Kategori arşivi: İzlediklerim

buralarda yokken izlediklerim

Seriye devam edelim bari. Aslında oturup yazmam gerek diyorum ama nerede… Tembellik, tembellik, tembellik… Belki bu şekilde parmaklarım daha fazla ısınır yazmaya.

The Gateway (2018)

Filmin konusunu okuyunca dedim ki işte budur. Işınlanma, paralel evren üzerine bir film. Bu paralel evren üzerine yapılan filmlerin düşük bütçellileri de fena olmuyordu. Bir merak oturup izlemeye başladım. Yönetmen ‘nun ilk filminden peh hazetmesem de…

Işınlanmayı bulmaya çalışan bir bilim kadınımız var. Az zamanı kalmış ödeneği kesilmek üzere. Bu stresin altında deneylere devam ederken bir gün ışınladığı elma geri gelir hemde ısırılmış olarak. Bir kaç deneyden sonra aslında bu yolcuğuğun paralel evrene yapıldığını anlar. Bunun sevincini yaşadığı sırada kocası ölür ve kadın depresyona girer. Derken aklına diğer boyuttaki kocası gelir. Oraya gider ve kocasını getirir. Orada da aslında kendisi ölmüştür. Kocasını getirir getirmesine ama bu getirdiği adam kocası ile aynı karakteri patlaşmaz bir katildir. Durumu fark eder ve onu geri göndermeye çalışır.

 

Hikaye bu şekilde akarken film sanki izleyiciyi sinir etmeye programlanmış gibi. Bir yerden sonra akıllı olduğunu düşündüğümüz bilim kadını tüm mantıksızlıkları yaparak izleyeni sinir ediyor. Bir takıldığım yerde makinanın içinde kablolar neden sarkıyor ve nasıl ışınlanmıyor. Dert oldu bana. Boşverin izlemeyin. http://www.imdb.com/title/tt6179746/

The Ritual (2017)

Şimdi film hakkında ne desem bilmiyorum. İyi mi, kötü mü, idare eder mi? Ama sanki idare ederin bir tık üstünde. Film kokudan çok bir gerilim filmi belirtmeliyim. Zaman zaman germeyi de başardı. Tabi en göze batan kısmı da ormandaki şu değişik yaratıktı. Gerilimden ormandaki kurgusundan çok aslında filmde tereddüt ememe sebep olan sahne açılış sahnesiydi. Bu sahne aslında filmde sorgulanması gerekeni sorgulatıyordu. Geri kalan biraz da bu ana durumun değerlendirmesi gibiydi.

Bir grup lise arkadaşı periyodik olarak toplanıp ormanda kamp kurmaya giderler. Ancak bir gün yine kampa gidecekken durdukları bir markette arkadaşlarından biri hırsızlar tarafından vurulup öldürülür. Buna da bir arkadaşları tanık olur ama hiç bir tepki vermez. (Acaba ben verir miydim?) Bu olayın ardından sağ kalan eleman zaman zaman vicdan azabı çekse de yapacak bir şeyi yoktur. Bir yıl sonra kalanlar yine kampa giderler. Burada arkadaşlarını anarlar. Ancak ormanda garip bir şeyler olur ve bir yaratık bunların peşine düşer. Gerçek ve hayal birbirine karışmıştır. Aslında fena bir film değil, hele bu dönem için. http://www.imdb.com/title/tt5638642/

Mute (2018)

Şöyle kafa dağıtmak için bir bilim kurgu izleyeyim dedim. Tabi bir de baş rolde Alexander Skarsgård‘ın olması buna büyük bir etkendi. Tabi bir de filmin arkasında Duncan Jones var. Ancak filmin bilim kurgu ile ne alakası vardı anlamadım. Hikayesi neydi onun için de net bir şey söylemeyeceğim. Bir cyberpunk evreni yaratılmış burada hala amişler var. Hemde öyle bir iki değil.  Her karede karşımıza çıkıyor. Üstüne üstlük hikaye Berlin’de geçiyor. Filmden anlıyoruz ki gelecek bir zamandayız, Uçan arabalar, robotlar, dronlar falan. Arkadaş bu kadar teknoloji içinde telefon bile kullanmayan amişler ne alaka bir türlü konduramadım. Öyle filmin kendi içinde inandırıcılığı da yoktu. Bir türlü ne atmosfere ne de karakterlere adapte olabildim. Tamam karakter değişik, iki uçan araba ve bilim kurgu o da güzel, e kardeşim kaybolan kız arkadaşı arama ve işi klasik vurdulu kırdılı aksiyona çevirmek ne alaka. İki saatlik film boyunca ne zaman biter acaba dediğim nadir filmlerden Mute. Bu arda Alexander’ın oyunculuğuna bir şey demiyorum. Adam tek bir kelime konuşmadan koca filmi götürdü. Evet konuşma diye bir şeyde yok. Kağıt kaleme yazıyor abimiz teknoloji devrinde. Yani bu kadar çelişkili ve alakasız nereden tutsak elimizde kalacak bir senaryoya sahip bir film. Bence uzak durun derim. Netflix var zaten para veriyorum izleyeyim bile demeyin. http://www.imdb.com/title/tt1464763/

The Breadwinner (2017)

Filme nasıl yaklaşacağım konusunda biraz tereddütlüyüm. Çizimlerini, müziklerini atmosferini beğendim. Kurgu da fena ilerlemiyordu. Ancak hikaye, hikayedeki ajitasyon beni pek bir huzursuz etti. Evet yaşanan olaylar üzücü, o bölgede kadın olmak zor ama bunu izleyicinin gözüne sokmaya çalışmak karakterler ile empati kurmamın önüne geçti. Hikayenin roman uyarlaması olduğunu gördüğümde o bölgedeki bir yazarındır diye düşündüm ama yazar da Kanadalı çıktı. Belki bu sebepten dolayı karakterler ile iletişim kuramayıp ya da kurduramayıp ajitasyon öğesini ön plana çıkarmışlar. Neyse film 2001 yılında, Kabil’de geçiyor. İktidarda Taliban, kadınlar yanlarında erkek olmadan sokağa çıkamıyor. On bir yaşında bir kız olan Parvana, babası haksız yere tutuklandıktan sonra, erkek kılığına girer ve çalışarak ailesine bakmaya başlar. Hikaye bu çerçevede sürerken o dönem yaşanan yıkım, zorluklar, hayaller çizgiye taşınmış. İzlenebilir bir film. ancak belirttiğim gibi bana pek samimi gelmedi. http://www.imdb.com/title/tt3901826/ 

