Dışa Dökümler 5 (Podcast) (yeni normal, çocuklar, hak,ve filmler)

Podcast hakkında notlar: Çok plansız ve fazla olu bu podcast. Konuşmak neyse de düzenlemeye çalışmak bütün bir günümü aldı ve her yerim tutuldu. Sanıyorum ya süreleri kısaltacağım ya da bu podcast sevdasından vazgeçeceğim. Tabi bu iş tüm günümü alınca yapacağım tüm işler de kaldı. Bakalım onlar ne olacak. Kim yapacak?
Serinin en uzun poscastı oldu bu. İkinci kez dinleyip kontrol etmedim. Hata olma ihtimali yüksek. Yine kaydı değiştirdim. Sanki ses biraz yüksek olmuş ama yine de kulak tırmalamıyor.
1. Bir de nedense “Ghajini” yerine sürekli “Ganji” deyip durmuşum. Sanırım metin yazmakta fayda sanırım. Kısa olsun öz olsun.
2. Rachel McAdams demiş durmuşum. Tamam kendisini de çok severim ama orada benim varlığından haz aldığım aslında Marion Cotillard’dı.

Podcastı İndirmek için: https://drive.google.com/file/d/16gOjDpZmmfsQAI_vC95o2NnWBGB8mXDX/view?usp=sharing
Tüm Podcastler: https://drive.google.com/open?id=1rbHrtVLAGChGg8uJkOk-b40f0jBL6jY5

Podcast’te bahsi geçen filmler

DDışa Dökümler 5 (Podcast) (yeni normal, çocuklar, hak,ve filmler)

Frequently Asked Questions About Time Travel
Platform
Zamanda Aşk
Jo Pil-Ho: Öfkenin Doğuşu
Gitme
Ghajini
Zaman Yolcuları

Sahir Deep Web
Paris’te Gece Yarısı

Eva ile karantina günlerinde delirmeceler

Bu işe neden girdim bilmiyorum. Günlerimi ve altı sayfayı aldı. Kim okuyacak ondan da emin değilim. Çok uzun yazı olduğu için sayfalara ayırdım. Sayfa linkleri yorumların altında kalmış. Bölye değişik şeyler. Bir de podcast yapacaktım. O hiç bitmezdi sanırım.

Ne şanslı piç dediğinizi duyar gibiyim. Şu an pek bir hava atasım geldi ama işin aslı pekte öyle değil. Açıklama izin verin lütfen.

Bir sabah her ne kadar gözleri aşkla gülen taze söğüt dalı olarak uyanmasam da aklımda birdenbire Eva Green peydahlandı. Öyle “sabah”, “uyanmak” kelimelerini aradan çekip, “rüya”, “gece”, “yatak” kelimelerini de ardına katarak fantezi olayına girmeyin “varsayılan mod ağı”nıza acı biber sürerim bir daha geçmez aklınızdan. Zaten yok öyle bir şey. Olsa mıydı? “…….”

“Ya” dedim kendi kendime “e izleyeyim tüm Eva filmlerini ne olacak ki?”

Bir diğeri katıldı. “E, izleyelim tabi nasıl olsa boşuz.”

“Tamam” dedim bende hemen yatağımın yanındaki ikincil yeri kaplayan bilgisayarıma uzandım ve açtım. Bilgisayar açılırken gözüm saate ilişti. 06.10.

“Lan deli mi sikti” dedi diğeri. Gözlerimde zerre kadar uygu yok. Sitelerden birine girdim -burada reklam olmasın diye yazmıyorum- ve izlemeye başladım. Önce sondan, sonra baştan, izlediklerim de vardı derken beş film oldu. O zaman bir başla ses dedi ki;

“Oğlum madem izliyorsun bu kadar beri yazsana bunları.”

“Neyini yazacağım ki? Zaten yazılmışı vardır.”

“Olsun yine yaz işte. Ne olacak? Zaten tembellik yapıyorsun aylardır. Parmakların ısının.”

