Kategori arşivi: İzlediklerim

Buralarda yokken izlediklerim

Bir süredir sesim çıkmıyordu. Bir hastalığa tutuldum tamemen alden ayaktan düşürdü beni diyebilirim. Haftalarca boş boş yattım. İledim tabiki ama yazmak dışında diğer şeyleri ben eylemden saymıyorum. Neyse, çok fazla film birikmiş. Şeytanın bacağını kırıp bir yazı yayınlayayım dedim. Fazla film olduğu için tek bir cümle ile tüm filmleri özetlemeye çalışacağım. Kolay gelsin bana.

The Bridges of Madison County (1995)

Clint Eastwood imzalı romantik bir film. Francesca Johnson öldükten sonra çocukları ona yazılmış aşk mektupları bulurlar. Tavsiye üzerine izledim. Eastwood pek oturmamış filme. ***

On Body and Soul (2017)

Orjinal adı Testrol Es Lelekrol olan Macar yapımı film 67. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanmış. Filmin yönetmeni Ildikó Enyedi. Filmde bana çok fazla gereksiz sahne varmış gibi geldi. O sahneler arasında ne anlattı diye sordum. ***

Sinsiran: Yasak ask (2017)

Filmin yönetmen koltuğunda Samet Çakirtas var. Filmde artı bir şey yok sürekli izlediğimiz şeyler ve olaylar. Bu  flimde de yasak ilişki yaşayan bir kadın sevgilisi ile birlikte kocasına büyü yaptırır. Tabi sonuçlar istediği gibi olmaz. *

Sekerat Son (2016)

Filmin senarist ve yönetmeni Seyda Sen. Korku filminde bir kadın adı görmek beni sevindirdi ama hikaye bir kadının psikolojik sorunlarına değinmeye çalışıp bunu mistizm ile yoğurmayı denediğinde karşımıza başarılı olmayan bir yapım çıkmış. Oyunculuklar kötü hele hele başrol oyuncusu hiç olmamıştı. *

Sha po lang: taam long (2017)

Boş zamanda aksiyon olsun diye izlenebilir bir film. Alt metinler mevcut ama tam olarak dolduramamışlar altını. Yönetmen Wilson Yip. Hong Kong’da polis memurluğu görevini yapan adamın kızı Pattaya’da kaçırılır. Adam taylang polisi ile birlikte kızını bulmaya çalışır ama bir organ mafyası ile karşı karşıya kalır. **

Xibalba Curse of the Mayans (2017)

Amerikalı arkeolog olan Alan Green mağra dalgıçı olan ekibi ile birlikte antik Maya kalıntılarını araştırmak için mağra dalışı yaparlar. Ancak burada onları cehennem beklemektedir. Maya bilim kurgu deyince dayanamıyor ve izliyorum ama bilm tatmin edici değildi. Filmin yönetmeni Joaquin Rodriguez. *

Karva (2016)

Değişik bir film var karşımızda. Puanlım düşük olacak ama film korku mu yoksa başka bir şey mi anlamadım. Yönetmen Navaneeth. Böyle tek isimlilere karşı da bir tikim var. Bu arada filmin ikincisi de var. Hikaye izleyiciyi şarşırtsın diye çok uğraşmışlar. Ama bu beklenen şaşırma verilememiş. Zengin bir genç kumar borcu olduğu için kız kardeşini kaçırır ve hayaletli bir eve gelirler. Olaylar bu şekilde başlar. *

Happy Death Day (2017)

Filmden çok beklentim yoktu ama fena da çıkmadı. Sürekli aynı günü yaşayanlar kervanına biri daha eklendi belki de bu yüzden filme ufak sempati duydum. Bu kez fark karakterimiz sürekli öldürülüyor ve kimin öldürüldüğünü bulmaya çalışıyor. Bu arada burnu havada kızımızın nasıl değiştiğine de ranık oluyoruz. Filmin yönetmeni Christopher Landon ***

Geostorm (2017)

Yıllar geçmiş iklim değişiklikleri hiç bir şeyin yetişmemesine sebep olmuş. İklimi düzenlemek için ise bilim adamları Hollandalı adında bir cihaz yapmış ve dünya üzeirnde uydular aracılığı ile mevsimleri kontrol etmiş. Ancak bu cihaz kötü ellere geçince bir silah haline dönüşmeye başlamış. Bu dönüşümün önünde de duran cihazı yapan ve kardeşi. Aksiyonu iyi konusu fena değil ama bunun arasına ailevi hikayeler sıkışması olmamış. Yönetmen Dean Devlin ***

Gehenna: Where Death Lives (2018)