Indru Netru Naalai (2015)

Arada dünyanın başka yerlerine gitmek olmaz. Yine bilim kuru arayışım esnasında rastladığım bir Hint filmi karşıma çıktı. Hintliler daha fazla bilim kurgu yapıyor sanırım. Bu filmin konusu da zaman makinesi ile ilgili. Filmin hikayesi oldukça basit ve hatta daha önce izlediklerimizle aynı gibi. Olsun bu yoklukta iyi gitti. Yine süresi uzun, kurguda sıkıntılar var, kendine özgü Hint filmi öğeleri mevcut, buna rağmen film keyifle akıyor.

Elango bir işsiz çalışmak gibi bir niyeti olmayan bir gençtir. Arkadaşı Pulivetti Arumugam ise astrolog olmaya çalışmaktadır. Elango sevgilisi ile kavga edince iki kafadar içmeye giderler. Arabayla dönerken, kaza yapar ve yoldan çıkarlar. Çarptıkları adam ise kafayı kırmış bir mucittir. Derken birden gürültü olur ve ortalıkta garip bir makine belirir. Sonra keşfederler ki bu makine bir zaman makinesidir. İki kafadar bu makineyi kullanarak para kazanmaya ve talihlerini çevirmeye başlarlar. Ancak bu değişiklikler farklı şekilde onlara geri dönecektir. http://www.imdb.com/title/tt4806232/

buralarda yokken izlediklerim

Professor Marston and the Wonder Women (2017)

Aslında Wonder Woman’ın böyle bir hikayesi olduğunu da bilmiyordum. Wonder Woman’ın yaratıcısı Profesör William Moulton Marston aynı zamanda DISC Kişilik Envanteri analizinin ve yalan makinesinin mucidiymiş. Oxford Üniveritesinde öğretim görevlisi olan Marston burada bir öğrencisine aşık olur. İşin sıradışı kısmı aynı üniversitede öğretim görevlisi olan karısı Elizabeth’te aynı kadına aşık olur ve beraber yaşamaya başlar. Tabi bu skandal olay duyulunca hepsi birlikte kovulurlar ancak birlikte yaşamaya devam ederler. Bu esnada Marston bu iki kadından esninlenerek aslında fantazilerini de dile getirdiği bir kadın süper kahraman ortaya çıkarır. Bu karakter büyük bir ilgi ile takip edilir ama aynı zamanda müstehcen de bulunur. İşte filmde bu hikayeyi anlatıyor.

Genel olarak bakıldığında film yavaş ilerliyor. Ancak Wonder Woman gibi bir karakterin yaratıcısının aynı zamanda yalan makinesi gibi bilimsel bir icada da adını yazdırması bu yavaş ilerleyen hikayede dikkati canlı tutuyor. Her biyografide olduğu gibi bunda da bir yere kadar olaylar yavaş akarken bir yerden sonra hızlıca gidiyor. Bu da soru işaretleri bırakabiliyor akılda. Senaryo bu bakımdan sınıfta kalıyor. Kurguda da bazı sıkıntılar var. Yönetim ise klasik. Oyunculuklar ise ortalama. http://www.imdb.com/title/tt6133130/

Öteki Taraf (2017)

Film vizyona girdiğinde sürekli fragmanı yayınlanıyordu. Artık izlemezsen dayak yiyeceksin durumuna gelmiştik. Sonrasında da fiyatı düştü aylarca vizyonda kaldı. Ama ben ne yaptım dayak yemeyi göz önüne alarak filmi izlemedim. Ama ben ki okuyucularımın iyiliğini düşünüp en saçma filmleri bile izlemiş, yorumlamış adamım bu film neden olmasın dedim? Boş bir anımda film tv’de denk gelince izleyeyim dedim.

Filmin orijinal olmadığını tahmin ediyordum. Zaten sonunda da La cara oculta uyarlaması olduğu yazılmış. Gelelim filme. Yönetim olarak aslında beklediğimden daha iyiydi. Beni şaşırttı diyebilirim. Hikaye uyarlama olmasına rağmen açıkları çok fazlaydı. Süper erkeğin süperliği hakkında pek bilgi vermiyordu. Onunla birlikte eski saplantılı aşkının karakterleri hakkında. Yani özetle karakterlerin hiçbirinde derinlik yoktu. Oyunculuklar bence iyi değildi ama zaten oyuncu olmadığını düşündüğüm Meryem Uzerli, bir tık iyi iş çıkarmış. Özcan Deniz zaten belli, Asli Enver ise zaten filmde en zorlu yükü üzerine almış ve bunu başarmış. Belirttiğim gibi bir derinlik yoktu filmde. Orijinal filim izlemediğim için bir karşılaştırma yapamayacağım ama bu film baya eksik kalmış. http://www.imdb.com/title/tt6213036/

1922 (2017)

Filmi izlemeye başlayınca hikayeyi hatırladım. Film Stephen King‘in Zifiri Karanlık, Yıldızsız Gece (Full Dark No Stars) adlı kitabında bulunan aynı isimli hikayeden uyarlanmış. Kitap tanıtımında hikayenin konusundan bahsetmiştim. Bir tık uzağınızda bu sebepten dolayı noktayı koyuyorum.
Film klasik Netflix filmlerinden biri. Bütçe olarak fazla para harcanmamış. Bununla bilikte çekim ve oyunculuklarla ilgili sıkıntı var. Kurgu itibariyle de canım hikaye çöpe atılmış. Film boyunca, filmin içine girmekte ve karakterlerle empati kurmakta zorlandım. Oysa okurken öyle olmamıştı. Film boyunca adeta bitsede gitsem modundaydım. Buna rağmen IMDB’de fena bir puan almamış. İlginç bir durum. Yine de bir King uyarlaması izlemek keyifliydi. http://www.imdb.com/title/tt6214928/

