluguyla iktidara geldik ama o dönem yapamadığımız bir şey vardı. Bize karşı çıkan, bize yalan soyledigimizi söyleyen, Her lafımı carpitan o kafirler. Onları yok etmek için terörü illet ettik, intihar bombacilarimiz cennetin üst köşelerinde yerlerini aldı. Ülkeye bunları hizaya getirir diye din kardeşlerimizi aldık. Olmadı. Şimdi ise kesin emir çıkmıştır. Hak, bunlar için katli vaciptir fermanini bizzat benimle iletmistir. Şimdi onları, hak yolundaki bu engelleri kaldrimamiz gerek. Onları görünce taniyacaksiniz. Onlar ki size düzgün görünecek,Onlar ki size dünya hayatınızdaki o köhne bedeninizi hatırlatacak. Hangimiz, hangi inanan öyle sorarım size. Bunlar şeytanın silueti ardına sığınmış ve öyle gorunmekteler. Şimdi yapmamız gereken Hakk’ın dediğini yapmak ve onları yok etmek. Unutmayın sonunda bahsedilen bize verilmiştir.’ 

Görüntü birden kayboldu. Aslında karanlık sahnede koşuşturan bazı siluetler vardı ama bir şey belli olmuyordu. Tam arkamızdan kalabalığın ucundan bir gürültü koptu. ‘Kafir’ sesleri bir çiğ gibi büyüyerek bu ciga bizimde katilmamizi sağladı. Ben de onlara takıldım. Nasıl göründüğümü bilmiyordum ve temkinli olmak en iyisiydi. Bir dalga gibi sesin geldiği yöne hareket etmeye başladık. Sesin geldiği yöne bi ışık huzmesi hareket ediyordu. Insanlarla olan sıkışıklığımız azaldiginda kendimi Akaretler’e doğru çevirdim. Bir şekilde eve gidip kendime bakmam lazımdı. Hala karanlık olmasa aslında camlardaki yansimamdan ne olduğumu anlayabilirdim. Allah’ım ilk defa ne olduğum konusunda tereddüte düşüyorum. Hızlı adımlarla eve doğru yürüdüm. Mümkün olduğunca grupların içinde hareket ediyordum, kimsenin yakindakinin ne olduğuna bakmayacagini düşünerek. 

Dönüş

Lanet olsun. Dakikalardır bu şekildeyim. Pencereden yansıyan ışığın şiddetine bakarsam güneş eski şiddetini bırakmış gibi. Yani birazdan ezan okunur. Neden ezanın okunmasın a bu kadar taktım ki bilmiyorum. Muhtemelen açlıktan bu şekilde öleceğim. Vücudumun hareket etmeyip fazla enerji harcamadigini düşünürsek bekli bulunacak kadar hayatta kalabilirim. Neyse bu durumu kabukkenmekten başka çare yok…

Top patladı. Ezan okunmaya başladı. Sanki bir serinlik çöktü birden. Orucumu açmak için -Biraz tuzlu olacak ama- dilimi dışarıda gezdirdim ve bir parça ter çektim içime. Güzel, dilimi oynatabiliyordum. Bu iyi. Önceden oynatamıyor  muydum acaba? Şimdi hatırlamıyorum. Ezan ilk defa bu kadar net duyuluyordu evimden. Bilmediğim bir makam ama. Şimdi şarkıcılar bile kafalarına göre makam oluşturup okuyorlar ezan. Pop müzik parçası gibi türlü türlü remiksleri çıktı ortaya. 

Biraz daha uzaktan bir ezan sesi daha çalındı kulağıma. Diğeriyle arasında bir saniye fark var yada yok. Sonra bir diğer, bir diğeri… Onlarca caminin arasında kalmış gibi hissettim kendimi. Üstüne üstlük o patates, soğan hoparlorleri kullanan camiilerin. 

Yavaş yavaş kulağıma çalınan ezan sesleri son bulmaya başladığında parmaklariminin oynadığını hissettim. Allah’ım bu müthiş birşey. Içimdeki mutluluğu size anlatamam. Umarım devamı da gelecek. Nitekim öyle de oldu. Yavaşça yatakta doğruldum. Hareketiyle birlikte birikmiş ter golü çalkalandi ve yere döküldü. Önemli değil. Hareket etmenin nasıl bir mutluluk olduğunu anlatamam size. Yavaşça yataktan kalktım. Temkinli olmakta fayda var. Ter birikintisi üzerimden akarken huylansam da bir tepki göstermedim. Yavaşça yataktan kalkarak adımımı attım.  Yürüyebiliyorum. Şimdilik bir sorun yok gibi gözüküyor. Elektrikler hala yok. Gözümün ucuyla termometreye baktığımda, sıcaklığın 35 derece olduğunu gördüm. Bu kadar sıcak olması normal mi? Odadaki eşyalar güneşin çekilmeye başlamasıyla birlikte birer siluete dönüşmeye başlamıştı. Dikkatli olmam lazımdı ki hala elektrikler yoktu. Hemen şu şişesine koştum ve şişeyi ağzıma diktim. Oh şu günüsü yok. Kim ne derse desin. Bu terin acısını çıkarmam lazımdı. O kadar su kaybettim ki… Sadece bir litre bir bardak icebildim. Şu kalmamış. Almayı nasıl unuttum anlamıyorum. Elimi musluğa tuttum. İki üç damla ardından boş sesi geldi. Olaya bak. Ramazan Ramazan ne elektrik ne, ne su… Bir de İstanbul’un göbeğindeyiz. Hem de tam göbeği.