Film güzel kurgulanmış. Ama içine çekmek ile ilgili bazı sıkıntıları var. İç hesaplaşmalar biraz Basit kaçmış sanki. Filmin yönetmeni Hiroshi Katagiri. Bir grup şirketleri için yeni bir arsa bakmaya Saipan’a gider. Burada araziyi gezerken bir kulübe bulurlar. Buraya girdiklerinde ise garip olaylarla karşıalşırlar. Buradan kurtulmak için ellerinden geleni yaparlar. ***

Flatliners (2017)

Filmin yönetmen koltuğunda Niels Arden Oplev var. Neden yeniden çekildi anlam veremedim. Oldukça kötü bir yeniden çekim olmuş. İzlerken keyif almadığımı, hiç siriklemediğini belirtmem lazım. Oyunculuklar da iyi değildi.  **

Lanet: Ervah Cinleri (2017)

Filmin yönetmeni Teoman Gündüz. Bir grup sinema öğrencisi söylentiler üzerine terk edilmiş bir köye giderler. Burada yaptıkları kamp esnasında da başlarına olayalr gelir. Puanlasam mı bilemedim. *

Despicable Me 3 (2017)

İlk iki film kadar sarmadı beni. Ama hani başladık seriye devamı da gelsin derler ya o yüzden izledim. Yine minyonlar koparıyor ama devamı pek yok. Yönetmen: Kyle BaldaPierre Coffin **

Dementia 13 (2017)

Film  Francis Ford Coppola‘nınilk filminin yeniden çekimi. İlk filmi izlemedim ama bu film olmamış. Hikayenin işlenişi o kadar karışık ki olay ne anlamakta zorlanıyorsunuz. Oyunculuklar da çok soğuktu. Beni pek sarmadı. **

Dear Zindagi (2016)

Filmi beğendiğimi belirtmem lazım. Her ne kadar biraz kişisel gelişime kaçsada senaryo genel anlamda geçmiş ile yüzleşme konusunda güzel öğütler veriyor diyebilirim. Kaira mükemmeli arayan bir ses teknisyenidir. Hayatında bir dönüm noktasına gelir ve karar vermesi gerekir ama geçmiş ile de çok barışık değildir. Bu durum için terapi almaya başlar ve derken hayatı yeni bir yola girer. Filmin yönetmen koltuğunda Gauri Shinde var ve film oldukça uzun ancak terapi gibi geçiyor. ****

Ifrit’in Diyeti: Cinnia (2016)

Filmin yönetmenliğini  Sahin Yigit,ve Özgür Özberk paylaşmış. Yine finalde şaşırtmaya çaılışsa da film bunu pek beceremiyor. Üç arkadaş bir korku filmi çekmeye karar verirler ve gerçek olan bir olayı araştırmak için bir hoca bulurlar. Hoca bunlara hikayeler anlatır ama asıl olayın içine kendileri girerler. *

Blade Runner 2049 (2017)

Film IMDB’de acayip puan almmış ama ben aynı fikirde olduğumu söyleyemeyeceğim. İlk filmin yanında bu film olmamış. Bazı sahneler o kadar uzun ve gereksiz geldi ki sıkıldığımı belirtmem lazım. Belki de bunun sebebi filmin süresinin gereksiz uzun olması. Film görsel olarak beni tatmin etti. Hikaye de devam filmi olarak kabun edilebilir ama kurguda sıkıntı vardı. Hikaye yavaş yavaş Philip K. Dick‘in hikayesinden soyutlanmaya başlamış. Belki de film aksiyon ve gerçeklik arasında sıkıştığı için ben pek haz alamadım. Yine de iyi bir uyarlama. Filmin yönetmeni ise Denis Villeneuve ***/*

Beyond Skyline (2017)

Filmin klasik bildiğimiz bir konusu var. Bu klasik konu üzerine klasik bir final çizmiş film. Bir yerden sonra bilim kurgu mu izliyorum diye soruyorsunuz. Oly uzaylılarla dövüşmeye gidiyor. Günün birinde uzaylılar gelir ve beyaz bir ışıkla insanları büyüleyerek onları uzay gemisine çekerler. Sonra bu insanların beyinlerini alarak başka bir bedene yerleştirirler ve savaşçı olarak kullanırlar. Tabi kahramanlarımız onlara karşı savaşırlar. Yönetmen: Liam O’Donnell **

Before I Fall (2017)

Filmin afişine bakarak bir süre filmi izlemeyi ertelemiştim. Söyle iyi bir festival kıvamında dram bekliyordum ama avucumu yaladım. Kötü müydü evet diyemem ama beklentimin altında gençlik filmi gibi kaldı bu film. Bu film de yeniden aynı günü yaşama üzeirne kurulu. Lisede okuyan genç kız her şeye sahiptir. Birden başına bir olay gelir ve aynı günü yaşamaya başlar. Bu durumdan kurtulmak için hayatını sorgulamaya başlar. Yönetmen Ry Russo-Young **/*

Bad Genius (2017)