The Cloverfield Paradox (2018)

Cloverfield serisinin üçüncü filmi The Cloverfield Paradox. İlk Cloverfield filminden de çok kıza bahsetmişim anlaşılan pek hazetmemişim. Derken geçen sene ikinci film çıkmış ama ben ondan ilginç bir şekilde hiç bahsetmemişim. Bir ara bahsetmek gerekecek. Bu film ise bu kadar lakırtıdan anlaşılacağı gibi serinin üçüncü filmi. Aslında bu filmi de çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Arkadaş hep diyorum dünyada astronot mu kalmadı da böyle sorunlu tipleri uzaya gönderiyorsunuz? Benim bildiğim bu vatandaşlar her türlü testten geçiyorlar buraya gitmek için. Bırakın kardeşim az bir streste zıvanadan çıkacaksanız biz gidelim uzaya, insanlığı kurtarmaya.

Aslında bu vesile ile filmin eleştrisini de yapmış oldum. Karakter geçmişlerini bilmiyorum bilsekte zaten bu gibi aksiyonalardan uzak olmaları lazım. Başta bence film burada kaybetti. İkincil olarak film görsel olarak pek bir şey vermiyor. Üçüncü olarak oyunculuklar iyi değil. Bilim kurgu filmi olmasına rağmen tüm hikaye basit bir kuramın arkasına saklanmış ve bu da bir amaca bağlanmamış. Sanki herşey havada. Neyse bilim kurgu olsun taştan olsun derseniz buyurun derim. http://www.imdb.com/title/tt2548396/

The Shape of Water (2017)

Bu filme biraz daha fazla satır ayırmak lazım. Hem 2018 Oscarlarında 4 ödül alması ki bunların arasında en iyi filmde var, bir diğeri de Guillermo del Toro filmi olması. Ancak başta söylemeliyim ki bu film ne yönetmenin en iyi filmi, ne de Oscar’da dört ödül alacak kadar iyi bir film. Henüz Dunkirk ve Get Out haricinde Oscar adayı film izlemedim ama bence iki film de bu filmden daha iyiydi.

Filmin atmosferini sevmedim diyemem ancak nedense ne atmosfere ne hikayeye bir türlü adapte olamadım. Kurgu beni hiç yanıltmadı sanki senaryoyu oturup beraber yazmış gibiydik. Hikaye şaşırtmayınca filmin renklerine atmosferine bakındım. Sanki bir hayalin içinde olmamız gerekiyordu bu atmosferle birlikte ama nedense ben bu hayalin iki garip karakterin yaşadığı aşkın içine bir türlü giremedim. Oyunculuklar iyiydi ama karakter derinlikleri, altı dolmayan basit hikaye karşısında film bir türlü kendine çekemiyordu. Hal böyle olunca izlenip unutulacaklar arasında yer edindi film bende. Ne diyeceğimi bilmemedim. Filmin hikayesini kısaca özetlemek gerekirse, suda bulunan bir yaratık üzerinde deney yapılmak üzere labaratuvara getirilir. Burada, hayatı rutine binmiş dilsiz bir kadın onu görür ve yaratığın gördüğü işkence karşısında ona acır yardım eder ve aralarında bir yakınlaşma olur. Gerisini tahmin ediyorsunuzdur. http://www.imdb.com/title/tt5580390/

Buralarda yokken izlediklerim

Bu blog kendini bildi bileli ayda ki yazı yörmemiştir. Görmemişti diyorum geçen ay görmüş. Tamamen tembellikten. Hatta hafta sonu dedim ki yazayım yok arkadaş kaldırmamadım bir taraflarımı. Tabi bu aralıkta izledim okudum. Şimdi üçer beşer yazma vakti.

Roboti Aniya 2017

Açılışı bir kore dizisi ile yapalım. Dizi MBC kanalında 32 bölüm orlak gösterime girdi. 32 dediysem her bölüm 30 dakika. Yani yine standart 16 bölüm. Eğlenceli bir Güney Kore dizisi I am Not a Robot.

Kim Min-kyu IQ yüksek Kore’nin en büyük şirketlerinden birin sahibidir. Ancak Kim Min-kyu’nun insanlara güven problemi vardır ve insanlarla temas ettiğinde vücudu ölümcül derecede kabaermaya başlar. Bu sebepten dolayı insanlara yaklaşmamaktadır. Bir gün kendine bağlı bulunan şirketlerden birinde çalışan bir ekip insana benzeyen kadın bir robot yaparlar. Kim Min-kyu bu robotu denemek için evine alır ama o esnada robot arıza yapar. Geliştirici ekip parça gelene kadar patronlarını oyalamak için şekil olarak esinlendirkleri Jo Ji-ah’ı Kim’in yanına robotmuş gibi sunarlar. Kim, Aji 3 adındaki bu robota güvenir ve onunla hastalığını yener. Ancak Kim, Aji 3’nin gerçek bir insan olduğunu öğrenince insanlara olan güveni yine kırılır ama bu esnada ona aşıkta olmuştur. Eğlenceli senaryo ve devamlılık hatalarına rağmen sıcak bir dizi. http://www.imdb.com/title/tt7521778/

Aku No Kyôten 2012

Bir süredir  filmi izlemiyordum. Artık takipsizliğimden mi iş yoğunluğunda mı nedir, bilmiyorum. Bu film 2012 yılında çekilmiş bir bilm. Film tam bir teen slasher ve söylemem lazım ki Miike’ın en iyi filmi değil. Dahası oldukça sıradan bir film diyebilirim. Buna rağmen IMDB puanı ortalamanın üzerinde. Sanıyorum bu da Miike hatrına verilmiş.

Miike’ın diğer filmleri gibi bu filmde yavaş bir giriş yapıyor. Bu kez o kadar yavaş gidyor ki arara ara aksiyon beklemedim değil. Ancak bu esnada bir okulda olabilecek cinsel taciz, zorbalık ve öğretmen-öğrenci ilişkileri gibi konuları da yavaş yavaş izliyor. Sonra birdenişler karışıyor tabi.