Vallahi bu cümle bana mantıklı geldi. Bir şey olmadan yazmaya başlamayacaktım. Yazmadıkça, yazmamak büyüyecek, büyüyecek hayatımı daha da kaplayacaktı. Tahammül edilir gibi değil. Sonrasında Sherlock ile onu aramaya uğraşamazdım. Ve yazmaya karar verdim. Bakınız hala yazıyı uzatıyorum filmlere geçmemek için ama bu işin bir sonu yok. Uzunca bir yazı olabilir olmayabilir de. Hatta bir ara bunu podcast mi yapsam diye de düşündüm. Bak o iş de bana mantıklı geldi en iyisi deneyeyim. Ama metin şart, metne bağlı kalmak lazım. Yoksa saatlik konuşmalar çıkıyor ortaya elle tutulur bir şey yok.

Sevgili insanlar neden uzun şeyleri okumuyor, izlemiyor, dinlemiyorsunuz? Tamam ya yine parmaklarım düştü (Podcast yapacak benliğime not: Burası çenem olacak. Diğer taraftan yazmak ile ilgili terimleri de düzenlersin diye düşünüyorum.)

Eva ile ortak çok yönümüz var. Mesela aynı yılda doğmuşuz hem de aynı ayda. Burçlarımız bile aynı, daha ne olsun? Yükselen işine girmedim onu pek bilmiyorum. Bu kadar ortak yön de yeter zaten. Mesela ben yazıyorum o oynuyor. Hatta yedinci filmden sonra senaryolar ile ilgili bazı polemiklerimiz oldu. Ortak düşünceler içerisindeydik diyebilirim. Bu “Perfect Sense” bozdu beni biraz ama nedenini söylemeyeceğim. Virüs falan şartlar eşit ama… Ama falan filan…

Tüm filmler (18 adet) 1 gün 9 saat 8 dakika sürdü. Dile kolay. Ama bir film eksik onu bulup izleyemedim. Filmler bu kadar sürdü sürmesine de içinde bu kadar Eva yoktu. Detayları yazacağım. Tabi iki tane de dizi var onların süresi de 1 gün 11 saat 20 dakika.  Bu demek oluyor ki 2 gün 19 saat 28 dakika ayırdığınızda Eva’nın olduğu tüm film ve dizileri izleyebiliyorsunuz. Ah unuttum 1 saat 47 dakika var ek olarak.

Neyse istatistikleri biryana bırakıp yazmaya başlayayım. 

Sayfalar: 1 23456

Ölen ben olsaydım üzerime basar geçerdiniz.

Görsel: Joker 2019

Başlıktaki cümle Joker filminden alıntı ve cümle şu şekilde devam ediyor. “Her gün yanımdan geçip beni görmüyorsunuz ama bu adamlar, Thomas Wayne TV’de onlar için ağladı diye mi yani?”

Gerçekten de böyle değil mi? Sokakta gördüğümüz olaylara, kişilere bu kadar kayıtsız kalırken bir anda onun birileri tarafından reklam (!) edilmesi duyarlılığımızı nasıl da tavana çekiyor.

Bunun altında yatan gerçek ne? Popüler olmak mı? Ya da popülerleşmiş bir olgu da yer almak mı? Diğer insanların düşünceleri ile bir olup kendimizi onların içinde kamufle etmeye çalışmak mı? Ben bu soruların hepsine “evet” yanıtını veriyorum. Çünkü hepimizde aynı kaygı var: Üzerine basılıp geçilmeme kaygısı.

Continue reading “Ölen ben olsaydım üzerime basar geçerdiniz.”

Geçmişten geleceğe* “A Star Is Born”

Film için biraz geç kalmış olabilirim, yeni versiyonu Türkiye’de vizyona Ekim’de girmiş. Ancak filmin yazılması için başka sebeplerde var. Bunlardan biri 2018 yapımı filmin muhtemel Oscar adaylarından biri olması. Zaten önceki yapımlar da bu Oscar macerasından nasiplenmiş. Tabi sadece Oscar’da değil asıl sebep, film sadece Amerika’da değil Türkiye’de dahil olmak üzere bir çok ülkede çok kez uyarlanmış ve uyarlanmaya devam ediyor. Yani hikayenin alıcısı oldukça fazla. Her dönem bir şekilde izleyiciyi bir şekilde yakalıyor. Hal böyle olunca bende tüm filmleri izleyip, -en azından Amerikan versiyonlarını- küçük bir inceleme yazayım dedim.

