Kategori arşivi: Filmekimi

The Broken Circle Breakdown / Kırık Çember

Festival ön yazısı için tıklayınız

Filmin yönetmeni  hakkında iyi şeyler duysam da izlediğim ilk filmi The Broken Circle Breakdown. Film bir tiyatro oyunundan uyarlanmış. Filme genel olarak baktığımızda aslında hikaye olarak bize farklı bir şey vermiyor. Bir çok filmde aynı hikayeye tanık olduk. Bu filmi farklı kılan ise karakterler ve filmin müzik ile harmanlanlanışı.

Eski Türk filmlerinde olurdu ya filmin süresini uzatmak için filmin arasına beş dakika müzik koyulurdu bu filmde aynı politikayı sergilemiş. Ancak müziklerin girdiği sahneler o kadar başarılı olmuş ki, film müzikal edasını elinde tutarken izleyiciyi çok fazla sıkmıyorda. Filmin müzik albümünün 45 dakika olduğunu düşünürsek zaten yüz on dakika olan filmin 45 dakikasını müzikle yemiş oluyoruz. Peki bu beni rahatsız etti mi? Elbette hayır. Filmin en güzel taraflarından biri de müzikleriydi. Okumaya devam et

A Field in England / Büyülü Tarla

Festival ön yazısı için tıklayınız

Bir filmin “sanatsal” olması için anlaşılamaz olması önemli. A Field in England ise anlaşılmazlığın zirvesine oynuyor. Bunu cümlelerimin başında belirttim ki sinemayı sadece eğlenerek izlemek için kullananlara (gerçi hepsi eğlence ama) bu film boş gelebilir. Diğer bir yandan entelektüel sinema izleyicisi olarak film kesinlikle tatmin ediyor. ( Bu arada ben hangi kategoriye girdim bilemedim.)

Kill List / Ölüm Listesi, Sightseers / Garip Turistler’den bahsediyor film siteleri bu filmin de yönetmeni olan Ben Wheatley’den söz ederken. Benim için A Field in England / Büyülü Tarla yönetmenin ilk filmi oldu. Özel olarak takip etmesem de yönetmen ismini duyduğum zaman ilgimi çekecektir. Bunun sebebi alışılmışın dışında bir şeyler önümüze sunması. 
Okumaya devam et

Acı Tatlı Tesadüfler / Ma Part Du Gâteau

Ünlü Fransız yönetmen Cédric Klapisch‘in son filmi Ma Part Du Gâteau. Ancak sağ gösterip sol vuran filmi. Öncelikle diğer Klapisch filmlerinden daha sönük kalmış. Buna rağmen hedefine ulaşan, hareketli bir yapım.

Film ilk girişte insanı tereddütte bırakıyor. İlk karede mutlu bir aile filmi izleyecekmişsiniz hissi verirken araya giren jenerik, hareketli eğlenceli bir romantik komedinin başladığı hissini veriyor size. Ancak film akabinde sizi yine yanıltıyor.

Film yolları kesişen iki kişiyi anlatmakta. France üç çocuk annesi bir kadındır ve yirmi yıldır çalıştığı fabrikanın kapanması ile işsiz kalır. Girdiği bunalım sonunda intihara teşebbüs eder ancak kurtarılır. France üç çocuğunun geçimini sağlamak için için ne yapacağını bilememektedir. Büyük kızının erkek arkadaşının yardımı ile yaşadığı kızlarını bırakarak Paris’te bir iş bulur.

Steve Delarue ise büyük bir şirkette çalışan borsacıdır ve İngiltere’de yaşamaktadır ancak Fransaya dönme planları yapmaktadır. Büyük patronu ona bir teklifte bulunur. Paris’te bir ofis açmasını oradaki müşterileri kazanmasını, başarılı olursa İngiltere’ye dönüp onun yerine geçebileceğini söyler. Bunun üzerine Steve Fransa’ya geri döner.