Hikaye ise Hasumi adında genç ve yakışıklı bir öğretmen etrafında dönüyor. Hasumi okulda olan tüm bu olayları izlerken birden ölümlere şahit oluyoruz. Ben neden sonuç ilişkisine raslayamadım filmde. Bir çek yerde neden dedim? Ancak yinede bir Miike cazibesi vardı filmin. Bu arada film roman uyarlamasıymış. http://www.imdb.com/title/tt2294473/

Za niebieskimi drzwiami 2016

Filmin yönetmeni Mariusz Palej ve senaristleri ise sayıca biraz kalabalık ama Magdalena NiecKatarzyna Stachowicz Gacek ve Adam Wojtyszko. Film 2016 Polonya yapımı. Şİmdi bu şekilde ayrıntıya girme sebeplerimden biri bu film aslında bi çocuk filmi edasında olmasına rağmen benim çok beğenmiş olmam. Evet ana hikayesi biraz basit ama o kadar güzel işlenmiş ki filmin sonuna kadar keyifle izliyorsunuz. Bu arada tabi ki filmde betimlenen dünya ve karakterler de çok ilgi çekici.

Lukasz annesi ile birlikte yaşamaktadır. Günün birinde annesi ile yolculuk yaparken trafik kazası geçirirler ve annesi komaya girer. Lukasz bir süre yaşlı komşularında kalır. Ancak günün birinde annesinin kardeşi olduğunu söyleyen garip bir kadın onu alır ve annesinin çocukluğunun geçtiği kasabaya gider. Teyzesi burada bir otel işletmektedir. Otelde ise Lukasz bazı kurallara uymak zorundadır. Bir gün teyzesine kızıp odasının kapısını yumruklarken kapının mavi büyük bir kapıya dönüştüğünü görür. Kapıdan geçtiğinde ise farklı bir dünya onu karşılar. Ancak geri dönerken bir kötülüğü de yanında getirir. Herşeyi yoluna sokmak ise ona ve yeni tanıştığı arkadaşlarına kalmıştır. Şüpriz sonlu bir film ben izlerken çok keyif aldım. Tavsiye ederim. http://www.imdb.com/title/tt6233882/

La región salvaje 2016

Film hakkında ne demeliyim bilmiyorum. Oldukça yavaş ilerliyor. Tamam yavaş ilerleyen filmlere de bir şey demiyorum. Film hikayesi gereği çok başarılı bir şekilde cinsellik, aile kavramı, eşcinsellik ve bu tür kavramlara karşı toplumsal baskıları çok derinlemesie ele almış başarılı bir film. Ancak bunu bir yaratığı ortaya koyarak ne yapmaya çalışmış pek anlam veremedim. Film süresince ne olduğunu anlayamadığımız ama bir yerde metaforlara vurunca tanrı dediğimiz yaratığın varlığı filmde bana biraz gereksiz geldi. Hikayeye elle tutulur bir şey katıyor muydu tartışılır.

Bence hikayenin biraz daha yorumlanması lazımdı. Biraz havada kalmış gibi geldi film bana. Final ise iyi giden bir hikayeye yakışmamış. O kadar derin düşüncelere daldığınız filmde aslında boşuna kendinizi paralamışsınız hissi uyandırıyor sizde. Fabian eşcinsel bir hemşiredir. Günün birinde Veronica adında biri ila tanışır ve bu kız onu cinselliği tadabileceği bir yaratığa götürür onu. Akabinde Fabian, kendinden geçmiş ve çıplak bir şekilde bir yol kenarında bulunur. Olayı araştıran kız kardeşi, aslında homofobik görünen kocasıyla kardeşinin bir ilişki yaşadığını öğrenir ve işler karışır. Ne demeliyim bilemedim izleyip izlememek size kalmış. http://www.imdb.com/title/tt5265960/

Murder on the Orient Express 2017

Filmde öyle bir kadro var ki yeme de yanında yat cinsinden. Şimdi tüm kadroy buraya yazsam yazmayı planladığım satır sayısını fazlasıyla geçerim. O yüzden kadroyu yazıp yazmmak konusunda tereddütteyim. İsminden de anlaşılacağı gibi film, Agatha Christie‘in belki de onlarca kez uyarlanmış romanın bir başla uyarlanması.

Film kadrosu, şimdi karşımıza kim nasıl çıkacak merakı ile akıp gidiyor. Bu konuda bir sıkıntı yok. Görsellik ve çekim tekniği olarakta oldukça başarılı. Ancak genel olarak baktığımda filmde eksik kalan bir şeyler var. Bu eksiklik bir polisiyeden çok ahlaki değrlerin sorgulanmasından dolayımı bimiyorum. Baktığımızda aslında neden ve sonuçların izleyenin kafasına yattığı bir katili bulma hikayesi göremedim. Film bu kadronun biraz da Hollywood’un kurbanı olmuş gibi. Olması gereken deyatlar göz ardı edilmiş. Daha ne diyebilirim bilmiyorum. İzlenebilir ancak tatmin etmeyebilirde. http://www.imdb.com/title/tt3402236/

Buralarda yokken izlediklerim

Bir süredir sesim çıkmıyordu. Bir hastalığa tutuldum tamemen alden ayaktan düşürdü beni diyebilirim. Haftalarca boş boş yattım. İledim tabiki ama yazmak dışında diğer şeyleri ben eylemden saymıyorum. Neyse, çok fazla film birikmiş. Şeytanın bacağını kırıp bir yazı yayınlayayım dedim. Fazla film olduğu için tek bir cümle ile tüm filmleri özetlemeye çalışacağım. Kolay gelsin bana.