Aslında tüm filmlerin kaynağı Adela Rogers St. Johns. Onun hikayesinden uyarlanmaya başlıyor ilk kez film. 1932 yılında What Price Hollywood? adı ile karşımıza çıkıyor. Filmin yönetmeni George Cukor. Bu filmle birlikte Adela Rogers St. Johns o sene en iyi orijinal hikaye dalında Oscar adayı oluyor ama ödülü The Champ ile Frances Marion kazanıyor. Filmin oyuncuları ise Constance BennettLowell Sherman. Filmin hikayesi ise bundan sonra gelecek filmler için aynı temayı oluşturuyor.

Mary Evans, garson olarak çalışmaktadır. Bir gün ünlü yönetmen Maximillan Carey ile karşılaşır.

Oldukça sarhoş olan Maximillian Mary’den etkilenir ve bir şekilde onunla vakit geçirmeye başlar. Derken, ikili birbirine aşık olur ve evlenirler. Bu esnada Max’ın elinden tutuğu Mary, büyük bir yıldız olur. Ancak Max’ın alkol sorunu bitmemiştir. Bir süre sonra kendini Mary’nin önünde engel olarak görür ve bir tabanca ile kendini vurarak öldürür.

Filme erişemediğim için görsel, teknik ve oyunculuk açısından bu filmi pek değerlendirmiyorum. Konuyu ise bazı makalelerden.

1937 yılına gelindiğinde ise bildiğimiz anlamda isim olarakta “A Star Is Born” doğmuş oldu. Bu kez filmin yönetmen koltuğunda William A. Wellman oturuyor. Ana hatlarıyla kurguyu ve karakterleri de belirlemiş oluyor. Bu film ile birlikte William A. Wellman en iyi orijinal hikaye dalında Oscar alıyor. Tabi burada en iyi orijinal hikaye konusu biraz tartışmalı. Aslında bu ödülün en iyi uyarlama olması lazımmış. Tabi olmuş bitmiş bu saatten sonra olay beni yorumuma da ek açık değil.

Filmde dönemin meşhur ismi Janet Gaynor Esther Victoria Blodgett / Vicki

Lester karakterini Fredric March ise Norman Maine karakterini canlandırıyor. Bu filmde 1932 yapımı film ile aynı paralel hikayeyi paylaşıyor. Esther kasabasından ünlü bir oyuncu olmak amacıyla Holywood’da gelmiş bir genç kızdır. Burada garson olarak çalışırken alkolün batağına düşmüş Norman ile tanışır. Bu tanışma evlenmeleri ve Esther’in ünlü bir oyuncu olmasıyla devam eder. Alkol batağından kurtulamayan Norman ise Esher’e köstek olmamak amacıyla kendini okyanusa bırakarak intihar eder.

Bu film ile birlikte ya da benim bu film ile birlikte uyarlamalara başlamamla birlikte, bazı kilit sahneler filme de eklenmiş olur. Gece yarısı yapımcının aranması, kadın karakterin güzelliği ve burun ile ilgili takıntı, erkek karakterin, kadın karaktere “son bir kez bakmak istedim” minvalinde sözleri, mahkeme sahnesi, ödül gecesi istemeden atılan tokat… Aslında bu tokat, erkek karakterin kırılmasındaki son noktadır.

Film dönem itibari ile bir Holywood macerasının nasıl olduğunu da gözler önüne seriyor. Her ne kadar ana tema aşk olsa da bir yerde aslında sinema sektörünün ne kadar uğraşlı olduğuda burada bir ders olarak anlatılmış. Filmde en çok sevdiğim yerler ise arada film senaryosundan bölümlerin girmesiydi. Final bu şekilde anlatılmıştı. Filmin bir diğer özelliği de, ilk çekilen renkli filmler arasında yer alması. Ancak film hayalin peşinden koşma hikayesini anlatırken sosyal ve kültürel olarak değinmelerde bulunmuyor.