Steve ve France’ın yollarıda burada kesişir. Zaten filmin başında bunu hissediyorsunuz. Bu his öncelikle ikisinin bir ilişki yaşayacağı yönünde beliriyor, gerçi ilerleye dakikalarda bunda yanılmıyorsunuzda. France zor bir insan olan Steve’in yanına tutunur. Günün birinde çıkıp gelen Steve’in küçük oğlu sebebi ile France Steve’in evinde daha fazla vakit geçirmeye başlar. Bu arada film zengin ile fakir arasındaki film başarılı bir şekilde gösterir bize.

Zaman akıp giderken France ve Steve’de yakınlaşır. France, Steve’in bir nevi yaşam koçu gibi olur. Onun kadınlar hakkında tüyolar verir ve tabi çocuklar hakkında da. Bu arada France çok para kazanmaktadır ancak çocuklarını da ihmal etmektedir. Bir gün Steve oğlunu da alarak İngiltere’ye gider ve France’ın da yanlarında gelmesini ister. France’da bunu kabul eder.

Bir akşam yemeğine Steve, France’ı da götürür. Akşam dönüşte ise beraber olurlar. Sabah uyanırlar ve konuşurken France bir gerçeği öğrenir. Kapanan fabrikalarının kapanmasında Steve’in parmağı vardır. France bunu öğrenince şok olur ne yapacağını bilmez. Steve’in çocuğunu kaçırır ve yaşadığı küçük kasabaya gider. Amacı Steve’in işsiz bıraktığı onlarca kişi ile onu yüzleştirmektir.

Ancak işler istediği gibi gitmez. Steve durumu polise bildirir ve kararından vazgeçmez. Polis France’ı yakalar. Steve’de işsiz bıraktığı insanlarla yüzleşir. Filmin en etkili sahnesi de bu final sahnesidir. Halk France’ı vermek istemez bu sırada bir grupta Steve’i kovalamaya başlar. France doğru mu yanlış mu yaptığını düşünmektedir. Halktan gelen tepkilerde bu yöndedir.

Burada çok güzel göndermeler yapmış Klapisch. Öncelikle ana karakterin adının France olması memleketi ile bağdaşmasına sebep olmuş. Kapitalizm kendi ülkesinin adamalarını kullanarak France’ı önce işsiz bırakıyor daha sonra kendine hizmet ettirmek için düşük ücrete işe alıyor. Ücret yükseldikçede tam anlamıyla onu sömürüyor. Finaldeki halkın France’ı kurtarma çabası da karakteri değil ülkesini kurtarması ile eş değer. Tabi birde kapitalizmi kovalamaları da bir başka mesele…

Film ayrıntılar üzerinde çok durmamış. Yada ben bankacılık işlerinden pek anlamadığımdan öyle geldi. Sonuç olarak mesajını iyi veren temposu düşmeyen ancak çok şeyde beklenerek izlenmesi hayal kırıklığına uğratacak bir film.

Yönetmen – Senarist: Cédric Klapisch

Oyuncular:

Karin Viard
France
Gilles Lellouche
Steve Delarue
Audrey Lamy
Josy
Jean-Pierre Martins
JP
Raphaële Godin
Mélody

Linkler:

http://filmekimi.iksv.org/tr/Filmekimi.asp?fid=12

http://www.imdb.com/title/tt1641624/

Jane Eyre

Bilmem kaçıncı kez televizyon dizisi, televizyon filmi, sinema filmi, olarak karşımıza çıkmış Charlotte Brontë‘nin ünlü romanı Jane Eyre’nin son çevrimi karşımızda. Yönetmen koltuğunda adını pekte duymadığımız Cary Fukunaga var. Kendisinin ismi sebebi ile uzak doğulu olduğunu düşünmekteydim ancak şeklinide görünce nasıl bir bağlantısı var düşünmeden edemedim. Neyse konumuzda bu değil zaten.

Hikayeyi herkes biliyordur aslında. Zamanında okullarda okutulmuştu. Roman hatırladığım kadarıyla biraz daha bunaltıcı ve kasvetliydi. Tabi üstünden yıllar geçmesi hikayenin aklımda kalanlara sekte vurması oldukça normal.

