Kategori arşivi: Dram

Martıların Efendisi

Filmi değerlendirmeye nereden başlasam bilmiyorum. Aslında teorik olarak ilk cümlelerde olayı patlatıp yazının devamının okunmasını sağlamam lazım ama sanırım böyle yeteneklerim yok. İki üç cümleye sıkıştıramıyorum anlatmak istediklerimi. Bu sebeptendir ki Martıların Efendisi yazısı da biraz uzun olabilir.

Filmi şayet yazarken sıkılmazsam biraz detaylı inceleyeceğim. Bunun sebebi uzun zamandan sonra sinemalarda izlediğim iyi Türk filmlerinden biri olması. Çok iyi diyemiyorum bunun için bazı sebepler var. Ancak şu dönem vizyona giren klişe Türk filmlerinin içine bu film bir güneş gibi doğuyor. Özgün hikayesi ile zaten izlenmeyi hak ediyor.

Film için iyi dedim şimdi gelelim neden çok iyi olamadığına. Hikâye çok iyi oldukça özgün. Gel gelelim, senaryoda bazı sıkıntılar mevcut. Hikâyenin genelinde aslında atmosfer olarak bir delinin çerçevesinden görüyoruz olayı. Yönetimden de kaynaklı sıkıntılar var oraya da geleceğim ama hikâye bir delinin dünyasından anlatılırken çok fazla gerçekle iç içeydi. Bu bir şekilde tölere edilebilir ama kalkan kuşanıp aklı olmayan karakterle kahve basarken, oradaki akıllıların aklı neredeydi merak ettim. Aynı şekilde asıl kızımızın da gerçeklerle boğuşurken sorgusuz sualsiz, kim olduğunu sorgulamadan kabullenmesi, ona karşı ilk dakikalardaki yaklaşımı ne film akışı ne de film dışı için gerçeklik arz etmiyordu. Bilhassa Rüya karakterinin üzerinde daha çok durulmalı ve ikilemleri daha belirgin olmalıydı. Şimdi filmi izlemeyenler için pek iyi olmayacak ama durup dururken yağmur altında, yağmur suyunu içerken Martıların Efendisini öpmesi neyin nesiydi. Belki daha sonra olsa bu olay yamam diyecektim ama akışa hiç oturmamıştı.

Martıların Efendisi’nin dünyasından, aslına içine giremediğimiz o dünyasından çıkışımız da çok sert oldu. Çünkü tam olarak Martıların Efendisini nereye koyacağımı bilemedim ben. Eğlenceli bir deli mi, şizofren mi? Bu hale gelmesinde ne etkin? Tamam işkence gördüğünü anladık bir yerde ama akabinde yanan üç kız neydi bu kafamı karıştırdı. Tabi Martıların Efendisi hastaneye yattığında her şeyi doktor özetledi. İzlediğimiz karakterin bütün geçmişini, tıbbi teşhisleri önümüze koydu ama bence çok geç kalınmıştı. Zaten tam bir teşhiste yoktu ortada. Doktorda zaten böyle bi teşhis koymuşlar derken gerçekçiliğini sorgulattı bana.

İlk girişteki, Rüya’nın hastalık sahnesi ne kadar uzun ve gereksizse, Martıların Efendisinin de hastane sahneleri bana uzun geldi. Hem nasıl oldu da hemen elektrik tedavisine karar verildi? madem ortada bir süreç var bununda aktarılması lazımdı. Nasıl mahkeme sahneleri aktarılmışsa.

Filmin finalini sevdim. Martıların Efendisi olarak girdiği hastaneden normal bir insan olarak çıkınca her şeyin saçının bile normale dönmesi, evlenmesi yani tüm klişelerin onun üzerine uygulandıktan sonra Martıların Efendisinin yine Martıların Efendisi olmayı seçmesi oldukça gerçekçiydi. Finaldeki gemiler de ayrı bir güzellik katmış filme. Aslında en büyük sorunlardan biri de karakterleri hiç tanıyamamış olmamız. Bir abi var, bir yardımcı var, öylesine gelen bir kız var ama hiç bir karakterin altı dolu değil ve hiç biri gerçekçi hareket etmiyor. Bunları vermeyebilirsin belki ama ona göre genel akışı kurgulamak gerekir.