1954 yılında ise George Cukor yine projenin başına geçiyor. Ancak bu kez 1932’de kendi çektiği filmden çok 1937 yılında William A. Wellman’ın hikayesini baz alıyor. Zaten 1937’den sonra ana hatlarına kavuşan hikaye kendinden sonrakiler için yine ilham kaynağı oluyor. Muhtemelen aynı isim kullanıldığı için referans olarak kalıyor.

George Cukor dönemin değişen sinema anlayışını da kullanarak o dönem yapılan müzikalleri de arkasına alıp kadın karakterimizi şarkıcı oyuncu yapıyor. Burada George Cukor karakter isimlerine dokunmazken, baş rolleri ise Judy Garland ve James Mason‘a veriyor. Judy Garland o aralar eski popülaritesini yitirmiş.

İki isimde aslında film için bir risk. Buna rağmen o sene altı dalda Oscar adayı oluyor film ve maalesef hiç bir ödül alamıyor. Golden Globes’da ise her ikisi en iyi aktör ve aktris dalında ödül oluyor bu bilhassa Judy Garland için efsanevi bir geri dönüş oluyor. Tabi aynı başarıyı bir daha yakalayamıyor sonu ise malum.

George Cukor aslında bu filmi üç saate yakın düşünmüş ama dönemin yapımcıları filmin süresini uzun bulmuş ve filmin süresini iki buçuk saate indirmişler. Daha sonra ise yönetmen bu filme kesilen sahneleri eklemek istemiş. Ses kayıtlarına ulaşmış ama, görüntülere ulaşamamış. Bu sebepten dolayı mevcut filmde altta diyaloglar sürerken üstte bu sahnelerden kalan resimler kullanılmış. İzlerken biraz garipsiyor ne oldu diyorsunuz ama hikayeyi okuduğunuzda bu görüntüler anlam kazanıyor. Bir önceki filmdeki klasik sahneler bu filmde de mevcut ve iki karakterin aşk betimlemeleri bu filmde daha açık ve anlamlı bir şekilde yapılmış. 1937 yapımı filmde kadın karakterimiz kasabadan büyük şehre gelmiyor zaten müzik ile uğraşıp keşfedilmeyi beklerken, ünlü aktör onun bu amacına ulaşmasında basamak oluyor. Her iki filmde de aşk bir basamak üste çıkıyor. Burada karakterlerin ünlü olduktan sonra yaşamlarındaki değişim ve olmak istedikleri kişi arasındaki ikilem de iyi anlatılmış. Arz talep meselesini bu filmde daha belirgin olarak görüyoruz. 
Norman karakteri ise aynı kaygılarla ismini aldığı ilk filmle paralel olarak boğularak ölüyor. Ve izlediğim en etkili ölüm sahnesi de bu tüm filmler içerisinde.

Frank Pierson ise aynı isimle üçüncü filmi çekiyor. Aradan geçen 22 yıl bu filmde de gözümüze çarpıyor. Sosyal olarak dönüşümü en başarılı bir şekilde gösteren filmde bu. Yine ilk iki filmdeki karakter isimlerine sadık kalınmış. Bu kez baş rollerde Barbra StreisandKris Kristofferson var. Bu iki isim ile birlikte film tamamen bir şarkıcının ünlenmesine odaklanıyor. Yani oyunculuktan soyutlanıyor. Bunun haricinde ana hikaye yine aynı. Buluşmaları, tanışmaları, akış diğer iki film ile paralel gidiyor. Filmde Norman karakteri alkol batağında bir rock yıldızı, Esther ise barlarda şarkı söyleyen bir şarkıcı. Norman, Esther’in ünlü olmasına aracı oluyor.