The Bridges of Madison County (1995)

Clint Eastwood imzalı romantik bir film. Francesca Johnson öldükten sonra çocukları ona yazılmış aşk mektupları bulurlar. Tavsiye üzerine izledim. Eastwood pek oturmamış filme. ***

On Body and Soul (2017)

Orjinal adı Testrol Es Lelekrol olan Macar yapımı film 67. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanmış. Filmin yönetmeni Ildikó Enyedi. Filmde bana çok fazla gereksiz sahne varmış gibi geldi. O sahneler arasında ne anlattı diye sordum. ***

Sinsiran: Yasak ask (2017)

Filmin yönetmen koltuğunda Samet Çakirtas var. Filmde artı bir şey yok sürekli izlediğimiz şeyler ve olaylar. Bu  flimde de yasak ilişki yaşayan bir kadın sevgilisi ile birlikte kocasına büyü yaptırır. Tabi sonuçlar istediği gibi olmaz. *

Sekerat Son (2016)

Filmin senarist ve yönetmeni Seyda Sen. Korku filminde bir kadın adı görmek beni sevindirdi ama hikaye bir kadının psikolojik sorunlarına değinmeye çalışıp bunu mistizm ile yoğurmayı denediğinde karşımıza başarılı olmayan bir yapım çıkmış. Oyunculuklar kötü hele hele başrol oyuncusu hiç olmamıştı. *

Sha po lang: taam long (2017)

Boş zamanda aksiyon olsun diye izlenebilir bir film. Alt metinler mevcut ama tam olarak dolduramamışlar altını. Yönetmen Wilson Yip. Hong Kong’da polis memurluğu görevini yapan adamın kızı Pattaya’da kaçırılır. Adam taylang polisi ile birlikte kızını bulmaya çalışır ama bir organ mafyası ile karşı karşıya kalır. **

Xibalba Curse of the Mayans (2017)

Amerikalı arkeolog olan Alan Green mağra dalgıçı olan ekibi ile birlikte antik Maya kalıntılarını araştırmak için mağra dalışı yaparlar. Ancak burada onları cehennem beklemektedir. Maya bilim kurgu deyince dayanamıyor ve izliyorum ama bilm tatmin edici değildi. Filmin yönetmeni Joaquin Rodriguez. *

Karva (2016)

Değişik bir film var karşımızda. Puanlım düşük olacak ama film korku mu yoksa başka bir şey mi anlamadım. Yönetmen Navaneeth. Böyle tek isimlilere karşı da bir tikim var. Bu arada filmin ikincisi de var. Hikaye izleyiciyi şarşırtsın diye çok uğraşmışlar. Ama bu beklenen şaşırma verilememiş. Zengin bir genç kumar borcu olduğu için kız kardeşini kaçırır ve hayaletli bir eve gelirler. Olaylar bu şekilde başlar. *

Happy Death Day (2017)

Filmden çok beklentim yoktu ama fena da çıkmadı. Sürekli aynı günü yaşayanlar kervanına biri daha eklendi belki de bu yüzden filme ufak sempati duydum. Bu kez fark karakterimiz sürekli öldürülüyor ve kimin öldürüldüğünü bulmaya çalışıyor. Bu arada burnu havada kızımızın nasıl değiştiğine de ranık oluyoruz. Filmin yönetmeni Christopher Landon ***

Geostorm (2017)

Yıllar geçmiş iklim değişiklikleri hiç bir şeyin yetişmemesine sebep olmuş. İklimi düzenlemek için ise bilim adamları Hollandalı adında bir cihaz yapmış ve dünya üzeirnde uydular aracılığı ile mevsimleri kontrol etmiş. Ancak bu cihaz kötü ellere geçince bir silah haline dönüşmeye başlamış. Bu dönüşümün önünde de duran cihazı yapan ve kardeşi. Aksiyonu iyi konusu fena değil ama bunun arasına ailevi hikayeler sıkışması olmamış. Yönetmen Dean Devlin ***

Gehenna: Where Death Lives (2018)

Film güzel kurgulanmış. Ama içine çekmek ile ilgili bazı sıkıntıları var. İç hesaplaşmalar biraz Basit kaçmış sanki. Filmin yönetmeni Hiroshi Katagiri. Bir grup şirketleri için yeni bir arsa bakmaya Saipan’a gider. Burada araziyi gezerken bir kulübe bulurlar. Buraya girdiklerinde ise garip olaylarla karşıalşırlar. Buradan kurtulmak için ellerinden geleni yaparlar. ***

Flatliners (2017)

Filmin yönetmen koltuğunda Niels Arden Oplev var. Neden yeniden çekildi anlam veremedim. Oldukça kötü bir yeniden çekim olmuş. İzlerken keyif almadığımı, hiç siriklemediğini belirtmem lazım. Oyunculuklar da iyi değildi.  **

Lanet: Ervah Cinleri (2017)

Filmin yönetmeni Teoman Gündüz. Bir grup sinema öğrencisi söylentiler üzerine terk edilmiş bir köye giderler. Burada yaptıkları kamp esnasında da başlarına olayalr gelir. Puanlasam mı bilemedim. *

Despicable Me 3 (2017)

İlk iki film kadar sarmadı beni. Ama hani başladık seriye devamı da gelsin derler ya o yüzden izledim. Yine minyonlar koparıyor ama devamı pek yok. Yönetmen: Kyle BaldaPierre Coffin **

Dementia 13 (2017)

Film  Francis Ford Coppola‘nınilk filminin yeniden çekimi. İlk filmi izlemedim ama bu film olmamış. Hikayenin işlenişi o kadar karışık ki olay ne anlamakta zorlanıyorsunuz. Oyunculuklar da çok soğuktu. Beni pek sarmadı. **

Dear Zindagi (2016)

Filmi beğendiğimi belirtmem lazım. Her ne kadar biraz kişisel gelişime kaçsada senaryo genel anlamda geçmiş ile yüzleşme konusunda güzel öğütler veriyor diyebilirim. Kaira mükemmeli arayan bir ses teknisyenidir. Hayatında bir dönüm noktasına gelir ve karar vermesi gerekir ama geçmiş ile de çok barışık değildir. Bu durum için terapi almaya başlar ve derken hayatı yeni bir yola girer. Filmin yönetmen koltuğunda Gauri Shinde var ve film oldukça uzun ancak terapi gibi geçiyor. ****

Ifrit’in Diyeti: Cinnia (2016)