Filmin hikayesi güzel olmakla birlikte kurguyu çok başarılı bulmadım. Sanki hikaye gereğinden fazla bana uzatılmış gibi geldi. Buna rağmen hatrı sayılır bir puanda almış. Doğuda lise seviyesindeki çocuklar üniversite için ortak bir sınava girerler. Kahramanımız ise zeki ama fakir bir kızdır. Zekasından dolayı paralı bir okula yazılır ancak burada sınavlara kopya vererek para kazanmaya başlar. Derken işi büyütürler ve uluslar arası bir kopya işine girerler filmde onların başından geçenleri bize anlatır. Tayland yapımı filmin yönetmeni Nattawut Poonpiriya. ***/*

Atomic Blonde (2017)

Film, Antony Johnston’ın yazıp Sam Hart’ın çizdiği The Coldest City adlı çizgi romandan uyarlanmış.  İngiliz gizli servisi MI6’in ajanı olan Lorraine Broughton Soğuk Savaş zamanı Berlin’e özel bir görev için  gönderilir. Burada ona yardımcı olmak üzere bir ajan beklemektedir ama bu yaşayacağı ihanetin başlangıcı olur ve Loraine kendini korumaya başlar. Filmin aksioynu ve Charlize Theron dışında çok fazla esprisi yoktu. Boş vakitte izlenebilir. Yönetmen David Leitch ***

American Made (2017)

Film gerçek bir hikayeye dayanıyor. Hal böyle olunca neresinden dutsam da elimde kalsa diye düşünüyorum. Filmin kurgusu insanı hikayenin içinde tutuyor. Garçek bir hikaye dedim ya belgesel olsa izlenmez ama film olunca kendini izlettiriyor. Bunun yanı sıra Tom Cruise’un uyunculuğu çok sıradan geldi bana. Artık sanırım botokstan mı ne her filmde aynı ifadeler var. Aksiyonu yerinde hikayesi yeni araştırmalara yönlendirecek şekilde izlenebilir. Yönetmen Doug Liman ***

Aloys (2016)

İsviçre yapımı olan filmin yönetmen koltuğunda Tobias Nölle var. Film hakkında nasıl yorum yapmalıyım bilmiyorum. Havanın da insanları gibi soğuk olduğu bir yerde
Aloys Adorn asosyal bir dedektiftir. babasının da ölümünden sonra iyice yalnızlaşan Aloys her şeyi video kaydına alır. Günün birinde bütün kasetleri ve kamerası kaybolmuş şeilde bir otobüste uyanır ve onu bir kadın arar ve şantaj yapar. Aloys kadının sesine aşık olur ve hayalinde onunla vakit geçirmeye başlar. Gerçek ve hayalin içinde kalır. Anlatım olarak yavaş ama sosyalleşme üzerine izlenebilecek bir film. ***

A Dark Song (2016)

Bir film mi yoksa bir ayin mi izledik bunun sorusunu sordum hep. Zaten filmin sonuna kadar bu ayinin sonucunun ne olacağını sorgulayıp duruyorsunuz. Bu konuda film merakı her dakiaka boyunca ayakt tutuyor. Film bir korku yada giem olarak değerlendirilemeyebilir ancak başarılı bir film olmuş. Oğlu eölen bir anne oğunla konuşmak için bir kabala büyücüsünden yardım ister. Büyücü aylar sürecek zorlu bir ayini başlatır. Film izleyiciyi huzursuz ediyor ve başarılı. Yönetmeni ise Liam Gavin. İzleyin derim. ****

Dangshin Geogi Iteojoorraeyo (2016)

Film için çok başarılı diyemeyeceğim ama yine de izlettiriyor kendini. Ünlü bir cerrah olan kahramınızın hayatta az zamanı kalmıştır. Geçmişine karşı keşke derken bir budist rahip ona bir kaç ilaç verir. Bu ilaçları içtiğinde doktor geçmişe gider ve kendisi ile tanışır. Gemişindeki hatasını telafi etmek için gençliğini insandırmak zorundadır. Filmin yönetmeni Ji-Yeong Hong. ***

What Happened to Monday (2017)

Bir Netflix filmi karşımızda. Filmin konusu iyi ancak her Netflix filminde karşılaştığım sorun bu filmde de var. Hikayede çok boşluk mevcut. Buna rağmen film kendini merakla iki saat boyunca izletiyor. Hikayedeki boşluğun yanısıra filmde oturmamış bir şeyler de var. Aslında çok iyi bir film olacakken sınıfta kalıyor. Yakın gelecekte tarım şartları değişince torak insanlara yeterli yiyecek vermez. Bunun için gdo tarım yapılır. Bu durum insanalr üzeirnde de etki eder ve insanlar altı yedi çocuk doğurmaya başlar. bunun önüne geçmek için bir çocuk yasası çıkarılır. Ancak bu yasaya bir aile karşı gelir ve yedi çocuğu da yaşatır. Yedi çoduk tek bir kimlik altında her gün dışarıya çıkarlar. Ama bir gün biri dönmez ve olaylar başlar. Sürükleyici ve izlenebilir bir film. Yönetmen: Tommy Wirkola ****

