Işık

(deneme) Gün ortasıydı. Camp De Les Corts Stadyumunun üstü sarmış karanlık bulut, ellerinde şemsiyeleri ile bekleyen binlerce seyirci ile birlikte futbolcuların sahaya çıkmasını bekliyordu. İzleyicilerin heyecanı titreyen şemsiyelerinden belliydi. Ve nihayet iki takım oyuncuları yer yer çamura bulanmış sahaya çıktılar. Hakem son kontrollerini yaptıktan sonra, oyuncuların topla buluşmasına izin verdi. İlk güdükle birlikte artan heyecan derin bir sessizliği de getirmişti yanına. Zaman ilerledikçe iki takımın oyuncuları rakip kalelere atakta bulunuyor, onların bu azimli futbollarına karşı da seyirciler tezahüratla karşılık veriyordu. Oyunun on beşinci dakikasına geldiğinde bir ışık parladı stadyumun üzerinde. Siyah şemsiyelerin ardını bile aydınlatacak şekilde. Yoğun ışığın etkisi ile insanların hiçbir şey göremez oldu. Başlarını göğe kaldırmak istediklerinde ise zaten her yeri kaplamış bir aydınlık eşlik etti onlara. Sahada oyuncular topun peşinden koşmayı bırakmış, hepsi gözlerine dolan ışığı engellemek için ellerini gözlerine kapatmışlardı. Onlara hakemde dahildi. Işık stadyumun bir süre kaldı. Bu zaman zarfı içerisinde kimse hareket etmedi. Nihayet …

Kısa bir hikâye

Karşı pencereden sızan ışık, odanın içerisinde istemediğim bir aydınlanmaya sebep oluyordu. Üşenmeyerek kalktım ki beni tanıyanlar bunun benim için nasıl bir eylem olduğunu bilir. Önce tülü, ardından da perdeyi sıkıca çektim. Kornişlerin yerinden çıkmasını umursamayarak. Çıksa ne olur ki? Öylece aylar belki de yıllarca kalır. Belki bir iki, bir iki hepsi biterde perde ile tül aşağıya düşer ben de bu vesileyle onları çamaşır makinesine atar aydınlanmalarına sebep olurum. Elbette aydınlanma onların da hakkı. Perdeyi iyice çektiğinden emin bir şekilde yerime oturdum. Tam ayaklarımı uzatıp pufa koyduğum anda görüşme yine o anlamsız ışık ilişti. Hemde hareket eden gölgeler eşliğinde. Perdeyi kontrol ettim göz ucuyla, bir yandan da duvarda yansıyan hareketlere bakınıyorum. Başlarda anlam veremedim. On santimlik alanda gördüğünüz şeye ne anlam yükleyebilirsiniz ki? Üstelik duvar boyunca uzanan bir gölgeye. Önce yatayda hızlıca birşeyler hareket etti. Sivrisinek olmalı diye düşündüm, benim öldürmeyip, kendini öldürmeye çalışan bir tanesi sürekli ortada dolanıyordu. Hızlı hareketlerinin …

Kısa bir hikaye…

Soğuğun sıkı sıkı sarındırdığı günlerdi. Kendimizi attığımız küçük kıraathaneden bozma kafede hatırladığım tek şey tost makinesinden çıkan aşırı yağlı tost kokusuydu. Tabi bide dudaklarının arasından sızan gülümsemen. Benim sana gösteremediğim.. Ketumluğum işte hep dert yandığın. Zamanın nasıl aktığını anlamamıştım. Nasıl bir göreceli kavramsa zaman, sen varken hep senin kontrolünde. Saat on ikiyi vurmamıştı, ikimizde bal kabağına dönüşmeyecektik ama ‘geç kaldım’ demiştin. Bir hararetle çıkmıştık, çan sesi ile kapıdan, bir telaşla. Nasıl bir hüzün çökmüşse üstüme, umut dolu gözlerine bakarken “ben bırakayım seni” demiştim. Sanıyorum ilk o zaman düştü üzerimize karın ve sensizliğin soğukluğu. İstanbul için ise eziyet anı. “Sende çok yorgunsun bir an önce eve git ve dinlen” derken bir öpücük kondurmuştun yanağıma, hala doğum lekesi gibi sakladığım. Şiddetini arttıran, beton zemin üzerine ince bir tabaka halinde duran kar umutlarının üzerine kaderini akmişti sanki. Ayrıldık. Sensizliğe daha bir adım atamamışken dönmüştüm arkamı. Sen ise sokağın başına gelmiştin. Sanki benim sana …

Düşten Umutlar

Babaanneme göre bu ezanların uzun olması sebeplerinden biri de gece karanlığı ile inen her türlü inin, cinin, mahlukatın yeryüzünden kaçarcasına elini ayağını çekmesiymiş, bu kaçışları esnasındaki korkuları da ister istemez insanların üzerine etki ediyor bu sebepten dolayı insanlar bilhassa daha hassas olan çocuklar bu korkuyu daha fazla tadıyorlarmış. Eskiden uykuya dalamamak gibi bir sorunum olmazdı. Nerde olduğumun hiç önemi yok, gözlerimi kapadığımda bu dünyadan soyutlanır, rüyalarımın hatırlayamadığım gizemli akışında tam da dinlenmemiş olarak, sabahın ilk saatlerinde açardım gözlerimi. Güneşin gökyüzünden bir arşın yükselirken yanına ısısını almadığı bir kasım cumartesisiydi. Parke taşlı sokağa, baba yadigarı olta ve bisikletle çıktığımda yüzüme vuran soğuk kemiklerimin titremesine sebep olmuştu. Bisikletin terkisinine yerleştirdiğim üç litrelik kova fazlasıyla bugünün erzağını çıkarmama yetecekti. Kovanın içi giderken de dolu olurdu dönerken de. Yanına tıkıştırdığım, kamp sandalyesi de vazgeçilmezlerimdendi. Bisiklete binip kendimi eğimli yolun akışına bıraktım. Zaman zaman sadece kendimi ısıtmak için pedal çeviriyor, frenle kendimi yavaşlatarak, taşların arasında …