1976 yapımı film dönemin özgürlük anlayışı filmde işleniyor. Burada Esther karakterinin ilk kez evlenip boşandığına tanık oluyoruz. Aynı şekilde iki karakterin herkesten uzakta kendilerine doğanın içerisinde ev kurmaları dönemin hippi yaşantısını gözler önüne seriyor. Filmde daha özgür, daha kendi halinde karakterler görüyoruz. Esther lafını söylemekten çekinmeyen diğer filmlere göre daha güçlü bir karakter. Ve bu özgürlüğe bağlı olarak bu filmde Norman’ın Esther’i aldatma sahnesini görüyoruz. Tabi ne olursa olsun yine aralarındaki aşk üstün. 
Böylesine özgür ve hızlı yaşayan karakter aynı şekilde hız yaparken trafik kazası ile ölüyor.

Bonus: Minik Serçe

Filmin Türkiye dahil bir çok ülkede de yeniden çekildiğini söylemiştim. Türkiye’de ise film Minik Serçe adında Atıf Yılmaz yönetmenliğinde çekildi. Baş rollerinde ise Hülya rolünde Sezen Aksu, Bulut Aras ise Orhan rolünde. Orhan ünlü bir sanat müziği sanatçısıdır. Alkolle başı belada olduğu için ve sorumsuzluğu yüzünden artık herkes ondan illallah etmiştir. Bir gün gittiği düğünde Hülya ile tanışır ve klasik hikaye başlar. Film tamamıyla 1976 yapımı film ile aynı senaryoya sahip. Tabi biraz Türkleştirilmiş. Mesela sürekli bir çay muhabbeti var filmde.

Esinlendiği filmden farklı olarak Orhan, Hülya’nın eskiden konservatuvardan hocasıymış. Hülya karakteri daha delikanlı bir karakter. Bunu karakterin konulma tarzından anlıyoruz. O dönem için yalnız yaşayan bir karakter için sanıyorum bunu reva görmüşler. Orhan karakteri de bir araba kazasında ölüyor. Ben ölüyor diyorum ama intihar ediyor. 
Bu filmde çoğunlukla piyasanın iki yüzlülüğü ve yapımcıların para kazanma hırsı finalde biraz daha öne çıkartılmış. Sanıyorum dönemin gerçekleri buydu. Ancak bununla birlikte temiz kalpli karakter de unutulmamış tabi ki fakir. Genel olarak baktığımızda özgün diyebileceğimiz bir sahne bulunmamakta.

Günümüze geldiğimizde ise, yılların popüler filmini aynı isimle Bradley Cooper beyaz perdeye taşıyor. Tabi birden fazla çekimi olan bu filmi elbette yönetim açısından daha kolay. Sanıyorum bu sebeptendir ki Bradley Cooper ilk yönetmenlik denemesini bu filmde yapıyor. Hikayede elbette küçük değişiklikler mevcut ancak genel hatları ile eskilerin tekrarı. 1954 yılında şekillenen müzisyen konusu bu filmde de devam ediyor. Karakter isimleri bu kez değişmiş. Ally rolünde hemen hemen aynı basamakları atlamış Lady Gaga, Jack rolünde ise filmi yöneten Bradley Cooper var. Lady Gaga için güzel bir performans sergilemiş diyemeyeceğim ama Bradley Cooper mükemmel bir şarkıcılık performansı göstermiş. Sesi de oldukça iyiymiş. Bundan sonra bir albüm gelebilir.

Filmde göze batan hususlardan biri de Lady Gaga ve Bradley Cooper’ın vokali. Bu diğer filmlerde olmayan bir durum. Filmin müziklerinin çoğu ise Lady Gaga tarafından yapılmış. Filmin müziği Shallow ise bence en iyi orijinal şarkı ödülünü alacaktır. Gerçi film Golden Globes’a beş dalda aday olmuş ama alabileceğini düşünmüyorum. Diğer dalla oldukça iddialı ve daha iyi filmler var.

Bu filmde de belirttiğim gibi hikaye ana hatlarıyla ilerlerken aslında biraz tık daha 1976 yapımı filmin etkisinde kalmış. İlk filmden beri atılan filmin klişeleri bu filmde de bize eşlik ediyor. Jack’in ölümü ise uyuşturucudan oluyor ancak biraz daha izleyiciye bırakılmış. Yani battığı batakta boğuluyor.