Hikaye genç bir mürebbiyenin başından geçenleri anlatıyor. Bu bağlamda bende herkes gibi bunu Çalıkuşuna benzetebilirim. Film kitaba oranla tersten başlıyor.  Jane’i sersefil halde kaçarken görüyoruz. En yakın eve ulaştığında ise ölecek durumdadır. Kendisini kapıda genç bir misyoner rahip bulur. İki kız kardeşi ile birlikte Jane’e yardım eder. Jane kendine geldiğinde ise kendisi hakkında bir şey söylemez. Onun toparlama anında da biz hatıralarını izleyerek başından geçen olayları görürüz.

Jane küçük yaşta ailesinin ölümünden sonra yakın bir akrabasının yanına taşınmıştır. Ancak akrabasını hiç görmemiştir. Konakta yengesi ve oğlu ile de iyi geçinememektedir. Kadın onu yatılı bir okula gönderir. Bu okul öğrencilerini şiddetle eğitmektedir. Jane’nin okuldaki tek arkadaşı da hastalanıp ölünce yalnız kalır. Seneler böylece geçer.

Günün birindemürebbiye olarak bir malikanede işe başlar. Malikane sahibi ve Jane’in iş vereni Edward Rochester ile ilk başlarda sorun yaşasa da daha sonra yakınlaşırlar. Hatta bu yakınlaşma evliliğe kadar gider. Ancak  Edward Rochester’in evliliğe mani bir durumu vardır.

Heyecan olsun diye konuyu tam anlamıyla yazmıyorum. Sanki bu film bir klasikten uyarlanmamış gibi merak edilsin diye. Hikayeden uzaklaşıp biraz daha filme dönersek  görsel açıdan başarılı bir film diyebilirim. Mekan güzel seçilmiş. Genelde kullanılan geniş açı filmin görüntülerin kartpostal şeklinde görüntülenmesine sebep olmuş. Renk tonlamaları oldukça başarılıydı. Görüntü içerisindeki herhangi bir insan faktörü bu güzelliği bozamıyordu.

Bilindik hikaye için kurguda oldukça başarılıydı. Anı zamanda müzikler dönemi benimsetmeye yetiyordu. Kostümlere oldukça başarılıydı. Oyunculuklara geldiğimizde ise Mia Wasikowska kendinden bekleneni başarılı bir şekilde vermiş. Bu kadar güzeli ardarda sıralayınca iyi film diyebiliriz. Ancak film bana biraz duygu yoksunu gibi geldi. Büyük bir aşk ve yaşanılan aculardan bahsediyor film ancak bunun tam anlamıyla veremiyor. Jane Eyre duygularını kendine saklıyor. Belkide bunun sebebi filmin olaylar arsındaki zamanı tam anlamıyla verememiş olması. Bu sebepten dolayı düz bir film izliyorsunuz.

Sonuç olarak boş vakitte iki saat harcanacak bir film Jane Eyre’nin bu yorumu. Film bittikten sonra sizin aklınızda en çok kalacak şey görselliği…

Yönetmen: Cary Fukunaga

Senarist: Charlotte Brontë (kitap), Moira Buffini

Oyuncular:

Mia Wasikowska
Jane Eyre
Jamie Bell
St John Rivers
Su Elliot
Hannah
Holliday Grainger
Diana Rivers
Tamzin Merchant
Mary Rivers
Simon McBurney
Mr. Brocklehurst

Linkler:

http://filmekimi.iksv.org/tr/Filmekimi.asp?fid=8

http://www.imdb.com/title/tt1229822/

Bisikletli Çocuk / Le gamin au vélo

2011 yapımı Fransız filminin yönetmen koltuğunda Jean-Pierre DardenneLuc Dardenne kardeşler var. İkilinin diğer filmlerinde de olduğu gibi bu filmde de sığ ve düz anlatım kullanılmış. Bu filmde yönetmenlerin teknik ve anlatım açısından kendilerini tekrar ettiklerini görüyoruz. Le silence de Lorna (2008) ve L’enfant (2005)‘tan farklı bir film çıkmıyor karşımıza.

