Anomolisa

Bir çok başarılı senaryoya imza atmış Charlie Kaufman yanına Duke Johnson’ını da alarak Anamolisa’ya imza atmış. Senaryo da yine Kaufman’ı görebiliyoruz. Ancak bana bu senaryo sanki Kaufman’ın en sönük senaryosu gibi geldi. Filmin büyük özelliklerinden biri de stop motion olması. Tabi film bir anlam ifade ediyor. Anlatmak istediğini başarılı bir şekilde anlatmış. Ancak farklı bir şet de sunmuyor bize. Yani aynı tarzda çekilmiş bir çok filmden farklı olarak bir şey yok. Yine de stop motion çekilen film Kaufman’ın başarılı anlatımıyla, insanı duyguları hat safhada izleyiciye yansıtıyor.

Entertainment

Daha önce Rick Alverson filmi izlememiştim. Bu benim için ilk deneyim oldu. Deneyim diyorum Entertainment adı gibi eğlenceli bir film değil. Yüzlerce film izledim ve bunların bir çoğunu burada yazmaya çalıştım ama bu film kadar anlayamadığım film olmadı. Evet sembolizm desen var bir felsefe desen var ama filmde olmayan bir şeyde var. Bu olmayan şeylerin başında da izleyicinin bir türlü filme adapte olmaması yatıyor. Adapte olamamak demişken sorun bende mi bilmiyorum. Filmin içine bir türlü giremedim. Bölük pörçük bir kurgusu var. Yer yer karakterin psikolojisini vermeye çalışan garip sesler sinir ediyor izleyeni. Aslında ben bu sesleri severim, ama gördüklerimle bir şeyi bağdaştıramayınca haliyle anlamsız bir sinirden öteye geçmiyor bu sesler.

Grandma

Bu aralar eve kendimi attığımda tembel tembel hiç bir şey yapmadan yatıyorum. Bunun üzerine bir de nereden geldiğini bilmediğim bir sızlama, bir tuhaflık, başımın etrafında dolanınca iyice nanemolla bir hal içerisinde bulunduğumu belirtmek isterim. Kişisel olarak diyeceklerim bu kadar. Şimdi gelelim filmimize. Filmin yönetmeni ve senaristi Paul Weitz. Paul Weitz kimdir derseniz ben daha 19 yaşında bir ergenken American Pie ile tanışmıştım kendisiyle. Evet artık literatürde yer edinmiş bu filmin yaratıcılarından birinin Paul Weitz olduğunu öğrendiğimde şaşırmadım desem yalan olur. Gerçi aradan 16 yıl geçmiş (tüh yaşım çıktı ortaya) yönetmenin tarz değiştirmesi pekala mümkün. Şöyle bir göz attım da o tarihten bu yana bir daha bu adamın filmlerini izlememişim. Sanıyorum bunun sebeplerinin en başında filmin afişlerinin biraz romantik komedi gibi duruyor olması.

Tangerine

Muhtemelen 2015’in en değişik filmi Tangerine. Gerek hikayesi, gerek çekim, tekniği, gerek kullandığı ekipman, gerekse karakterleri bakımından oldukça farklı. Filmin ilk dakikalarındaki hengame ve belirsizlik her ne kadar filme odaklanmamda sorun yaratsa da filmin akışındaki dengesizliğe ayak uydurunca film bana keyifli bir izlenim sundu. Filmin her şeyine özenildiği belli. Renkleri film karakterlerini temsil eder şekilde oldukça renkli. Kullanılan müzikler ve seçilen sahneler birbirine uyumlu ve oldukça güzeller. Filmi izledikten sonra hakkında biraz araştırma yaptım. Film i-phone ile çekilmiş. Tabi öyle almış eline çekmiş değil.

The Diary of a Teenage Girl

!f İstanbul’u geride bırakalı bir hafta oldu ama ben yoğunluktan dolayı filmleri oturup yazamamıştım. Aslında yazacak onlarca film varken bende if filmlerini biraz öne alayım sıcağı sıcağına (!) dile getireyim dedim. Atık blogu takip edemediğim doğrudur. Umuyorum bunlar geçici bir yoluna sokayım işleri… Gelelim The Diary of a Teenage Girl’e. Filmin yönetmeni Marielle Heller. IMDB geçmişine baktığımızda bu yönetmenin ilk senaryosunu yazdığı ve yönettiği film. Bundan önce bir kaç yapımda oyunculuk yapmış. Yani oyunculuk geçmişi yönetim geçmişinden daha fazla bir yönetmen var karşımızda. Tabi Marielle Heller’in oyunculuğunu izlemediğim için bir yorum yapamayacağım ama filmdeki oyunculuklar kesinlikle çok başarılıydı. Buna belki aradaki empati sebep olmuş olabilir. Senaryo ise Phoebe Gloeckner‘ın romanından uyarlanmış.

Where the Wild Things Are

Yine bir uçak yolculuğu sırasında Spike Jonze‘un izlemediğim bir filmine denk geldim. Tabi yönetmeni görünce kendimi de izlemekten alıkoymadım. Film Maurice Sendak‘ın kitabından uyarlanmış. Tabi nasıl bir uyarlama pek yorum yapamayacağım ama, filmde sanki biraz eksikler var. Buna rağmen Spike Jonze, büyüklerin gözünden küçüklerin dünyasını onların düşündüklerini ve psikolojilerini çok güzel anlatmış. Filmle birlikte zaman zaman bende çocukluk hayallerime uzanmadım desem yalan olur. Evet filmde bir şeylerinin eksiliğini hissettim ama bunun tam olarak adını da koyamam. Max üzerinde çokta ilgi olmayan bir çocuktur. Aslında o kendisi ile ilgilenilmesini ister. Bir gün annesinin arkadaşı evdeyken Max zıvanadan çıkar ortalığı havaya kaldırır. Annesinin ona kızınca da evden kaçar. Bu kaçış bir sandala bininceye kadar devam eder. Max sandala biner ve denize açılır. Ancak tam bu sırada bir fırtına kopar. Max boğulmakla yüz yüze kalır.

The Good Lie / İyi Bir Yalan

Monsieur Lazhar ile aklımıza yer etmiş yönetmen Philippe Falardeau‘nun ilk Amerikan yapımı filmi The Good Lie / İyi Bir Yalan. Hatırlayacağınız gibi Monsieur Lazhar ile yönetmen 2011 Oscar’ına aday olmuştu. The Good Lie ile de Amerika Senaristler Birliğinden En İyi Senaryo odülü almış. Ancak bu kez filmin senaryosu yönetme değil Margaret Nagle‘a ait. Fİlmin en güzel yanı ise trajik bir olayın duyguyu sömürmeden başarılı bir  şekilde anlatılması. Film aslında iki bölüm olarak karşımıza çıkıyor. Bu iki bölümünde akışının ve atmosferinin farklı olması, filmi izlerken sıkıntı duymamanıza sebebiyet veriyor. Oyunculuklar dahil her şeyin doğal olması karakterlerle birlikte aynı duyguları tatmanıza neden oluyor. Karakletlerle olşuturulan bu empati de gerçekten filme, ve bu olayı yaşayan milyonlarcasına empati kurmanızı sağlıyor.

Back to Top