Filmin yönetmenliğini  Sahin Yigit,ve Özgür Özberk paylaşmış. Yine finalde şaşırtmaya çaılışsa da film bunu pek beceremiyor. Üç arkadaş bir korku filmi çekmeye karar verirler ve gerçek olan bir olayı araştırmak için bir hoca bulurlar. Hoca bunlara hikayeler anlatır ama asıl olayın içine kendileri girerler. *

Blade Runner 2049 (2017)

Film IMDB’de acayip puan almmış ama ben aynı fikirde olduğumu söyleyemeyeceğim. İlk filmin yanında bu film olmamış. Bazı sahneler o kadar uzun ve gereksiz geldi ki sıkıldığımı belirtmem lazım. Belki de bunun sebebi filmin süresinin gereksiz uzun olması. Film görsel olarak beni tatmin etti. Hikaye de devam filmi olarak kabun edilebilir ama kurguda sıkıntı vardı. Hikaye yavaş yavaş Philip K. Dick‘in hikayesinden soyutlanmaya başlamış. Belki de film aksiyon ve gerçeklik arasında sıkıştığı için ben pek haz alamadım. Yine de iyi bir uyarlama. Filmin yönetmeni ise Denis Villeneuve ***/*

Beyond Skyline (2017)

Filmin klasik bildiğimiz bir konusu var. Bu klasik konu üzerine klasik bir final çizmiş film. Bir yerden sonra bilim kurgu mu izliyorum diye soruyorsunuz. Oly uzaylılarla dövüşmeye gidiyor. Günün birinde uzaylılar gelir ve beyaz bir ışıkla insanları büyüleyerek onları uzay gemisine çekerler. Sonra bu insanların beyinlerini alarak başka bir bedene yerleştirirler ve savaşçı olarak kullanırlar. Tabi kahramanlarımız onlara karşı savaşırlar. Yönetmen: Liam O’Donnell **

Before I Fall (2017)

Filmin afişine bakarak bir süre filmi izlemeyi ertelemiştim. Söyle iyi bir festival kıvamında dram bekliyordum ama avucumu yaladım. Kötü müydü evet diyemem ama beklentimin altında gençlik filmi gibi kaldı bu film. Bu film de yeniden aynı günü yaşama üzeirne kurulu. Lisede okuyan genç kız her şeye sahiptir. Birden başına bir olay gelir ve aynı günü yaşamaya başlar. Bu durumdan kurtulmak için hayatını sorgulamaya başlar. Yönetmen Ry Russo-Young **/*

Bad Genius (2017)

Filmin hikayesi güzel olmakla birlikte kurguyu çok başarılı bulmadım. Sanki hikaye gereğinden fazla bana uzatılmış gibi geldi. Buna rağmen hatrı sayılır bir puanda almış. Doğuda lise seviyesindeki çocuklar üniversite için ortak bir sınava girerler. Kahramanımız ise zeki ama fakir bir kızdır. Zekasından dolayı paralı bir okula yazılır ancak burada sınavlara kopya vererek para kazanmaya başlar. Derken işi büyütürler ve uluslar arası bir kopya işine girerler filmde onların başından geçenleri bize anlatır. Tayland yapımı filmin yönetmeni Nattawut Poonpiriya. ***/*

Atomic Blonde (2017)

Film, Antony Johnston’ın yazıp Sam Hart’ın çizdiği The Coldest City adlı çizgi romandan uyarlanmış.  İngiliz gizli servisi MI6’in ajanı olan Lorraine Broughton Soğuk Savaş zamanı Berlin’e özel bir görev için  gönderilir. Burada ona yardımcı olmak üzere bir ajan beklemektedir ama bu yaşayacağı ihanetin başlangıcı olur ve Loraine kendini korumaya başlar. Filmin aksioynu ve Charlize Theron dışında çok fazla esprisi yoktu. Boş vakitte izlenebilir. Yönetmen David Leitch ***

American Made (2017)

Film gerçek bir hikayeye dayanıyor. Hal böyle olunca neresinden dutsam da elimde kalsa diye düşünüyorum. Filmin kurgusu insanı hikayenin içinde tutuyor. Garçek bir hikaye dedim ya belgesel olsa izlenmez ama film olunca kendini izlettiriyor. Bunun yanı sıra Tom Cruise’un uyunculuğu çok sıradan geldi bana. Artık sanırım botokstan mı ne her filmde aynı ifadeler var. Aksiyonu yerinde hikayesi yeni araştırmalara yönlendirecek şekilde izlenebilir. Yönetmen Doug Liman ***

Aloys (2016)

İsviçre yapımı olan filmin yönetmen koltuğunda Tobias Nölle var. Film hakkında nasıl yorum yapmalıyım bilmiyorum. Havanın da insanları gibi soğuk olduğu bir yerde
Aloys Adorn asosyal bir dedektiftir. babasının da ölümünden sonra iyice yalnızlaşan Aloys her şeyi video kaydına alır. Günün birinde bütün kasetleri ve kamerası kaybolmuş şeilde bir otobüste uyanır ve onu bir kadın arar ve şantaj yapar. Aloys kadının sesine aşık olur ve hayalinde onunla vakit geçirmeye başlar. Gerçek ve hayalin içinde kalır. Anlatım olarak yavaş ama sosyalleşme üzerine izlenebilecek bir film. ***

A Dark Song (2016)

Bir film mi yoksa bir ayin mi izledik bunun sorusunu sordum hep. Zaten filmin sonuna kadar bu ayinin sonucunun ne olacağını sorgulayıp duruyorsunuz. Bu konuda film merakı her dakiaka boyunca ayakt tutuyor. Film bir korku yada giem olarak değerlendirilemeyebilir ancak başarılı bir film olmuş. Oğlu eölen bir anne oğunla konuşmak için bir kabala büyücüsünden yardım ister. Büyücü aylar sürecek zorlu bir ayini başlatır. Film izleyiciyi huzursuz ediyor ve başarılı. Yönetmeni ise Liam Gavin. İzleyin derim. ****

Dangshin Geogi Iteojoorraeyo (2016)