Captain Underpants: The First Epic Movie (2017)

Dav Pilkey’in aynı isimli çocuk romanı dizisinin animasyon uyarlanmış hali film. Ben eğlenceli buldum ama hikaye yetişkinler için değil bunu belirtmeliyim. Yaramaz iki çocuk kaptan Düşükdon adında bir çizgi roman serisi yaparlar. Bir gün okul müdürlerini hipnotize ederler ve onları yarattıkları süper kahraman yaparlar. bu sorada okula kötü bir karakter gelir onlarında dünyayı kurtarması gereklidir. Yönetmen: David Soren ***

Teo-neol (2016)

Filmin yönetmeni ve senaristi Seong-hun Kim. Ben filmi oldukça başarılı buldum. Kısıtlı mekan da çekilen sahneler de oldukça sürükleyiciydi. Aslında bu sahnelerde bazı eksikler vardı ama yine de genel anlamda bu eksiklikler çok fazla göze batmmıyordu. Mesela tümelde kızın olması gereksizdi sonrası havada kaldı zaten. Film bir adamın tünelden geçerken üzeirne tünelin yıkılmasını ve burada mahsur kalmasını anlatıyor. Bunu anlatırken, devlet bürokrasisi, medya, devlet ve diğer kuruluşların bu olaya ve insan hayatına yaklaşımını çok güzel anlatmış film. Filmi izlerken aslında herşeyin dünyada aynı şekilde döndüğüne de tanık oluyoruz. Lafı fazla uzatmaya gerek yok bence izlenmesi gereken filmlerden birisi Tunel. ****/*

Tôkyô gûru (2017)

Filmin animesini kısa süre önce izlemiş bepenmiştim. Şimdi link vermek istedim ama ama bulamadım. Neyse anime ne kadar iyiyse film o kadar kötü. Zaten son dönem Japonların yaptığı anime uyarlamaları çok iyi değil. Sanki animeyi film yapsalar daha iyi olurmuş. Dünya üzerinde insanlarla beslenen yaratıkalr vardır ve bunlara Ghoul denmektedir. Günün birinde genç bir lise öğrencisi hoşlandığı bir kızla buluşmaya gider kız Ghoul çıakr ve onu yemeye çabalar. Bu esnada çocukta yarı ghoul olur ve insanlarla olan savaşta yer almak zorunda kalır. Yönetmen: Kentarô Hagiwara  *

The Merciless (2017)

Film çok tazım olmasa da kurgusunu çok beğendim. Yine de sanki senaryo da bazı açıklar vardı. Bunlar gözüme batmadıda değil. Çok yerde filmin enerjisi düştü ve yeniden canlandırdı. Bu artan azalan ritim izleme keyfimi kaçrırdı açıkçası. Genç bir polis görev için üç sene boyunca hapiste yatar. Amacı içeride yatan bir suçlu ile yakın olup ana patrona ulaşmaktadır. Ancak o esnada genç polis olduğunu itiraf eder bu esnada polis ve ganstarler arasında karışık bir kovalamaca başlar. Film kendini izlettiriyor. Yönetmen: Sung-hyun Byun ***/*

Thelma (2017)

Film görsel olarak oldukça tatmin edici. Aynı zamanda müzikleri de oldukça başarılı. Hikaye orjinal ancak işlenişi biraz olmamış. Yani elimizde güçleri olan bir kız var ama bu güç hakkında çok fazla bilgi ermiyor. Bu da filmin en kilit noktasının cavapsız kalmasına sebep oluyor. Thelma küçük yaştan beri kapalı ve muhafazakar bir şekilde yetiştirilmiştir. Üniversiteye gidip farklı duyguları tatmaya başlayınca bazı güçleri olduğunu keşfeder. Ama bu güçler onun kaldıramayacağı bir güçtür. İzlenmesi gereken bir film. Yönetmen: Joachim Trier

The Killing of a Sacred Deer (2017)

Yorgos Lanthimos‘un son filmi ve bence aynı zamanda en olmamış filmi bu film. Hakkında da iyi yorumlar var. Evet film mitolojiye, felsefeye bir çok şeye göz kırparak hikayesini temellendiriyor ama bana beklediğimi veremedi. İlk dakikadan itibaren o huzursuzluğu insana yaşattırıyor ama benim çok aklıma yatmayan yer mevcut. Sanki Amerikalı oyuncularla film olması gerektiği gibi olmamış. Filmi rahatsız edici bulduğunu söyleyenlere rastladım ama film beni hiç rahatsız etmedi. Tek rahatsozlık olması gerektiği yerde bir şey olmamasıydı. Hikayenin tadı yoktu bence. ***