Tüm bu filmleri toparlamak gerekirse her filmin kendi çapında bir albenisi var. Ancak içlerinden açık ara sıyrılan ise George Cukor yönetimindeki film oluyor. Tabi Judy Garland’ın performansı da diğer aktrislerden daha önde. Aktörler arasında ise ben Bradley Cooper taraftarıyım. Ancak belirttiğim gibi en iyi müzik olarak belki benim döneme daha çok uyduğu için son filmin müziği diyebilirim.

Filmler içinde biraz değinmiştim. Burada sadece 1976 yılındaki yapımda kadın karakterin evlenip boşandığından bahsediyor. Diğer filmlerde ise bu not düşülmemiş, bende onların evli olmadığını düşünüyorum. Aynı şekilde 1976’daki filmde erkek karakterin yanında bazı kızlar görüyoruz ancak bunlar ile duygusal bir birliktelik olmuyor, zaten bir aldatma girişimi de oluyor bu filmde. Girişim diyorum ayrıntı için filmi izlemeniz gerekli. 1954 yapımı filmde de erkek karakterin yanında bir kadın gözüküyor başlarda ama sonrası için bir ilişki gözümüze çarpıyor.

Tüm filmlerde kadın karakter garson. Son üç filmde de hepsinin kendi besteleri olduğuna şahit oluyoruz. Ve tamamında bir güzellik takıntısı var. Lakin bu durum 1976 yılındaki filmde pek ortaya çıkmıyor.

1954 yapımında ses ve oyunculuk, daha eski yapımlarda ise oyunculuk ön planda. Son iki yapımda ise ses yani şarkıcılık ön planda. Erkek karakterlerin ise tam olarak kendini belli edecek bir özelliği yok. Tüm filmlerde biraz daha sığ kalmışlar kadın karakterlerin yanında.

Aslında film bir yıldızın doğuşunu anlatırken bir diğer taraftan da diğer bir yıldızın batışını anlatıyor. Bu iki olay tüm filmlerin sonunda zirvede oluyor. Beni etkileyen ölüm sahnesi ise 1937 yapımında oldu belki buna sebep sahneyi ilk kez görmemdir bilemiyorum.

Tüm karakterler aşkları için kendilerini feda edecek durumda. Zaten erkek karakterin intihar etmesinin başlıca sebebi de bu. Tabi kadın karakterler de hayallerinden ve geleceklerinden hemen vazgeçiyorlar aşkları için. Bu durum 1954 yapımı filmden sonra daha belirgin ve sonrasında daha etkili anlatılmış. Burada çiftler 1976 yapımı filmde özgürlüklerine daha düşkünler. Dönemi en iyi yansıtan bu sene çekilmiş film diyebilirim.

Son filmin dramatik yapısını diğerlerine oranla daha kuvvetli. Bir yükselme hikayesi anlatılırken bunu başarılı bir şekilde anlatmış. İkili arasındaki ilişki izleyiciye daha fazla geçiyor. Ancak ikili arasındaki ilişkiyi dile getiren tek film 1954 yapımı. Kadın karakter biraz daha fazla içini döküyor izleyiciye.

Ana hatları ile filmlere değinmeye çalıştım. Aslında uzadıkça uzar ama şimdilik bu şekilde kalsın. Ben filmin ilerleyen tarihlerde devamının geleceğini biliyorum. Her ne kadar burada yer vermesem de her ülkede çekilmiş, hatta Amerika’da dizi versiyonları da mevcut. *Oyuncuydu, şarkıcı oldu belki ilerde Youtuber olur hiç belli olmaz. Yazıyı belki zaman içinde güncelleyebilirim ama sizde aşağıya yorum bırakmaktan çekinmeyin.

buralarda yokken izlediklerim

Yazılacak filmler o kadar birikmiş ki yapacak onlarca işin arasında bunu da yapmak oldukça zor oluyor. Güya güz başında film izleme olayına ara verecek vaktimin çoğunu yazmaya adayacaktım. Lakin o da olmadı. Bir değişiklik şart ama nasıl olacak bilmiyorum.

Neyse filmlere geçelim öyle çok uzatmak istemiyorum anlatımları ama bakalım. Zaten bir çok izleneni kaybettim.

