Project Almanac

Filmi çok fazla beklenti içine girmeden izlemeye başladım. Zaten izlemem için bilim kurgu olması, içinde zaman yolculuğu olması yeterli. Gerçi ben filmin zaman yolculuğu ile ilgili olduğunu bilmiyordum. Sadece bilim kurgu olarak nitelendirmiştim. Ben bu tarz filmleri severim kim ne derse desin. Nispeten abuk sabuk ergen tripleri içermeyen filmlerde iyidir. Bu filmde onlardan biri. Evet film gençlik filmi. Zaten filmin başında MTV yazısından bunu anlıyorsunuz. Aslında filmin bol müzik ağırlıklı olacağını düşünmüştüm ama beklentim altında kaldı. Evet yine müzik vardı ama ben artık nasıl bir hayal kurmuşsam. Tabi birde Sziget festivali vardı filmin içinde. Her ne kadar çok fazla uzatılmasını gereksiz görsem de filmin aksiyonuyla kaynadı.

Jupiter Ascending

Wachowski Kardeşlerin son ürünü olan Jupiter Ascending’in tek olumlu tarafının baş rolde Mila Kunis olduğunu söylemem lazım. O da oyunculuk bakımından çok tatmin ediyor mu tartışılır ama keyifli bir şekilde göze hitap ettiği kesin. Wachowski Kardeşlerin diğer filmleri ile karşılaştırdığımızda Jupiter Ascending bize ne veriyor derseniz koca bir hiç diye cevap verebilirim. Yani Wachowski Kardeşler düşüşlerine devam ediyorlar. Tamam The Matrix iyiydi ama devamı bir türlü gelmedi. Matrix var olan bir mitin başarılı bir şekilde ekrana yansıtılmasıydı. Sonra yazılıp çizilenler aslında Matrix’i felesefeleştirdi ve bu şekilde gelişen  Matrix felsefesi Wachowski Kardeşlere bu ekmekten para yemek için zemin hazırladı. Film üçleme olarak hazırlanmadı ama üçleme oldu.  Akabinde çoğumuzun hatırlamadığı Speed Racer Wachowski Kardeşlerin elinden çıktı. Sonrası Cloud Atlas. Cloud Atlas nispeten biraz daha Matrix tarzına yakındı. Bir mit ele alınıyordu ve düşündürüyordu yine eksikleri çoktu ama Wachowski Kardeşlerden vazgeçmemek için bir ümit veriyordu. Ancak Jupiter Ascending kesinlikle Wachowski Kardeşlerden beklenecek bir film değil. Şöyle bir baktığımda sanki Wachowski Kardeşlerin oluru buymuşta Matrix bizi yanıltmış gibi düşünmeden edemiyorum. Jupiter …

Chappie

Son dönem merakla takip ettiğim isimler arasında Neill Blomkamp‘da var. Her ne kadar Elysium ile beni biraz hayal kırıklığına uğratmış olsa da Chappie ile yine gönlümde taht kurmayı başardı. Film artık çok fazla ortalıkta dolanan yapay zeka konusunu işlese de bu kez başarılı bir yorumla herkesin izleyebileceği ve izlerken keyif alabileceği bir yapım olarak çıkmış karşımıza. Filmde dram ve komedi de başarılı bir şekilde kullanılmış ve  karşmııza iyi bir izlenim çıkmış. Filmin kalıcılığı, yönetimi iyiydi. Oyunculuklar da oldukça doğaldı. Ben çok sırıttığına şahit olmadım. Konusu yapay zeka dedim ya buna kötü körüne değinip iş tam olarak dramatize edilmemiş daha eğlenceli hale getirilmiş ve izlerken de keyif veriyor. Hikaye kurgusu oldukça başarılı. Kendi içinde mantığa aykırı bir şey bulamıyorsunuz. Benim burada takıldığım tek husus Chappie’nin fiziksel teması hissetmesiydi ama çok fazla üzerinde durulabilecek bir konu değil o da.