The Devil’s Candy (2015)

Filmin senaristi ve yönetmeni Sean Byrne. Hangi akla hizmet böyle bir film yapmuış merak ediyorum. Ne adam gibi bir hikaye ne de kurgu var. İlk dakikalar fena açılmıyor ma sonrasında hikayenin neye vardığı belli değil. Bir ressam karısı ve kızı ile yeni eve taşınır. Evde de bir cinayet işlenmiştir. Adam fısıltılar duyup resim çizerken evin eski sahibi gelir ve kızı öldürmeye çalışır. Herşey havada kalan bir film. *

The Human Centipede (First Sequence) (2009)

Filmin senaristi ve yönetmeni Tom Six hangi akla hizmet böyle bir film yapmış merak ediyorum. Sanırım değişik olsun yasaklansın ses getirsin istemiş. Üstüne üstlük filmin ikincisi de var. Onu da izleyeceğim. Filmde ana karakterin psikolojisi üzerine fazla durmamış olması filmi görüntülerden ibaret hale getirmiş. Öyle ki karakterler ile etkileşim kuramıyorsunuz. Bu durumda filmi daha rahatsız edici boyuta getiriyor. İki genç Avrupa tatiline çıkar. BUrada arabaları bozulur ve yakındaki bir eve sığınırlar. Evin sahibinin ise insanlardan tırtıl yapmak gibi bir düşüncesi vardır. *

Bu iş tüm günümü aldı. Sanırım bu kadar biriktirmemem lazım.

Arif v 216

Uzun bir süreden beri ilk defa bir filmden sonra ekşi sözlüğü açıp ne demişler diye baktım. Tabi yazıdan önce. Genelde sonradan bakardım. Baktım ama son bir kaç sayfada genelde olumlu eleştriler var. Bu eleştiriler arasında olumsuz eleştri yapanlara atflar var ama ben bu olumsuzlara pek ulaşamadım. Peki ben nasıl yorum yapacağım? Aslında bu konuda kafam karışık.

Öncelikle büyük bir prodüksiyon olduğunu belirtmeliyim. Zaten bu yönüyle kesinlikle izlenmesi lazım. Keşke Türk sineması böyle büyük prodüksiyonlara kucak açsa. Gerek kostümler, gerekse efektleri buna ek mekan tasarımları fevkaladeydi. Hata otunculuklarda aynı şekilde. Ancak filmden çıktıktan sonra “film izledik mi” diye sordum kendi kendime.

Senaryoya baktığımızda oldukça havada bir hikaye var. Bir yerlerde ipin ucu kaçıyor bunu hissediyorsunuz. Hikaye tatlı tatlı akarken sahne geçişi bile size ne oldu şimdi diye sordurtuyor. Basit bir hikaye üzerine Cem Yılmaz göndermelerle işi kurtarmaya çalışmış. Evet göndermelere güldüm mü güldüm ama tamamına da değil çünkü bir süre ne izlediğimi kavrayamadım.

O kadar çok kişi ve filme gönderme vardı ki asıl olması gereken ana hikayeye odaklanamıyordunuz. Filmi bir yere koyamadım mesela, komedi, dram, bilim kurgu? Hepsinden biraz ortaya karışık. Birden üst karakterin çıkıp biz zaten filmdeyiz demesi de cabası. Evet filmdeydik ama ne izliyoruk orası biraz  bilinmez.

Film kendi içerisinde yarattığı gerçeklik konudunsa sorgulattı beni. Belki 69 senesinde, hiç etliye sütlüye dokunmadan, 216’yı kurtarmaya çalışsalardı daha aklıma yatacaktı ama tekrar geleceğe dönüp bozulmuş bir dünya dönüp düzeltmek için geçmişe tekrar dönmek iyice kafamı kurcaladı. E dünyayı kurtarıyorsun ama aslında bütün dünyayı değiştiriyorsun, nasıl oluyorda finalde yine eski dünyaya giriyorsun. Evet göndermeler iyiydi ama fazla ve hikayenin ana akışında çatlaklar oluşturuyordu.

Mekan, dekor, giysi tasarımları oldukça mest etti beni. Bir geçişle eski yeni bütün ünlülere yer verilmesi de ayrı bir keyifti. Herkes çok duygusal bulmuş ama Sadri Alışık ve oğlu arasındaki günah çıkarma mahiyetindeki diyalog bence çok gereksizdi. Araya Barışmanço girdi Doğukan’la da o yapsaydı aynı işi…

Filmdeki en keyif aldığım sahneler Zeki Müren sahneleriydi. Kesinlikle Çağlar Çorumlu çok iyi canlandırmış Zeki Müren’i. Keşke Şöyle bir dedektif, süper kahraman gibi bir Zeki Müren filmi yapsa, fevkaladenin de fevkinde olur efendim.

