Tomorrowland

Tomorrowland oldukça keyif alarak izlediğim bir film. Filmin yapımcısının Disney olduğunu belirtmem lazım başta. Bu sebeple, film bir aile – çocuk filmi kıvamında ilerliyor. Ancak öyle sıkıcı çocuk filmleri gibi de değil. Sanki biraz daha bakış açısını değiştirseler, bize de hitap eden güzel bir film çıkarmış ortaya. Aslında filmin afişinde George Clooney‘i gördüğüm zaman beklentimin bir çocuk filmi olmadığını belirtmeliyim. İlk dakikalar beni hayal kırıklığına uğratsa da sonrasında filmin akışı keyifli bir izlenim sundu bana. Yine de George Clooney bu filme olmuş mu derseniz, yok derim.

I Origins

Another Earth ile aklıma yer eden yönetmen Mike Cahill‘in son filmi I Origins. Film 2014 yapımı ve Türkiye’de FilmEkimi’nde gösterilmişti ama izleme fırsatı bulamamıştım. Sonraki zamanlar klasik bir ara izlerim hikayesinden sonra filmi izlemek bu zamana nasip oldu. Film görsel olarakta hikaye olarakta başarılı. Beni etkilediğini söyleyebilirim ama anlatımı ağır ve içinde nedense eksik kalmış huzursuzluğu olan bir etki bıraktı. Film iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm daha romantik ve hayatı sorgular nitelikte, diğer bölüm ise biraz daha hareketli ve sorguların ve kendi içerisinde oluşturduğu hipotezlerin doğruluğunu araştırır hale bürünüyor. Bu esnada hikayede bazı kopukluklar da mevcut ancak bunlar pek rahatsız edici değil. 

Hot Tub Time Machine 2

İlk filmi ile eğlendirmiş olan Hot Tub Time Machine ikinci filmi ile karşımızda. İlk filmde geçmişe giden kahramanlarımız bu filmde geleceğe giderek zaman çizgisi üzerinde yolculuklarına devam ediyorlar. İş Geleceğe Dönüş filmine dönerse bu serinin de üçüncü filmi vahşi batıda geçebilir demedi demeyin. Bu filmde eğlendiriyor ancak ilk film kadar değil. Öncelikle ilk filmde her şey biraz daha gerçekçi dururken bu filmde yaratılmış alternatif dünya bize biraz yabancı geliyor. Öncelikle ne olup ne bittiğini anlamaya çalışıyorsunuz iki bölüm arasındaki süre zarfında. Bu alternatif gerçekliğe inanmaya çalışırken bir de bu alternatif dünyanın alternatif geleceğine gidiyorsunuz.  Yani işler biraz karışık. 

Humans

Yaz dönemi ne izlesem diye araştırırken denk geldiğim konusu itibari ile de izlemeye karar kıldığım dizilerin başındaydı Humans. Diziyi seçmemdeki en büyük etkenlerden biri de bir İngiliz dizisi olmasıydı. Tabi İngiliz dizisi olması sebebi ile de dölüm sayısı en çok canımı sıkan tarafıydı dizinin. Son olarak izlediğim ve görsel olarak hayran kaldığım Utopia bu düşüncelerimin oluşmasına sebepti. Humans, Utopia kadar canlı görselliğe sahip olmasa da kesinlikle tatmin edici. Görüntü yönetmeninin iyi iş çıkardığını söylemeliyim. Aynı şekilde dizinin yönetim aşaması da çok başarılı. Kamera açılarından tutun hareketlerine kadar dizinin yönetimini beğendim. Tabi bir de İngilizlerin olmazsa olmazı müzikler var. Dizinin müzikleri çok iyi aynı şekilde kullanımı da. Dizinin gerçekten sanat bilen ve bu iş için var olduklarını görebiliyorsunuz.

Wayward Pines

Dizide  M. Night Shyamalan adını gördüğüm için izlemeye başladım. Aslında çok umutlu değildim diziden. Dizi beni yanılttı mı? Elbetteki hayır. Ancak farklı bir edası vardı dizinin. Dizide gizem biraz fazla olunca bende neyi nasıl bağlayacaklar merakıyla diziyi izlemeye başladım. Aslında dizi farklı bir şey vermiyordu Shyamalan filmlerinden her şey vardı dizide hatta buna ek olarak bir çok ta kendi türüne uygun dizi ve filmin harmanı. Dizide Matt Dillon baş roldeydi. Rol için iyi seçimdi ama tam anlamıyla karakterin altı doldurmamıştı. Aslında genel olarak karakterlerin temeli sağlam değildi. Tabi bunu da ben dizinin genel gizemine bağlıyorum. Dizide Matt Dillon, Ethan Burke karakterini canlandırıyor ve hikaye onun üzerine dönüyor.

The Lazarus Effect

Korku filmi ihtiyacında karşıma çıkan bir filmdi The Lazarus Effect. Aslında çok şey beklemiyordum. Filmin konusunu okuyunca tıp öğrencileri, laboratuvar, ölüm, geri dönüş kelimelerini algıda seçicilik yapıp ön plana çıkardığımda bu filmi izleyeyim dedim. Bu cümleler bana yıllar öncesinden Joel Schumacher‘in yönettiği Flatliners‘i (Türkiye’de Çizgi Ötesi adı ile gösterildi) hatırlattı. Bende ona yakın bir film izlemek umuduyla izlemeye koyuldum. Tabi beklentim oldukça düşüktü. Sonuçta konu olarak, ölümden sonra dirilme konusunda onlarca film yapıldı.

Ex Machina

Genelde senaryoları ile tanıdığımız Alex Garland‘ı bu kez yönetmen koltuğunda görüyoruz. Filmin senaristi yine kendisi. Bir bilim kurgu sever olarak 2014 yılında çekilmiş bu filmi şu dakikaya kadar neden izlemedim diye soruyorum kendime. Evet film bilim kurgu ancak biraz sanatsal bir bilim kurgu. Tabi benim o konuyla ilgili bir sıkıntım yok. Ex Machina biraz yaratıcı, yaratılan, varoluş konusuna odaklanmış. Tabi bunlar çok fazla felsefi kelam edilmeden, bu konu ile ilgili çarpıcı kelimeler kurulmadan yapılmış. Bu durum belki de filmi çok iyi olmaktan alıkoyan tek unsur. Ancak genel anlamda film anlatmak istediğini de anlatmış.

Back to Top