Baştada dediğim gibi elimizde iyi bir hikâye var, alt metni çok kuvvetli olan. İnsanlar kendi dünyalarında mutlu oluyorlar evet. Bunu çok güzel dile getirmiş.

Filmi ben yönetim açısından sınıfta bıraktım. Çok iyi olamama sebeplerinin başında bu sebep var. Martıların Efendisi gibi bir karakteriniz var, dekoru ona uygun yapmışsınız, kıyafetler o biçim uymuş ancak bunlar haricinde hiçbir duygu geçmiyor izleyiciye. Evet orada bir karakter var ama uzaktan izliyorsunuz gibi. Filmin çoğu tek plan çekilmiş. Ben hareketli kamara kullanıldığına rastlamadım. Vardı belki ama aklımda kalmamış. Tam oyunculuğun ve filmin zirve yapacağı noktada tek plan çekimi yapılmış. Martıların Efendisi, martılarla konuşuyor, martı gibi uçmaya çabalıyor iki kol yana açık biz arkadan tek bir planda, Rio’daki Kurtarıcı İsa Heykelinin arkadan çekilmiş fotoğrafı gibi geliyor karşımıza. Direkt sahneleri izlerken bunu hatırladım. Ortada fantastik denebilecek bir olay var böyle güzel bir karakter var ona görece çekimler düzenlenmeliydi. Mesela Emir Kusturica’nın Arizona Dream filmindeki Faye Dunaway’in sandalye üzerinde uçmayı anlatırken yapılan çekime bakın. Öyle bir etkisi var ki karakter gerçekten uçuyor gibi. Sizi de içine çekiyor ister istemez. Tam böyle hilelerin olması gereken filmdi bu film. Ancak düz bir anlatımdan öteye geçememiş. Bu durumda ister istemez filme / karaktere girmemizi engellemiş. Yukarıda da belirttim, finaldeki o insanın içine düşecek kilit görüntüyü karakterin gerçekliğini veremediği için harcamışlar.

Oyunculuklara gelince, Mehmet Günsür çok iyi bir oyunculuk sergilemiş. Oynadığı karakterin hastalığını kestiremediğim için ben arada bu adam deli bu nasıl güzel ve akıcı Türkçe desem de ben pek takılmadım bu duruma. Şizofren ise elbette güzel konuşabilir. Diğer yan karakterler de oldukça başarılıydı, zaten az gözüktüler her biri iyi oyuncu oldukları kısımlarında hakkını vermişler. Ancak benim ilk gördüğüm dakikadan itibaren filme otutturamadığım isim, Bige Önal oldu. Bence oyunculuktur o dur budur geç ama cast olarak bu filme ilk gördüğüm andan beri yakıştıramadım. Ha gözlerine bir şey demiyorum, tek tahammül unsuruydu. Bence farklı bir kişi bu karakteri daha canlandırabilirdi.

Filmin müzikleri Toygar Işıklı yapmış ve oldukça başarılıydı. Bazı sahneleri müzik kurtardı diyebilirim.

Özetle, başta da dediğim gibi çok iyi bir film olabilecekken, iyi bir film olarak kalmış Martıların Efendisi ama yine de son dönem Türk filmlerine baktığımızda içlerindeki aklı selim, izlenebilecek en iyi yapım. Kaçırmayın derim.

Yönetmen: Mehmet Ada Öztekin

Senaryo: Meriç Demiray

Oyuncular: Mehmet GünsürBige ÖnalTimuçin EsenNejat Isler

Ayla

Filmi uzun süredir bekliyordum. Zaten diğer filmlerden de filmi izleme çabamı görmüşsünüzdür. Buna en büyük etken Kore kültürünü sevmem. Hiç bir zamanda Kore Savaşından dolayı da bir ilgim olamdı hatta savaş hakkında bu film haricinde pek film izleyip okuduğumu da söyleyemeyeceğim. Zaten savaş filmlerini sevemem ve pek fazla izlemem.

Neyse gelelim filme. Film Türkiye’nin Oscar adayı. Ancak ben filmin bu adaylıktan öteye geçeceğini düşünmüyorum. Şimdi yiğidi öldürelim ama hakkını yemeyelim, bu film sinematik olarak başarılı bir film değil. Bunlara sonraki satırlarda değineceğim. Tabi bir de filmin gerçek bir hikaye olması izlenebilirliğini arttırırken malesef eleştrinin de yumuşamasına sebep oluyor. Bende bu sebebe sığınarak sadece çok fazla ayrıntıya girmeyeceğim.