Görsel olarak film iyiydi. Ancak bazı yeşiil perde yerleştirilmelerinde sorun vardı. Mesela ip üstündeki sahneden genel olarak ip üstünde olamdıkları belliydi hatta bir iki sahnede bariz ipin arkasındaydılar. Aynı şekilde finaldeki hava alanı sahnesi. Karakterler çok önde ve arkada çimlerde dahil, tüm binaların yapay olduğu belli oluyordu. Bu arada gelecekteki sahneleri, yani karanlık tarafı daha çok beyendim.

Film hizlıca akıyor çünkü her dakikasında bir aksiyon var. Bu konuda bir sıkıntısı yok. İlk bölüm daha akıcı daha keyifli, ikinci bölümde iş biraz aksiyona bağlıyor ve görmek istediklerimizden biraz soyutlanıyor film.

Cem Yılmaz’ın en iyi filmi değil, Pek Yakında ile başlattığı Yeşilçam’ Saygı Kuşağına bir film daha eklemiş. Açıkçası Pek Yakında bana daha samimi gelmişti. Bir film gözüyle baktığımda eksikleri çok ama keyifli bir film.

Yönetmen: Kivanç Baruönü

Senaryo: Cem Yilmaz,

Oyuncular:  Cem YilmazOzan GüvenÖzkan Ugur

http://www.imdb.com/title/tt6697582/

Loving Vincent

Filmden nasıl bahsetmeliyim bilmiyorum. Daha baştan filmin kesinlikle izlenemsi gerektiğini söylemeliyim. Eğer sinemada izlerseniz bu size ayrı bir keyif verecektir ve kesinlikle büyük ekranda izleyin.  Filmin ayrıntısına girmeden izlediğim salonda netliğin tam olmadığını belirtmem lazım. Projektörü biraz ayarlamaları lazımdı. Tabi bu kazandığım deneyimden, aldığım ketiften hiç bir şey keşfettirmedi.

Filmin hikayesine göz atalım öncelikle. Bir polisiye edasıyla gidiyor. Bu şekilde bizde hikayenin içine başarılı bir şekilde giriyor ve Armand Roulin ile birlikte hikayenin bir parçası oluyoruz.

Vincent van Gogh’un ölümünün üzerinden bir yıl geçmiştir. Ona  mektuplar taşıyan Postacı Roulin’in eline Vincent’in Theo’ya yazdığı bir mektup geçer. Bu mektubu Theo’ya ulaştırması için oğlu Armand’a görev verir. Armand Vincent’i sevmez ve bu fikre karşı çıkar ama sonunda babasını kıramaz. Parise gider, burada Theo’nun öldüğünü öğrenir ve mektubu tanıdık birine vermek için Auvers-sur-Oise’a kadar gider. Burada mektubu Van Gogh’un dostu Dr. Gachet’ye verecektir. Şehir dışında olan doktoru beklerken, kasaba halkından Vincent hakkında bir çok şey öğrenir ve onun hakkında düşünceleri değişir.

Loving Vincent filmi için dört sene çalışılmış, 125 ressamın tek tek yaptığı 65,000 kare yağlı boya tablodan oluşuyor. Tabi ben burada istatiksel bilgileri yanlış hatırlıyor olabilirim ama böyle bir olaya girilmesi bile film sürecinin ne kadar sancılı ve aynı zmaanda keyifli olduğunu ortaya koyuyor.

Özetle ortaya öyle güzel bir yapım çıkmış ki izlerken keyiften dört köşe oluyorsunuz. Tam anlamıyla farklı bir deneyim Loving Vincent. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. Geçen sene gözlerimle gördüğüm van Gogh tabloları sanki birşeşmiş karşımda bir filme dönüşmüştü. Bu arada unutmamak lazım. Fİlmin müzikleri de Clint Mansel’dan. Oldukça başarılılar.

Yönetmen – Senarist: Dorota Kobiela , Hugh Welchman

Jerome Flynn
Doctor Gachet
Robert Gulaczyk
Vincent van Gogh
Douglas Booth
Armand Roulin

Wonder Wheel

Wonder Wheel yada Türkçe adıyla Dönme Dolap, Woody Allen’ın en iyi filmi değil. Ancak seksen küsür yaşına gelmiş birinden de beklenebilecek oldukça iyi bir yapım. Ben filmin atmosferini çok beğendim. tamamen 50’lerin havası vardı filmde. Gerek görsellik, gerekse müzikler ortamı gayet başarılı bir şekilde yansıtıyordu.

Asıl hikaye rutine dönen hayatlarımızı göz önüne alırken bunu hayatımıza giren farklılıklar üzerinden yapıyor. Ginny gençken tiyatro oyunlarında oynamıştır. Ancak herşey istediği gibi gitmez hayat onu farklı bir yöne iter ve Coney Island’da bir lünaparkta garson olarak çalışır. Kendisine ve çocuğuna kanat geren ise Humpty adında bir adam olmuştur. Günün birinde Humpty’in güzel kızı çıkagelir. Kız vakti zamanında bir mafya ile evlenmiştir ama ilişkileri bozulunca geri gelmiştir ve mafya onu aramaktadır.