Film için çok başarılı diyemeyeceğim ama yine de izlettiriyor kendini. Ünlü bir cerrah olan kahramınızın hayatta az zamanı kalmıştır. Geçmişine karşı keşke derken bir budist rahip ona bir kaç ilaç verir. Bu ilaçları içtiğinde doktor geçmişe gider ve kendisi ile tanışır. Gemişindeki hatasını telafi etmek için gençliğini insandırmak zorundadır. Filmin yönetmeni Ji-Yeong Hong. ***

What Happened to Monday (2017)

Bir Netflix filmi karşımızda. Filmin konusu iyi ancak her Netflix filminde karşılaştığım sorun bu filmde de var. Hikayede çok boşluk mevcut. Buna rağmen film kendini merakla iki saat boyunca izletiyor. Hikayedeki boşluğun yanısıra filmde oturmamış bir şeyler de var. Aslında çok iyi bir film olacakken sınıfta kalıyor. Yakın gelecekte tarım şartları değişince torak insanlara yeterli yiyecek vermez. Bunun için gdo tarım yapılır. Bu durum insanalr üzeirnde de etki eder ve insanlar altı yedi çocuk doğurmaya başlar. bunun önüne geçmek için bir çocuk yasası çıkarılır. Ancak bu yasaya bir aile karşı gelir ve yedi çocuğu da yaşatır. Yedi çoduk tek bir kimlik altında her gün dışarıya çıkarlar. Ama bir gün biri dönmez ve olaylar başlar. Sürükleyici ve izlenebilir bir film. Yönetmen: Tommy Wirkola ****

Captain Underpants: The First Epic Movie (2017)

Dav Pilkey’in aynı isimli çocuk romanı dizisinin animasyon uyarlanmış hali film. Ben eğlenceli buldum ama hikaye yetişkinler için değil bunu belirtmeliyim. Yaramaz iki çocuk kaptan Düşükdon adında bir çizgi roman serisi yaparlar. Bir gün okul müdürlerini hipnotize ederler ve onları yarattıkları süper kahraman yaparlar. bu sorada okula kötü bir karakter gelir onlarında dünyayı kurtarması gereklidir. Yönetmen: David Soren ***

Teo-neol (2016)

Filmin yönetmeni ve senaristi Seong-hun Kim. Ben filmi oldukça başarılı buldum. Kısıtlı mekan da çekilen sahneler de oldukça sürükleyiciydi. Aslında bu sahnelerde bazı eksikler vardı ama yine de genel anlamda bu eksiklikler çok fazla göze batmmıyordu. Mesela tümelde kızın olması gereksizdi sonrası havada kaldı zaten. Film bir adamın tünelden geçerken üzeirne tünelin yıkılmasını ve burada mahsur kalmasını anlatıyor. Bunu anlatırken, devlet bürokrasisi, medya, devlet ve diğer kuruluşların bu olaya ve insan hayatına yaklaşımını çok güzel anlatmış film. Filmi izlerken aslında herşeyin dünyada aynı şekilde döndüğüne de tanık oluyoruz. Lafı fazla uzatmaya gerek yok bence izlenmesi gereken filmlerden birisi Tunel. ****/*

Tôkyô gûru (2017)

Filmin animesini kısa süre önce izlemiş bepenmiştim. Şimdi link vermek istedim ama ama bulamadım. Neyse anime ne kadar iyiyse film o kadar kötü. Zaten son dönem Japonların yaptığı anime uyarlamaları çok iyi değil. Sanki animeyi film yapsalar daha iyi olurmuş. Dünya üzerinde insanlarla beslenen yaratıkalr vardır ve bunlara Ghoul denmektedir. Günün birinde genç bir lise öğrencisi hoşlandığı bir kızla buluşmaya gider kız Ghoul çıakr ve onu yemeye çabalar. Bu esnada çocukta yarı ghoul olur ve insanlarla olan savaşta yer almak zorunda kalır. Yönetmen: Kentarô Hagiwara  *

The Merciless (2017)

Film çok tazım olmasa da kurgusunu çok beğendim. Yine de sanki senaryo da bazı açıklar vardı. Bunlar gözüme batmadıda değil. Çok yerde filmin enerjisi düştü ve yeniden canlandırdı. Bu artan azalan ritim izleme keyfimi kaçrırdı açıkçası. Genç bir polis görev için üç sene boyunca hapiste yatar. Amacı içeride yatan bir suçlu ile yakın olup ana patrona ulaşmaktadır. Ancak o esnada genç polis olduğunu itiraf eder bu esnada polis ve ganstarler arasında karışık bir kovalamaca başlar. Film kendini izlettiriyor. Yönetmen: Sung-hyun Byun ***/*

Thelma (2017)

Film görsel olarak oldukça tatmin edici. Aynı zamanda müzikleri de oldukça başarılı. Hikaye orjinal ancak işlenişi biraz olmamış. Yani elimizde güçleri olan bir kız var ama bu güç hakkında çok fazla bilgi ermiyor. Bu da filmin en kilit noktasının cavapsız kalmasına sebep oluyor. Thelma küçük yaştan beri kapalı ve muhafazakar bir şekilde yetiştirilmiştir. Üniversiteye gidip farklı duyguları tatmaya başlayınca bazı güçleri olduğunu keşfeder. Ama bu güçler onun kaldıramayacağı bir güçtür. İzlenmesi gereken bir film. Yönetmen: Joachim Trier

The Killing of a Sacred Deer (2017)

Yorgos Lanthimos‘un son filmi ve bence aynı zamanda en olmamış filmi bu film. Hakkında da iyi yorumlar var. Evet film mitolojiye, felsefeye bir çok şeye göz kırparak hikayesini temellendiriyor ama bana beklediğimi veremedi. İlk dakikadan itibaren o huzursuzluğu insana yaşattırıyor ama benim çok aklıma yatmayan yer mevcut. Sanki Amerikalı oyuncularla film olması gerektiği gibi olmamış. Filmi rahatsız edici bulduğunu söyleyenlere rastladım ama film beni hiç rahatsız etmedi. Tek rahatsozlık olması gerektiği yerde bir şey olmamasıydı. Hikayenin tadı yoktu bence. ***

The Devil’s Candy (2015)

