Batalla En El Cielo / Cennette Savaş

Batalla En El Cielo hakkında düşünmeye çalıştığım ama nasıl bir kulp tutturacağımı bilemediğim bir film. Film 2005 yapımı yönetmen koltuğunda ise Carlos Reygadas var. Aynı zamanda film 2005 yılında Cannes’te büyük ses getirmiş. Ses neye getirdi bilmiyorum ama film öyle oturayım keyifli bir film seyredeyim diyorsanız baştan söyleyeyim bu filmden uzak durunuz. Filmde asıl sorun uzun uzadıya giden durağan sahneler. Filmin süresi 96 dakika pekala siz bu filmi anlatmak isteneni yarım saate sığdırabilirsiniz. Anlatmak istenen derken filmde verilmek istenen bir alt metin de yok. Yönetmen sadece önermede bulunmuş siz kalanı aklınızda tamamlıyorsunuz. Ana karakterin ne iş yaptığından bi habersiniz mesela. General’e çalışıyor ama şoför müdür, işleri ile uğraşan biri midir belli değil. Kişisel çalışanı ise bayrak töreninde ne işi vardı? Bunun gibi sorulara cevap aramaya bol vakit buluyorsunuz filmde. Film bir olay ardından donuklaşırken olay hakkında düşünmek için fırsat tanıyor size.

Holy Motors / Kutsal Motorlar

Sevdiğim bir yönetmen Leos Carax. Kendisini Les amants du Pont-Neuf ile tanımış ve sevmiştim. Tabi bu iki film arasında oldukça büyük bir fark var. Holy Motors tamamen deneysel bir çalışma olmuş. Açıkçası filmin ne anlatmak istediğini anlamak benim için oldukça zordu. Tabi bu zorluk filmin farklı yapısı ve ne anlatmak istediğini anlama kaygımdan kaynaklıydı. Bir dünya sahnesini gözler önüne sermiş yönetmen ve bu işi dokuz epizotta yapmış. Burada Denis Lavant‘ın oyunculuğunu taktir etmek lazım. He bir karakteri başarılı bir şekilde canlandırmış. Film ilerledikçe ona anlam yüklemeye çalışırken epizotlar arası bağlantıyı kurmak için büyük bir çaba sarf ediyorsunuz. Burada filme adapte olmanızı ayrıntıları kaçırmamanızı sağlıyor. 

Ironclad

2011 yapımı pekte başarılı olmayan bir film Ironclad. Kadroya baktığımızda aslında çok şey vaat eden cinsten. Kadrodaki insanlar bilindik görüldük adamlar. Her biri başarılı bunun gibi tarihsel filmlerde oynamışlar. Tabi bu da izlemeden önce insanın içinde bir heves uyandırıyor, iyi bir yapımla karşı karşıyayız diye. Ancak film öyle gelişmiyor. Oturup izlemeye koyuluyorsunuz ama film bir türlü ilerlemiyor. Hikaye ile birlikte oyuncular da buna sebep. Çekimler sanki el kamerası ile yapılmış gibi sarsıntılı ve kalitesiz. Filmin sesleri ve görüntüleri insanı fazla rahatsız ediyor. Ben filmi izlerken bu sebeplerden dolayı adapte olma sorunu yaşadım. Aynı şekilde yerli yersiz gelen müzikler ve ses efektleri de cabası. Yani filmde hiçbir ortam bana doğalmış gibi gelmedi her yönü ile her şey yapmacıktı. Filmin hikayesi zaten bed sesli bir adamın açılışta okuduğu yerde anlatılıyor. Hikaye 1215 yılı İngiltere’sinde geçmekte. Kral John’un 16 yıllık hükmü sürmekte ve İngiltere tarihindeki en acımasız monarşi ile yönetilmektedir. Kral John, Fransa’ya yaptığı savaşları kayetmiş ve halktan zorla vergi almaktadır. John …

Severance

Korku filmlerinin çokluğu, sürekli kendini tekrar etmesi bir nevi korku komedi türünün doğmasına ve gelişmesine sebep oluyor. Korku komedi türü ne kadar kabul edilebilir bir tür tartışılır ama içlerinden iyi yapımlarında çıktığı yadsınamaz. Bunlara başarılı bir örnekte, 2006 yapımı Severance.  İngiltere,  Fransa,  Almanya, ortak yapımı. Bir Avrupa filmi olarak Amerikan türevi filmlerinden daha sağlıklı ve mantıklı gittiğini söyleyebilirim. Belirtmekte fayda var ki filmin espri anlayışı biraz İngiliz vari. Yer yer yapılan politik göndermeler de oldukça başarılı kullanılmış. Film çok sıradan ve bir b-movie edasında başlıyor. Görüntü kalitesi, çekim teknikleri çok iyi diyemeyeceğim. İlk dakikalarda filmin sonunu nasıl getireceğimin de merakı içerisindeydim. Ancak film beni şaşırttı ve filmin sonu rahatlıkla geldi. Film çok uluslu silah şirketinin Avrupa satışından sorumlu çalışanlarının motivasyon ve yeni teknikler geliştirmeleri amacıyla tatile çıkmaları ile başlıyor. Ekip daha yolculuk esnasında garipliklerle karşılaşmaya başlar. Tabi bu gariplikler de kendilerinden kaynaklıdır. Otobüs şoförünü kızdıran müdürleri sonraki yolu yürüyerek gitmelerine sebep olur. Yollarının üzerinde terk edilmiş …