Ginny, hayatının en sıkıntılı döneminde sahilde cam kurtaran olan ama aslında drama yüksek lisansı yapan Mickey ile tanışır. Onunla tanışması Ginny’nin hayatına bir farklılık getirir ve onunla bir ilişki yaşamaya başlar. Her şey güzel gitmektedir. Geleceğe ait planları daha da değişmiştir. Derken bir gün üvey kızı Carolina ile birlikteyken Mickey onları görür. Bu arada Mickey ve Carolina birbirlerine karşı birşeyler hissetmeye başlarlar. Ginny ise kıskançlık krizleri geçirmeye başlar. 

Kısaca hikayeyi anlatmak gerekirse bu şekilde. Karakterler yerine o kadar oturmuş ki haklarında bir soru işareti uyanmıyor. Gerçi o oğlanın hali me olacak ayrı bir soru. 

Karakterlerin oldukça doğal duygu ve düşünceleri dile getirilmiş. Bilhassa finalde anlatılan kısa süredeki rutine dönüş oldukça hoşuma gitti. Malesef o kadar yaygara koparıp biz de bir şekilde kendimizi rutine alıyoruz. Karakterler ile birlikte izlerken sizde kendinizi bir gözden geçiriyorsunuz. 

Tüm oyuncuların performansları çok iyiydi. Zaten hepsi iyi oyuncular ama Kate Winslet’in performansı ona bir ödül daha getirecek biçimdeydi. Müzikler ayrı bir güzeldi. 

Vizyondaki en iyi filmler arasında Wonder Wheel. 

Yönetmen – Senaryo: Woody Allen 

Oyuncular: Jim Belushi, Juno Temple, Justin Timberlake, Kate Winslet

Martıların Efendisi

Filmi değerlendirmeye nereden başlasam bilmiyorum. Aslında teorik olarak ilk cümlelerde olayı patlatıp yazının devamının okunmasını sağlamam lazım ama sanırım böyle yeteneklerim yok. İki üç cümleye sıkıştıramıyorum anlatmak istediklerimi. Bu sebeptendir ki Martıların Efendisi yazısı da biraz uzun olabilir.

Filmi şayet yazarken sıkılmazsam biraz detaylı inceleyeceğim. Bunun sebebi uzun zamandan sonra sinemalarda izlediğim iyi Türk filmlerinden biri olması. Çok iyi diyemiyorum bunun için bazı sebepler var. Ancak şu dönem vizyona giren klişe Türk filmlerinin içine bu film bir güneş gibi doğuyor. Özgün hikayesi ile zaten izlenmeyi hak ediyor.

Film için iyi dedim şimdi gelelim neden çok iyi olamadığına. Hikâye çok iyi oldukça özgün. Gel gelelim, senaryoda bazı sıkıntılar mevcut. Hikâyenin genelinde aslında atmosfer olarak bir delinin çerçevesinden görüyoruz olayı. Yönetimden de kaynaklı sıkıntılar var oraya da geleceğim ama hikâye bir delinin dünyasından anlatılırken çok fazla gerçekle iç içeydi. Bu bir şekilde tölere edilebilir ama kalkan kuşanıp aklı olmayan karakterle kahve basarken, oradaki akıllıların aklı neredeydi merak ettim. Aynı şekilde asıl kızımızın da gerçeklerle boğuşurken sorgusuz sualsiz, kim olduğunu sorgulamadan kabullenmesi, ona karşı ilk dakikalardaki yaklaşımı ne film akışı ne de film dışı için gerçeklik arz etmiyordu. Bilhassa Rüya karakterinin üzerinde daha çok durulmalı ve ikilemleri daha belirgin olmalıydı. Şimdi filmi izlemeyenler için pek iyi olmayacak ama durup dururken yağmur altında, yağmur suyunu içerken Martıların Efendisini öpmesi neyin nesiydi. Belki daha sonra olsa bu olay yamam diyecektim ama akışa hiç oturmamıştı.

Martıların Efendisi’nin dünyasından, aslına içine giremediğimiz o dünyasından çıkışımız da çok sert oldu. Çünkü tam olarak Martıların Efendisini nereye koyacağımı bilemedim ben. Eğlenceli bir deli mi, şizofren mi? Bu hale gelmesinde ne etkin? Tamam işkence gördüğünü anladık bir yerde ama akabinde yanan üç kız neydi bu kafamı karıştırdı. Tabi Martıların Efendisi hastaneye yattığında her şeyi doktor özetledi. İzlediğimiz karakterin bütün geçmişini, tıbbi teşhisleri önümüze koydu ama bence çok geç kalınmıştı. Zaten tam bir teşhiste yoktu ortada. Doktorda zaten böyle bi teşhis koymuşlar derken gerçekçiliğini sorgulattı bana.

