Kategori arşivi: Avrupa Sineması

Loving Vincent

Filmden nasıl bahsetmeliyim bilmiyorum. Daha baştan filmin kesinlikle izlenemsi gerektiğini söylemeliyim. Eğer sinemada izlerseniz bu size ayrı bir keyif verecektir ve kesinlikle büyük ekranda izleyin.  Filmin ayrıntısına girmeden izlediğim salonda netliğin tam olmadığını belirtmem lazım. Projektörü biraz ayarlamaları lazımdı. Tabi bu kazandığım deneyimden, aldığım ketiften hiç bir şey keşfettirmedi.

Filmin hikayesine göz atalım öncelikle. Bir polisiye edasıyla gidiyor. Bu şekilde bizde hikayenin içine başarılı bir şekilde giriyor ve Armand Roulin ile birlikte hikayenin bir parçası oluyoruz.

Vincent van Gogh’un ölümünün üzerinden bir yıl geçmiştir. Ona  mektuplar taşıyan Postacı Roulin’in eline Vincent’in Theo’ya yazdığı bir mektup geçer. Bu mektubu Theo’ya ulaştırması için oğlu Armand’a görev verir. Armand Vincent’i sevmez ve bu fikre karşı çıkar ama sonunda babasını kıramaz. Parise gider, burada Theo’nun öldüğünü öğrenir ve mektubu tanıdık birine vermek için Auvers-sur-Oise’a kadar gider. Burada mektubu Van Gogh’un dostu Dr. Gachet’ye verecektir. Şehir dışında olan doktoru beklerken, kasaba halkından Vincent hakkında bir çok şey öğrenir ve onun hakkında düşünceleri değişir.

Loving Vincent filmi için dört sene çalışılmış, 125 ressamın tek tek yaptığı 65,000 kare yağlı boya tablodan oluşuyor. Tabi ben burada istatiksel bilgileri yanlış hatırlıyor olabilirim ama böyle bir olaya girilmesi bile film sürecinin ne kadar sancılı ve aynı zmaanda keyifli olduğunu ortaya koyuyor.

Özetle ortaya öyle güzel bir yapım çıkmış ki izlerken keyiften dört köşe oluyorsunuz. Tam anlamıyla farklı bir deneyim Loving Vincent. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. Geçen sene gözlerimle gördüğüm van Gogh tabloları sanki birşeşmiş karşımda bir filme dönüşmüştü. Bu arada unutmamak lazım. Fİlmin müzikleri de Clint Mansel’dan. Oldukça başarılılar.

Yönetmen – Senarist: Dorota Kobiela , Hugh Welchman

Jerome Flynn
Doctor Gachet
Robert Gulaczyk
Vincent van Gogh
Douglas Booth
Armand Roulin

Liza, a rókatündér

Oldukça farklı ve eğlenceli bir film var karşımızda. Macaristan sinemasından film izlemiş ama bu kadar başarılısını eğlencelisini görmemiştim. Liza, a rókatündér’de bunlardan biri. Fİlmin yönetmen koltuğunda Károly Ujj Mészáros var. Senaryoyu da ile beraber yazmış. Film yönetmenin ilk uzun metrajlısı denebilir. Bundan önce sürekli deneysel ve kısa filmler çekmiş asıl parasını da reklam filmlerinden kazanmış. Sanıyorum bu sebepten dolayı akıcı film.

Film aslında bir uzak doğu efsanesi etrafında şekilleniyor. Efsanemiz ise blogta bir çok kez de dizilerde yer verdiğim, kuyruklu tilki efsanesi. Ancak bu öyle güzel bir şekilde filme uyarlanmış ki keyifle izliyorsunuz.

Film görsel açıdan çok başarılı. Mekan ve kostüm tasarımları oyunculuklar gayet başarılı. Filmin özgün ve anlatım biçimi çok güzel. Filmin bir dakikasında bile sıkılmıyorsunuz. Okumaya devam et

Kung Fury

Festivalde Turbo Kid‘in ardından yayınlanmıştı Kung Fury. Önce ne izleyeceğimden habersizdim. Turbo Kid’den nispeten tatmin olmuş, dahası ne olabilir diye düşünüyordum. Ve şahit oldum ki dahası varmış. Hatta bence Kung Fury festivalin açık ara izlediğim en iyi filmiydi. Bu sebepten film en son yazmayı düşünüyordum ama ancak bu kadar dayanabildim. Açıkçası bu filmi daha önce nasıl keşfedemedim bilmiyorum. Öyle ki film YouTube‘da da mevcut.

Aslına filmi herkesin seveceği garantisini veremem. Şimdi filmi herkesin seveceğini söyleyemem. Filmi sevmek ve özümsemek için o seksenlerin kültlerini çok seviyor olmanız lazım. Film yaklaşık otuz dakika ama şimdi burada filmde olan biteni anlatmaya çalışsam eminim sayfalarca yazı yazmak zorunda kalırım. Bu sebepten dolayı linkini verdim buyurun siz izleyip kendi yorumunuzu altına yazın. Okumaya devam et

Love

‘yı Irréversible‘dan beri merakla takip ederim. Az film yapması tabi onun öz film yapmasını da sağlıyor. Can alıcı ayrıntılara da değinmesi cabası. Love’da yönetmenin son filmi. Tabi Türkiye’de gösterime girmediği için filmi vaktinde izleyememiştim. Sonra geçtiğimiz günlerde internette dolanırken filmi görünce izleyeyim dedim. Love beni garip düşüncelere soktu. Şimdi nasıl desem, nasıl anlatsam bilemedim.

Aslında filmi içinde, Gaspar Noe neden böyle bir film çekme ihtiyacı duyduğunu karaktere söyletmiş. Şöyle demiş; Hayatımdaki en büyük hayalim ne biliyor musun? En büyük hayalim bir film çekmek. Romantik ve seks dolu bir film. Neden bu konuları sinemada görmeyelim? Ben hassas biriyim. Hayatta en güzel şey nedir? Aşk ve sonrasında? Seks. Ve ikisini birleştirirsen aşıkken seks yaparsın. Bu en güzel şey. İşte bunu görmek istiyorum. Okumaya devam et

Humans

Yaz dönemi ne izlesem diye araştırırken denk geldiğim konusu itibari ile de izlemeye karar kıldığım dizilerin başındaydı Humans. Diziyi seçmemdeki en büyük etkenlerden biri de bir İngiliz dizisi olmasıydı. Tabi İngiliz dizisi olması sebebi ile de dölüm sayısı en çok canımı sıkan tarafıydı dizinin. Son olarak izlediğim ve görsel olarak hayran kaldığım Utopia bu düşüncelerimin oluşmasına sebepti.

Humans, Utopia kadar canlı görselliğe sahip olmasa da kesinlikle tatmin edici. Görüntü yönetmeninin iyi iş çıkardığını söylemeliyim. Aynı şekilde dizinin yönetim aşaması da çok başarılı. Kamera açılarından tutun hareketlerine kadar dizinin yönetimini beğendim. Tabi bir de İngilizlerin olmazsa olmazı müzikler var. Dizinin müzikleri çok iyi aynı şekilde kullanımı da. Dizinin gerçekten sanat bilen ve bu iş için var olduklarını görebiliyorsunuz. Okumaya devam et