A Dangerous Method

Usta yönetmen David Cronenberg‘in 2011 yapımı filmi A Dangerous Method. Ne yalan söyleyeyim film konu olarak çok iyi olsa da ben David Cronenberg’e bu filmi yakıştıramadım. Kendisini hep sorgulayan filmlerle izledik, bu filmlerde felsefe de vardı ancak genelde bilim kurgu gizem olduğu için izleyiciyi tam anlamıyla ekrana bağlayıp, kült yapımlar ortaya çıkarabiliyordu. Ancak bu film Cronenberg’in diğer filmleri gibi kült film olabilecek bir yapıya sahip değil. Film John Kerr‘in A Most Dangerous Method kitabından uyarlanmış. Kitabı tiyatro oyunu olarak uyarlayan Christopher Hampton, The Talking Cure adını kullanmış. David Cronenberg ise bu oyunu alarak beyaz perdeye aktarmış. Film uyarlamaların genel sorununu yaşamakta. Yani film kitabı okumayanlar için oldukça havada kalmış. Film yaklaşık dokuz aylık bir süreyi anlatıyor ama film bize bu hissi vermiyor. Sanki her şey bir anda olup bitmiş gibi.

Iron Sky

Vakti zamanında sinemada fragmanını izlemiş ve geldiği zaman gidilmesi gereken filmler arasına eklemiştim. Iron Sky’ı. Ancak fragmanları sinema salonlarında fıldır fıldır dönmesine rağmen, film Türkiye’de vizyona girmedi. Neden vizyona girmediği konusunda yaptığım ufak okumalarla da güya internette vizyona girip girmeme konusunda bir anket yapılmış ve anketten vizyona girmemesi konusunda bir sonuç çıkmış. Enteresan diyorum ve geçiyorum. Film öncelikle fragmanı ile kendine çekiyor. Nazilerin uzaya çıkma fikri, orada bir üst kurup tekrar dünyaya saldırma hayalleri kurmaları oldukça ilginç bir konu içeriyordu. Tabi bu konu farklı olmasıyla birlikte daha önce de bir kaç kez dile getirilmişti. Film görsellik olarak tatmin edici. 10 milyon dolar gibi düşük bütçeli diyebileceğimiz bir rakama filmin bu şekilde başarılı efektler kullanılarak yapılması takdir edilmesi gereken şeyler arasında.

Flypaper

Türkçe’ye “Çifte Soygun” olarak çevrilen, yönetmen koltuğunda Rob Minkoff‘un oturduğu film oldukça eğlenceli dakikalar geçirtiyor bize. Gerek hikaye kurgusu, gerekse karakterleri filmi eğlenceli hale getiriyor. Tüm film kapalı bir alanda geçmesine rağmen, beklediğimiz sıkıcılık filmde yok. Film başarılı bir gidişat izlerken karakterlerin her birinin sorunlu olması acaba filmin komedi dozunu arttırıp filmi kurtarmak için miydi diye düşündürmeden edemedi beni. Dikkat sorunu olan Tripp Kennedy’nin güdümlemesi ile giden film garip soyguncularla daha da akıcı hale geliyor. Film iki ayrı soyguncu grubunun aynı bankayı soymak için işe oyulmasıyla başlıyor. Banka güvenlik sisteminin güncelleneceği vakit iki hırsız grubu bankaya girer. Burada iki tip hırsız profili görürüz. Bir grup gayet profesyonel çalışırken, diğerleri oldukça aptalca çalışmaktadır. Tam bu karmaşanın arasında bir silah patlar ve adamın biri ölür. Tripp Kennedy ölen adamın kimliğine bakar ve onun FBI’dan olduğunu görür. Bu dakikadan sonra Tripp adamın öldürülmesini ve soygunu kurgulamaya başlar. Aklında o kadar çok komplo teorisi döner ki kendisi bile bu düşüncelerin peşinden gidemez. Tabi olaylar olayları açarken, …

Back to Top