İlk girişteki, Rüya’nın hastalık sahnesi ne kadar uzun ve gereksizse, Martıların Efendisinin de hastane sahneleri bana uzun geldi. Hem nasıl oldu da hemen elektrik tedavisine karar verildi? madem ortada bir süreç var bununda aktarılması lazımdı. Nasıl mahkeme sahneleri aktarılmışsa.

Filmin finalini sevdim. Martıların Efendisi olarak girdiği hastaneden normal bir insan olarak çıkınca her şeyin saçının bile normale dönmesi, evlenmesi yani tüm klişelerin onun üzerine uygulandıktan sonra Martıların Efendisinin yine Martıların Efendisi olmayı seçmesi oldukça gerçekçiydi. Finaldeki gemiler de ayrı bir güzellik katmış filme. Aslında en büyük sorunlardan biri de karakterleri hiç tanıyamamış olmamız. Bir abi var, bir yardımcı var, öylesine gelen bir kız var ama hiç bir karakterin altı dolu değil ve hiç biri gerçekçi hareket etmiyor. Bunları vermeyebilirsin belki ama ona göre genel akışı kurgulamak gerekir.

Baştada dediğim gibi elimizde iyi bir hikâye var, alt metni çok kuvvetli olan. İnsanlar kendi dünyalarında mutlu oluyorlar evet. Bunu çok güzel dile getirmiş.

Filmi ben yönetim açısından sınıfta bıraktım. Çok iyi olamama sebeplerinin başında bu sebep var. Martıların Efendisi gibi bir karakteriniz var, dekoru ona uygun yapmışsınız, kıyafetler o biçim uymuş ancak bunlar haricinde hiçbir duygu geçmiyor izleyiciye. Evet orada bir karakter var ama uzaktan izliyorsunuz gibi. Filmin çoğu tek plan çekilmiş. Ben hareketli kamara kullanıldığına rastlamadım. Vardı belki ama aklımda kalmamış. Tam oyunculuğun ve filmin zirve yapacağı noktada tek plan çekimi yapılmış. Martıların Efendisi, martılarla konuşuyor, martı gibi uçmaya çabalıyor iki kol yana açık biz arkadan tek bir planda, Rio’daki Kurtarıcı İsa Heykelinin arkadan çekilmiş fotoğrafı gibi geliyor karşımıza. Direkt sahneleri izlerken bunu hatırladım. Ortada fantastik denebilecek bir olay var böyle güzel bir karakter var ona görece çekimler düzenlenmeliydi. Mesela Emir Kusturica’nın Arizona Dream filmindeki Faye Dunaway’in sandalye üzerinde uçmayı anlatırken yapılan çekime bakın. Öyle bir etkisi var ki karakter gerçekten uçuyor gibi. Sizi de içine çekiyor ister istemez. Tam böyle hilelerin olması gereken filmdi bu film. Ancak düz bir anlatımdan öteye geçememiş. Bu durumda ister istemez filme / karaktere girmemizi engellemiş. Yukarıda da belirttim, finaldeki o insanın içine düşecek kilit görüntüyü karakterin gerçekliğini veremediği için harcamışlar.

Oyunculuklara gelince, Mehmet Günsür çok iyi bir oyunculuk sergilemiş. Oynadığı karakterin hastalığını kestiremediğim için ben arada bu adam deli bu nasıl güzel ve akıcı Türkçe desem de ben pek takılmadım bu duruma. Şizofren ise elbette güzel konuşabilir. Diğer yan karakterler de oldukça başarılıydı, zaten az gözüktüler her biri iyi oyuncu oldukları kısımlarında hakkını vermişler. Ancak benim ilk gördüğüm dakikadan itibaren filme otutturamadığım isim, Bige Önal oldu. Bence oyunculuktur o dur budur geç ama cast olarak bu filme ilk gördüğüm andan beri yakıştıramadım. Ha gözlerine bir şey demiyorum, tek tahammül unsuruydu. Bence farklı bir kişi bu karakteri daha canlandırabilirdi.

Filmin müzikleri Toygar Işıklı yapmış ve oldukça başarılıydı. Bazı sahneleri müzik kurtardı diyebilirim.

Özetle, başta da dediğim gibi çok iyi bir film olabilecekken, iyi bir film olarak kalmış Martıların Efendisi ama yine de son dönem Türk filmlerine baktığımızda içlerindeki aklı selim, izlenebilecek en iyi yapım. Kaçırmayın derim.

Yönetmen: Mehmet Ada Öztekin

Senaryo: Meriç Demiray

Oyuncular: Mehmet GünsürBige ÖnalTimuçin EsenNejat Isler