Upside Down

Filmi geçtiğimiz günlerde bir gece yarısı televizyonda yayınlanırken gördüm. Nasıl ya, derken filmin görüntülerine, o fantastik ortamına hayran kaldım. Tabi film televizyonda izlenecek türden değildi biraz bakındıktan sonra daha aklı selim kafayla reklamsız izlemeye karar verdim. Tabi Kirsten Dunst‘ınh filmde olması da ayrı bir durum. Film 2012 yapımı. Yönetmen koltuğunda ise Fernando Solanas‘ın oğlu Juan Solanas var. Filmin senaristi de kendisi. Filmin görselliğine mekan tasarımına ve fikrine bayıldım. Bunlara bayılmama rağmen film olmamış. Tüm bu saydıklarımın üzerinde çok fazla durulurken filmin hikayesi kaçmış ve klasik bir zengin kız fakir oğlan klasiğine dönmüş film. Bu durumda merak cezbederek izlenen filmden hayal kırıklığı ile ayrılmamıza sebep oluyor. 

The Flash

Benim Flash ile tanışmam çocukluk dönemlerine 90’lara dayanır. O zaman televizyonlarda Flash vardı. Tabi akabinde bunun bir DC Comics çizgi romanı olduğunu öğrendim ve o dönemin şartlarıyla çizgi romanları okumaya çabaladım tabi ki herkes gibi. Son dönem bir Flash vardı neden onu tekrar çekmiyorlar diye düşünürken karşıma 2014 yapımı Flash çıktı. Bu duruma çok mutlu olduğumu söylemeliyim. Başlarda yadırgamadım desem yalan olur. Beni bıraktığım dönemlerde daha az teknolojik olan Flash günümüze uyarlanmış, eskiden sadece radyo ve televizyon, gazete ile haber alınırken işe cep telefonları ve internet girmiş. Tabi biz bu kadar gelişirken Flash’ın geri kalması olmazdı. Sonuçta aynı şekilde onlarında da zamanda ilerlemesi gerekiyordu. Bu yadırgama bende çok kısa sürdü.

Big Hero 6

Marvel’den 1998 yılında çıkmış bir çizgi roman serisiymiş Big Hero 6. Marvel dünyasında Japonya’nın ilk süper kahramanlarını içeren çizgi roman da diyebiliriz kendisi için. Tabi konumuz çizgi roman değil, çizgi romanın 2014 yılında yapılan animasyon filmi. Film Walt Disney Animation Studios tarafından yapılmış ve stüdyonun ilk Marvel yapımı. Film 2015 Ocsar ödüllerinde de en iyi animasyon ödülünü aldı. Yani Oscar ödüllü bir film var karşımızda. Ben de bu filmi iki kez izledim. Biri evde biride uçakta uzun bir yolculuk sırasında. İzlediğimi neden izledim? Çünkü başka seçenek yoktu. Big Hero 6 keyifli güzel bir film ama ikici kez izlenir mi bilmiyorum. Ancak ikinci kez izlediğimde de sıkmadığını söyleyebilirim. İki izleme arasında oldukça kısaydı.

Predestination

Yine bir The Spierig Brothers filmi ile karşınızdayım. Bu iki kardeşi, Undead ile tanımış Daybreakers ise çok sevmiştim. Şimdi ise bu iki kardeşin yeni filmini izledim. Yeni dediysem film 2014 yapımı. Yani üzerinden bir sene geçmiş. Daybreakers’ta Ethan Hawke ile çalışan ekip bu kez aynı kişi ile çalışmış. Hikaye biraz çıkmaza girip zaman zaman kendi içinde tutarsızlığa düşsede genel anlamda film oldukça başarılı. Bu başarı, oyunculuk, hikaye, kurgu, mekan, müzik yani her şeyi içeriyor. Tabi bir baş yapıt olacak özellikte bir film değil ama kafa karıştırtması, düşündürtmesi, garip duygulara yer açması bakımından film oldukça başarılı.

Back to Top