Distorted (2018)

distortedFilm hakkında aslında aklımda bir şey kalmamış. Hem de John CusackChristina Ricci gibi isimler filmde olmasına rağmen. Film klasik bir konu olmamasına rağmen o kadar klasik işlenmiş ki öyle akılda kalıcı bir yeri yok.

Yüksek güvenlikli bir eve taşınan Lauren burada garip şeylerin döndüğünü fark eder. Ancak eşi bu durumu onun psikolojik bozukluğa verir ancak işin gerçek boyutu da vardır. Burada ki insanlar bir şekilde kontrol edilmektedirler. İzlenmese hiç bir şey kaybedilmeyecek bir film. ** Yönetmen: Rob W. King Oyuncular:  Christina RicciBrendan FletcherVicellous Shannon Senaryo: Arne Olsen https://www.imdb.com/title/tt6143850/

Welcome the Stranger (2018)

welcome the strangerNe izlediğim konusunda pek bir fikir sahibi olamadım. Ne anlatıyordu, ne yapmaya çalışıyordu pek emin olmadım. Bir kız, abisinin evine habersiz gider. Ev abisine annesinden kalmıştır. Aralarında miras muhabbetleri dönerken, bir de abisinin sevgilisi çıkar ortaya. Onunla da uğraşırken evde olup biten garip olaylar vardır. Bu olaylar da annesi ile alakalıdır.

İzlenmese de olur. ** Senaryo – Yönetmen: Justin Kelly Oyuncular: Abbey LeeCaleb Landry JonesRiley Keough https://www.imdb.com/title/tt5716280

Hou lai de wo men (2018)

hou laide womenGüzel bir kurguya sahip Çin yapımı film. Yıllar sonra karşılaşan iki sevgilinin ilişkilerini masaya yatırmalarını ve nerede yanlış yaptıklarını aramalarını anlatıyor film. Oyunculuklar başarılı. Kurgu ise klasik romantik filmlerin dışında filmi izlerken dink tutacak şekilde. Oyunculuklarını, görselliğini beğendim filmin.

Özetle tavsiye edebileceğim bir film. **/ Yönetmen: Rene Liu Senaryo:  Wei AnShing-Ming Ho Oyuncular: Boran JingDongyu ZhouZhuangzhuang Tian https://www.imdb.com/title/tt8033592

Skyscraper (2018)

skyscraperAksiyonu bol ancak klasik aksiyondan öteye gitmeyen bir film. Ultra akıllı (bu nasıl oluyorsa) bir gökdelenin güvenliğinden sorumlu Will Sawyer’ın ailesi binaya suikast düzenlendiği sırada içeride olunca Sawyer, ailesini kurtarmak her şeyi göz önüne alır. Tabi bu durum filmde teknik yada teorik hiç bir şeyin olmaması ve mantıksız da olsa aksiyonla örtbas etmesine sebep oluyor.

Aksiyon meraklıları için izlenebilir bir film. *** Yönetmen – Senarist: Rawson Marshall Thurber Oyuncular:  Dwayne JohnsonNeve CampbellChin Han www.imdb.com/title/tt5758778

Tau (2018)

tauKendini merakla izlettiren bir film Tau. Ancak o kadar çok havada kalan şey var ki bunları düşündükçe insanın biraz tadı kaçıyor. Mesela insanlar neden buraya işkence / öldürülmek için getiriliyordu bu havada. Tamam adam psikopat ama bir dayanağı olmalı. Genç bir kadın kaçırılır ve teknolojik bir eve kapatılır. Burada kendisi ile bir deney yapılmaktadır. onu kaçıran adam haricinde evi yöneten Tau adındaki yapay zekadır. Kadın yapay zeka ile iletişme geçerek kendini kurtarmak için plan yapar.