Belirttiğim gibi film gerçek bir hikaye olması sebebi ile dramatik yönü ile izleyiciği oldukça etkiliyor. Bu sebeptendir ki filmi izleyenlerin bir çoğu filmden gözleri ıslak çıkıyor. Zaten film boyunca bik kaç sahne izleyeni duygulandırıyor. Asıl vurucu kısım final ve bu da zaten gerçek görüntülerden oluşuyor.

Şimdi gleelim gözüme takılan hususlara; Öncelikle filmde hiç bir karakter ile empati kuramadım. Karakterler bize çok uzak gibi. Tabi işin dramatik gerçekliğini hesaba katarsak ister istemez duygulanıyorsunuz ama bir emati beslemiyorsunuz karaktrlere Ali karakteri hariç sanki o daha doğal gibiydi.

Sahneler arasındaki geçiş, zaman atlamaları, karma karışık. Aynı tarih içerisinde bile sahne kırılımı çok farklı ve sanki olayın devamıymış gibi hissettirmedi bende.

Film ilk bölümlerde bir film olarak gidiyor, sonra birden belgesele dönüyor akabinde de reklamlara bağlıyor. Tüm süreç filme sıkışsın diye bu şekilde kurgulanmış film ama gereksiz sahneler çok fazlaydı. Mesela alman komutana Türkler’i kouşcağız filmden sonra dedirmenin mantığı ne? Tamam milliyetçilik yapacağız ama bu şekilde de olmasın. Tamamen alakasız bir yerdeydi bu sahne.

Bence karakterleri oynayan oyuncular tam oturmamıştı. Bilhassa yıllar sonra canlandırılan karakterler genç halleri ile hiç uyuşmuyordu. Bir de Çetin Tekindor’un uzun saçlarını neden içe doğru toplayarak gizmeye çaışmışlar analamdım. Filmin günümüze yakın yarısında o kadar eksik ve gereksiz sahne var ki anlatmakla bitmez.

Özet olarak filmin Oscar’da olacağnı düşünmüyorum. Beklediğimden kötü bir film ile karşılaştım. Hikayeyi belgeselden izleyin bence daha iyi.

Yol Ayrımı

Yol Ayrımı nedense çok fazla salonda gösterime sunulmadı. Sosyal medya dışında diğer reklam kanallarını takip etmiyorum ama filmin çok fazla telaşı da yapılmadı. Yavuz Turgul’un filmlerini severim. Hem Şener Şen’i görmek için bir fırsat oluyır hemde iyi bir film izlemek için. Bakalım yol ayrımı nasıl bir tat bırakacak?

Şimdi ilk yarıda ne diyebilirim bilmiyorum. Film görsel olarak iyi, güzel, oyunculuklar genel anlamda iyi ama bazı yerlerde gözüme çarpan şeyler oldu. Tabi daha filmin yarısı ama hikaye sıradan ve bazı sıkıntıları mevcut. Nedendir bilmem ama ben filme odaklanıp karakterlerle empati kuramadım henüz. Yavuz Turgul elbette Türk Sinemasına yön veren isimlerden ama sanki ilk izlenim itibari ile bana oturmayan bir şeyler var gibi geldi.

Filmin sonunda sanıyorum daha aklı selim yorumlar yapabilirim ki üzerinden bir saatten fazla geçti. Evime varım bilgisayarımı açtım. Yani yukarıdaki gibi telefon tuşlarına basarak aklımdakileri iki parmakla kaçırmasam gibi bir derdim yok. Neyse. Genel olarak filmden memnunkalmadığımı belirtmeliyim. Sanki çok hılı olmuş bir film. Av Mevsimi’inden sonra on yıl geçmiş (nasıl geçmiş anlamadım) ama karşımıza çok tutarsız, fazla çalışılmamış bir filmle çıkmış karşımıza Yavuz Turgul.

Hikaye tam oturmamış demiştim. Sebeplerinden biri ana karakterin, ne olduğu haliyle ne de dönüştüğü haliyle mantığa uygun hareket etmemesi. İkinci halinden çok ilk hali bana daha inandırıcı geldi. İlk halinde hak yiyen sert dediğim dedik adamın yerine sadece hadi iyilik yapayım düşüncesi eklenmiş ve değişim tam olarak verilememiş. Birde filmin içine yerlleştirilmiş sosyal mesajlar bana gereksiz geldi, sanki olsun diye araya sıkştırılmış ama filmin bütünü ile hiç alakası yoktu.