Üzerime kuru birşeyler giyip, Biraz da kurulayıp biz dolabının kapağını açtım. Ortalık acayip sessizdi. Acaba hareket etmeye başlayınca duyu yetimi mi kaybettim? Olabilir, hiç şaşırmam. Buzdolabının kapağını açınca bir serinlik vurdu yüzüme. O an disarisinin evden daha serin olabileceği fikri geldi aklıma. Çok pistim, muhtemelen piste kokuyordum ama bir kaç parfümleri bu işi halledebilirdim. Gerçi ter kokusu ile karışan parfüm kokusunun çokta iyi koktuğunu söyleyemeyeceğim ama bu seferlik olsun. 

Dönüşememek

Yarım saat oldu. Muhtemelen yarım saat. Belki de daha fazla olmuş olabilir. Saati bilmiyorum haliyle kipirdayamadigimdan bakamıyorum da. Eğer buradan kurtulursam tam karşıma bir saat koyacağım, tam tavana. Kim ne derse desin. Bir saati geçmedi bundan eminim ezan sesini duymadım henüz. Duysam belki… Bir saniye… Duyma yetim yerinde mi benim. Dakikalardır düşüncelerim dışarıdan gelen sesleri tıkadı. Eğer beynimi durdurabilirsem…

Siz yokken bağırmayı denedim. Aslına bakarsanız bağırmayı pek beceremem. Çığlık atsam pek erkeksi olmaz, bağırsam bir anirmadan öteye gitmez. Kendime ikinci bir not dusmeliyim. Bağırma provaları yapılacak ve en güzel bağırma şekli bulunacak. Bağırmak demiştim. Bunu denedim. Bir çok kez Ancak hiç bir ses alamadım karşılığında. Ya kimse beni sallamadı ya da ben sesimi duyuramadim. Içinde bulunduğum hali göz önüne alırsak ger ikisi de olabilir. Sonuç olarak bu girisimim sonuçsuz kaldı.

Of… Deli olacağım. Aman Allah’ım kurtar beni. N’olursun. İyi bir adam olacağım.

Lanet olsun. Sanırım, kendi yerinde boğulan tek insan olarak tarihte yerimi alacağım. Ter artık kulaklarımdan içeri girmeye başladı. Başımın yastıkta olduğunu söylersem vücudumun halini siz düşünün. Lanet olsun. Bu kadar su nerden çıkıyor. Hadi hadi, parmağım ufak bir hareket etse… Hadi, Hadi oğlum hadi… Siktir… Siktir… Siktir. Fuck… Fuck… Fuck… Ssibal… Ssibal… Ssibal.

Allah’ım oruçluyum, tövbe tövbe… Tövbe tövbe… Allah’ım affet, Allah’ım affet…

Siktir. Olucem burada. Tuzlu suyun içinde kokmam da yavaşlar. Geçi bu terin pis kokusu yayılır etrafa. Kim bulacak acaba beni. Muhtemelen ev sahibi. Kira odemeyince damlayacaktir. Zaten telefonun şarjı da dayanmaz çok fazla.

Sakin olmalıyım. Muhtemelen bir rüyanın, Çok kök bir kabusun ortasındayım. Karabasan olma ihtimalini degerlendirmis miydim? Her neyse. Hareket edemiyorum. Bir süredir. Süre tam olarak belli değil. Gerçi bana saatler geçmiş gibi geliyor ama henüz bir dakika bile geçmemiş olabilir. Eğer bir ruyadaysam muhtemelen bir kaç saniye geçti yada geçmedi. En iyisi sakın bir şekilde beklemek.

O neydi? Biri mi var orada. Sanki birinin geçtiğini hissettim. Merhaba, kimse var mı? Ses yok. Sanırım hayal gördüm. Bu halde algı sorunu yaşamam gayet olağan. Son bir çırpınış, Ha olur mu? Yok yorulmadım alemi yok. Içinde bulunduğum durumun ne açıklaması olabilir? Düşün, düşün… Ölmüş olabilir miyim? Ölmek denen şey bu mu? Ya da felç geçirdim hiç bir yerimi hareket ettiremiyorum. Of lanet olsun ya…