istek

Aslında neler olduğunu bende bilmiyorum. Gecenin geç saatlerinde şiddetle vurulan kapıma basiretim bağlanmış gibi cevap verdim. Tabi öncesinde yataktan fırlamamla, vücuduma derin bir ter basması bir olmuştu. Derin bir ter diyorum, korktuğum ve heyecanlandığımda sanki vücudumdaki tüm iç organlarım terliyor, bu terle birlikte içerideki tüm ekşimiş, kötü koku vücudumdan atılıyordu. Bir ara bu kokuyla kendime geldim. Ancak geç kalmıştım. Ağzımdan “kim o” kelimeleri dökülmüş, kapının ardındaki sesimi duyunca daha şiddetle kapıya vurmaya başlamıştı. Bir an saati düşündüm. Gece yarısı olmalıydı. Gözümün ucuyla baktığım pencereden günün ışımadığını fark edebiliyordum. Acaba kimdi kapıdaki? Bir şafak operasyonuna kurban gitmiş olmazdım ya… Hızlıca sosyal medyada yazdıklarımı aklımdan geçirdim. Çok siyasi takıldığım söylenemezdi. En azından kimsenin kanına dokunacak şeyler yazmam… Yazmamışımdır da… Sanırım… Korku, zaman konusunda cömert davranıyordu. Uzun uzadıya hayatımın son günlerini düşünecek kadar vakit ayırmıştı bana. Kapı vurmaya devam ediyordu. Bir an apartmanı dinledim. Komşulardan birinden bir ses bekledim. Kimsede ses yoktu. Bu …

Bir İnsan Çıkarma Seansı

Üç Üç gün geçmişti. Oldukça sıradan geçen üç gün. Bu üç gün içinde de Mehmet’e ulamamıştık. Neslihan Teyze de çeşitli bahanelerle bizi başından savmıştı. Onun yokluğuyla birlikte biz de adı koyulmamış bir anlaşmayla olayları pek irdelemiyorduk. Ben kitapları araştırmaya devam ediyor, eşe dosta cinniler hakkında sorular sorup kulaktan dolma bilgiler edinmeye çalışıyordum. Bu gün sabah erken kalkmış bir süredir ara verdiğim Poe hikâyelerine geri dönmüştüm. Öğle ezanı sonunda telefonumun uyarı sesi ile kafamı kitaptan kaldırdım. İki satır ekranı üzerinde, saatin tam üstünde mesaj sembolü yanıyordu. Mesaj kutusuna girdiğimde, mesajın Mehmet’ten geldiğini gördüm. O esnada, kalbimin sıkıştığını, nefesimin darlandığını, tarif edemediğim bir korkunun içinde dalgalandığımı hissettim. Parmaklarım mesajı bir alt satıra geçirmiyor, bilinçaltım sanki mesajı okumak istemiyordu. İçimde büyük bir tereddüt yaşadım. Açmalı mıydım, devam etmeli miydim? Kendimi bokun içine daha fazla sokmaya gerek var mıydı? Her şeyi böylece bırakıp ilerde anlatılacak yarım bir yaz macerası olarak bırakabilirdim. Bir yanım ise …

Bir İnsan Çıkarma Seansı

İki Gözlerimi açtığımda saat dördü geçiyordu. Öğleden sonra dört. Başımda hafif bir uğultu, pencereden içeriye güneş ışığının aydınlattığı odamda sıcaklık adeta otuz derecenin üstüne çıkmıştı. Bomboş bir kafayla uyanmıştım. Mesanemin yaptığı basıya dayanamayıp tuvalete koştum. Tuvaletin kapısına uzanırken mutfaktan gelen tıkırtıları duydum. Annem olmalıydı. Hızlıca tuvalete girip kendimi rahatlattım. Ne kadar kaldığımı bilmiyorum ama bana saniyeler gibi gelmişti. Tuvaletten çıktığımda soluğu mutfakta aldım. “He uyandın mı? Sabahtan beri seni dürtüyorum ölü gibi uyuyordun. Sabaha kadar oturuyorsunuz sonra uyanmak bilmiyorsunuz.” Annem konuşmaya başlamıştı. Konuşmaya başlamışsa susturamazdınız onu. “Açsan ekmek al.” “Anne sen niye evdesin?” “Pazar bu gün. Günlerin şaştı değil mi? Az erken kalk ta bir işe yara. Bodrumdaki odunları diz. Hepsi darmadağınık.” Tüm bu cümleleri kurarken tuhaf bir şekilde bana hiç bakmadı. Ya da bana tuhaf gelmişti.

Back to Top