Zaten iki kardeşin en büyük özelliği olayları olduğu gibi vermesi. Bu filmde de her şeyi çok fazla abartmadan izleyebiliyoruz. Ne dram ne komedi yönü abartılmış. Komedi diyorum bazı sitelerde dram-komedi olarak geçiyor film. Ancak günlük yaşamın perdeye aktarılmasında ne kadar komedi varsa bu filmde de o kadar komedi var.

Diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmde de iç hesaplaşmalar bulunuyor. Karakterler attıkları adımlarda karsızlık içerisinde. İçinde bulundukları ikilemler başarı ile anlatılmış. Sosyal bir konuyu sahiplenmesi de ne filmin ne kadar doğal olduğunun kanıtı. Ancak bu doğallık filmi izlerken size sıkıntı verebiliyor. Çünkü filmin temposu başlayış ve bitiş ile aynı. Duygu aktarımını biraz yaymak, yada etkisini arttırmak amacı ile bazı sahneler gereksiz uzun tutulmuş. Bu da izleyicinin zaten durağan geçen bir filmde sıkılmasına sebep oluyor. Zaten 87 dakikalık kısa süresinden bu sahneleri düşersek film oldukça kısalacak. Film bir festival yada sinema filminden çok televizyon filmi edasında.

Cyril 12 yaşında babası tarafından işlerim düzelsin seni geri alacağım vaadi ile kandırılmış ve bir yetiştirme yurduna yerleştirilmiş çocuktur. Babasından haber alamayınca yurttan kaçar ve onu görmeye yaşadıkları eve gider. Ancak gittiğinde ne babası, ne de çok sevdiği bisikleti vardır ortalıkta. Tabi babasının olmaması onun hırçınlaşmasına sebep olmuştur. O gün yurt sorumluları Cyril’i yurda geri götürmeye çalışırken gitmemek için kuaförde çalışan bir kadına sarılır.

Cyril inatla babasını aramaya devam eder. Cyril’in kendisine sarıldığı Samantha bundan etkilenir ve onun koruyucu annesi olur. Birlikte iyi vakit geçirirler ve Cyril’in babasını aramaya başlarlar. Bulurlar da. Ancak adam yeni bir hayata başladığını ve onu istemediğini söyler. Cyril başta bu durumu kabullenemez. Ancak yapacak bir şeyi de yoktur.

Samantha’nın yanına giderken sokakta bir çocukla tanışır. Çocuk ona yakın davranır evine oyun oynamaya götürür. Cyril bu çocukla iyi anlaşır ancak çocuk Cyril’e bri gazete bayiini soymasını söyler. Tüm planlar yapılır ve Cyril adamı soyar elbetteki yakalanır. Bu durumda Samantha tüm sorumluluğu üstüne alarak Cyril’i sahiplenir. Cyril’de artık gerçekleri anlamaya başlamıştır.

Filmi kısaca özetlersek bu kadar. Eski Yeşlilçam filmlerinin klasik konusu filmde mevcut. Zaten bu filmi onlardan ayıran en etkili özellik filmin acı dozunun sıfırlanması. Film 2011 de Cannes’da juri özel ödülü almış ama bu ödüle değer miydi tartışılır. Film bittiğinde “ee olan biten klasik şeyler bunlar” dedirten bir film. Türünün meraklısı haricinde izlemesi zor bir film.

Yönetmen – Senarist: Jean-Pierre DardenneLuc Dardenne

Oyuncular:

Thomas Doret
Cyril Catoul
Cécile De France
Samantha
Jérémie Renier
Guy Catoul
Fabrizio Rongione
Le libraire
Egon Di Mateo
Wes

Linkler:

http://filmekimi.iksv.org/tr/Filmekimi.asp?fid=4

http://www.imdb.com/title/tt1827512/