İzlenebilir bir film. Konu olarak iyi ama belirttiğim gibi çok havada. *** Yönetmen: Federico D’Alessandro Senaryo: Noga Landau Oyuncular: Maika MonroeEd SkreinGary Oldman https://www.imdb.com/title/tt4357394/

Midnight Sun (2018)

midnight sunGüneşe çıkamayan 17 yaşındaki kızın hikayesini anlatıyor film. Eğlenceliymiş gibi giderken birden dram dozajı artıyor. Yine de duygu sömürüsü yok. Katie çocukluğundan beri dışarıya çıkamamaktadır ve pencereden gördüğü bir çocuğa aşıktır. Günün birinde gece dışarıya çıkar ve bestelediği şarkıyı okurken sevdiği çocukla tanışır. Birlikte takılmaya başlarlar ancak Katie çocuğa hastalığını söylemez. Günün birinde ise zamanı unutur ve gün ışığına yakalanır.

İçinizi çok fazla darlamayacak romantik bir film arıyorsanız izleyebilirsiniz. Bu arda film Taiyô no uta adlı Japon filminden uyarlama.  *** Yönetmen: Scott Speer Senaryo: Kenji BandoEric Kirsten Oyuncular: Bella ThornePatrick SchwarzeneggerRob Riggle https://www.imdb.com/title/tt4799066/

The Outsider (2018)

the outsiderFilm kendisini izlettiriyor izlettirmesine de nispeten biraz durağan. Hikayenin işlenişinden tutun, kurguya varıncaya kadar bazı içe sinmemezlikler mevcut. Ancak filmin eski Japonya’da geçmesi atmosferi merakta bırakan hikayesi biraz olsun filmi izlenebilir kılıyor. Son dakikada izleyiciyi ters köşe yapmaya çalışıyor ve başarıyorda. Tabi bir de Amerika’nın Japonya üzerindeki baskısını görebiliyoruz. Amerikalı bir adam Japon mafyasına girer film burada olan biteni konu alır.

Boş zamanda izlenebilir bir film. Yönetmen: Martin Zandvliet Senaryo: Andrew Baldwin Oyuncular: Jared LetoTadanobu AsanoKippei Shîna https://www.imdb.com/title/tt2011311

The Strangers: Prey at Night (2018)

the strangers preyat nightFilmin başında gerçek bir hikayeden uyarlama diye not düşülmüş. Aslında böyle filmlerden uzak dururum ama neyse izleyeyim dedim. Aslında farklı bir şey yok. Bir aile üç psikopat tarafından sıkıştırılır ve öldürülmeye çalışılır ve biz de bu can pazarına tanıklık ederiz.

İzlenmese de olur bir film. ** Yönetmen: Johannes Roberts Senaryo: Bryan BertinoBen Ketai Oyuncular: Christina HendricksMartin HendersonBailee Madison  https://www.imdb.com/title/tt1285009/

Düğüm Salonu (2018)

düğüm salonuAynı düğün salonunun iki farklı salonunda yapılan iki ayrı düğün iki eski sevgilinin düğünüdür. İkisi dışarıya çıktıklarında karşılaşırlar ve eski defterler açılır. Derken birden bire öpüşürler ama bu düğün fotoğrafçısı ve küçük çocuk tarafından görülür. Arada şantaj dönerken bu durumdan kurtulmaya çalışır çiftler. Geçmiş aralanırken her şey de gün ışığına çıkar.

İzlenebilir eğlenceli bir film. *** Yönetmen: Hakan Algül Senaryo: Şahin Irmak Oyuncular: Sahin IrmakIrem SakGonca Vuslateri https://www.imdb.com/title/tt8045670

Leobeulli Horeobeulli (2018)

leobeulli horeobeulliEğlenceli bir K-Drama. Philip ve Eul-Soon kaderleri bribirine bağlanmış iki kişidir. Philip ünlü bir oyuncu Eul-Soon ise senaristtir. Ancak birinin hayatı iyi olursa diğerinin hayatı kötü olmaktadır. Bu ikisi birbirine aşık olur ama aralarındaki bu bağ çözülmesi gereken sorunları da bir bir çözülmesi gerekmektedir.

Eğlenceli keyifli bir dizi. İzleyin derim. **/ Yönetmen: Ji Byung HyunKang Min Kyung Senaryo: Park Min Joo Oyuncular: Jeong Jae EunDong-hoon HaSun-Hee Hwang https://www.imdb.com/title/tt8628658