Filmin senaristi ve yönetmeni Sean Byrne. Hangi akla hizmet böyle bir film yapmuış merak ediyorum. Ne adam gibi bir hikaye ne de kurgu var. İlk dakikalar fena açılmıyor ma sonrasında hikayenin neye vardığı belli değil. Bir ressam karısı ve kızı ile yeni eve taşınır. Evde de bir cinayet işlenmiştir. Adam fısıltılar duyup resim çizerken evin eski sahibi gelir ve kızı öldürmeye çalışır. Herşey havada kalan bir film. *

The Human Centipede (First Sequence) (2009)

Filmin senaristi ve yönetmeni Tom Six hangi akla hizmet böyle bir film yapmış merak ediyorum. Sanırım değişik olsun yasaklansın ses getirsin istemiş. Üstüne üstlük filmin ikincisi de var. Onu da izleyeceğim. Filmde ana karakterin psikolojisi üzerine fazla durmamış olması filmi görüntülerden ibaret hale getirmiş. Öyle ki karakterler ile etkileşim kuramıyorsunuz. Bu durumda filmi daha rahatsız edici boyuta getiriyor. İki genç Avrupa tatiline çıkar. BUrada arabaları bozulur ve yakındaki bir eve sığınırlar. Evin sahibinin ise insanlardan tırtıl yapmak gibi bir düşüncesi vardır. *

Bu iş tüm günümü aldı. Sanırım bu kadar biriktirmemem lazım.

Arif v 216

Uzun bir süreden beri ilk defa bir filmden sonra ekşi sözlüğü açıp ne demişler diye baktım. Tabi yazıdan önce. Genelde sonradan bakardım. Baktım ama son bir kaç sayfada genelde olumlu eleştriler var. Bu eleştiriler arasında olumsuz eleştri yapanlara atflar var ama ben bu olumsuzlara pek ulaşamadım. Peki ben nasıl yorum yapacağım? Aslında bu konuda kafam karışık.

Öncelikle büyük bir prodüksiyon olduğunu belirtmeliyim. Zaten bu yönüyle kesinlikle izlenmesi lazım. Keşke Türk sineması böyle büyük prodüksiyonlara kucak açsa. Gerek kostümler, gerekse efektleri buna ek mekan tasarımları fevkaladeydi. Hata otunculuklarda aynı şekilde. Ancak filmden çıktıktan sonra “film izledik mi” diye sordum kendi kendime.

Senaryoya baktığımızda oldukça havada bir hikaye var. Bir yerlerde ipin ucu kaçıyor bunu hissediyorsunuz. Hikaye tatlı tatlı akarken sahne geçişi bile size ne oldu şimdi diye sordurtuyor. Basit bir hikaye üzerine Cem Yılmaz göndermelerle işi kurtarmaya çalışmış. Evet göndermelere güldüm mü güldüm ama tamamına da değil çünkü bir süre ne izlediğimi kavrayamadım.

O kadar çok kişi ve filme gönderme vardı ki asıl olması gereken ana hikayeye odaklanamıyordunuz. Filmi bir yere koyamadım mesela, komedi, dram, bilim kurgu? Hepsinden biraz ortaya karışık. Birden üst karakterin çıkıp biz zaten filmdeyiz demesi de cabası. Evet filmdeydik ama ne izliyoruk orası biraz  bilinmez.

Film kendi içerisinde yarattığı gerçeklik konudunsa sorgulattı beni. Belki 69 senesinde, hiç etliye sütlüye dokunmadan, 216’yı kurtarmaya çalışsalardı daha aklıma yatacaktı ama tekrar geleceğe dönüp bozulmuş bir dünya dönüp düzeltmek için geçmişe tekrar dönmek iyice kafamı kurcaladı. E dünyayı kurtarıyorsun ama aslında bütün dünyayı değiştiriyorsun, nasıl oluyorda finalde yine eski dünyaya giriyorsun. Evet göndermeler iyiydi ama fazla ve hikayenin ana akışında çatlaklar oluşturuyordu.

Mekan, dekor, giysi tasarımları oldukça mest etti beni. Bir geçişle eski yeni bütün ünlülere yer verilmesi de ayrı bir keyifti. Herkes çok duygusal bulmuş ama Sadri Alışık ve oğlu arasındaki günah çıkarma mahiyetindeki diyalog bence çok gereksizdi. Araya Barışmanço girdi Doğukan’la da o yapsaydı aynı işi…

Filmdeki en keyif aldığım sahneler Zeki Müren sahneleriydi. Kesinlikle Çağlar Çorumlu çok iyi canlandırmış Zeki Müren’i. Keşke Şöyle bir dedektif, süper kahraman gibi bir Zeki Müren filmi yapsa, fevkaladenin de fevkinde olur efendim.

Görsel olarak film iyiydi. Ancak bazı yeşiil perde yerleştirilmelerinde sorun vardı. Mesela ip üstündeki sahneden genel olarak ip üstünde olamdıkları belliydi hatta bir iki sahnede bariz ipin arkasındaydılar. Aynı şekilde finaldeki hava alanı sahnesi. Karakterler çok önde ve arkada çimlerde dahil, tüm binaların yapay olduğu belli oluyordu. Bu arada gelecekteki sahneleri, yani karanlık tarafı daha çok beyendim.

Film hizlıca akıyor çünkü her dakikasında bir aksiyon var. Bu konuda bir sıkıntısı yok. İlk bölüm daha akıcı daha keyifli, ikinci bölümde iş biraz aksiyona bağlıyor ve görmek istediklerimizden biraz soyutlanıyor film.

Cem Yılmaz’ın en iyi filmi değil, Pek Yakında ile başlattığı Yeşilçam’ Saygı Kuşağına bir film daha eklemiş. Açıkçası Pek Yakında bana daha samimi gelmişti. Bir film gözüyle baktığımda eksikleri çok ama keyifli bir film.

Yönetmen: Kivanç Baruönü

Senaryo: Cem Yilmaz,

Oyuncular:  Cem YilmazOzan GüvenÖzkan Ugur

http://www.imdb.com/title/tt6697582/