Özgürlük Dansı / Jimmy’s Hall

Usta İngiliz yönetmen Ken Loach‘ın son filmi olma özelliğini taşıyor Özgürlük Dansı / Jimmy’s Hall (okuduklarıma göre gerçekten son filmi olacakmış). Ken Loach bu filminde de siyaset ve adaletsizlik üzerine oynuyor. Özgürlük Dansı / Jimmy’s Hall, Jimmy Gralton adında ülkesinden sınır dışı edilmiş Jimmy Gralton’un hayatının bir kısmına değiniyor. Film Donal O’Kelly‘in oyunundan uyarlanmış. Film aslında bilmediğimiz, izlemediğimiz bir şeyi bize vermiyor ancak anlatım bakımından bir ustanın filme elinin değdiği belli oluyor. İrlanda 1921’de iç savaşın eşiğindeyken komünist olan Jimmy Gralton yaşadığı yerde kardeşinin de yardımı ile bir salon açar. Burada insanlar akşamları dans edip eğlenirken, gündüzleri de sanat dersleri, okumalar, boks dersleri ile kendilerini geliştirirler. Tabi bu olay insanların bir araya gelip konuşup bilinçlenmeleri de sağlar. Bu durumdan hoşlanmayan bir kısım yönetim seviyesindeki kişiler ve kilise Jimmy’e baskı yapar. Jimmy bu sebepte Amerika’ya gitmek zorunda kalır.

Karda Bir Beyaz Kuş / White Bird In A Blizzard

Film Laura Kasischke‘in aynı adlı romanından uyarlanmış. Yönetmen koltuğunda ise Gregg Araki var. Araki’yi Mysterious Skin ile hatırlıyorum. Ancak uzun zaman oldu başka bir film ini izlemeyeli on yıl sonunda festivale kısmetmiş. Filmi izleme sebeplerinden biri de baş rolde Eva Green isminin geçmesiydi. Ancak baştan söyleyeyim ki, ben bu filmde beklediğim Eva Green oyunculuğunu göremedim. Performansının çok altında bir oyunculuk vardı. Sanki buna sebep karakterin tam olarak filme de ait olamamasıydı.

Dönüş / The Turning

Dönüş / The Turning buraya ayacağım en kısa özetli festival filmi olacak sanırım. Bunun sebebi filmin Avustralyalı ödüllü yazar Tim Winton’un aynı isimli kısa hikayelerinin bulunduğu kitabından uyarlanmış olması. Yani bu film için bir kitaptaki öykülerin görselleştirilmesi diyebiliriz.

Çocukluk / Boyhood

Film ekiminin ilk filmi olarak seçtiğim Çocukluk / Boyhood Richard Linklater imzasını taşıyor. Yönetmenin bir çok filmi olmasına rağmen izlediğim ve hatırladığım tek film(ler)i Before Serisi (Before Sunrise , Before Sunset, Before Midnight). Açıkçası bu filmleri izlemem için de en büyük faktör Julie Delpy‘di. Filmi seçmemdeki en büyük etken ise filmin 12 senelik bir zaman dilimine yayılması. Film bir çocuğun / ailenin küçüklüğünden tutup üniversiteye girinceki dönemine kadar olan biteni anlatıyor. Tabi film böyle kapsamlı olunca dikkat çekiyor.

The Look of Love / Ateşli Bakışlar

Festival ön yazısı için tıklayınız 9 Songs filminden tanıdığımız Michael Winterbottom‘un son filmi The Look of Love / Ateşli Bakışlar. Tabi yönetmen arada film çekmiş ancak ben izlemeye fırsat bulamadım. Şimdi yakınmaya başlayayım mı o kadar yönetmen o kadar, film varken nasıl hepsini izleyeyim diye. Sonuçta benim hobim bu. Neden birden böyle yakınma işine girdim bilmiyorum ama yönetmen Michael Winterbottom son filmi olan The Look of Love / Ateşli Bakışlar’da biyografi işine soyunmuş. Seçtiği kişi ise,  erotik dergiler ve striptiz kulüpleri sayesinde “porno kralı” olarak ünlenmiş ve zengin olmuş Paul Raymond’un hayat hikayesinin bir kesimini anlatmakta.

The Broken Circle Breakdown / Kırık Çember

Festival ön yazısı için tıklayınız Filmin yönetmeni Felix Van Groeningen hakkında iyi şeyler duysam da izlediğim ilk filmi The Broken Circle Breakdown. Film bir tiyatro oyunundan uyarlanmış. Filme genel olarak baktığımızda aslında hikaye olarak bize farklı bir şey vermiyor. Bir çok filmde aynı hikayeye tanık olduk. Bu filmi farklı kılan ise karakterler ve filmin müzik ile harmanlanlanışı. Eski Türk filmlerinde olurdu ya filmin süresini uzatmak için filmin arasına beş dakika müzik koyulurdu bu filmde aynı politikayı sergilemiş. Ancak müziklerin girdiği sahneler o kadar başarılı olmuş ki, film müzikal edasını elinde tutarken izleyiciyi çok fazla sıkmıyorda. Filmin müzik albümünün 45 dakika olduğunu düşünürsek zaten yüz on dakika olan filmin 45 dakikasını müzikle yemiş oluyoruz. Peki bu beni rahatsız etti mi? Elbette hayır. Filmin en güzel taraflarından biri de müzikleriydi.

A Field in England / Büyülü Tarla

Festival ön yazısı için tıklayınız Bir filmin “sanatsal” olması için anlaşılamaz olması önemli. A Field in England ise anlaşılmazlığın zirvesine oynuyor. Bunu cümlelerimin başında belirttim ki sinemayı sadece eğlenerek izlemek için kullananlara (gerçi hepsi eğlence ama) bu film boş gelebilir. Diğer bir yandan entelektüel sinema izleyicisi olarak film kesinlikle tatmin ediyor. ( Bu arada ben hangi kategoriye girdim bilemedim.) Kill List / Ölüm Listesi, Sightseers / Garip Turistler’den bahsediyor film siteleri bu filmin de yönetmeni olan Ben Wheatley’den söz ederken. Benim için A Field in England / Büyülü Tarla yönetmenin ilk filmi oldu. Özel olarak takip etmesem de yönetmen ismini duyduğum zaman ilgimi çekecektir. Bunun sebebi alışılmışın dışında bir şeyler önümüze sunması. 

Back to Top