Benim için önemli olan Şener Şen, Rutkay Aziz gibi oyuncuları ve bir Yavuz Turgul yapımını izlemekti. Bu sebepten dolayı memnunum. Ha bu arada yukarıda yazdım yazdım ama vizyondaki bir çok filmden çok çok iyi bir film var karşımızda. Zaten farkındaysanız bu aralar detaya girdiğim tek film Yol Ayrımı oldu. Demek ki filmde birşeyler var.

Secret Superstar 

Aamir Khan’ın yeni filmi vizyona girdi. Üstüne üstlük bu kez bir çok sinemada aynı anda. Bu durumdan oldukça hoşnut olduğumu belirtmeliyim. Yine iyi bir film bekliyorum. Film arasında görüşmek üzere.

Filmin ilk yarısı sonunda görsel, işitsel ve oyunculuk bakımından yine memnun kaldığım belirtmeliyim. Ancak artık sürekli her kanalda karşımıza çıkan ses yarışmaları formatına yakın ilerleyen konu beni nedense tam içine çekmedi ilk yarı itibariyle.

Bununla birlikte aslında hikayenin sevdiğim kısmı da nerede olursa olsun hangi milletten olursa olsun,  tüm Müslüman ailelerin yaaklaşımının aynı olması. Ne yazık ki Türkiye’de böyle bir yarayı deşmek,  hele ki şu zamanda biraz zor.  Aslında hâlâ böyle aileler kaldı mı diye düşünürken, aslında bir yerde de, kaldı mıdan çok o yöne gittiğimizi görüyor gibiyim. Gerçi öyle bir karmaşa var ki,  sosyal medya olsun, televizyon olsun ne halde olacağımızı kestiremiyorum.

Neyse ikinci yarıya dönüyorum…

Zaten filmde sadece genç bir kızın hayallerinin olmayacağını tahmin ediyordum. Bununla birlikte asıl gözümüze sokulan yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi kadının hayatımızdaki yeri. Hayatımızda diyorum aslında bir kesim aslında o burun büktüğümüz Hintlilerden farklı değil. Bu tabii ki kişiselden çok çevresel faktörlerle alakalı.

Film aslında hayallerin gerçekleşmesinden yola çıkarken, aslında o hayallerin gerçekleşmesine yardımcı olanları da anlatıyor. Bunun için en büyük destek karakterimize en yakından anneden geliyor. Tamamen Türk toplumu aile yapısı ile bağlantılı olan film -aslında Türk dememek, Müslüman toplumu demek daha iyi olur- bir kızını şarkıcı olma hayali ile birlikte annesinin başından geçenleri anlatıyor. Sıkı, şiddete meyilli bir baba, 

Bir şeyler yazdım ama tam olarak kafamı toparlayamadım. O yüzden yazdıklarımı da silmek yerine üzerine bir çizgi çektim. Ne olursak olalım filmin öğütlediği şey, hayallerimizin peşinden koşmamız. Toplum baskısı, aile baskısı, bu baskıya boyun eğip yaptığımız işleri gizli kapaklı yapmak ya da hiç yapmamak bunların başında. Bir nebze erkekler için daha kolay ama maalesef toplum da erkelere de yüklenen misyon standart erkek kalıbından çıkmayınca onlar içinde bu hayat biraz zor oluyor. ;

Filmi izlerken düşündüğüm şey neden blogumda ya da yazdıklarımı ismim ile paylaşmadığım. Insia karakteri de babasından korkusuna youtube’da videolarını çarşaflı ve rumuzlu yayınlıyor. Ortak bir geçmişimiz mi var? Yok ama olmak istediğin ve olmak istenen faktörü etkili sanıyorum benim hayatımda. Neyse zaten yüzlere dayanan kişisel yazımın yanında bu yazıyı da kişisel döküntülere çevirmeyeyim. Sonuç olarak toplumumuz aile bireyleri arasında çok paylaşım olmuyor.

Neyse söyledim ya kafamı toplayamıyorum diye, bence izlenmesi ve izletilmesi gereken bir film. Secret Superstar. Bu kadar gizem yeter sanırım.

Yönetmen – Senaryo: Advait Chandan

Oyuncular:

Zaira Wasim – Insia

Meher Vij -Najma

Raj Arjun – Farookh Malik

Aamir Khan – Shakti Kumar

Mother! 

Darren Aronofsky’nin son filmini bekliyordum. Bu aralar pek kim ne yapmış takip etmediğimden filmden geç haberim oldu. Geçem hafta yorgunluktan izleyemedim şimdiye fırsat oldu. Hiç yorum da okumadım, sadece fragman. Bakalım ne ile karşılaşacağımı.

Bir de Allah rızası için şu Karaca reklamlarını yayınlamayın sinemada. Berbat ya!

Arada görüşürüz…

Arada ne yazsam bilemedim. Hikaye ilginç gidiyor. Nasıl bağlanacak merak ediyorum. Tam anlamıyla anlam verilen olaylar kurgusu yok. Ancak imgeler oldukça iyi. Hem görsellik, hem çekim tekniği alıştığımız gibi. Dikkatimi çeken bir hususta sürekli müzikle bağdaştırdığımız Aronofsky filminde müzik olmaması. Ben filmin baş rolüne Jennifer Lawrence’ı pek yakıştıramadım.

Film bitti. Filmin ikinci bölümü tam anlamıyla bir kaostu. İlk bölüm ne kadar sakinse ikinci bölüm o kadar karışık ve hareketliydi. Filmden çıktığımda sevdim mi sevmedim mi diye düşündüm. Zaten film herkesin seveceği türden değil. Bir çok kişiye hitap etmiyor. Eve dönerken yol boyuncada düşündüm. eve girdiğimde ise elime bilgisayarı alıp tuvalete geçip yazmaya başladım. Ne kadar yazarım bilmiyorum.

Jennifer Lawrence’dan bahsediyordum. Filmin ikinci yarısında da fikrim değişmedi. Daha iyi bir karakter seçilebilirmiş film için. Sert surat ifadesinde yada seksi kadın rollerinde olabilir ama bu film ona çok gelmiş bence. Neyse olan olmuş artık.

Film aslında Darren Aonofski’nin ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu ortaya koyuyor. Anlatım bakımından oldukça başarılıydı. Filmin ikinci yarısından itibaren, ilk bölümde dahil olan bitenlere anlam veriyor imgeleri daha iyi oturtuyorsunuz. Gerçi şu soruyu sormadım da değil, biraz daha sindirilebilir miydi ikinci bölüm?

Konuya dönersek. Aslına film bir tanrı eleştirisi. Yönetmen bu eleştiriyi yazar üzerinden yaparken yaratmak ve yaratamamak eleştirilerini yapmış. Bir yerde tanrının insanlara, onların sevgisine olan ihtiyacına değinmiş. Film dört dinide kapsayan efsane/hikayelerin her birine de değinmiş. Adem ile Havva, Habil İle Kabil, yasak elma, cennetten kovulma, din savaşları vs… Bunların aynı sıra insanların dünyayı ne hale getirdiği, bunların kıyamete etkileri, kıyametin dini efsane ve hikayelerle birleşmesi… Darren Aronofsky kendi bakış açısıyla bunları çok iyi anlatmış.

Kendi bakış açısı diyorum, çünkü inanan her insan, inancına göre filmi değerlendireceği için filmi eksik ve abartı görebilir. Ancak odaklanmak gereken nokta, Yönetmenin düz bir bakış açısıya olayları nasıl yorumladığı.

kısacası film tüm dünya hayatının bir özeti olarak çıkıyor karşımıza ve yönetmen bunu çok cesurca dile getirmiş. İlk dönemlerinde de aynı cesaret kendisinde mevcuttu ama bu kadar ünlendikten sonra çok etliye sütlüye karışmaz diye düşünüyordum kendisini.

Filmin derin analizine girmeyeceğim. Zaten yapanlar vardır. Muhtemelen yazı ile işim bitince bende gidip o yorumları okuyacağım. Filmi bir kez daha izlemek şart. Aslında siz de izleyebilirsiniz. Son dönemin abuk filmlerinden sonra iyi geldi.

Yönetmen – Senarist:  Darren Aronofsky

Not: Sanırım Jennifer’i beğenmeyen bir ben varım 🙂